Eski Ve Yeni Türkler – Mustafa Celalettin Paşa

Mustafa Celalettin Paşa’nın Eski ve Modern Türkler isimli eserini yaz sonu gibi bitirmiştim. Yayınlamaya daha doğrusu yazmaya üşendiğimden anlatmak kısmet olmadı.

Efendim Mustafa Celalettin Paşa 1826 yılında Polonya’da dünyaya geliyor. Genç yaşına denk gelen 1848 Avrupa Devrimi ile berber (Bknz.Modern Fransa Tarihi) Polonya’nın bağımsızlığı için mücadele etti. Tarihe Şubat Devrimi olarak geçen bu büyük ayaklanmalar ne yazık ki burjuva sınıfının ihaneti sebebiyle sonuca ulaşamadı. Bu ayaklanmaların en ön safında yer alan sanatçılar, zanaatkarlar, eğitimli kişiler ülkelerden sürgün edildi. Çoğu yeni bir yaşam umudu için ABD’ye göç ederken bunlardan bazıları ise Osmanlı Devleti tarafından sahiplenilecekti. Osmanlı değişen dünya dengelerinde nispeten kaliteli kişileri bünyesine katmış ve artık bariz bir şekilde gerisinde kaldığı Avrupa’nın yanında olduğunu kanıtlamak için uğraş verecektir. Kaçan devrimcileri bünyesine katan ve iade etmeyen Osmanlı Devleti’ne sığınan kişilerden bir tanesi de Konstanty Borzecki olacaktır.

Osmanlı ordusuna yüzbaşı olarak kabul edilen komutanımız kısa bir süre sonra Müslümanlığı da kabul edip Mustafa Celalettin ismini alacaktır. Yeni vatanını canı pahasına savunan Konstanty 1875 yılında Karadağ’da ağır bir şekilde yaralanıp 1876 yılında yani 50 yaşındayken vefat etti. Peki bu adamı tarihimizde önemli kılan şey neydi?

Mustafa Celalettin Paşa yaşamı boyunca tarihe ve bilime meraklı bir insandı. Vatanı bildiği ve dini ile beraber sahiplendiği Türklük düşüncesinin geçmişini araştırmaya koyuldu. Türklük, Türkçülük ve Türk Dili ile ilgili yoğun araştırmalar yaptıktan sonra 1869 yılında size anlattığım kitabı yani “Eski ve Modern Türkler” eserini İstanbul’da, peşinden Paris’te Fransızca olarak yayınladı. Eseri oldukça ses getirdi ve kapış kapış tükendi.

Kitap temel olarak Avrupa insanına Türklük olarak kast edilen kültürü, dili ve yaşantısını anlatarak aslında Türk denilen şeyin Avrupa toplumunun bir parçası olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Avrupa toplumu olarak barbar görülen Türklerin aslında medeniyetin temel unsurlarından bir parça barındırdığını göz önüne sermeye çalıştı.

Ayrıca kitapta niçin ekonomik anlamda geri kalındığı ile ilgili geniş anlatım ve tavsiyeler bulunurken, sanayileşme devrini kaçıran ülkenin bizzat Avrupa devletleri tarafından sömürüldüğünü anlatarak neler yapılması gerektiğinden bahis açıyor. Özellikle askerlikten muaf olan Hristiyan tebaanın Müslüman halka nazaran daha iyi durumda olduğunu ve iş kollarını ele geçirdiğini de özellikle ekliyor. Artık şehirlerdeki zengin ticareti kaybeden Türklerin vasat şehir işlerinde yaşamaya çalıştığını veya köy/yaylalarda hayvancılık yaptığını artık toplumdan dışlandığını anlatıyor. Bu dışlanma ile ilgili başka bir yazımda görüşlerimi belirtmiştim. Osmanlı Devleti özellikle 1500 yılı sonrası Türk Devleti özelliğini kaybedecek, Tanzimat ile beraber Hristiyan unsurlar hem yönetim hem ticari boyutta imparatorluğu ele geçirecektir. Saray kademelerinde bir tek Türk asıllı adam kalmaz iken Türk Müslümanlar barışta vergi veren savaşta askere alınıp ölen kölelere dönüşecektir. Bu durum o denli acı ve göz önündedir ki aslen Polonyalı olan Mustafa Celalettin Paşa bile duruma isyan etmiştir.

