Grev

Güzel ülkemizde gün geçmiyor ki bir protesto eylemine efendime söyliyeyim bir toplu gösterime rastlamayalım. Malumunuz, ülke içindeki ekonomik durumlar maliye bakanımızın enflasyonuyla paralel seyirtmiyor. Genel olarak hak, özgürlük ve ekonomik durum çevresinde çıkan bu tip eylemlerle ilgili bir konuya değineceğiz bu sefer. Bu da, sözleşmeli çalışanların bu eylemleri yapabilme hakkı olarak karşımıza çıkacak olan grev hakkı.

Ülkemizde yaşayanların ise karakteristik özelliğidir bu tür eylemlerden uzak durmak. Sesini çıkartmamak ve susmak, başıma bir şey gelir endişesi özümüze işlemiştir bizim. Kim kiminle grev yapıyor falan onları konuşmayacağız aslında. Konuşacağımız konunun temeli, toplumun neden ve nasıl “grev” yapma eyleminden ve hak/özgürlük talebiyle veyahutta karşı çıktığı, eleştirdiği bir kişinin/kurumun yürüttüğü eylemlere (elbetteki yasal çerçeveden bahsediyoruz) karşı negatif tavır sergilediği. Tamam, özgürlük ve demokratik hak gibi konulara uzak bir yapıdayız ama bu tahammülsüzlüğün sebeplerini masaya yatırmamız gerekiyor sanki.

Her gösteri ve hak talebi elbetteki size doğru gelmeyebilir. Burada asıl dikkat edilmesi gereken konu; muhalefeti veya iktidar tarafını desteklemeniz değil, olaylara bakış açınızın netliğidir. Grev yapan, gösteri yapanlara karşı neler hissettiğiniz önemlidir. Yani karışmasın; biz insanların gösteri yapma özgürlüğünü mü, yoksa neden gösteri yaptıklarına bakarak mı bu kişileri destekliyor veya karşısında duruyoruz. İşte, demokrasinin temel kavramlarından bir tanesinin anlaşılamama sebebi budur.

İktidarın; gösteri yapan sendikalara, tekel işçilerine, köylülere, öğrencilere, doğa tutkunlarına, hayvan severlere vs. karşı gösterdiği karşı tutuma karşılık, muhalefet benzer karşı duruşu başörtüsü özgürlüğü için eylem yapanlara karşı göstermiyor mu? Hayır, fikirlerini desteklemekten veya karşı cephede yer almaktan bahsetmiyorum, ellerinde imkan olsa bu gösterileri yaptırmak istememelerinden bahsediyorum ben.

Dürüst olalım, biz bu tip gösterilere “demokratik haklarını kullanıyorlar” diyerek mi yaklaşıyoruz, yoksa kendi fikrimize uygun olmadığı için gösteri yapmalarını istemiyor muyuz? İşte, demokrasi dediğimiz düşüncede toplumsal olarak eksikliğimiz ilk önce buradan başlıyor. Doğrulara “evrensel gerçeklerden” değil, “kendi gerçeklerimizden” yola çıkarak ulaşmaya çalışıyoruz .

Aslında kişilerin özlerine indiğinizde kendilerinin ne kadar hoşgörülü olduklarından bahsettiğini görüyoruz. Misal bir sosyal demokrat ile konuştuğunuzda, sosyal demokrat kimliğiyle beraber din/ırk ayrımı yapmadığından, kadın/erkek eşitliğinden, özgür düşüncelerden söz ederken, bir muhafazakar ile konuştuğunuzda size hoş görülü dinini anlatıp, insanların her türlü fikiri söyleyebileceğinden herkesin kardeş olduğundan bahsedebiliyor.

Tabii genelde muhafazakar kimliğe sahip olan insanlar daha tutucu ve kapalı bir yapıda oluyorlar ve bu dünya görüşlerini de şekillendirebiliyor. Bunları eleştirmek değil amacımız elbette. Ama işin ucunda siyaset dediğimiz zamazingo var ise fikirleri şekillendirebiliyor ve insanları bu alet öyle bir kandırıyor ki ne eğitimi nede gördükleri artık kişinin o “evrensel  doğrular” dediğimiz yapıyı görmesini engelliyor.

Bunlarla beraber siyasetin ülke bilinçaltına yerleştirdiği düşünce felsefesini ve toplumumuzun bunu kabullenmesini her yerde, her olayda görüyoruz. Yakın zaman örneklerinden birisi; gösteri ve protesto hakkının muhafazakar dediğimiz kesime nasıl gösterildiği, aslında köylüye halkın alt tabakalarına nasıl gösterildiği. Çok partili dönemden kalma bir repliktir yürüyüşlerin, gösterilerin, grev yapmaların “komünizm” ile bağdaştırılması. Yakın bir olaya bakalım isterseniz;

http://videonuz.ensonhaber.com/flv/flvideo/rize-deki-cay-fabrikasinin-kapatilmasina-protesto.mp4

Resimden ve videodan da görebileceğiniz gibi yaşlı teyzem bir olayla ilgili polise dert yanmakta. Eylemi yapanlar belli ki iktidar tarafında bir grup. “Oy attık biz bunlara” türlü açıklamalar ile bunu anlayabiliyorsunuz zaten. Eylemi ender bir şekilde yine iktidara karşı yapıyorlar. Neyi protesto ettikleri değil bakacağımız, teyzenin cümlesidir işte toplumumuzun içine yerleştirilen.

