Toplayacaksın Tası Tarağı, Ver Elini Yeni Zelanda

Yeni tanıştığım bir hocamızın paylaşımıyla haberdar olduğum ilginç bir hadiseyi sizlerle paylaşmak istedim. Malum etrafımızda bazen duyduğumuz bazen de kendi kendimize söylediğimiz “terki diyar etmek” hevesinin dile gelmesi sıkça rastladığınız bir durumdur.

Başka memleketlere göçme isteği yaşanılan zor hayat şartlarından kaçıştan veyahutta ülke durumundan memnun olmayan bazı bireylerin arzularını temsil eder. İlginçtir ki bu “başka diyarlara göç” isteği genel olarak modern devlet yapısına sahip olamamış ülkelere ek olarak kendini ileri demokratik merkezler olarak gören şehir insanlarında da görülebilmektedir.

Emeklilik tadının Ege kıyılarındaki bir yazlıkta domates yetiştiriciliğe indirgendiği ülkemizde bu isteğin uzun zaman önce dile getirildiğini öğrenmiş bulunmaktayım. Kimler tarafından mı? Servet-i Fünun sanatçıları tarafından..

Servet-i Fünun

İsmiyle aynı yayınlanan dergi sanatçılarının oluşturduğu edebi akıma Servet-i Fünun denmektedir. II.Abdülhamid döneminde genel itibari ile batıda yaşanan halk hareketinden etkilenen ve özgür bir cumhuriyet taraftarı olan dergi sanatçıların oluşmaktalar.

Sevet-i Fünun dergisi ilk olarak 1891 yılında Ahmet İhsan Tokgöz tarafından çıkartılmaya başlanır. Recaizade Mahmut Ekrem tarafından desteklenen dergiye ünlü şair Tevfik Fikret’in gelmesiyle zamanla kadrosunu zenginleştirip ünlenir ve 1896-1901 yıllarına damga vurur.

bahattinsakir2.jpg
Hüseyin Cahit Yalçın

Özellikle giriştikleri eleştirel muhalefet kimlikleri nedeniyle sürekli baskı altında olan dergide yazan şair ve yazarlar özgürce düşüncelerini dile getirmekte zorlanmaktadırlar. Keza Hüseyin Cahit Yalçın’ın çevirdiği “Edebiyat ve Hukuk” adlı eserinin yayınlanması sonrasında II.Abdülhamid tarafından dergi kapatılır.

Başta Tevfik Fikret olmak üzere, Halid Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, Cenap Şahabettin, Ahmet Rasim, Hüseyin Cahit Yalçın ve birçok ünlü yazarın desteklediği dergi dönem baskısına ve zulmüne karşı nefes alınması için mücadele etmişlerdir.

Hedef Yeni Zelanda

II.Abdülhamid’in her alanda çalışan casusları, baskısı ve sansürü ile mücadelede artık ümitsizliğe düşen bazı Servet-i Fünun’cular artık siyasi istibdattan bunalıp ülkeden kaçmayı ciddi anlamda düşünmeye başlamışlardır. Ülkenin içinde bulunduğu durumdan ve gelecekten ümidi kalmayan bu sanatçılar İngiliz sömürgesinde güzel bir yer olarak tasvir edilen Yeni Zelanda adalarına gitmeye karar vermişler. Yeni Zelanda’nın güzel iklimi, oraya giden kişilere toprak ve para verilmesi, daha özgür bir ortamın olması vb. konuları masaya yatırsalar da buna cesaret edememişlerdir.

tevfik-dikret1.jpg
Tevfik Fikret

Baktılar ki Yeni Zelanda uzak ve belirsizlikler içerisinde. Onlarda yurdun başka bir yerine odaklanmışlar; Manisa’nın Sarıçam ilçesi..

Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Yeşil Yurt” diye belirttiği bu yer ile ilgili Hayat-ı Muhayyel isimli eserini de bu dönemde yazmıştır. Tevfik Fikret ile tartışıp oraya bir de zor şartlarda keşif ekibi gönderen yazar ise çok beğenmesine rağmen yarattığı hayali dünyanın yaşanmayacağını anlar.

