Rotterdamlı Erasmus – Stefan Zweig

Okuma fırsatı bulamadığım Rotterdamlı Erasmus isimli eseri yakın bir süre evvel bitirdim. Malumunuz Stefan Zweig oldukça popüler bir yazar artık. Ustanın asıl hünerini gösterdiği alan ise tarihteki büyük şahsiyetlerin biyografilerini mükemmel bir üslupla anlatması.

Kitap 1469 yılında hayata gözlerini açan Desiderius Erasmus’un hayata kısmen nasıl atıldığını, fiziksel özelliklerinin yanında karakter olarak da kendine has niteliklerini ve tarihsel süreçte yaşadığı tecrübeleri geniş bir perspektiften anlatıyor. Bende sizin için Stefan Zweig’ın edebi diliyle olmasa da bir miktar Erasmus’u anlatmak istiyorum.

Erasmus eğitimine rahip olarak başlasa da kısa sürede bu tekdüzelikten ve kısıtlamalardan bunalıp izin kopararak Paris’e yerleşmeyi başarmıştır. Burada ise yüksek öğreniminde yine istediği yenilikçiliği bulamamış olup farklı düşünceler ile kendisini başka bir yola sokma isteği baskın çıkmıştır. Tarihte Rönesans ile beraber ortaya çıkan Hümanizm düşüncesinin ve peşi sıra gelen Reform hareketlerinin kurucusu böylece zincirlerini kırmak için ilk adımını atmıştır.

Atmıştır atmasına ama parası olmayan büyük dahimizin tam anlamıyla bağımsız bir yaşantıya geçme isteği henüz tamamına ulaşmamıştır. Para kazanmak için ister istemez çok iyi bildiği Latince dersler vermiş, prenslere övgüler dolu süslü mektuplar yazmış, güzel şiirlerini ve sözlerini kah orada kah burada satarak hayatını sürdürmeye çalışmıştır.

Artık 30’lu yaşlarına gelirken, maddi sıkıntılı geçirdiği yıllara kendi bedensel sorunları da eklenmiş olup çözüm arayışında olduğu söylenebilir. Gittiği her yerden topladığı Latince Özdeyişler imdadına yetişmiştir. 1500 yılında Paris’te bastırdığı tam adı “Collectanea Adagiorum” olan ve kısaca “Adagia” olarak bilinen ilk eserini basmıştır. Latince Özdeyişleri içinde barındıran bu kitap artık farklı bir sosyal kültür seviyesinde yaşamaya çalışan Avrupa soyluları tarafından kapış kapış alınmıştır. Dönem içinde entellektüelliğin ve kültürlü olmanın göstergesi; sanat eserlerine ilgi duymak, kitap okumak, sanatçı ve aydınları himaye etmek vb. şeylerin yanı sıra yazılan mektup veya kart postalarına küçük Latince bir deyiş sıkıştırmaktan geçiyordu. Adagia isimli eser soyluların züppelik ihtiyacını fazlasıyla karşılıyordu. Öyle ki her yeni basımda bir öncekine ek olunan özdeyişler dolayısıyla alan bir daha alıyor haliyle Erasmus’un da ünü ve geliri artıyordu.

trent-1024x791.jpg

Artık oldukça ünlenen ve davetlerin onur konuğu kabul edilmeye başlanan Erasmus ise genel itibariyle bunları geri çevirmekteydi. Karakter olarak da zayıf fiziki özellikleri gibi içine dönük ve kırılgan bir kişiliğe sahipti. Sözlü münakaşadan hatta tartışmadan korkan bir yapısı olup, hastalığın veya karmaşanın nam saldığı yerlerde beklemeden pılını pırtısını toplayıp orayı terk ediyordu. Bir gün savaşma isteğinden yoksun olduğu kaba bir dille kendisine söylendiğinde hafifçe gülümsemiş ve şöyle demiş;

“İsviçreli bir paralı askerlerden birisi olsaydım, bu suçlama ağır sayılabilirdi. Ama ben bir bilginim ve huzur, çalışmam için gereklidir.”

Bu yüzden aslen Rotterdamlı olan Erasmus Avrupa’nın bir çok şehrinde kısa sürelerde bulunup yaşamını böyle sürdürmüştür. Fakat dönemi zafer üzerine zaferler kazanan Türklerin Avrupayı ciddi anlamda tehdit ettiği yılları içinde barındırır. Artık İstanbul düştüğü gibi Sırbistan elden çıkmıştır. Avrupa Hristiyan toprakları kendi iç çekişmelerinde mücadele etmekte olanları engellemesi gerekirken, kilise bağnaz öğretileri halka din diye dayatıp vergilerle zenginlik içinde yaşamaktadır. Bir gurup aydın rahip yakın bir zamandan beri Roma kilisesinin tekrar toparlanması için mücadelelere girişmiş (Örneğin Lorenzo Valla’nın yazıları) fakat bu hareketin önderlerinin sonu ağzında bir bez ile odun ateşinde canlı canlı yanmak olmuştur.

Neredeyse hiç bir eleştirinin kabul edilmediği, her sözün çarptırılarak söyleyenin kendini işkence sehpalarında bulduğu bu çağda kilisenin şerrinden korkmadan düzenlemeler talep etmek öyle her babayiğidin harcı değildir. Erasmus insanı daha öne koyan ve bütün bir Avrupa topraklarını savunan düşüncesiyle buna da el atma cesaretini bulacaktır. Roma’da gördüğü sefalete karşılık lüks yaşamın ve iki yüzlülük bulamacının ancak bir delilik olduğunu kendi kendisine söylerken mükemmel bir fikir aklına gelir. İngiltere’ye dönüşünde yakın bir süre sonra ünlü Utopia (Ütopya) isimli eserini kaleme alacak olan Thomas More ile buluşup ölümsüz kitabını yazmaya koyulur. Hiciv tarzında yazdığı eseri yakın dostuna adar ve adını Latince Moriae Encomium (Deliliğe/Ahmaklığa Övgü) koyar. Kitap “More’a Övgü” anlamına da gelir. Bir taşla bütün kuş sürüsünü düşüren Erasmus her şekilde dalgasını geçer.

“Piskoposluk asasıyla kılıç, piskoposluk şapkasıyla miğfer, İncil ve kalkan nasıl bir araya gelir? Aynı vaazda hem hazreti İsa hem de savaş nasıl anılır, aynı trompetle hem Tanrı hem de Şeytan nasıl selamlanır?”