Bu ülkede, 1950 den beri gözlerinin içine bakarak, camilere giderek, namazlarda saf tutarak, yaşlıların ellerinden öperek yalan söyleyenlerin yerleştirdiği bir şeydir bu “komünizm” furyası. Onlara göre grev yapmak, hak talep etmek, yürüyüş yapmak, özgürlükler istemek hepsi “komüzim” ile alakalı ve olmaması gereken şeyler. Yani dediler ki; “bakın bizde müslümanız, biz de camide namaz kılıyoruz yani sizden olan biziz. Devlete karşı gelmek, yürüyüş yapmak komünizmde var”. Bu Allah’tan korkmayan insanların yalanları yıllarca yandı ne yazık ki ve yukarıda örnekte gördüğünüz gibi hala da yanmakta. İnsanlar, seslerini ancak ekmeklerinden olduklarında çıkarıyorlar o da bir cılız ki “amman komünizme girmesin yaptığımız” diyerek.

Çevirip sorsak mesela “arkadaşım komüzimde işçiler grev yapabiliyor mu?” peki diye cevap veremeyeceklerdir. Bir de üstüne desek “arkadaşım komünizmde işçilerin grev yapması yasaktır, asıl batı demokrasisinde çalışanların grev yapması serbesttir” diye, ne derler?

İnsan muhabbete girdikçe peş peşe sorular akıllara geliyor işte. Peki nasıl oldu da komüzimde yasak olan işçi grev ve eylemlerini ülkemizin müslüman din kardeşi muhafazakar partileri benimsedi? Hani solcu sosyalist partiler komünist oldukları için “grev” özgürlüğü istiyorlardı? Hani yürüyüş yapanlar, hak ve özgürlük için gösterilere katılanlar, basın bildirileri dağıtanlar… Hani “bunlar komünist oyunuydu”…

İşte ülkemizde laf altından, devletin yaptığı yanlış şeyleri eleştirenler, grev isteyenler, hak talep edenler ve bunun için örgütlenenler komünist ilan edildi. “Bunlar zaten anarşik” dendi yıllarca, hala deniliyor. Basının satın alındığını hepimiz biliyoruz ülkede, polisin nasıl kullanıldığını polise yakalanan sorgulananlar çok iyi biliyor bu ülkede bedava anlatmayın şimdi. İnsanın aklı duruyor işte. Komünizm karşıtı batı demokrasisinin destekçisi muhafazakar liderler “grev ve yürüyüşü” komüzim destekçisi olarak görüp hiçbir şekilde memurlarına, işçilerine bu hakkı reva görmez iken, komüzim yanlısı olarak gösterilen komple bütün solcu çerçeve “grev ve yürüyüşü” destekliyor.

Bunda bir yanlışlık yok mu güzel arkadaşım? “İleri demokrasi” den bahsedip, memurlarına grev hakkını kim vermiyor? Sendikaları kimler tuzağa düşürüyor? Kim patronların yanında ve kim halkın hakkını savunuyor? Sizce iktidar halkın yanında mıdır? İsterseniz bu konuyla ilgili eski bir yazıyı bulup tozlu raflardan çıkartalım. Nede olsa, tarih tekerrürden ibarettir…;

Grev Ve Memur

Her demokrasi bir çeşit oligarşidir. İnsanların bir arada yaşamaya başlamalarından bu yana yöneten, yönetilen ayrımı, çeşitli toplumsal temellere göre değişen, ancak bu niteliği bakımından ortadan kalkmayan bir olgudur. Yönetilenler, tarih boyunca yönetenlere karşı kendi hak ve özgürlüklerini koruyabilmek için, çeşitli yollara başvurmuşlardır. Hukuksal ve siyasal değer yargıları, tarih boyunca bu dönüşümlere bağlı olarak yaratılmışlar ve ortadan kaldırılmışlardır. Burjuva devrimi yapılmadan önce aristokrasinin hukuku vardır; bu hukuk yerini burjuva hukukuna bıraktı. Burjuva hukukunun liberal sınırları gelişti ve bugün batı demokrasilerinde bir güç dengesi olarak sosyal demokrasiyi oluşturdu.

Türkiye’de iki yüzyıldır bir demokrasi kavgası verilmektedir. Ancak iki yüzyıldır, aynı kısır döngünün içerisinde dönüp dolaşıp durulmaktadır. Demokrasiyi gerektiren temel kurum ve ilkeler benimsenmeden, sadece biçimsel kurallar ile sınırlı bir demokrasi anlayışını, çağdaş demokrasi adıyla savunmaktayız. Türkiye’de son yıllarda yaşadığımız siyasal olayları, türk toplum yapısı ve siyasal gelişiminin dışında yorumlarsak, ancak yüzeyde ve kendi kendimizi avutan bir soyutlama yapmış oluruz. Sosyolojik gelişimleri bir zabıta vakası olarak görüp bastırıcı ve yasaklayıcı tedbirler almak ise, polis devletinin başvuracağı yollardandır. 