Belirttiği en önemli şey; Avrupa Toplumunun Osmanlı Devletini içindeki Hristiyan tebaa ile beraber soyduğu, asıl Türk olan unsurları aşağıladığı ve dışladığıdır. Yine dilde yabancı unsurlar dolayısıyla anlaşmanın zorluğundan ve dilde sadeleşmenin öneminden de bahsetmiştir.

nazim-hikmet-aniliyor-en-guzel-siirleri-ve-sozlerijpg

Nazım Hikmet

Ünlü şairimiz Nazım Hikmet ülkeden kaçıp daha sonra vatandaşlıktan çıkartılınca Polonya vatandaşlığına geçmiştir. Niçin Polonya? Evet Mustafa Celalettin Paşa, Nazım Hikmet’in büyük dedesidir efendim.

Türklüğü dünyaya anlatarak kıyasıya savunan büyük dedesi unutulmuş sonradan Nazım Hikmet vatan haini denilerek ülkeden kovulmuştur. Kim bilir belki de isyancı genlerini büyük dedesinden almıştır Nazım Hikmet?

Lehistan Mektubu

Sevgilim, gonca gülüm

başladı lehistan ovasında yolculuğum:

küçücük bir çocuğum,

bakıyorum ilk resimli kitabıma;

küçücük bir çocuğum,

sevinçler içinde hayretler içinde;

küçücük bir çocuğum,

bakıyorum ilk resimli kitabıma,

insanları, hayvanları, eşyaları

daha renkli, daha güzel

yeni baştan keşfedecek

 

Lehistan ovasında bahar.

ışığında şahin olup uçasın gelir,

deresinde sazan olup yüzesin gelir,

yeşili çiğ çiğ yiyesin gelir.

Bir bizim oraların baharları böyledir:

sesin var mı, yok mu, bakmaz

zorla türkü söyletir

uykunda bile yakanı bırakmaz

girer, düşüne girer

güneşlerle yüklü dallar…

Lehistan ovasında bahar, bahar, bahar.

 

Sevgilim, gonca gülüm, ah gonca gülüm

sokmak için fırsat kolluyor ölüm

çöreklenmiş sol memenin altında;

rezillik olurdu, zulüm mü, zulüm

ayrılmak dünyadan bahar vaktinde.

 

Sevgilim, dayı kızım, Memed’imin anası,

dedelerimizden biri

1848 polonya muhaciri.

Belki o güzel Varşovalı kadına, senin

ikizmiş gibi benzeyişin bundandır.

belki ben bu yüzden böyle sarı bıyıklı,

böyle uzun boyluyum,

oğlumuzun gözleri böyle kuzey mavisi.

Belki de bu yüzden bu ova bana

bizim ovaları hatırlatıyor,

yahud da bu yüzden bu leh türküsü,

içimde, derinde, yarı aydınlık

uyuyan bir suyu kımıldatıyor.

 

Lehistan’dan gelmiş dedelerimizden biri,

gözlerinde karanlığı yenilginin,

saçları al kana boyalı.

Uykusuz geceleri Borjenski’nin

benimkine benzer olmalı.

Tıpkı benim gibi o da

çok uzaklarda kalan bir ağacın altında

unutmuş olabilir uykusunu.

Onu da benim gibi deli etmiştir, deli,

her solukta alıp ta memleket kokusunu

memleketi bir daha görmemek ihtimali.

 

Sevgilim

nerde,ne zaman hürriyet dövüşmüş de

ön safında polonyalı bulunmamış?

Bir zenci türküsü olacak,

harlem’de söylenen bir türkü.

Kederli biraz,umutsuz değil,

karanlik gibi yumuşak.

Eminim, bir zenci türküsü olacak,

Harlem‘de söylenen bir türkü.

Usullacık, usullacık okur onu anneler,

çocuklar uykuya korkusuz varır:

Kapının önünde dolaşmaktadır

Savannah’ta zenciler için ölen

ak kanatlı

Polonyali atlı

Pulavski Kazimir.

 

Millletlerin baharıydı.

Uzak kayalıklarda açan çiçeklerin

ışıklı balıydı hürriyet,

milletler arıydı

milletlerin baharıydı

bahardı,bir tanem

büyük bir bahar.