1511 yılında yayımlanan kitap bir delinin ağzından (Stultitia) sistemi eleştirmeye başlar. Aslında dilimize çevrilen delilik kavramı pek söyleneni karşılamaz. Daha doğru tabir ile konuşan ahmaklıktır ve ahmaklık kürsüye gelip insanlara seslenir. Konuşması hem saçma yorumlar hem de keskin eleştiriler içerir. Ahmaklık gerçek bilgeliktir veya gerçek bilgelik ancak ahmaklık ile mümkün olmaktadır. Kendine övgüler düzen ahmaklık, aşkta, savaşta, bilimde, sanatta, evlilikte, dostlukta vs. aklınıza gelecek ne var ise konuşur. Her şeyi bilen ahmaklık özellikle dini kurumları ve din adamlarını merkeze oturtarak onlar ile dahice dalga geçer. Normal şartlar altında söylenemeyecek sözleri bir ahmağın ağzından çıkartarak acımasızca yapılanları eleştirir. Yapıtı dönem içerisinde bomba etkisi yaparken Erasmus’u kilisenin gazabından her daim kaleme aldığı yansız yazılar ve ünü korumaktadır. Keza söylenen sözleri kendisi değil kitap içerisindeki bir ahmağın (delinin) söylediği açık değil midir?

Rönesans akımına kilisenin de katılması ve yenilenmesini talep eden Erasmus buna “Mesih Felsefesi” adını vermiştir. Mesih felsefesi, skolastik teolojiden, hacca gitmekten, kutsal emanetlere, okunmuş veya tütsülenmiş veyahutta kutsanmış eşyalara/kemiklere/giysilere kadar tapınma vb. dindarlık gösterilerinden ziyade maneviyatı ve kişisel ahlakı ön plana çıkartıyordu. Hatta “Ne kadar üzücü sadece 12 havari var ve bunlardan 14’ü Almanya’da gömülü!” dediği de söylenir.

“Bu benden değil, Sayın Stultitia (ahmaklık) Hanımefendi’nin ağzından çıktı; bir delinin konuşmasını kim dikkate alır ki?”

Life_of_Martin_Luther-in-the-protestant-reformation.jpg

Peşinden Hristiyan dininin kaynaklarına inmek amacıyla Yunan ve İbrani filolojisini kullanarak 1516 yılında yeni bir İncil ortaya koymuştur. Yazdığı İncil ve ünüyle beraber diğer eserleri arasında önem arz eden, kutsal bağnazlıkları ele aldığı Enchiridion Militis Christiani (Hristiyan Şövalyesinin El Kitabı) büyük yankı uyandırır. Böylece reform hareketlerinin (Kilisenin düzenlenmesi) en büyük kıvılcımı yakılmış olur. Erasmus her ne kadar kiliseyi eleştirse de aslında istediği kilisenin kendi hatalarını görmesi ve çözüm yolları bularak doğru yola ulaşmasıdır. Kiliseyi yıkma veya yok etme veyahutta tam anlamıyla karşısında durmak gibi büyük bir gövde gösterisine hiç bir şekilde katılmaz. Lakin yaktığı Reform ateşini eline alıp alev topuna döndürecek olan bir isim Almanya topraklarında adından söz ettirmeye başlamıştır. Erasmus gibi kilisenin reform yapması gerektiğini düşünen fakat bunun için büyük bir savaşı göze alabilecek bu kişinin adı Martin Luther’di.

Dönemin ünlü deyişi “Erasmus bir yumurta yumurtladı, Luther de kuluçkaya yatıp ondan civciv çıkardı” idi. 1517 yılında yayınladığı 95 maddelik bildiri ile kiliseyle çatışmaya giren Luther açıkça Erasmus’un desteğini talep etmiştir. Benzer şekilde Luther’in fikirlerini pek ciddiye almayan ve onun ile teması erkenden kesen Papalık yine ortalık toz duman olunca Erasmus’tan yardım istemiştir. Avrupa Luther’in önderliğinde Protestanlık mezhebinin farklı kilise dallarına ayrılıp dağılırken, Erasmus’un sessizce köşede olan biteni seyrettiğini görüyoruz. Luther’in fikirlerine çoğunlukla katılmakla beraber, yapısındaki vahşi tavır ve zulüm isteği midesini bulandırmaktadır. İstediği kesinlikle bu değildir. Düşündüğü Hümanizm ve barış ortamının olmadığı yerde taraf tutmaz. Fakat ne Protestan ne de Katolik tarafını seçmek istemediği için dışlanır ve alaya alınır.

1280px-Лютер_в_Вормсе-e1506910168296.jpg

“Savaşın en büyük yükü, bu savaşın hiç ilgilendirmediği kişilerin sırtına biner ve savaşta herhangi bir başarı söz konusu olsa bile, taraflardan birinin mutluluğu, öteki tarafın zararı ve yıkımı demektir. Hükümdar hiçbir yerde savaşa razı olacak kadar dikkatsiz olmamalıdır ve hep haklılığını ileri sürmemelidir; çünkü kendi davasını haklı görmeyen var mıdır?”

Yaratmak istediği Hümanizm düşüncesinin çöküşünü gören Erasmus ve öğrencileri için artık tam anlamıyla karanlık yıllar başlamıştır. İstedikleri sadece huzur içinde kardeşçe bir yaşam olan Hümanizm’in bir çok temsilcisi Protestan olmayı kabul etmeyip kendi köşelerine çekilseler de sığındıkları yerlerde bulunup işkencelerden geçirilecek ve öldürüleceklerdir. Bir çok arkadaşının vahşice katledilişine tanık olur. Artık bir kenara atılan düşünceleriyle yıkılmış bir halde Basel’de küçük bir evde yaşamaya başlar. Hayatı boyunca Latince konuşan ve yazan Erasmus 12 Temmuz 1536 yılında ölürken, belki istemsiz tekrar hatırladığı anadili ile Almanca iki kelime söyler; Sevgili Tanrı!

Değerli dostu Thomas More Ütopya isimli eserini yazarken muhtemelen kendi içlerinde yaşamak istedikleri ve olması gereken dünyayı kaleme almış olmalı. Yakın bir zaman önce kaybettiğimiz Ahmet Cemal’in kaleminden Erasmus ile ilgili son sözlerimizi yazıyor ve kendisini saygıyla anıyoruz.

“Her koşul altında iç özgürlüğünü koruma uğrunda çaba harcamak, kimsenin efendisi olmaya kalkışmamak, fakat kimseye de boyun eğmemek. Hiçbir sav ya da düşünceye baştan düşmanca yaklaşmamak, ama buyurgan nitelik almaya başladığı anda her savın ya da düşüncenin karşısına dikilmek. Bütün bunlar Erasmus’un kişiliğiyle özdeşleşen niteliklerdir.”

Not: Peron Fikir Sanat dergisi için hazırlanan Mart-Nisan ayı yazısıdır.