Türkiye’de grev konusu, gelişim ve koşulları ile ilginç bir sorundur. Bu sorunun gözleminde, Türk demokrasisinin gelişmelerini görmek mümkündür. Grev, batı demokrasilerinin temel kurumlarının birisidir. Marksist demokrasilerde, grev hakkına yer verilmez. Türkiye’de grev, yıllarca komunizm propagandası sayılmış, bir çok düşünür ve işçi grev hakkını savundukları için cezalandırılmıştır. Bugün, memur grevi konusu da aynı yanlış gözlem ve suçlamalarla gelişmektedir.

Kamu düzeni bozulur mu?

Memura grev hakkı tanınmamasını isteyenler, bu hakkın kamu düzenini, eski tabirle “amme intizamını” sarsacağı kanısındadır. Bugün Türkiye’de üniversitelerimiz, Danıştay ve Yargıtayımıza rağmen henüz kimin işçi, kimin memur olduğu konusu kesinlik kazanmış değildir. Öyleyse, kimin kamu düzenini sarsacağı, kimin sarsmayacağı da hukuk açısından, pek ispatlanmış değildir. Bugün, batı demokrasilerinin çoğunda memurlara grev hakkı tanınmıştır. Artık memur grevleri, batı demokrasisini oluşturan temel unsurlardan biri olarak nitelendirilmektedir. İngiltere, Fransa, Belçika’da memur sendikalarının grev hakları vardır. Grev hakkı tanınmayan sendika kanunları ise, akşamları memurların yorgunluk kahvesi içtikleri birer kuruluş olmaktan öteye  bir anlam ve etkinlik kazanamazlar. Grev hakkı vermeyen bir sendika, ancak aldatmacadır.

Demokratik hak 

Marksist demokrasilerde grev hakkı yoktur. Çünkü, devlet işçi devleti olarak nitelendirildiği için, işçinin kendi kendisine karşı grev yapması da kabul edilmemektedir. Türkiye’de aynı görüşü, bir başka türlü, ancak aynı gerekçe ile benimsemektedir. Bürokrasinin devletin temsilcisi olduğu, dolayısıyla devletin kendi kendine karşı grevinin amme nizamını sarsacağı kabul edilmektedir. Oysa bugün memur grevi, batı demokrasilerinin gereklerinden biri sayılmaktadır. Batıda grev hakkı, tıpkı bugün ülkemizde yaşandığı gibi zahmetle kazanılmıştır. Türkiye’de de bu hak, bütün engellemelere rağmen elde edilecektir. Bu girişimleri, köhnemiş, eskimiş ve çoğu anayasaya aykırı kanunlar ile önlemek mümkün değildir. Öğretmenlerin pasif direnişleri, anayasaca benimsenen sosyal devletin, gerçekten sosyal mi, yoksa patron devleti mi olduğunu ispatlayacak ve sonunda devletin üvey evlatları memurlar haklarını elde edeceklerdir.

Uğur MUMCU

Milliyet, 27 Aralık 1969

Son söz olarak, üzülerek söylemeliyim ki yukarıdaki yazıdan sonra geçen 40 yıl aradan sonra bile memurumuza hala grev hakkı verilmemiştir. Ne diyelim, zaten hepsi komanist oyunu bunların…

Batılı Olmak

Tanzimattan bugüne dek, üzerlerinde en çok tartışılan kavramlar batı ve batıcılıktır. Ancak iki kavram, sadece üzerlerinde tartışılan basit kavramlar olmaktan çıkmış, devletin temel niteliklerine bağlı genel yönelişlerin ve siyasal seçimlerin gerçekler olmuşlardır. Buna karşın, bu kavramlar toplumsal ve ekonomik nedenleri ile gereğince incelenmemiş, türk kamuoyu günlük olayların gündelik izlenimlerine göre etkilenmiştir. Türkiye cumhuriyetinin bağımsızlığı ve ekonomik gelişmemiz büyük ölçüde bu kavramların ve ilişkilerin gerçek anlamları ile gün ışığına çıkarılmasına bağlıdır. Sanırız türk milliyetçiliğinin gerçek anlam ve bilinci bundan böyle bilimsel gözlemlere dayanarak, gerçekçi doğrultusuna oturacaktır. Çeşitli siyasal endişeler ile siyasal kavgada yerlerini yanlış seçmiş olanlar, bu kavramları kendi aralarında yorumlayarak Milliyetçi Cepheyi güçlendireceklerdir. Önce batıyı uygarlığın tek temsilcisi, özgürlük ülkeleri ve küfür diyarı saymadan, batının uygarlık sürecini kısaca tanımak gerekecektir.