“Fikret, bu köyün yanında çam ağaçlarıyla muhat bir tepecik olduğunu gördü ve bir an için ‘Yeşil Yurd’u burada kurabileceğini düşündü. Üstada karşı müşkül bir mevkide idik: Onun hayâlâtına vücut vermek ve buna taraftar görünmek kabil değildi; çünkü tahayyül ettiği tarz-ı hayata biz mani olacaktık. Bir hayli günler düşündü ve neticede bu hülyadan da vaz geçti!”

Ütopya

Ünlü yazar Thomas More’un “Utopia” isimli eserinde insanlar paranın ve özel mülkiyetin olmadığı, herkesin devlet için üretip kendine yeteri kadar aldığı bir sistemden bahsetmektedir.

Yaşayan insanlar sıkı bir eğitimden geçirilerek yaşanılan topluma kazandırılır ve 6 saatten fazla çalışmazlardı. Artan boş vakitlerinde kitap okuyup sanat ile meşgul olunan bir dünya dönem içinde terki diyar etmek isteyen Servet-i Fünun’cular için de bir ütopya olarak eserlerinden bazılarına yansıyacaktır.

Adsız2.jpg
Hayat-ı Muhayyel – Hüseyin Cahit Yalçın

Bahsettiğimiz Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Hayat-ı Muhayyel” isimli eserinde özetle benzer bir dünya özlemi ile yerli bir “Ütopya” konusu anlatılmaktadır. Özetle bu eserden bahsederek yazımızı sonlandıralım;

“Bir adada doğal ve yeşillikler içinde bulunan köy bulunmaktadır. Köy, “sahilin en şirin, en sevimli bir noktasında” ormanın içindedir. Köyün önünde büyük bir ağacın altında akşamları toplanılıp oturulur ve bu yeri geliştirmek için hayaller kurulur. Köy, tartışmalardan sonra imar edilir. Köşkler büyük ve süslü değil; yetecek kadar küçük, kışın fırtınalarına dayanacak kadar kuvvetli, fakat zarif, sevimli ve sadedir. Hepsinde birer büyük iş odası, birer küçük salon, çocuklar için birer küçük oda, birer yatak odası vardır. Köyün ortasında ortak bir bina vardır. Burası, herkesi alacak kadar geniş bir yemek salonundan, yine büyük bir salonla bir kütüphaneden oluşmaktadır. Sabah, akşam bütün aileler bu sofranın etrafında birleşir, samimiyet içinde neşeli yemekler yenir. Hizmetçi bulunmaz, herkes birbirine nöbetle hizmet eder. Yemekten sonra balkonda kahveler içilir, sohbete devam edilir, sonra biraz piyano çalınır, biraz şiir okunur. Burada herkes iş bölümüne katılır. Bilinmeyen işler öğrenilir. Çiftçilik, hayvancılık en sevilen işler olur. Para kazanma, ziynet ve gösteriş meraklılığı olmaz, çocuklar parayı bilmezler. Mecbur olunduğu kadar bir miktarda para bulundurulur, onu da köyde bu işe memur kişi harcar. Bunun için insanlar, kendilerini harap edecek kadar çalışmaya gerek duymazlar. Tarlada çift sürerken bile öküzler bir ağacın gölgesinde dinlendirerek otların üzerine uzanır, felsefi bir tartışma, bir şiir mecmuası ya da bir roman okunur ya da bir çoban hayvanlarını otlatırken yağlı boya resim yapar. Böyle bir yaşam sürdürülürken kendi dışlarındaki hayatı da hepten ihmal etmezler, süreli yayınlarla dış dünyadaki haberleri takip ederler. Posta geceleri bir tatil gecesidir. O gece piyano çalınmaz, türkü söylenmez, oyun oynanmaz, hep kütüphane salonunda toplanılır. Kadınlar, iş sepetlerini yanlarına alarak çocukların çoraplarını, fanilalarını ördükleri, çamaşırlarını diktikleri, çocuklar resimli kitapların başında gürültüsüz oynaştıkları sırada kütüphaneyi dolduran o huzur içinde derin bir tartışma başlar; sessizlik ya gazetelerin, yeni kitapların hışırtısıyla ya da bir sözcükle biter; sonra yine tartışma devam ederdi. Haftada bir gün tatil kararlaştırılmıştı. Tatil zamanları genelde kır gezintilerine ayrılmıştı. Adanın her noktası çok güzeldir. Buraların hepsine birer isim konulmuştur. Sırayla her hafta bir yere gidilir, üç dört saat süren uzak mesire yerleri de vardı. O gün akşama kadar orada oyunlar oynanır, sürekli yeşil duran çimenler üzerinde sohbetler edilir. Köy, gittikçe güzelleşir, arazide yollar gittikçe açılır, her taraf düzeltilir. Köşklerin etrafında güzel birer çiçek bahçesi oluşturulur. Çocuklara küçükken birer ağaç verilmiştir. Onlar, bu ağaçlarla büyür.
Bu sevdalı hayatın son ödülü de güneşli bir sonbahar günü sevgililerin beraberce, güzel gençlik zamanlardaki gibi kucak kucağa ölümüdür. Sevgililer, yan yana aynı taşın altına genelde birlikte oturdukları yalnız kestanenin dibine gömülürler. Etraflarına mor menekşeler dikilir. Makber, köyün bütün âşıkları için uğurlu bir yerdir. Akşamları genç âşıklar bu mezarı ziyarete gelirler buradaki menekşelerden birbirlerine demetler hediye ederler…