Yeni Bir Plan

Bildiğiniz üzere ana tema olarak Uğur MUMCU’nun yazılarından esinlenerek kurduğum bloğuma zaman ve fırsat yokluğundan ara vermek zorunda kalmıştım. Kitaplarımın çoğu özetli ve notlar halinde kenarda bekliyor ne yazık ki. Bunları tekrar buraya yazmak, geçmişte yayınlanan bir yazının tekrarını anlatmak ve ne demek istediği üzerine fikir yürütüp önümüze ışık tutmak gerçekten kolay değil. Napalım bizde modaya uyarak belirttiğimiz yazıları artık yazmadan, fotosunu çekerek buraya koymayı düşünüyorum. Baya var yayınlanacak ve son kitaptan başlayarak en azından bir kısma kadar belki bir iki yazı paylaşabilirim. Çokta devam etmeyeceğim, çünkü 80 sonrasında Mumcu dava dosyalarını papa suikasti ve mafya bağlantısı ile ilerde tehlike olarak gördüğü siyasal islam üzerine yoğunlaştırıyor.

Hazır yolsuzluklar havada uçuşurken ve hükümetimiz “yok böyle bir şey” derken sizi 1980’lerin siyasi yolsuzluklarına götürelim. O zamanlarda başbakan demirel ve çevresinin yolsuzları nasıl yalanladığını, yargıya yaptığı baskıyı, açık açık kredi alındığını ama yolsuzluk yapmadığını açıkladığını göreceğiz.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta seçimleri kazanıp kazanmadıkları olmalı. O kadar rüşvete, baskıya, hırsızlığa karşın seçimi kazanmayı başaran Demirel’in yorumlarına şaşırmamak elde değil. Ama tarihten ders almaz iseniz, birisi gelir birisi gider işte böyle. Geçmişte Demirelin yaptıklarına küfür edenlere seslenmek gerek; peki kim verdi kardeşim bu adama oy?

Şimdi kim veriyorsa işte onlar verdi sanırım. Ve işte bunları 1980 karmaşasında dile getiren, mahkemeleri ve delilleri avukatlık bilgisiyle yorumlayan, korkmadan peşinden giden Uğur MUMCU 22 yıl evvel bugün öldürüldü.

Suçlularının yakalanamadığı (gerçi bir insanın döverek öldürülmesine sebep olanları yakaladıkta ne oldu?) ülkemiz yine geçmişine bakmadan geleceğin Almanya’sı olacağını zannediyor.

Neyse bunun dışında artık ayrıntıya boğmadan fazla kitap yorumlarına devam edeceğiz. Haydi selametle..

Beyazıd ve Cem Sultan

Önceki yazıya buradan

Beyazıd Ve Cem Sultan Mücadelesi

1) Fatih ölünce iki oğlu kaldı; Beyazıd (34) ve Cem (23). Fatih, daha sevimli ve sanatçı ruhlu olan Cem’i daha çok seviyordu. Beyazıd daha sefahete düşkün olduğundan uyarıda almıştı. Veziri azam ve devlet erkanı Cem’i, yeniçeriler ise Beyazıd’ı istiyordu.

2) Vezir Mehmet paşa Beyazıd’a haber verdiğinde gizlice Cem’e de elçi gönderdi. Lakin elçi yakalandı. Yeniçeriler ayaklanıp veziri öldürdükleri gibi şehirde de terör yarattılar. Şehre gelen Beyazıd’a, “eğer yapılanların hesabı sorulmazsa seni tanırız” denildi. Beyazıd gelip hükümdarlığını ilan etti (1481) Cem de Bursay’a gidip kendi imparatorluğunu ilan etti. {yine taht kavgasını görüyoruz, ayrıntıları merak ederseniz okuyabilirsiniz. Fakat Beyazıd çok öncelerden yeniçerilere rüşvetler verdiği biliniyor. Daha uyanık olan Beyazıd tahtı kapıyor tabi İstanbul’da. Yeniçerilerde ne ibneymiş kardeşim, isyan çıkarıp kendi şehrini yağmalar mı insan, halkına saldırır mı?}

3) II.Beyazıd, Bursay’a yürüyüp Cem’i mağlup etti. Kritik nokta Cem’in lalası, akıl hocası Yakup beyin önceden satın alınmasıydı. Cem Suriye’ye kaçtı {ve o eski türk filmlerinde olur ya kız kaçar, bir kamyoncu tecavüz eder, bir otelci, bir bakkal o hesaba gidiyor Cem de heh heh}. {tabii yine görüyoruz ki yeniçeriler kuvvetli ve onları rüşvetle bağlayan avantajlı, ayak oyunları ve entrikalar artık tam anlamıyla başlıyor}

4) Cem, Karaman soyundan gelen Kasım beyden yardım istiyor. Eğer padişah olursa Karaman’ı vermeyi taahhüt ediyor. Yine Beyazıd’a devleti ikiye bölelim teklifi reddedildi.

5) Kasım beyle bazı yerler alınmaya çalışılsa da başarılı olunamayınca başka yollar arandı. Kasım bey “rumelide çalışma yapalım amcoğlu” teklifini yaptı. Aslında amacı onu oraya gönderip ortalığı karıştırmak, II.Beyazıd ile anlaşıp toprak almaktı. {Cem’in türk filmi tadındaki hikayesi devam ediyor}

6) Gemiye binip Rodos’a giden Cem, buradan Fransa yoluyla rumeliye gönderileceğini düşünerek gemiye biniyor {evet Cem evet amcoğlu gideceksin:)} Amaç tabi Beyazıd’dan fidye almaktı. Kutsanmış Rodos şovalyeleri, yine fidye istediler {geçmişte de hatırlayın istemişlerdi} 1482

7) Rodos şövalyeleri padişah olması kaydıyla Cem ile anlaştı {tabi II.Beyazıd’la da anlaşıp para alıyorlardı, temiz altın iki yolda da kardasın}

8) Şehzade Cem Fransa’ya giderken, Frenk Süleyman onu “şovalyelere güvenme amcoğlu” diye uyardı. Cem dinlemeyip, Rodos şovalyelerinin dini ve onurlarına güvendi 1482. {peheeey ne yemini, aslında Cem kalede şiir yazarken, II.Beyazıd Rodos şovalyeleriyle anlaşmış ilk taksidi de bonus karda 12 taksit yaparak 45 bin altınla ödemişti}