Dün-Bugün

Bugün dünya küresi, bir yanda gelişmiş uluslar, öte yanda yoksul ülkeler olmak üzere iki büyük parçaya ayrılmıştır. Gelişmiş ülkeler, kendi yapıları içerisinde sanayi devrimini tamamlamış, temel sanayilerini kurmuş olan ülkeler topluluğudur. Önce İngiltere’de başlayıp sırayla öteki batı ülkelerinde de tamamlanan sanayi devrimi sonucu, batılı ülkeler hammadde deposu olarak kullanacakları, mamul maddeleri satacakları ve insanları çalıştıracakları Asya ve Afrika ülkelerini bir bir ele geçirmişlerdir. Avrupa kıtasında, toprak büyüklükleriyle sömürdükleri ülkelerin en küçük illeri büyüklüğünde olan batılı devletler, tarih içerisinde Asya ve Afrika kıtalarında yüzyıllarca egemenliklerini sürdürmüşler ve sürdürmektedirler. Bu ekonomik ve siyasal ilişki sonucu, yoksul Asya ve Afrika’ya karşı, zengin ve uygar Avrupa gerçeği doğmuştur. Bugünkü kıtalar arası sömürme ve çelişme, kökleri tarih içerisinde doğu-batı ilişkilerinde yatan sürekli ilişkilerin sonucudur. Gerçekten, güneşin topraklarında batmadığı imparatorluklar, güçlerini bu sömürme olayından almışlardır. Bu yüzden batı uygarlığı sürekli bir sömürmenin tarihidir.

Bu sömürme ilişkileri sadece bugünkü uygarlığın utanacağı sömürme sabıkaları olarak kalmamış, iki büyük dünya savaşından sonra, uluslar arası antlaşmalar ve dev şirketler eliyle, bugün yeni sömürgecilik olarak tanımlanan en son aşamasına erişmiştir.

Batı Ve Biz

Batı, sanayi devriminden sonra, ekonomik gelişme kuralları gereğince, büyük toprak zenginliklerine sahip Osmanlı İmparatorluğu ile de ekonomik ve siyasal ilişkiler kurdu. Bu ilişki kaçınılmazdı. Osmanlı İmparatorluğu, ya kendi bünyesi içerisinde sanayi devrimini yapacak yada batı ekonomisine teslim olacaktı. Daha önce kapitülasyon ayrıcalıklarını ele geçirmiş olan batı, kısa zamanda türk el sanatlarını da çökerterek, Galata’daki gayri müslim bankerler ve sırmalı Osmanlı paşaları aracılığıyla, Osmanlı ekonomisini denetimi altına aldı. Kırım savaşı ile yoğunlaşan, batı ilişkileri sonucu, denetimsiz ve koşulsuz batı ekonomisine teslim oldu. Tanzimat ve meşrutiyet dönemleri bu sömürü ağları örülürken yaşandı. Yirminci yüzyıl başlarında ise, Osmanlı imparatorluğu padişahlar eliyle batıya karşı teslim bayrağını çekiyordu. Düyun-u Umumiye, Osmanlı İmparatorluğunu teslim almıştı.

Büyük Atatürk’ün önderliğindeki kurtuluş savaşı emperyalizm ve kapitalizme karşı ulusal başkaldırıştı. Üç yıl kan ve ateşle savaşılarak, Tanzimat ve Mütareke dostları süngü ucu ile vatan topraklarından kovuldu. Ancak kapitalist gelişmenin kaçınılmaz sonucu olarak, ikinci dünya savaşından sonra bir kez daha batı ekonomisi ile ilgi kuruldu. Ve yirmi yıl, bu ilişkilerle bugüne kadar gelindi. Bugünkü ahval ve şerait ise, her türlü yorumun dışında gözler önündedir.

Tarih boyunca tüm yoksul ülkeleri sömürmüş ve sömürmekte olan batı, bugün uygarlık tanımı olarak benimsenmektedir. Eğer bu tanım, belli servet ve refah düzeyinin tanımı ise, gerçekten bugün batı televizyonlarında köpek maması yapacak kadar zengindir. İnsanların ekmek dertleri yoktur. Her türlü siyasal akım açık açık tartışılmaktadır.

Ancak, bir yaşam düzeyinin uygarlık adı verilen özelliği, geçmişinde ve temelinde yoksul halkların kanlarıyla kirlenmişse  bunun adı uygarlık olabilir mi? Bugün batı tüm uygarlık gösterilerine karşın sömürgelerde yaptığı sömürünün suçunu ve ayıbını omuzlarında taşımaktadır. Bunun dışında batı, sadece ve sadece kendi insanına karşı uygar ve demokrattır. Özgürlükleri sadece kendi insanına hak görmekte, bunu yoksul ülkeler için gereksiz bir süs saymaktadır. Doğu, batı için sadece emeği çalınacak, yeraltı zenginliklerine el konulacak sömürü kaynağıdır. Batı kültürünün beşiği sayılan Fransa’da en ileri akımlar tartışılırken, Fransız askeri, Cezayir milliyetçilerini kurşuna diziyor. Sartre’lar, Camus’ler, Russel’lar uygarlık üzerine kitap yazarken, müstemleke albayları Asya’da ve Afrika’da kırbaç sallıyorlardı. Eğer uygarlık büyük binaların, geniş yolların ve makinelerin adı değilse, yoksul ülke topraklarından müstemleke askerlerinin çizme izleri silinmeden batı bir uygarlık öncüsü sayılamaz.