Yürüdü Macar ordusunun önünde

öfkeli ufacık bir ihtiyar,

Lehistan’in en yeşil dalı General Bem…

Paris’e gidebilsem, dayı kızı, Paris’e gidebilsem,

yağmur yağsa o gün öğleden önce

öğleden sonra açsa güneş.

Kızıl bir bayrak gibi inse akşam

 

Varşova’dan getirdiğim beyaz gülü

Dombrovski Vroslav’ın kabrine koysam.

Biliyorsun, gülüm

en kutsal umudumuzun ağacı

Lenin’in memleketinde dikildi.

Fidandı henüz.

Karlı gecelerde onu bekledi

elleriyle ısıtarak sabahlara dek

büyük çekist cercinski felisk

yetmiş yedi milletin kanı

karışıp İspanyol kanıyla

aktı İspanya toprağına

dedim ya, dayı kızı, dedim ya

nerde, ne zaman hürriyet dövüşmüş de

ön safında Polonyalı bulunmamış?

Öyle şey olmaz.

Dövüştü sarı, genç aslanlar gibi Valter (Sverçevski)

Saragossa’da o yaz.

Dövüştü ölüme karşı

hayat gibi akıllı, kurnaz

dövüştü gülerek, şakalaşarak,

Valter biliyordu ki, toprak

tel örgülerin önünde durdurulmaz

ve öyle karanlıkta kaçak maçak degil,

ay ışığında, hatta güpegündüz

geçer sınır topraklarını pasaportsuz.

Valter biliyordu ki

Madrit’te çıkan yangın

Varşova’yı yakabilir.

Varşova yandı, gonca gülüm

Varşova yandı.

Gamalı haçıyla Paris’e girdi ölüm

Moskova kapılarına dayandı.

Kan aktı

hiçbir kitabın yazmadığı

hiçbir türkünün söylemediği kadar.

Stalingrat’ta yüz geri etti ölüm,

kovalandı inine dek

ve orda iki büklüm

can verdi.

Valter ölümü yenenlerle beraberdi.

 

Sevgilim, gonca gülüm,

başladı Lehistan ovasında yolculuğum.

Lehistan’da millet sosyalizmi kurmakla meşgul.

 

Sosyalizm

yani şu demek ki, dayı kızı,

sosyalizm

senin anlayacağın yani,

el kapısının yokluğu değil de imkansızlığı.

ekmeğimizde tuz

kitabımızda söz,

ocağımızda ateş oluşu hürriyetin,

yahut, başkası yel de,

sen yaprakmışsın gibi titrememek,

bunun tersi yahut…

Sosyalizm,

devirmek dağları el birliğiyle,

ama elimizin öz biçimini,

öz sıcaklığını yitirmeden.

Yahut, mesela,

sevgilimizin bizden ne şan, ne para,

vefadan başka bir şey beklemeyişi…

Sosyalizm,

yani yurttaş ödevi sayılması bahtiyarlığın.

Yahut, mesela,

-bu seni ilgilendirmez henüz-

esefsiz,

güvenle,

emniyetle,

gölgeli bir bahçeye girer gibi

girebilmek usulcacık ihtiyarlığa,

ve hepsinden önemlisi,

çocukların, ama bütün çocukların,

kırmızı elmalar gibi gülüşü

göğsümü kabartmıyor değil

dedelerimden birinin lehli oluşu…

1954

Ali Ufki Bey Ve Müzik Devrimi

İnternette eski tabirle sörf yaparken rastladığım bazı besteler gerçekten beni benden aldı. Çoğu kişinin de bildiği “Uyan Ey Gözlerim Gafletten Uyan” ilahisi başta pek bilmediğim lakin aslında oldukça yakından dinlediğim bir bestekarı keşfettim. Size hem bu bestekarı tanıtmak hemde araştırırken rastladığım ilginç bir noktayı da paylaşmak istedim.

Yazımı III.Murad’a ait olan bu eserin bestekarı Ali Ufki Bey 17.yy.’ın ortalarında yaşamış. Asıl adı Wojciech Bobowski olan Polonyalı bestekar 30’lu yaşlarında Osmanlı tarafından esir alınmış. Türk musikisini ilk defa batı tarzında notalara dökerek “Mecmua-i Saz ü Söz” isimli bir de kitap meydana getirmiştir. Bahsettiğimizi eserini de bu kitaptan bulan araştırmacılar da şu anda dinlediğimiz şekle getirdi diyebiliriz. Bir çok yabancı dili ve müzik türünü bilen bestekarın zenginliği dönem sonrası gelen Itri’ye de büyük ilham olmuş gibi görünüyor. Yazılan kitabın bazı bestelerinin çalışmasını ise Bezmara müzik gurubu derleyerek ilgilenenler için seslendirmiş.