9) Şovalyeliklerine tanrının yemini ve onuruyla bağlı olan Rodos şovalyeleri, tanrılarından aldıkları güçle olsa gerek Cem’i o kaleden bu kaleye kaçırıp durdular. Onun kaçırılıp gelen altınların kesilmesinden korkuyorlardı tabiî ki. Bu sırada avrupada veba yaygınlaşmıştı ve herkes kırılıyordu. Papa, “yıkanmak tanrıya ihanettir, kir bizdendir amcoğlu” açıklamasından beri zaten bokun içindeki Avrupa birde vebayla tanışmıştı. Tabii Papa sonradan bir bomba daha patlatıp “halk içindeki cadılar yüzünden” diyerek kızıl saçlı kadın, çocuk kıyımının da önünü açacaktı ilerde. “Ne oluyor ulan” diyenler “dinsiz” ilan edilerek işkenceyle öldürüldü. 2010 yılında bile, bundan 600 yıl sonra bile bazılarının birilerini dinsiz ilan etmesine şaşırmamak gerekiyor yani. Geçmişten gelen bir şey bu. {Böyle ph kağıdı falan var galiba dokunduruyorsun koyulaşma dinsizliğe gidiyor}. Papa yaşadığı katedralinde “ne yapalım ulan bu Türklere, hmmm ehe haçlı yapalım” deyip bunu da kullanmak için Cem’e yöneldi. Tabi kutsal Rodos şovalyeleri burada hem Beyzıd’dan, hem Cem’in karısından, hem papadan iyi para kopardı.{buradan ne anlıyoruz hem dindar, hem onurlu, hem şovalye ise adam korkacaksın dayı}1489

10) Papa VIII.Inosan, Cem’e rumelide Macar kralıyla takılmasını, birde küçük dilekle hristiyanlığa geçmesini istemiştir. “Yüzünü yıkarız, iki çan çalarız alışırsın” dese de Cem nuh demiş, kutsal ruh dememiştir. {papada nasıl küfretmiştir var ya eheheh}

11) 1492’de, Papa ölünce yerine IV.Aleksandır Borjiya geçmiştir {heriflerde ne isim var arkadaş}. Cem’e daha rahat yaşam sağlayan Papa, II.Beyazıd’a elçi gönderip “her yıl para verilmeye devam edilmesini” veyahutta “300 bin altına dört ay ötelemeli taksit ödemeyle zehirletilmesini” teklif etti {tabi o sırada kilisenin eli çok sıkıştı galiba para lazım}

12) Bu sırada Fransa kralı VIII.Şarl, Napoli krallığına saldırmak için yola koyuldu. Amacı Cem’i alıp Kudüs’e getirmekti. Bu sırada elçi geri gelmiş, eğer Cem zehirletilirse paranın verileceğini Papaya bildirmişti. Fransa kralı da {ki kendisi adabazar kökenlidir delikanlı adamdır} bunu öğrendi ve Cem’i istedi. Papa istemese de karşı gelemeyip Cem’i verdi. Fransa kralı aslında dediğim gibi Cem’i Kudüs’e götürmek ve kullanmak istiyordu. Fakat hayatını öğrenince ona acıdı ve özgür olduğunu, karısına dönebileceğini söyledi. Onurlu bir şovalye gibi davranıp, isterse kendisiyle gelebileceğini söyledi. Lakin, iki gün sonra ağzı boynu şişti {çünkü papa zehirletip teslim etmişti}. Yolda 36 yaşındayken öldü. Cesedini Napoli’ye götürdüler 4 yıl orada kaldı. Daha sonra Bursa’ya götürüldü ve gömüldü 1495

13) Cem’in üç oğlu vardı. Bunlardan Ali’ye ne olduğu bilinmiyor, Murat Rodos’a gidip {paranın tadını aldı galiba} Katolik olmuştur. Oğuz ise ne olur ne olmaz diyerek II.Beyazıd tarafından öldürülmüştür 1483 {yazmıyacaktım da yazayım hadi. Daha önceki vezir Mahmud paşa, hani Fatih’in oğlu Mustafa karısına tecavüz etmişti ya hatırlayın. Sonradan Mustafa ölünce, diğer iki vezir Gedik Ahmet paşa ve İshak paşa yükselmek için “yoksa Mahmud paşamı öldürtü” diyerek onu Fatih’e öldürttürmüşlerdi gaza getirerek. Sonradan veziri azam olan Gedik Ahmet, Fatih’in ölümünden sonra Cem tarafını tutmuştu ve oğlu Oğuz’u severdi. Fakat II.Beyazıd kontrolü alınca, Gedik Ahmet paşayı rumeliye sefere gönderiyorum ayağı yaparak, Oğuz ile beraber öldürttü. Bunu da beraber Mahmud paşayı devirdikleri adam yaptı; yani İshak paşa. Yeniçeriler bu oyunu öğrenip ayaklansa da altınları görünce yatışıvermişlerdir. İshak paşada vezir oldu. Bu kadar pislik karşısında da benim midem bulandı dayı, saray entrikaları tam anlamıyla başlıyor artık.}

Son olarak hazır Cem Sultan demişken bir şiirini de paylaşmamak olmayacak sanırım. Büyük bir şair olan Cam Sultan, uzun gurbet yıllarında oldukça fazla vatan hasreti çekiş bir insan. Şiirlerini bulursanız okumanızı tavsiye ederim;

Bu gurbet câna gâyet kâr kıldı
Ki âlemden beni bî-zâr kıldı

Ne kılam gerdiğ-i eyyâm beni
Belâ vü derd ile bîmâr kıldı

Ne nahs olur aceb bu tâli’im kim
Beni âlem içinde zâr kıldı

Gülistân yerine ni’me’l-bedeldir
Felek yerimi ğimdi hâr kıldı

Görün gerdûn-ı dûnun himmetini
Bu gurbetde Cem’i bîmâr kıldı

 