Sonuç

Toplumsal yapılar içerisinde sadece sınıflar arası sömürü değil, dünya küresi içerisinde kıtalar arası sömürü çağını yaşıyoruz. Bu savaş enternasyonal kapitalizm ile milliyetçiliğin kavgasıdır. Türkiye yerini bu temel çelişmeye göre bulmak zorundadır. Gerçek uygarlık, insancıl ülküler, tüm yoksul ülkelerin bağımsızlık savaşlarına bağlıdır. Ve de, Türkiye tarihsel koşulları ile, kapitalist ve komünist dünya devletlerine karşı, üçüncü dünyanın liderliğini yapacak tek ülkedir. Türk aydınına düşen görev, sanırız ki bu ülküyü devletimizin temel yönelişi olarak benimsetmektir. Unutulmasın ki, iki yüzyıllık doğu-batı ilişkilerinde, bağımsızlığımıza sahip olduğumuz tek devre, batıya karşı kurtuluş savaşı verdiğimiz Atatürk Türkiye’si dönemidir. Bu dönemin dışındaki batı dostluğunu, türk halkı çok pahalı ödemiş ve ödemektedir.

Akşam, 25 Şubat 1968

Toplumcunun Toplumcuya Toplumculuğu

Devrimcilik ve demokrasi savaşında gerçekçilik ilk temel koşuldur. Yaptıklarımız, yapamadıklarımız, başarı ve başarısızlıklarımız, öncelikle gerçekçi gözle değerlendirilmelidir. Çünkü devrimciliğin en büyük düşmanlarından biri, devrimcilerin kendi kendilerini kandırmaları, hayal alemlerine kapılmalarıdır. Bizler kendi kendimize, gerektiğinde en sert uyarıları yapamazsak, davamız kolaylıkla yozlaşır ve amacından sapar. Yolun neresindeyiz; gücümüz, etkimiz nedir; sesimizi kimler duyuyor? Sorunlarını savunduğumuz yoksul halk yığınları ile bağlantı kurabilmiş miyiz? Yoksa, sesimizin yankılarını sadece biz duyup, bunun ile avunuyor muyuz?

Bana biraz böyleymiş gibi geliyor. Bizler kendi aramızda evcilik oynar gibi devrimcilik, ilericilik, toplumculuk oyunları ile avunuyoruz. Şöyle bir düşünelim… Türkiye’de yayımlanan gazetelerin kaçı halkın öz sorunlarını yazmaktadır? Halkçı ve devrimci gazetelerin kaçta kaçı yoksul halkça okunmaktadır? Kurtarmak, sorunlarını çözmek için çabaladığımız halk bizlerin ne için savaştığını bilir mi? Duyar mı, duyabilir mi? Öyleyse, biz kime anlatıyoruz toprak reformunu, vergi adaletini, hele hele proleterya önderliğini?

Büyük kentlerdeki işçi mitingleri biraz da düşündürücüdür. Toplantıyı izleyenler öğrenci, öğretmen, aydın yani ara tabakalar… Konuşmacılar hep işçi sınıfı önderliğinden söz açar ve alkışlanırlar. Alkışlayanlar kim? İşçi olmayanlar. Sağcı sermayeci partilerin toplantılarını ise hep kasketliler doldurur. Ve kendi ekonomik yaşantılarına karşı sözleri, kendi öz sorunlarıymış gibi dinlerler. Binlerce emekçi, bir halk düşmanını, bir demagogu alkışlarlar. Aynı soruyu soralım. Konuşanlar kim? Kapitalistler. Alkışlayanlar kim? Emekçiler! Kapitalist olmayanlar.

Bir kısır döngüdür bu. Emekçi sömürüldüğü için, sorunlarına ve emeğinin bilincine sahip çıkamaz. Aydın, emekçi ile ilişki kurma olanaklarına sahip çıkmadığı için kendi kendine toplumculuk yapar.

Ankara’da şu bulvar kahvelerini dolaşın. Her masada yurt sorunlarının tartışıldığını duyarsınız. Meyhanelerde akşam yorgunluğunda ne düzenler yıkılır, ne düzenler kurulur. Kaloriferli konforlu evlerde de hep bu konular.

Bu davaların sahibi ise, hep bunlardan uzak kendi yaşantısını sürdürme çabasında. Ne kendi önderliğinden, ne ara tabakalardan ne de revizyonizmden bir haberi var. Gerçek halkçılık ile halk dolandırıcılığını birbirine karıştırdığı için demagogu kendinden yana sanır. ona inanır, ona oy verir.

Bizim gözde yazarlarımız ise, halkın sorunlarını inceleyen piyesler yazarlar. Büyük kentlerde, arabalarını otoparka bırakan ve gerçekten iyi niyetli aydınlar bu halkçı piyesleri kendilerinden geçerek alkışlarlar. Kimi anlatıyor bu halkçı piyesler? Ezilen hor görülen yoksul türk halkını. İçlerinden bir teki bu oyunları seyretmiş midir acaba? En ilerici, en halkçı görünenimiz bile bundan sonra tiyatro ile halka inmenin gerekçelerini savunurlar. Evet, gerçekçi olmak, halka inmek… Ama hangi halka? Haftalık dergileri almak için bir lirayı bulamayan bir yurttaşa on liralık piyeslerin halkçılığını anlatacak yürekli aydın çıkabilir mi?