Hayalini kurdukları yaşam ne kadar ilgi çekici ve güzel görünüyor..

Aradan 100 yıl geçse bile memleketimizde yaşanan baskı ve zulümlere karşı sanatçıların yeni bir mekan fikri belki de hep canlı kalacak. Belki de insan yaşamın iki yüzlülüğü ve cehaletin utanmazlığından sıkıldığı için terki diyar etmek istiyor.

Herkesin yaşamayı istediği “Yeşil Yurt”‘larında ömrünü geçirmesi dileğiyle hoşçakalın..

Kaynak; Türk, Hatem (2014), “BİR SERVET-İ FÜNÛN MASALI: YENİ ZELANDA FİKRİ VE ANADOLU’YA AVDET”, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/3 Winter 2014, p. 1499-1510, ANKARA-TURKEY

Not: Yazı benim de içinde bulunduğum ve yayın hayatına yeni başlayan Peron Fikir Sanat dergisinde yazdığım yazıdır. Tüm arkadaşlara da hayırlı olsun.

Reklamlar

Anayasa Hazırlıyor Birileri I

Bildiğiniz üzere hükümetimiz “darbe anayasası” diye üstüne basa basa yeni bir anayasa hazırlığının çalışmalarını hızla yürütmeye devam ediyor. Herkese de kapıları açıkmış. Sen teklifini yapıyorsun onlar reddediyor zaten ama kapısı açık mı açık. Bakalım ülkede yönetimin “Bağımsız Bir Anayasa” yapması için gerekli olan kriterler ne durumda?

Mecliste 40 çocuğun tecavüzünün incelenmesi için verilen önergeyi sırf muhalefet verdiği için reddeden adamlar “Biz herkesin değerlerine saygılıyız ve öyle olmaya devam edeceğiz. Bunlar işte batının oyunları efendim” diyerek bize anayasa yapmaya yelteniyorlar. Şimdi “senin yaptığın anayasaya güvenilmez” diyeceğim hop “vay darbe anayasası mı kalsın”. Bunlar işte hep deve kuşu gibi yaşamaktan kaynaklanıyor. Çok ilginçtir bir de şehirlere getirilen hükümet sözcüleri bize anayasayı değiştirmenin ve başkanlık sisteminin nimetlerini falan ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Şehrime gelen Burhan Kuzu’yu dinlemeye gitmedim. Aslında gidip “Hocam dünya yargı sıralamasında 80. sıradaydık 2015 yılında Uganda bizden daha bağımsız bir yargıya sahip iken hangi özgür ve bağımsız fikirlerle bu anayasayı yapacaksınız?” diye sormak isterdim. Gerçi onu kabul etmezler. Az sonra vereceğim tablo verilerini ise götleri sıkıştığı için “faiz lobisinin bilmem neyi” diye bağlayacaklarından adım gibi eminim. Ama yok öyle. Bütün dünyanın saygı duyduğu sıralamalar ve uyarılar bize gerçek durumu göstermekte.