Bunlar hakkında bilgi arar iken şans eseri yine bir şekilde önderimiz Mustafa Kemal’in yaptığı müzik devrim hareketine rast geldim. Daha doğrusu onun ile ilgili olarak yapılan röportaja ulaştım.

Anlatın Paşam

Mustafa Kemal, Vossische Zeitung gazetesi muhabirine 1930 yılında verilen röportajda milli egemenlik, liderlik, din ve müzik devrimi ile ilgili bazı demeçler veriyor. Röportajın bazı kısımlarını kısaltarak buraya koyuyorum;

…..

– (Mustafa K.) Amaçlarımızın kişisel olmaması gerekir. Yerli olmayan bir kimse, ait olmadığı bir ülkeyi yükseltmek istediği zaman, kişisel isteklerden kendisini kurtaramaz. Kendini eski yasalara bağlayıp geçmiş ile yakınlığını korumak isteyen bir kimse, modern bir devlet de kuramaz. Napolyon, Polis Bakanı “Fouchet” nin yaşamını bildiği hâlde, onu görevinde bırakmıştır, bundan başka kendisinin en büyük düşmanlarına güvenmesi, çılgınlıktan başka bir şeyle yorumlanamaz. Napolyon, temel bir düşünceye dayanmadan işe başlamış ve kendisine bir fırsat yaratacağını sandığı olayların gelişimine uymuştur. Onun bu biçimde davranışı, demokrasiciliğin durumunun altmış yıllık gecikmesine neden olmuştur, diyebiliriz. Napolyon hakkında yayınladığınız kitabın Türkçe çevirisini altı ay önce gazetemde (Hâkimiyet-i Millîye) yayınlanmasını buyurmuştum. Bunun nedeni nedir biliyor musunuz? İşte bunun nedeni şudur ki, bir taraftan onun kahramanlığından ve güçlü sabrından asker bir ders alsın, diğer taraftan yerli olmayan bir kimsenin, diğer bir ülkeye girmesiyle, o ülkede hainlik etmekle, sonun neye varacağını millet anlasın.

(Gazeteci) Gazi’nin bu açıklaması, onun kendisi için çizdiği programı bize gösteriyor. Dine karşı durumunu şöyle anlattı:

– (Mustafa K.) Sonradan Kuran’ı Kerim’in Türkçe’ye çevrilmesini buyurdum. Bu da ilk kez olarak Türkçe’ye çevriliyor. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın çevrilmesi için de emir verdim. Halk yinelenmekte olan bir şeyin var olduğunu ve din ileri gelenlerinin derdi ancak kendi karınlarını doyurup, başka bir işlerinin olmadığını bilsinler. Camilerin kapanmasına hiçbir kimse taraftar olmamasına rağmen, bunların bu biçimde boş kalmasına şaşıyor musunuz? Çobanlar, güneş, bulut ve yıldızlardan başka bir şey bilmezler. Yeryüzündeki köylüler de ancak bunu bilirler. Çünkü, ürün havaya bağlıdır. Türk yalnız doğayı kutsal sayar.

……

(Gazeteci) İlâhiyat konusundan “kader” konusuna geçtim. Ve “kaza ve kader” denilen bu iki kelimenin arasındaki farkı açıkladığını ve bunların anlamı “şans ve rastlantı” kelimelerinin anlamına yakın olduğunu söyledim. Kelimeleri duyduğu zaman, biraz durduktan sonra bu iki kelimenin Arapça olduğunu ve Türkleri ilgilendirmediğini söyledi:

– (Mustafa K.) Alın yazısını soruyorsunuz. Alın yazısının temeli, uygulaması mümkün olan sorunlarda düşündükten sonra işe başlamaktır. Komutan bir kimsenin büyük bir kararlılıkla fırsatları elden kaçırmaması gerekir. Aynı zamanda, akla uygun olan şeyleri izlemesi gerekir. Değişikliklerin sabit ve belirgin durumları yoktur. Şu kadar var ki, bu değişiklik durumunda ve çalışmasında bulunan kimseler için de bir kolaylık verir.