İnsafla düşünelim böyle değil mi bu işler? Derginin köşesinde, Türkiyede işçi sınıfı önderliğinden söz açıp, önder tayin eden hırçın solcu yazardan, önder tayin edilenlerin bir haberi, bir bilgisi var mı?

Kendimizi kandırmayalım. Anadolu köyünde halkçılık savaşı yapan bir öğretmene bizim halkçılık öğretmemizden, belki gülünç belki acı ne olabilir ki?

Bilgiçliği bir kenara bırakalım. Sol sadece, halkın sorunlarını halka anlatmak, çözüm yollarını birlikte bulmak ve yeni adaletli düzeni birlikte bulma savaşıdır. Entellektüel dedikoduculuk, bireysel bunalım, bilgiçlik gösterisi, meyhane gevezeliği değildir.

Kusura bakmasınlar bizde solcu aydınlar halka sorunlarını anlatmak yerine, birbirlerine karşı bilgi ve kültür gösterilerine kalkışmışlar, bunun içindir ki bütün enerjilerini birbirleriyle uğraşarak harcamışlardır.

Kim, 6 Ekim 1967

İlericilik

Yukarıdaki sözün üzerine belkide bu yazı oturacak. Faceden küçük bir iki konuşmaya da cevap olacaktır. Aslında konu belli. İlerde de birçok kez değineceğimiz “demokrasinin” anlamının iyi anlaşılması. Özgür bir toplumun, kendi istediği gibi yaşaması ve istediği gibi yönetilmesi en doğal hakkıdır elbette. Lakin olay farklı, durum farklı. Bu cümleyi söyleyip “saygı” beklemekte, bazı şeyleri görmezden gelmek demek. Çünkü, demokrasi ancak özgür bireyselliğe erişmiş toplumların yaşadığı sistemlerde işler.

Kapitalizm dediğimiz, dünyada yeni sömürge sistemini bu “özgür demokrasi” maskesi altında piyasaya sunmaktadır. Olayı fazla genişletmeden, tartışılması gereken konuya odaklanmak gerek diye düşünüyorum.

Cehalet ve cahil toplumun gidişatı, kimlere göre cahil, neye göre bilgili vs. konuları netleştirmemiz gerekiyor ilk önce.

Cehalet, kişinin ya kendini geliştirmesiyle yada eğitim almasıyla mümkün azaltılabilir. Bunun temeli kitap okumak, araştırmaktır. Cahillik dediğiniz olgunun içine birçok şey katılabilir. Aslında burada söylenilmek istenen, kendi partilerine oy atmayanların cahil olduğu değildir. Cahillik, zeka seviyesi, adalet vb. soyut kavramlar kişiden kişiye değişmez. Bu tip kavramların evrensel doğruları vardır. Demokrasi bilincine sahip özgür ülkelerde insanlar haksızlıkları dile getirir, yanlışa yanlış der, sesini duyurmaya çalışır, ırk, dil, din ayrımı, mezhep ayrımı yapmaz, hiçbir kurumun güdümünde, hiçbir sivil toplum örgütünün peşinde düşünce ve fikirlerini değiştirmez. Eğer bunlar sağlanamaz ise; yani kişi ailesinden, çevresinden, eğitiminden ırk, dil, din ve mezhep ayrımı yapmayacağını öğrenmemiş ise, haksızlığa sesini çıkartmaktansa “başıma bir şey gelir” diyerek susuyor ise, ekonomik özgürlüğüne sahip olamaz ve bazı yasal/yasal olmayan örgütlerin peşinde mecburen de olsa gidiyorsa bu toplum ilk önce “özgür halk” tanımına uymaz zaten. İşte, ülke aydınları dediğimiz kişilerin, bu toplumsal bilince erişmemiş halk temeline bunları anlatması, kimin doğru kimin yanlış söylediğini bu insanlara söylemesi gerekir.

Peki ne yapacağız? Toplumda ki aydın diye nitelendirdiğimiz kesimin görevi bu. Belki çok geç kalındı, ama anlatmaya devam etmek lazım. Fakat bunu üstten bakarak değil, “siz salaksınız ulan” diyerek değil yanlarına giderek yapmak lazım. Karşıda duran sosyalist partilerin en büyük yanlışı bu geçmişte, hala da devam ediyor. Tabii ki bu yanlış tek taraflı değil. Halk temelli eşit bir sistemi istemeyenler, sistemi kendi istedikleri gibi kurarak işletiyorlar. Kavramları tersine çeviriyor, neyin doğru neyin yanlış olduğunun anlaşılamamasını sağlıyorlar. Bunlar bilerek yapılıyor ve ellerinde bir koz olarak insanların akıllarına bunları kazımışlar. Laiklik dinsizlik olmuş insanların gözünde mesela, dindarlık yobazlık olmuş, milliyetçilik ırkçılık olmuş. Demokrasi gibi özgürlük gibi kavramların anlamları unutturulmuş. “Özgür ve hür bir birey” dediğiniz zaman ne anlama geldiğini bilmiyor insanlar. Veyahutta tersi yapılmış dikkat edin buna. Tekelleştirilmiş bu kavramlar. Laiklik sanki bir guruba has bir şeymiş gibi davranıyor bazıları. Keza milliyetçilik, dindarlık farklı mı? Demokrasi laçkalaşmış, bunu yapanların sebepleri belli. Ve bu kavramları bilerek birbirlerine uzaklaştırmışlar. Sanki laik bir insan dindar olamayacak gibi, veya milliyetçi solcu olmazmış gibi.