İlk olarak basın özgürlüğü konusunu ele alacağız. Bu konu hakkında bazı bağımsız rapor veren kuruluşlar olmak ile beraber benim izlediğim ve saygı duyulan https://freedomhouse.org sitesinin verilerini ele alacağız. Aşağıda tablo resimlerini koyuyorum.

son.jpg

Merak edenler için ayrıntılı hemde türkçe bir anlatım olmakla beraber bildiğimiz basın saldırıları ve son yıl içerisinde yapılan hukuksuz uygulamalar ile neden bu puanın verildiğinden bahsedilmiş.

Görüldüğü üzere Avrupa devletleri açısından basın özgürlüğünde en yakın rakibimize 9 puan fark atarak 71 puan ile sonuncu olmayı başarmışız. Dünya sıralamasında ise 156 puanlık başarılı bir baskı rejimiyle hedefimiz olan Orta Doğu hamlemizi gerçekleştirerek onların seviyelerine kadar düşmüşüz. Bu düşüşün haricinde çok daha vahim bir tablo daha önümüzde durmakta.

düşş

Basın özgürlüğünün son yılda düştüğü ülkeler bazında -6 puan ile Nauru (artık neredeyse) ve Bangladeş’in hemen arkasında Gambiya ve Burundi beraber kardeşçe en gerileyen ülke durumunda bulunmaktayız.

Yani ne anlatıyor bu tablolar? Özetle diyor ki; Arkadaşım senin Avrupa ile gelişmiş ülkeler ile her hangi bir bağın bulunmamakta. Sen Orta Doğu kıvamında bir basına sahipsin. Hatta sen bu gidişle Afrika kabilesi kıvamına geleceksin diyor.

Bu raporları neden veriyorum? Çünkü modern demokratik devletlerde bağımsız basın ve yayın organına sahip olmayan ülkeler hükümetlerini denetleyemez, özgürce haber alamaz, tarafsız basın organlarına sahip olamadığı için de propaganda/yalana sıkça maruz kalır. Adaletli bir devlet yapısı için bağımsız ve yorumsuz bir basın şarttır. Otokrat ve denetimden kaçmak isteyen, eleştiriden yoksun hükümetler her zaman ilk etapta bağımsız medyaya saldırır ve suçlamalarda bulunur.

Sonuç olarak ilk yazımızda Türkiye’de basının bırakın Avrupa’yı, Gambiya seviyesinde olan bir basın özgürlüğünde bulunduğunu görmüş olduk. Habertürk televizyonunda yayınlanan, Fatih Altaylı’nın sunduğu konuk olarak belkide ülkemizin en iyi 10 uluslararası hocasından olan Prof.Dr.Celal Şengör ve Prof.Dr.İlber Ortaylı’nın katıldığı “Teke Tek Özel” programına bile tahammül edemeyerek bizi dünyaya rezil eden baskıcı bir anlayışa da başka türlü bir rapor verilseydi şaşırırdık sanırım.

Yazımızı daha fazla uzatmadan ikinci kısımda uluslararası yargı raporlarını masaya yatırıp ayrıntılı değerlendirmesini yapacağız arkadaşlar.

Sonraki yazıya buradan

Hoşça kalın

Kadınlar Gününe Özel

Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkar (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkartmalıdır..Bilmelidirler ki iki cins birbirleriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir.Bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimaği ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri tabiidir.Memleketimizin kadın ve erkeklerini, biri diğerini sürükleyen ve taşıyan değil, el ele ve aynı tempoda yürüyen iki mahluk olarak göreceğimiz günün uzak olmamasını dilerim. bu kadar efendim.

Sabahattin Ali – 1932

Sıra Sana Geldiği Zaman

Zaman gazetesini sevmem gerçi hiç bir gazeteyi sevdiğim söylenemez. Lakin Zaman gazetesinin yeri ayrı. Attığı saçma sapan manşetler ve iftira haberlerini gazete okuduğum zamanlardan biliyorum unutmadım. Manyak bir subayın eline bomba vererek beklettiği asker haberine “işte ordunun hepsi böyle” demeye getirmesi, balyozlar havada uçuşurken her gün bir askeri rezaleti habere yer vermesi, askerlerin hepsini ve ailelerini neredeyse dinsizlikle eş değerleyen bunu da muhalifin bütün kanadını katarak yapan gazetemiz. Yargıya ve polise yerleşerek atamaları ele alan, üniversite sınav sorularını çalıp şifreleyip tatmin olan başbakan ve cumhur ile ve albette AKP ile yürüyen gazete.
 