Sonraki yazıya buradan

II.Mehmed (Fatih) Devri

Önceki yazıya buradan

Burada Fatih ile ilgili birkaç not ekleyerek olaya girmek istiyorum. Malum tarihimizdeki en önemli şahsiyetlerden bir tanesi. Fatih’in yapısının belirlenmesi ve kaderi onun gelişiminde ve psikolojik etkisinde inanılmaz etkili olmuştur. Daha 13 yaşında padişahlığa geçmesi, sonradan inip tekrar geçmesi ve inmesi onda inanılmaz bir kine sebebiyet vermiştir (Halil paşa ve yandaşlarına karşı). Osmanlı tarihi anlatan kitaplardan Halil paşayla ilgili olarak, İstanbul’un fethine karşı çıktığı için onu vatan haini ilan etseler de bunun bir oyun olmadığı, o ortamı ve zamanınında değerlendirilmesi gerektiği çok açıktır. Halil paşanın neden İstanbul’un fethine karşı geldiğini anlatacağız, tabi bunu yaptı diye vatan haini olmaması gerektiğini de anlatacağız. Günümüzdekilere bıraksak zaten kendi ideolojileri ve fikirlerine karşı olan herkes vatan hainliği yapmıştır. Vatan hainliğiyle çıkar ilişkileri ve politikayı birbirine karıştırmamak gerekir. İkincisi, Fatihin her ne kadar İstanbul’u feth etse de Osmanlıda yaşayan insanlar tarafından neredeyse hiç sevilmediğini söylemek gerekir (çok fazla sefer dolayısıyla verginin fazlaca alınmasıdır buna sebep) Fatih bir kumar oynamış ve İstanbul’u almıştır. Geçmişteki olaylara bakarsanız, kaybedilen büyük savaşlardan sonra ülkelerin dağıldığını görürsünüz. Çoğu hükümdar bu sebeple ayağını yorganına göre uzatmış, ülkenin dağılma tehlikesini görüp ona göre hareket etmiştir. Fatihi özel yapan cesareti ve inanılmaz azmidir. Ya herru ya merru taktiğiyle savaşlara girerek çok büyük zaferlere imza atmış tarihi yazıp yeni bir çağ açmıştır. Tabi çağı açarken Osmanlının gelecekteki alın yazısını da değiştirmiştir. Sadece topraklardaki alımlarla falan değil, devlet düzeni ve kararlarıyla da devrimler yapmıştır. Osmanlının artık iyice büyümesiyle gün yüzüne çıkmaya başlayan saray ve mevki çatışmaları bu dönemde tam anlamıyla başlamıştır. Bu mevki çatışmaları kendi içlerinde olmasının yanında ırk ve din ayrımlarını da başlatmış görünmektedir. Neyse bunları ilerde yazı gelince belirtiriz.

II.Mehmed (Fatih) Devri – İstanbul’un Fethi 1453

1) Hemen Karaman üstüne yürüdü. Çünkü saltanat değişikliğinde yine topraklara saldırılmıştı. Karamanlılar tekrar vergiye bağlandı. Macar kralı naibi Jan Hunyad ile (çünkü Macar kralı yaşça çok küçüktü naib odur) 3 yıllık barışa imza atıldı. Sırp, Eflak ve Venediklilerle anlaşmalar yapıldı. Bizansa da Çelebi Orhan’ı ellerinde tutmaları karşılığı 300 bin akçe karşılığı anlaşıldı.{görüldüğü gibi İstanbul’un fethi için hazırlıklardır bunlar}

2) Mehmet, yeni doğan kardeşi Mehmet’i bebekken hemen boğdurdu.

3) Bizanslılar elçi gönderip Karaman seferini yapan II.Mehmet’e şantaj yaptı. Paranın yetmediğini, eğer iki katının verilmediği taktirde rumeliye bırakılacağı bildirildi. II.Mehmet çok sinirlenmesine rağmen anlaşacaklarını söyleyip elçilere gönderdi. Karamanlar ile anlaşıp Edirne’ye döndü.

4) Fatih, boğaz için kritik bazı yerleri ele geçirdi. Rumeli hisarını yaptırmaya başladı. Bizans imparatoru korkup elçi gönderip yapılma sebebini sordu. Fatihte cevaben “Babam haçlılarla savaşırken boğazı kapattınız, Ceneviz gemileriyle karşıya geçebildik. Gerekli vs. size saldırmayacağız korkmayın” diyerek kısalttım postayı koyup rumeli hisarını yaptırdı.

5) Macar Urban ismindeki mühendise büyük toplar döktürttü 1453

6) Vezir ve devlet adamlarıyla İstanbul’un alınmasını tartıştı. Halil paşa yeni bir haçlı ordusunun oluşturulabileceğini söyleyip kuşatma istemiyordu. Diğer devlet adamlarıysa şehrin alınabileceğini söylüyordu. Fatih şehrin alınabileceğini ve herkesin tam desteğini istedi. {söyledik Halil paşa karşı çıkıyor bununda sebepleri var. Birincisi geçmişte üç padişah görmüş adam. Ordunun dağılmasını, haçlı bozgununu görmüş. Böyle bir savaşın tekrar buna sebebiyet vereceğini çok iyi biliyor. İkincisi ise kendi çıkarları tabi ki. Geçmişte Fatihin tahttan indirilme sebebi Halil Paşa. Fatihin İstanbul’u alması kendisini yok etmelerini sağlayabilir. Halil paşa çok nufuzlu bir insan ve ülkenin en zengin insanı o zamanda. Her yerde adamı var, askerleri kontrol edebiliyor, baş vezir vs. Tepedeki adam padişah bile olsa Halil Paşaya kafa tutamıyor. Çünkü kendi kellesi de gidebilir bir anda. İşte bir yanda bu. Halil paşanın karşısında Fatihin çocukluktan beri yanında olan lalası Zagatnosta Halile karşı sürekli gazlıyor Fatihi. Tabi sebebi baş vezir olmak onun ortadan kalkması kendi işine geliyor. Onu ortadan kaldırmanın yolu da Fatihin kendisini kanıtlaması. Bu büyük zafer ile Fatih ve lalası Halil paşaya kafa tutabileceklerdi. Halil paşa ise “bunlar İstanbul’u alırsa beni öldürürler” diyerek bunu istemiyordu, hemde haçlılardan korkuyordu. En iyisi yerinde oturmaktı yani. Tabi burada iki tarafında hainliğinden ziyade çıkarların konuştuğunu görüyoruz. Lalası veya Halil paşa olmasaydı Fatih istanbul’u alır mıydı bilemem ama zor gibi. Çünkü alınmasını anlatacağım ancak büyük taarruz ile oluyor}

7) İstanbul’a saldırılacağını anlayan imparator yardım istemiştir. Fakat peş peşe iki haçlı bozgunu yaşayan avrupada isteksizlik vardı hemde bizans ortadoksttu yani. Yine papa, ortadoks mezhebinin katolikliğe geçmesini istiyordu. Bu konuda anlaşılıp bir grup papaz İstanbul’a gitti. Fakat, koyu ortadoks papazlar ve halk bunu kabul etmediler. Papaya bağlanmaktansa Türklere teslim olmayı istiyorlardı. Tabi bu konuda el altından casuslarda çalışmaktaydı. İmparator Konstantin binbir oyunla mücadele ediyordu. Şehri korumak ve çarpışmaya karar verdi.