Bunların nasıl işlendiğini yakın tarihi güzelce okuduğunuz zaman anlıyorsunuz. Bize düşen, hadi haddimize değil biz yazarız konuşuruz sağda solda aydın kesime düşen bunların nasıl geliştiğini anlatmak. Ama bir sorunumuz da bu. Aydın kesimimiz yok. Geçmişte yaşayan bazıları kesinlikle tek tek tespit edilip öldürüldüler. Nokta atışlarla öldürüldüler. Tekrar üzülüyorum ama işte küçük bir konuşmaya, iki karşı taraf içinde yazılan bir yazı. Yazının 1967 de yazılması ne kadar vahim, ne kadar üzücü bizim için.

Ve diğer bir üzücü konuda bir arkadaşımın ve yine bazı yerlerde konuşurken söylenen “siz çok zekisiniz, tepedesiniz ya, her şeyi biliyorsunuz ya size soracağız” cümlesi oluyor benim için. Hiç kimse her şeyi bilemez. Öğrendiğimiz şeyler paylaşılır, yanlışa yanlış denir. Genelde geçmişten ders alınmadığından çöker ülkeler. Bunun için konuşuruz tartışırız. “Bizim geçmişimiz belli bize bir şey olmaz” diye kendimizi avutuyoruz. Tarihte birçok devlet çöktü, köle oldu veya yok oldu. Nerede Roma İmparatorluğu, Macarlar nerede, Moğollar, Selçuklular, Osmanlılar, Aztekler, Mayalar… Hepsi ya tarihten silindi, ya da yok olma eşiğinden dönmüş ülkeler, toplumlar. Yaptıkları yanlış adımlar yüzünden çöktüler. Bu yanlış adımları neden fark etmediler peki? Ne oldu da kültürleri, dinleriyle beraber kayboldular?

İşte bu sebeple anlatılanlar bir toplumsal bilinç içindir. Yazılanların amacı budur, söylenenlerin hedefi budur. Bir kişi için saatlerce konuşulmalı. Geçmiş saplantıları bir kenara bırakıp, tarihten ders alarak ama hesap sorarak değil rotamızı çizmeliyiz. Sözü yine Uğur beye bırakıyorum saygılarımla;

Her siyasal düşünce, kaynağını halktan ve onun yaşama savaşından almalıdır. Kendi kültürüne sırt çevirmiş, kendi halkının duygu ve yaşantı özellikleri ile bağını koparmış düşünceler, bir aydın bilmişliğinden öteye bir anlam taşıyamaz. İlericiliğin, devrimciliğin, solculuğun ilkesi ancak ulusal yapı içerisinde, eylemde, tutumda, düşünüşte saptanabilir.

Tükiye’de oldum olası, siyasal ve toplumsal kavramlar hep ters anlaşılmıştır. Sanılmaktadır ki, batılı gibi yaşayan, güzel dans eden, son moda elbiseler giyen, görgü kurallarını çok iyi bilen ilericidir. Tanzimatlarda Fransızca konuşan, Fransız edebiyatını bilen, meşrutiyetlerde alman subayları gibi bıyık bırakanlar “ilerici” olurlardı! Büyük Atatürkün devrinde kısa bir dönem kendimize dönme yollarını aradık. Çok partili cici demokrasi devrinde ise, Tanzimatların Fransız, Meşrutiyetlerin alman hayranlığı yerine Amerikan hayranlığını benimsedik. Şık hanımefendilerimiz Amerikan pazarlarından külotlar almayı yaşamlarının gerekleri saydılar. Kızlarını Amerikan gavurlarına veren anneler “şirin” damatları ile övündüler. Toplumun her kesiminde Amerikanlaşma bir marifet sayıldı. Konuşmalarımızda, şarkılarımızda, davranışlarımızda hep amerikan toplumunun özelliklerini belirtmekten özel zevkler aldık.

Halkın “gavurluk” saydığı, “ilericilik, devrimcilik, solculuk” diye bildiği, bu ilkel burjuva özentisiydi. Bugün sosyalistlere “viskili sosyalistler” denmesinin izlerini burada aramak gerekir. Yoksul halka göre ilericilik, mutlu bir azınlığın kendi aralarında sürdürdükleri lüks bir yaşamın adı idi. Halk bu yaşama, kendi yaşantısıyla çeliştiği için karşıydı. Komprador burjuvazi ise halkın yaşama düzeyi değişmesin diye bu yaşamı, “ilericilik” olarak sunardı. Bu gerçekten, Türk basınında güçlü kalemler tarafından işlendiği gibi, yörüngesine oturmamış bir sınıf bilinciydi. Ama güçlük buradaydı; Halk komprador burjuvazinin yaşama düzenine karşıydı; ama halka göre bu suçun failleri “ilericiler” idi. Halka kimin kimden yana olduğu nasıl anlatılacak, halkın bu doğru, haklı duygu ve düşünceleri nasıl örgütlenecekti?