(Gazeteci) Gazi, ordu komutanlarının liderlerden sayılmasını ve kendisine bir asker gözüyle bakılmasını istemez. Hatta, Avrupa’daki insanların, böyle bir asker komutanı iken, Gazi’nin nasıl bir hükümet başkanı olduğunu görünce, kendilerinde şaşkınlık ortaya çıktığını Gazi’ye söylediğim zaman birdenbire cevap vermeyip biraz sonra şöyle demiştir:

– (Mustafa K.) Gerçekten bir komutan, hükümet başkanı olduğu zaman, bir tehlike duyulur. Çünkü, onun bir asker komutanlığından başka üstünlüğü yoktur. Bundan başka onu hiçbir kimse kontrol altına alamaz. Bunu elbette Almanya denemiştiniz. Savaş zamanında başkanınız kimdi?

–  (Gazeteci) Loudendorf.

–  (Mustafa K.) Bozgun gününde kaçan adam başkan değildir.

…….

(Gazeteci) Gazi, bana karşı sorgulayıcı bir gözle baktı ve şöyle dedi:

– (Mustafa K.) Daha önce ihtiras konusunu anmıştınız. Gerçekte onsuz büyük bir iş oluşturulamaz. Ancak, onun herhalde millet yolunda bir görev amacına yönelmiş olması gerekir. Başkan olan kimsenin, milletin ülküsüne göre çalışması ve milletin psikolojisine hâkim olduktan sonra milletin eğilimine bağlı olması gerekir. Ben de, padişahlardan kurtuluşumuz tamam olmadan önce, hemen Meclis’i seçime çağırdım. Ve başkanlık hukukundan vazgeçerek, af bile kabul ettim. Egemenlik tamamen milletindir. Yani, seçilen millet vekillerinindir. Yönetim işlerine sizin sandığınız kadar karışmıyorum. İşte bakanlardan birisi karşınızda bulunuyor. İsterseniz kendisinden sorunuz ki, ben onun görevine karışıyor muyum? Ben bugün  başkanlıktan ve hatta ordu komutanlığından çekilmeye ve kendi araştırmalarım için bir köşeye çekilmeye hazırım.

(Gazeteci) Gazi’nin yaşamı çok basit bir biçimdedir. Öteden beri yanında, ancak onun büyük işlerinden korkması sonucunda uzak kalan ve geri dönüşünden sonra ölen (sevgili annesi) bulunuyordu. Gazi, eşinden boşandıktan sonra, bütün mallarının Halk Partisi’ne kalmasını önermiştir. Kendisinde gösteriş ve büyüklenme eseri görülmez, Rüşvete karşı şiddetli mücadelede bulunur. Bu nedenden, onun eski dostu Deniz Bakanı’nı hapse mahkûm etmekten geri kalmamıştır. Mustafa Kemal’in demokrasiye taraftarlığını kendisinin demokrat olduğu düşüncesiyle göstermektedir.

Gazi söylüyor: 

– (Mustafa K.) Kapıda duran nöbetçi bile benden korkmaz. İsterseniz kendisinden sorunuz. Korku üzerine egemenlik kurulamaz. Toplara dayanan egemenlik sürekli olmaz. Böyle bir egemenlik ve hatta diktatörlük, ancak ayaklanma çıktıktan sonra geçici bir zaman için gerekli olur. Üyeleri çok fazla olan komisyon, büyük işler ortaya koyamaz. Ülkemize bakınız, sessizlik içindedir. Sürekli güven ve huzura taraftarız, asıl toprağımızdan başka bir metre kare toprakta gözümüz yoktur. Çünkü, toprağımız geniş olup, kendi oturanlarına dar değildirBütün devletlerle rahatlık ve kurtuluş antlaşmaları imzaladık. Ancak yeni saldırılarla karşı karşıya gelmemiz durumu düşünerek orduyu bulunduruyoruz…

……

Gazi’nin Avrupa’ya karşı tutumu:

(Gazeteci) Gazi, Batı yolunda durabilmesi için, Türk’ün bütün gereksinimlerini yine batıdan almak gereğini duyuyor. Milliyet ülküsüyle Avrupa’dan aktarma sorunu arasında bir karşıtlık görüp görmediğine dair kendisine sorduğum soruya şöyle bir cevap vermiştir:

– (Mustafa K.) Asla… Çünkü modern olan milliyet ilkesi milletler arası genelleşmiştir. Biz de Türklüğümüzü korumak için çabayla özeneceğiz. Türkler uygarlıkta soyludurlar. Yunan’dan önce İzmir, taraflarında oturan eski bir millet olduğumuzu bilimsel bir biçimde kanıtlamaya çalışıyoruz.