8) İstanbul muhasarası için hareket edildi. 60 öküzün çektiği dev toplar şehrin belirli noktalarına getirildi. Osmanlılar yaklaşık 80-100 bin civarındaydı. Bizanslılar ise bazı askeriye destekler ile kuvetini artırmıştı fakat ziyade daha düşük 15-20 bin civarındaydı. Belki daha da azdı. Fatih çarpışma öncesi şehrin teslimini yoksa herkesin öldürüleceğini söyledi, red cevabını aldı

9) Karadan top atışları ve yapılan hücum başarısız olmuştu. Yine denizden papanın gönderdiği 3 ceneviz gemisine karşı başarısız bir savaş yaşanmıştı. Daha büyük ve yüksek gemilere sahip ceneviz gemileri, osmanlı donanmasını püskürtecek ve şehre yardım getirecekti. Fatih, kaçıp üstüne doğru gelen osmanlı gemisine karşı hiddetlenmiş, atını denize sürerek adeta denize girmiş, baya da ilerlemiştir.

10) Akşamında dedikodular başlamış, eğer bu şekilde destek gelirse şehrin alınamayacağı konuşulmaya başlanmıştır. Halil paşa, imparatorla görüşüp 70 bin altın karşılığında şehri bırakmayı önerdi. Papa ve haçlıların gelmesinden endişe etse de, lala Zaganos ve diğerleri devam etmek istemişlerdir. Sonradan haliçe karadan gemi taşınmasına karar verilmiştir.{daha önceden yazdık, Halil paşa çıkarları doğrultusunda istanbul’un alınmasını istemiyor. Ayıca yine gelecek bir haçlı ordusundan oldukça çekiniyor. Lala Zaganos’un ise açık konuşalım gözünü mevki bürüdüğü çok belli. Halil paşaya karşı sürekli gazı Fatihe verdiği gibi, onu devirmenin tek yolununda İstanbul’un fethinden geçtiğini iyi biliyor. Eğer bir çekilme gerçekleşirse, Halil paşa muhtemelen tam yetkili ve devleti kontrolüne alacağından korkuyor vs.}

11) Cenevizlilerden zeytinyağı alınıp+domuz yağlarıyla gemi iskeleleri ve kızakları yağlanmış ve bu gizli tutulmuş. Gemiler (60-80 gemi) bir gecede kızaklar üstünde Halice indirilmiş. Sabah gemileri gören Bizans askerleri çok şarşırmışlar ve endişelenmişler. Çünkü o tarafa fazlaca asker bırakmadıkları için orayada asker getirmeleri gerekmiş. {bu gemi hadisesinde tabi birçok tartışma var. Efendim kimisi yok derken, kimisi uçuk fikirlerle titanik boyutunda gemileri tasvir ediyor. Kimi görüşte gemilerin tepede yapılıp aşağıya indirildiğidir. Tabi olayın bir gecede olamayacağı belli bu durumda. Tabi durumun çok hızlı ve bir gecede olduğu tahmin edilirse, gemilerin kaydırılıp çekilerek Haliç’e indirildiğine inanır çoğu kişi. Tabi ben lisedeyken bizim tarih hocası öyle bir anlattı ki bize benim aklıma o kocaman ticaret gemileri geldi, efendim o kadar mesafe nasıl lan falan dedik yandan mehter marşları çalıyor eheheh. Sonra baktık ki taşınan mesafe oldukça kısa bir mesafe. Birde gemilerin şimdiki bildiğimiz gemilerle pek ilgisi yok tabi ki. Kaldı ki osmanlı donanması gemilerinin, dünyada denizcilik yapan diğer gemilerden neredeyse yarı yarıya küçük olduğu söylenebilir. Yani olaya yoktur da demeyelim küçülterek, titanikleri dağdan da indirmeyelim marşlarla. Belli boyuttaki küçük gemileri, zekice bir manevrayla Haliçe indirip orada da bir köprü kurmuşlardır.}

12) 6 ve 12 Mayısta yapılan iki taarruzda sonuç vermeyince Fatih, son kez elçi gönderip şehrin teslimini istemiş. Bizans kralının hazineleriyle beraber Mora’ya gitmesine ve oranın bırakılmasına, halkın canına kast edilmemesine, isteyenlerin eşyalarıyla gitmelerine, kalanların istedikleri gibi yaşayabileceklerine vs. anlaşma önerilmiş. Fakat Osmanlı tarafından satın alınan birçok devlet adamı ve casusların propagandalarına rağmen imparator Konstantin bunu kabul etmeyip ölene kadar şehri savunacağını söylemiş {heaaa demek ki dansöz oynatıp, türkleri kazığa oturtmaktan ve et yiyerek “nıhahahahah” diyerek gülmekten başka imparatorların bazıları halkı ve şehri için savaşıyorlarmışta. Ayrıca bizde anlatılan, daha doğrusu ne yazıkki muhafazarkar tarihçilerin anlattığı tarihte Halil paşa satın alınan, işbirlikçi, hain olarak nitelendirilirken ha unuttum bir Mason olarak nitelendirilirken, niyeyse Osmanlının satın aldığı Bizanslı devlet adamlarından, casuslarından propagandalarından bahsetmezler. Çünkü bu Bizans oyunudur, onlar yapar biz yapmayız tabi canım biz yapmayız. Çünkü biz milliyetçilikle anlı şanlıyız, dinimizde müslüman olduğu için bu tip aşağılık şeylere girmeyiz. Bunları şerefsiz hristiyanlar ve casusları olan Bizanslılar yapar gavur onlar, biz yapmayız mnkym}

13) Şehir çok sıkıştırılınca Macar elçiler gelmiş. Jan Hunyadın naiblikten düştüğü, yeni imparator eğer kuşatma devam ederse rumeliden saldıracaklarını söyledi. Fatih elçileri geri göndermedi. Yine Papa ve Venedik donanmalarının Sakıza vardığı öğrenilince toplantı yapıldı. Halil paşa birçok haçlı seferini ve Yavuz’u gördüğü için “kuşatmayı kaldıralım” dese de inatla, Fatih durumu değerlendirip top yekun bir hücum istedi ve “ya ölürüm, ya alırım” dedi. {Daha önceki yazıları okuyanlar için yazmıştım, Fatih burada çok ilginç bir karar veriyor. Normalde kendisine saldıracak bir Macar ordusu, yine kendisine gelen Papa ve haçlı ordusunun yanında askerlerin huzursuzluğunu da ekleyince bu kararı almasının ilginçliği anlaşılıyor. Şunu söylemek gerekir ki bundan önceki kuşatmalarda da bu durum yaşanmış ve padişahlar kuşatmayı kaldırmıştı. Peki neden Fatih bu kadar zor durumdayken son bir taarruz yaptı? Başarısız olacağında sonuçları kendisinin muhtemel ölümü, osmanlının dağılması olduğunu görüyoruz. Burada tabii ki Fatihin ne kadar büyük bir asker, komutan olduğunu görüyoruz. Sonradan görülecek seferleri, azmi inanılmaz tabii ki. Fakat İstanbul’un alınmasında en önemli etken bana kalırsa Halil paşayı ortadan kaldırmanın tek şartı olarak görmesi bana kalırsa. Halil paşa her ne kadar vezir olsa da, padişahtan fazla nüfuzu olan ve uzun yıllar tek başına ülkeyi yöneten, ülkenin en zengini, ,her yerde adamı olan bir insan. Fatih bile, kendisini iki kez tahttan indiren bu adamı öldüremiyor padişah olunca. Zamanını bekliyor, zamanı da işte İstanbul’un alınması. Tabi fırsat bu fırsat artık diyerek, o kadar hazırlıklar yapması, Bizans içerisinde çalışan satın aldığı devlet adamlarının propagandası, papanın “yardım ederiz ama katolik olursanız” cümleleriyle ortadoks tebaanın onlardansa müslümanların kontrolüne geçmek istemesi vs. diğer etkenlerde şehrin alınmasının önünü açıyordu.}