Fakat yine inandığımız insani değerler daha önemlidir. Haklı/haksız protesto eylemi yapanlara bu tarz bir müdahele haliyle kabul edilmemelidir. Polis şiddeti beslendiği saray zihniyetinden dolayı bu haldedir.
12800262_10154172446393812_8169067257753515603_n.jpg
 
Ben ülkemin din, dil, ırk, mezhep ve cinsiyet ayrımı yapmayan bir yer olmasını arzu ediyorum. Görünen o ki hükümetin yetkili polisleri bu konuyu yanlış anlamış olacaklar ki mevzu bahis “şiddet” olduğu zaman hiç bir ayrım yapmadan saldırmakta bir sakınca görmüyor.
 
Polislik kolay değil elbette. Fakat size saldıranla uğraşmak ile gösteri özgürlüğünü iyi ayrıt etmek zorundalar.
 
Bu resimlere bakıp içten içe sevinenler ve oh olsun diyenler. Yapmayın lütfen bu muameleyi kimse hak etmez. Ne olursa olsun ne yaparsa yapsın böyle davranılmaz. Allah bu millete akıl versin.

Luther

Duruşma sırasında yargıçlara seslendi;
“Milleti cehennemle korkutup, cenneti para karşılığı satıyorsunuz.
Sıkıysa cehennemi satsanız ya?”

Yargıçlardan biri “Cehennemi kim alır ki?”
Martin Luther “ben alıyorum, neyse parası vereyim”
Bedava verdiler!

Martin kapının önüne çıktı
duruşma sonucunu merak eden binlerce kişiye
“Cehennemi satın aldım, benimdir.
Bundan sonra oraya kimseyi almayacağım, korkmayın” .

Cehennem korkusu ve kilise baskısından kurtulan halk,
Özgür beyinlere sahip oldu

Martin Luther

Gardiyan

Gardiyan “Geç şöyle geç bakalım ne çok konuştun yahu”

Yeni Gelen Mahkum “Bir soru daha sorucam sen kaç yıldır buradasın?”

Gardiyan (gerinerek) “Bu sene tam 16 yıl oluyor”

Yeni Gelen Mahkum “Yapma be.. 16 yıl yiyecek ne suç işledin ki sen?”

“Sen salak mısın be? Ben gardiyanım kardeşim Allah Allah adamın söylediği lafa bak ya! Benle mahkumu bir tutuyor. Kardeşim ben maaş alan bir adamım be”

YM “yaaa”

G (uzaklaşır ve gider) “yaaa salak mıdır nedir gelmiş bir de hadi get lan”

YM “vay be… ey ulu tanrım iyi kötü bir maaş bağla hapiste bile kendini özgür hissedebiliyor insan”

Bana Bir Şeyhler Oluyor

Grev

Güzel ülkemizde gün geçmiyor ki bir protesto eylemine efendime söyliyeyim bir toplu gösterime rastlamayalım. Malumunuz, ülke içindeki ekonomik durumlar maliye bakanımızın enflasyonuyla paralel seyirtmiyor. Genel olarak hak, özgürlük ve ekonomik durum çevresinde çıkan bu tip eylemlerle ilgili bir konuya değineceğiz bu sefer. Bu da, sözleşmeli çalışanların bu eylemleri yapabilme hakkı olarak karşımıza çıkacak olan grev hakkı.

Ülkemizde yaşayanların ise karakteristik özelliğidir bu tür eylemlerden uzak durmak. Sesini çıkartmamak ve susmak, başıma bir şey gelir endişesi özümüze işlemiştir bizim. Kim kiminle grev yapıyor falan onları konuşmayacağız aslında. Konuşacağımız konunun temeli, toplumun neden ve nasıl “grev” yapma eyleminden ve hak/özgürlük talebiyle veyahutta karşı çıktığı, eleştirdiği bir kişinin/kurumun yürüttüğü eylemlere (elbetteki yasal çerçeveden bahsediyoruz) karşı negatif tavır sergilediği. Tamam, özgürlük ve demokratik hak gibi konulara uzak bir yapıdayız ama bu tahammülsüzlüğün sebeplerini masaya yatırmamız gerekiyor sanki.