Müzik inkılâbı:

– (Mustafa K.) Montesquieu’nun: “Bir milletin müzikte eğilimine önem verilmezse, o milleti ilerletmek mümkün olmaz” sözünü okudum, onaylarım. Bunun için müziğe çok önem göstermekte olduğunu görüyorsunuz.

(Gazeteci) Biz batılılara göre doğu müzikçiliğinin kulaklarımıza gelen tuhaflığından söz ettim ve dedim ki, “Doğunun tek anlayamadığımız bilimi varsa, o da onun müzikçiliğidir.” Gazi, karşı çıkarak şöyle demiştir:

– (Mustafa K.) Bunlar hep Bizans’tan kalma şeylerdir. Bizim gerçek müziğimiz Anadolu halkında duyulabilir. Bu ezgilerin iyileştirilmesiyle ilerletilmesi mümkün değil midir? Batı müziği bugünkü durumuna gelinceye kadar, ne kadar zaman geçti? 

(Gazeteci) Dört yüz yıl kadar geçti.

– (Mustafa K.) Bizim bu kadar zaman beklemeye zamanımız yoktur. Bunun için batı müziğini almakta olduğumuzu görüyorsunuz. 

Uzun röportajının biz müzik ile olan kısmını ele alacağız (Elbette başkanlık ve din ile ilgili kısımları da önemlidir). Bildiğiniz gibi müzik devrimi amacıyla yurt dışından müzisyenler getirilip dinletilmiş ve bunun ile ilgili raporlar alınmıştı. (Merak edenler Yakın Kültür Tarihi yazılarımızı okuyabilir) Sonuçta bir süre Türk sanat müziği radyolarda çalınması bile yasaklanmıştı (6 aya yaklaşık). Sonradan bu saçma uygulamadan vazgeçilerek geri dönülse de uzun bir süre bazı müzik aletlerinin okullarda okutulmadığını biliyoruz (Mehmet hocaya selam olsun).

Bizans Müziği Derken?

Burada dikkat çekmek istediğim nokta Mustafa Kemal’in yaptığı müzik devriminin çıkış argümanlarını görebiliyoruz. Yani masada otururken “müziği yasaklayalım da millet dinlemesin” tarzından ziyade her zamanki gibi belli bir proje doğrultusunda niçin yaptığını anlatıyor (Montesquieu’ya katılarak).

Ve devamında Bunlar hep Bizans’tan kalma şeylerdir. Bizim gerçek müziğimiz Anadolu halkında duyulabilir.” diyerek bir şey söylemekte ve hedef göstermektedir. Ben ilk başta cümlenin ne demek istediğini tam anlayamayıp araştırmaya devam ettim. Türk sanat müziği ile Bizans müziği ne alakaydı?

Dinlediğinizde göreceksiniz ki geleneksel Bizans ezgileri veya Ermeni Ortodoks kilise ilahileri inanılmaz bir şekilde bizim arada rastladığımız müzik makamlarına benzemekte hatta benzemekten öte aynı denilebilir.

Yani Mustafa Kemal’in kafasındaki müzik yapısı artık Bizans, Ermeni ve Osmanlı cemaatinin harmanlandığı müzikten ziyade (çünkü yüzlerce yılda iç içine geçmiş) farklı bir Türk müziği yaratmaya yönelik. Neyse ki uygulamanın yani müzik kültürünün yıllar geçmesi gereken süreçle şekillendiği anlaşılmış olacak sonradan yasakları kaldırıp serbest bırakıyorlar. Elbette yine batı müziği destekli eğitim devam ediyor.

Efendim bu uzun ve dallı budaklı yazımızı bitirip sizi büyük üstat Ali Ufki Bey’in Mecmuay-ı Saz ü Söz besteleriyle baş başa bırakıyorum. Hoşçakalın..