Kuşatmada Kullanılan Toplardan Birisi

14) Fatih, askerlere “şehrin binaları ve surları benim, gerisi sizin” (3 gün) diyerek ateşledi. Yağmanın serbest bırakılmasıyla oldukça hareketlenen askerler, top atışlarıyla üç gün dövülen surlara topluca hücum etti. Bizanslılar toplu hücumu okların uçlarına bağlanmış kağıt mesajlarla öğrenmişlerdi (osmanlı içerisindeki casuslarla tabii ki). Son hazırlıklarını yaptılar. Kiliseye gidip dualar ettiler. 29 Mayıs salı sabahı umumi hucum başladı.

15) Fatih, ihtiyat birliklerinide savaşa sürmüş kendisi de yeniçerililerle savaşa katılmıştır. Komutan Jüstanyin kahramanca savaşmış fakat yaralanınca geri çekilmiş, gemiyle sakız adasına taşınmış orada da vefat etmiştir. Dış surların geçiminde iç surlara Ulubatlı Hasan isminde bir yeni çeri ilk bayrağı taşımış orada oklarla burçtan düşerek vefat etmiştir. Daha doğrusu böyle söylenir. Fakat artık  ulubatlı Hasan diye birisinin olmadığını, bunun yakın dönemde halk tarafından uydurulduğu ortaya konmuştur. Fetih olayını şekillendirmek için birazda gazla yapılmış olsa gerekir. Ordunun şehri girmesiyle birlikler dağılmıştır. Bizans imparatoru Konstantin yine savaşırken ölmüştür. Bir kısım tarihçiler kaçtı falan demektedir. Kaçsa mnkym ilk gelen telifi kabul eder, Moraya hazineleriyle yerleşir osura osura yaşardı kardeşim. Halk askerler surlardan içeri girip yağma ve talana başlayınca, Ayasofya’ya koşmuş dualar etmiştir. Çünkü halk arasında bir inanç vardır o dönemde. Bir kahin şehrin ilerde Türkler tarafından ele geçirileceğini, surlara gelindiğinde gökten bir melek inip birisine imparatorluk verip onun sayesinde türkleri şehirden atacağını söylemiştir. Halkında aklı selim olanları bir kenara bırakırsak söylenen bu efsaneye inanmışlardır. {Benzer bir şekilde gökten atlar üstünde sakallı yeşil sarıklılar indirdiği müslüman alemininde de bu tip garip, hiçbir kanıt veya delil olmayan efsaneler vardır ve halkın bir kesimi de ciddi ciddi inanır bunlara. Ve neden bu tip efsanevi dini şeyler hep onu yayanların yanında olur. Biz haçlılarla savaşırız atlar üstünde dedeler gelip kılıç sallar, araplarla savaşırız atlar üstünde okçu sarıklılar ok atar bulutların arasında falan. Hadi haçlılarda savaşırken müslüman yardımcılar gökten indi, araplarla savaşırken neden bize indi de araplara inmedi? Tabi hep yenince iniyor, yenilince neden inmiyor hiç? Toplumların kendi kültür ve dinleriyle bağdaştırıp yarattıkları bu tip efsaneler, uydurma şeyleri duydukça benim o tarihtenten zaferden açıkçası midem bulanıyor kardeşim}

16) Üç burcu savunan Gridli denizcilerin olduğu yer ele geçirilememiş. Bu mücadeleyi takdir eden Fatih, gemilerle gitmelerine izin vermiş. Ayrıca şehirde olan Osmanlı şehzadesi Orhan’da kılık değiştirip kalabalığa karışmış. Fakat arandığını anlayınca surlardan atlayıp intihar etmiş, cesedi bulununca kellesi kesilip Fatih’e getirilmiş.

17) XI.Konstantin şehri canı pahasına korumuş, kaçma teklif edilse de surlardan girildiğinde kabul etmeyip savaşarak ölmüştür. Şehir bir gün yağmalanmış 50 bin esir alınmıştır {yine araya girip bilgi vereyim ele geçirilen bu esirler ne yapılırdı falan. bunlarla ilgili bir kural vardır. İşte aldığınız esirler karşılığı bir miktar para ödüyorsunuz devlete veya belli sayıda bir tane veriyormusunuz ney öyle birşey. Tabi benim söyliceğim olay cariye olayı. Ohhh mis gibi cariye sistemini kullanan Osmanlı devleti, savaşta esir alınanların köle olarak kullanılmasına eğer imparator karar verirse onları köle olarak kullanabiliyor. Tabi yakaladığın senin olduğu bu ortamda esirlerden kadın olanlar cariye olarak kullanılıyor. Dinimizde cariyeliğin kabul edildiğini görüyoruz. Sayısı varmı tam hatırlayamayacağım ama kişi cariyelerini istediği gibi kullanabiliyor. Yani ev işleri, çarşı işleri ve cinsel işlerde istediği gibi kullanabildiği gibi karısı da sayılmıyor. Yine cariyeler için müslüman kadınlardan istenen o kapanma tarzı şeylerin gerekli olmadığını görüyoruz. Eğer cariyeden çocuğun olursa, cariye serbest kalıyor genelde de sahibinin diğer karılarından bir tanesi oluyor. Yani hani derler ya yemede yanında yat amcoğlu tam o hesap. Tabi bir kişinin cariye olması için alınan esirlerin padişah tarafından köle olarak kullanılmasının izninin çıkması gerekiyor genelde çıkmış zaten. Ne güzelmiş o zamanlar, eskiyi mumla arayan bir kesimin iştahını kabartıyor olmalı, dine de uygun benim güzel insanlarım}. Askerler istedikleri kadar esir alıp yağma yaptılar bir gün boyunca. Ertesi gün cesetler yakılıp ortam sakinleştirilince Fatih atıyla şehre girdi. Ayasofya’ya gitti hemen. Orada papazlar ve halk ayaklarına kapandılar. Fatih patriğe ayağa kalkmasını söyledi. Halka istedikleri gibi yaşamalarını, haklarına artık helal gelmeyeceğini söyledi. Askerlere de yağma aşırıya kaçtığı için bunu durdurmalarını, itiraz edenlerin öldürüleceğini söyledi. Askerlerin bu karardan sonra oldukça mutsuz olduğu ve homurdandığı görüldü. {demek ki yeterince cariye alamadılar yazık}