Her gösteri ve hak talebi elbetteki size doğru gelmeyebilir. Burada asıl dikkat edilmesi gereken konu; muhalefeti veya iktidar tarafını desteklemeniz değil, olaylara bakış açınızın netliğidir. Grev yapan, gösteri yapanlara karşı neler hissettiğiniz önemlidir. Yani karışmasın; biz insanların gösteri yapma özgürlüğünü mü, yoksa neden gösteri yaptıklarına bakarak mı bu kişileri destekliyor veya karşısında duruyoruz. İşte, demokrasinin temel kavramlarından bir tanesinin anlaşılamama sebebi budur.

İktidarın; gösteri yapan sendikalara, tekel işçilerine, köylülere, öğrencilere, doğa tutkunlarına, hayvan severlere vs. karşı gösterdiği karşı tutuma karşılık, muhalefet benzer karşı duruşu başörtüsü özgürlüğü için eylem yapanlara karşı göstermiyor mu? Hayır, fikirlerini desteklemekten veya karşı cephede yer almaktan bahsetmiyorum, ellerinde imkan olsa bu gösterileri yaptırmak istememelerinden bahsediyorum ben.

Dürüst olalım, biz bu tip gösterilere “demokratik haklarını kullanıyorlar” diyerek mi yaklaşıyoruz, yoksa kendi fikrimize uygun olmadığı için gösteri yapmalarını istemiyor muyuz? İşte, demokrasi dediğimiz düşüncede toplumsal olarak eksikliğimiz ilk önce buradan başlıyor. Doğrulara “evrensel gerçeklerden” değil, “kendi gerçeklerimizden” yola çıkarak ulaşmaya çalışıyoruz .

Aslında kişilerin özlerine indiğinizde kendilerinin ne kadar hoşgörülü olduklarından bahsettiğini görüyoruz. Misal bir sosyal demokrat ile konuştuğunuzda, sosyal demokrat kimliğiyle beraber din/ırk ayrımı yapmadığından, kadın/erkek eşitliğinden, özgür düşüncelerden söz ederken, bir muhafazakar ile konuştuğunuzda size hoş görülü dinini anlatıp, insanların her türlü fikiri söyleyebileceğinden herkesin kardeş olduğundan bahsedebiliyor.

Tabii genelde muhafazakar kimliğe sahip olan insanlar daha tutucu ve kapalı bir yapıda oluyorlar ve bu dünya görüşlerini de şekillendirebiliyor. Bunları eleştirmek değil amacımız elbette. Ama işin ucunda siyaset dediğimiz zamazingo var ise fikirleri şekillendirebiliyor ve insanları bu alet öyle bir kandırıyor ki ne eğitimi nede gördükleri artık kişinin o “evrensel  doğrular” dediğimiz yapıyı görmesini engelliyor.

Bunlarla beraber siyasetin ülke bilinçaltına yerleştirdiği düşünce felsefesini ve toplumumuzun bunu kabullenmesini her yerde, her olayda görüyoruz. Yakın zaman örneklerinden birisi; gösteri ve protesto hakkının muhafazakar dediğimiz kesime nasıl gösterildiği, aslında köylüye halkın alt tabakalarına nasıl gösterildiği. Çok partili dönemden kalma bir repliktir yürüyüşlerin, gösterilerin, grev yapmaların “komünizm” ile bağdaştırılması. Yakın bir olaya bakalım isterseniz;

http://videonuz.ensonhaber.com/flv/flvideo/rize-deki-cay-fabrikasinin-kapatilmasina-protesto.mp4

Resimden ve videodan da görebileceğiniz gibi yaşlı teyzem bir olayla ilgili polise dert yanmakta. Eylemi yapanlar belli ki iktidar tarafında bir grup. “Oy attık biz bunlara” türlü açıklamalar ile bunu anlayabiliyorsunuz zaten. Eylemi ender bir şekilde yine iktidara karşı yapıyorlar. Neyi protesto ettikleri değil bakacağımız, teyzenin cümlesidir işte toplumumuzun içine yerleştirilen.