18) İmparatoru soran Fatih onu arattı. Cesedindeki çoraptan tanınan imparatorun kafası kesilip Fatih’e getirildi. İmparatorun kellesi kesilip getirilince Fatih çok kızmış. Getiren askeri öldürtecekmiş neredeyse. Fatih kelleyi patriğe verip imparatora yakışan bir törenle defninin yapılmasını istedi.

Sonraki yazıya buradan

Papalık Üzerine

Önceki yazı için buradan

I.Murad ile devam etmeden Papalığı da aydınlığa kavuşturalım ki o dönemi biraz daha anlatalım;

1) Venedikliler ve Cenevizlilerle Osmanlı iyi geçinmeye dikkat etmiş. Çünkü iki devlette kıyı devleti ve çok kuvvetli donanmaları var. Osmanlı zayıf donanması dolayısıyla, bu iki devletle ilişkilerde dikkatli davranmış. Venedik-Ceneviz düşmanlığını çok iyi kullanmış. Daha çok Cenevizlilere yakın olmakla beraber, Venediklilerle de ilişkilerde bulunmuş.

2) Papalık; 726 senesine kadar ruhani lider olan papalar, bu tarihten sonra kendilerine roma ve dolayları verilmiş, hükumetleri kurulmuş. Fakat, 1309 yılında bir ayrılık oluyor {dikkat ederseniz Osmanlının kuruluşuyla başlıyor bu}. V.Kleman Roma’dan ayrılıp Avinyon’a gidiyor. 1377 senesine kadar orada kalıp anca bu tarihte papa XI.Greguvar geri geliyor. Fakat bir yıl sonra ölünce birisi Roma’da, diğeri Avinyon’da olan iki papa meydana çıkıyor. 1449 yılına kadar {dikkat ederseniz İstanbul’un fethidir yaklaşık} iki papalık meydanda. Bu sebeple Alman, İtalyan ve İngilizler Romayı, Fransa, Napoli, Loren, Kostil ve İskoçya ise Avinyon papalığını destekliyor. {yine dikkatinizi çektiyse genelde rakip devletler, rakip papalığı desteklemiştir}. Bu olay Avrupa’da dini bir ayrımı meydana getirmiş, mezhep çatışmasını körüklemiş, doğuda hızla yayılan Türklere karşı bir bütün halinde hareket edilmesini de engellemiştir. İstanbul’un düşüşü Avrupalıların kafasını dank ettirmiştir, bir daha da böyle bir ayrıma gitmemeye çalışmışlardır.

3) Tabiri caizse yumurta göte dayanınca kiliseler arası toplantılar yapılmıştır. Türk isyanını engellemek için 1274’de ilk doğu-batı kilise toplantısı yapılmıştır. Yine İstanbul’un müdafaası için asker toplanmasına çalışılmıştır 1388. Bu uğurda okumuşsunuzdur belki savaşa katılanlara cennet bile vaat edilmiştir. Fakat sonuç çıkmamış tabi ki. İşin garibi ülkesi uğruna ölmenin cennete gitmeyi garantilediği büyük dinlerde, papalık “savaşa katılman yeter olm” diyerek bununda açılımını yapmış olmasına rağmen millet kah yemiş kah yememiştir.

4) Bizans’ta bazı imparatorlar Türk işgalini engellemek için Katolik mezhebine bile geçmişlerdir. Fakat hiçbir geçişi halk kabul etmemiştir. Yine 1431-1447 de kiliseleri birleştirmek için toplantılar yapılmış, sonuç alınamamış 1453’de İstanbul düşmüştür.

5) Papa/Avrupa böyle çalkalanırken, Ortodokslara tam bir baskı ve katliam uygulanırken, Türkler tam tersi politika ve yönetim sergileyerek bu 150 yılda çoştukça coşmuşlardır. Türkler bu olayı siyasi koz olarak kullanmışlar, birçok yeri savaşmadan aldıkları gibi isyanların bu sayede önüne geçmişlerdir. İki kilisenin birleşmemesi içinde çalışmışlar, Ortodoksları ve Katolikleri birbirlerine kışkırtmışlardır {e buda Türk oyunumu yani şimdi. Hep diyorum Bizans oyunu efendim çart çurt diyor ya millet ne alakası var kardeşim. Siyasi politika uğruna kimse kimsenin gözünün yaşına bakmaz devletler arası. Elindeki imkanları Bizans eline geçince kullanmış, karşı tarafta Osmanlıda eline geçince kullanmıştır. Siz ister oyun deyin, ister kurnazlık deyin. İlginç nokta, Bizans bunu kullanınca adı “Bizans oyunu” , biz kullanınca şerefsizlik ve hainlikle beraber “kurnazlık” oluyor. Yine bizim ele geçirdiğimiz yerleri biz “feth” ederken elden çıkıyorsak oralar “işgal” ediliyor. Bunları da yine değerlendirmeniz için yazdım}

6) Fransa ve İngiltere bu sırada 100 yıl savaşları yapıyordu (1337-1452). Fransa, savaşta Fransa’dan İngilizleri çıkarmış, feodaliteye son vermiştir {işte bizde son vermeye çalışıyoruz yapabilirsek}. Bu sırada iki devlette haçlı ordusuna katılmak istese de kendi aralarındaki rekabet bunu genelde engellemiştir. {yine tarihlerde gördüğünüz dönemde Osmanlının zirve noktaları. Yani Avrupa Osmanlı tepeye çıkarken kendi içinde karışıklıklarda. Bu sebeple doğuya yardım tam anlamıyla yapılamamış. Ne zamanki birleşilmiş, devrimler yapılmış, Müslümanlığa tek yekun mücadele edilmiş, feodalite yıkılmış, dinin baskısı ve papalığın saçmalıklarından kurtulunup bilime yönelinmiş başarı, refah ve hakimiyette elde edilmiş. Tabi burada daha derinsel analizlere girmeyeceğim}

 Sonraki yazıya buradan