Bu ülkede, 1950 den beri gözlerinin içine bakarak, camilere giderek, namazlarda saf tutarak, yaşlıların ellerinden öperek yalan söyleyenlerin yerleştirdiği bir şeydir bu “komünizm” furyası. Onlara göre grev yapmak, hak talep etmek, yürüyüş yapmak, özgürlükler istemek hepsi “komüzim” ile alakalı ve olmaması gereken şeyler. Yani dediler ki; “bakın bizde müslümanız, biz de camide namaz kılıyoruz yani sizden olan biziz. Devlete karşı gelmek, yürüyüş yapmak komünizmde var”. Bu Allah’tan korkmayan insanların yalanları yıllarca yandı ne yazık ki ve yukarıda örnekte gördüğünüz gibi hala da yanmakta. İnsanlar, seslerini ancak ekmeklerinden olduklarında çıkarıyorlar o da bir cılız ki “amman komünizme girmesin yaptığımız” diyerek.

Çevirip sorsak mesela “arkadaşım komüzimde işçiler grev yapabiliyor mu?” peki diye cevap veremeyeceklerdir. Bir de üstüne desek “arkadaşım komünizmde işçilerin grev yapması yasaktır, asıl batı demokrasisinde çalışanların grev yapması serbesttir” diye, ne derler?

İnsan muhabbete girdikçe peş peşe sorular akıllara geliyor işte. Peki nasıl oldu da komüzimde yasak olan işçi grev ve eylemlerini ülkemizin müslüman din kardeşi muhafazakar partileri benimsedi? Hani solcu sosyalist partiler komünist oldukları için “grev” özgürlüğü istiyorlardı? Hani yürüyüş yapanlar, hak ve özgürlük için gösterilere katılanlar, basın bildirileri dağıtanlar… Hani “bunlar komünist oyunuydu”…

İşte ülkemizde laf altından, devletin yaptığı yanlış şeyleri eleştirenler, grev isteyenler, hak talep edenler ve bunun için örgütlenenler komünist ilan edildi. “Bunlar zaten anarşik” dendi yıllarca, hala deniliyor. Basının satın alındığını hepimiz biliyoruz ülkede, polisin nasıl kullanıldığını polise yakalanan sorgulananlar çok iyi biliyor bu ülkede bedava anlatmayın şimdi. İnsanın aklı duruyor işte. Komünizm karşıtı batı demokrasisinin destekçisi muhafazakar liderler “grev ve yürüyüşü” komüzim destekçisi olarak görüp hiçbir şekilde memurlarına, işçilerine bu hakkı reva görmez iken, komüzim yanlısı olarak gösterilen komple bütün solcu çerçeve “grev ve yürüyüşü” destekliyor.

Bunda bir yanlışlık yok mu güzel arkadaşım? “İleri demokrasi” den bahsedip, memurlarına grev hakkını kim vermiyor? Sendikaları kimler tuzağa düşürüyor? Kim patronların yanında ve kim halkın hakkını savunuyor? Sizce iktidar halkın yanında mıdır? İsterseniz bu konuyla ilgili eski bir yazıyı bulup tozlu raflardan çıkartalım. Nede olsa, tarih tekerrürden ibarettir…;

Grev Ve Memur

Her demokrasi bir çeşit oligarşidir. İnsanların bir arada yaşamaya başlamalarından bu yana yöneten, yönetilen ayrımı, çeşitli toplumsal temellere göre değişen, ancak bu niteliği bakımından ortadan kalkmayan bir olgudur. Yönetilenler, tarih boyunca yönetenlere karşı kendi hak ve özgürlüklerini koruyabilmek için, çeşitli yollara başvurmuşlardır. Hukuksal ve siyasal değer yargıları, tarih boyunca bu dönüşümlere bağlı olarak yaratılmışlar ve ortadan kaldırılmışlardır. Burjuva devrimi yapılmadan önce aristokrasinin hukuku vardır; bu hukuk yerini burjuva hukukuna bıraktı. Burjuva hukukunun liberal sınırları gelişti ve bugün batı demokrasilerinde bir güç dengesi olarak sosyal demokrasiyi oluşturdu.

Türkiye’de iki yüzyıldır bir demokrasi kavgası verilmektedir. Ancak iki yüzyıldır, aynı kısır döngünün içerisinde dönüp dolaşıp durulmaktadır. Demokrasiyi gerektiren temel kurum ve ilkeler benimsenmeden, sadece biçimsel kurallar ile sınırlı bir demokrasi anlayışını, çağdaş demokrasi adıyla savunmaktayız. Türkiye’de son yıllarda yaşadığımız siyasal olayları, türk toplum yapısı ve siyasal gelişiminin dışında yorumlarsak, ancak yüzeyde ve kendi kendimizi avutan bir soyutlama yapmış oluruz. Sosyolojik gelişimleri bir zabıta vakası olarak görüp bastırıcı ve yasaklayıcı tedbirler almak ise, polis devletinin başvuracağı yollardandır. 

Türkiye’de grev konusu, gelişim ve koşulları ile ilginç bir sorundur. Bu sorunun gözleminde, Türk demokrasisinin gelişmelerini görmek mümkündür. Grev, batı demokrasilerinin temel kurumlarının birisidir. Marksist demokrasilerde, grev hakkına yer verilmez. Türkiye’de grev, yıllarca komunizm propagandası sayılmış, bir çok düşünür ve işçi grev hakkını savundukları için cezalandırılmıştır. Bugün, memur grevi konusu da aynı yanlış gözlem ve suçlamalarla gelişmektedir.

Kamu düzeni bozulur mu?

Memura grev hakkı tanınmamasını isteyenler, bu hakkın kamu düzenini, eski tabirle “amme intizamını” sarsacağı kanısındadır. Bugün Türkiye’de üniversitelerimiz, Danıştay ve Yargıtayımıza rağmen henüz kimin işçi, kimin memur olduğu konusu kesinlik kazanmış değildir. Öyleyse, kimin kamu düzenini sarsacağı, kimin sarsmayacağı da hukuk açısından, pek ispatlanmış değildir. Bugün, batı demokrasilerinin çoğunda memurlara grev hakkı tanınmıştır. Artık memur grevleri, batı demokrasisini oluşturan temel unsurlardan biri olarak nitelendirilmektedir. İngiltere, Fransa, Belçika’da memur sendikalarının grev hakları vardır. Grev hakkı tanınmayan sendika kanunları ise, akşamları memurların yorgunluk kahvesi içtikleri birer kuruluş olmaktan öteye  bir anlam ve etkinlik kazanamazlar. Grev hakkı vermeyen bir sendika, ancak aldatmacadır.

Demokratik hak 

Marksist demokrasilerde grev hakkı yoktur. Çünkü, devlet işçi devleti olarak nitelendirildiği için, işçinin kendi kendisine karşı grev yapması da kabul edilmemektedir. Türkiye’de aynı görüşü, bir başka türlü, ancak aynı gerekçe ile benimsemektedir. Bürokrasinin devletin temsilcisi olduğu, dolayısıyla devletin kendi kendine karşı grevinin amme nizamını sarsacağı kabul edilmektedir. Oysa bugün memur grevi, batı demokrasilerinin gereklerinden biri sayılmaktadır. Batıda grev hakkı, tıpkı bugün ülkemizde yaşandığı gibi zahmetle kazanılmıştır. Türkiye’de de bu hak, bütün engellemelere rağmen elde edilecektir. Bu girişimleri, köhnemiş, eskimiş ve çoğu anayasaya aykırı kanunlar ile önlemek mümkün değildir. Öğretmenlerin pasif direnişleri, anayasaca benimsenen sosyal devletin, gerçekten sosyal mi, yoksa patron devleti mi olduğunu ispatlayacak ve sonunda devletin üvey evlatları memurlar haklarını elde edeceklerdir.

Uğur MUMCU

Milliyet, 27 Aralık 1969

Son söz olarak, üzülerek söylemeliyim ki yukarıdaki yazıdan sonra geçen 40 yıl aradan sonra bile memurumuza hala grev hakkı verilmemiştir. Ne diyelim, zaten hepsi komanist oyunu bunların…