Özenti, sadece komprador burjuvazinin yaşantı düzeyine duyulan özentilerde değil, kendini ilerici sayan aydınların düşünüş kurallarında yatıyordu. Batı eğitimi görmüş, bu uygarlığın kültürü ile kafasını doldurmuş nice diplomalı, aydın geçinen kişiler; halkını hor görmekte bir müstemleke subayı gibi rahattılar. Bütün bunlar egemen sınıflar içerisinden çıkmış, egemen batı kültürünün koşullarına göre yetişmiş, kişiliklerini böyle bir ortamda biçimlendirmiş olanlara için belki doğaldı. Toplumsal kök, kendi sınıfsal niteliğini kendi bilinciyle koruyordu.

Ama bunun dışında, egemen sınıflarla çatışan, bunu açıkça söyleyenler; her türlü kusurdan uzak mıydılar? Onlarda da, eksik ulusal eğitimin, ulusal kök ile ilgilerini yitirişlerinin sonucu, devrimcilikle, ilericilikle, toplumculukla bağdaşmayan özellikleri yok muydu?…

Gerçekten halk için savaşanların halka her yönden yakın olmaları gerekir. Bu ise, eninde sonunda bir “entelektüel tercih sonucu” saptana strateji olarak değil, duygusal içtenliklerin bilgilerle güçlenerek oluşumu ile kazanılmalıydı. Sen Mişel’de sakal koyuveren, Sartre ile Albert Camus’un çalışmalarından birkaç sözcük aktaran, bir parça yozlaştırdığı varoluşçuluğu halka ilericilik, solculuk olarak sunanların, fildişi kulelerine çekilmiş Osmanlı şairlerinden ne üstünlükleri vardı? Batıyı en fazla taklit edenin en ilerici sayıldığı bir toplumda, sosyalist aydın da kendini bu saplantılardan kurtarmazsa halk büsbütün haksız mıdır direnmelerine?

Toprak sorunumuz, uygarlık sorunumuz, kültür sorunumuz nedir, hiçbiri araştırılmadan ileri sürülen bir söz, kendi kendini tatmin eden bir aydın budalalığından başka ne olabilir ki? Kasaba kahvelerinde ahkam kesen taşra avukatına kızdığımız kadar, hiçbir araştırma yapmadan basmakalıp saplantılar, hele sadece ben ilericiyim mantığı ile sıralayanlara da karşı olmak gerekir.  Solculuk, sadece ben bilirim aldatması ile kendi kendilerini kandıran bireyci eğitimi ile yetişmiş aydınların, kendi çevrelerinde ne kadar ilerici olduklarını ispatlamaya yarayan bir konu değildir. Ve bunun içindir ki, yoksul halk, Osmanlı ilericisini kendinden ne kadar uzak görmüş ise, bugünkü “sol geveze de” halkın duygu ve düşüncesine o kadar uzaktır.

Önce, kendi ulusal yapımızın özelliklerini bilmek zorundayız. “Bu düzen değişmelidir” derken, değiştirmek istediğimiz düzenin ne olduğunu ya da ne olmadığını tanımamız gerekir. Türkiyede adı etrafında kıyametler koparılan Köy Enstitüleri konusunda bizim ilerici geçinen aydınlarımızdan kaçı bu işin bilincine varmıştır. Sadece, bütün ilericiler köy enstitülerini tutuyor diyerek, bir futbol takımı tutarcasına ilericilik yapmadığımız cesaretle söylenebilir mi? Toplumun altyapısını kansız, ihtilalsiz değiştirecek olan Köy Enstitüleri için, binlerce türk öğretmeni dururken bir Kanadalı doçentin eser vermesini, davaları adına utanç verici bulmayan bir ilerici çıktı mı aramızdan?

Sol kültüre bir şeyler vermenin, sadece yabancı dillerden kitap çevirmek değil, temeli türk toplum yapısı içerisinde bulunan gerçekleri araştıracak uzmanlar yetiştirmek olduğunu artık kesinlikle anlamalıyız.

Hukukçusu, iktisatçısı, sosyoloğu, düşünürü, milli özellik ve kültürümüzü araştıran çabalar içerisinde topluma katkıda bulunmalıdır. Siyaset eğer bizler için, bir iktidar kavgasının hırsı ve bir “entelektüel tatmin” değilse…

Düşünceler, gelecek düzenlerin tohumlarıdır. Gelecek kuşaklar bu tohumların başakları ile büyüyecekler. Öyle ise, tohumların düşeceği, başakların boy atacağı toprağı iyi tanımak gerekir. Milli mücadelenin kanları ile yoğrulmuş topraklar, şimdi aydının alın terini bekliyor. Çünkü, milli kültürü, kültür emperyalizminin pençesinden kurtarıp milli temellere oturtmak ilericilerin bir görevidir. Özentilerden kurtulmanın ve gerçekten halka yakın olmanın tek yolu budur.

Kim 22 Eylül 1967

Gerçek Uygarlık

Uğur Mumcu’nun bir çok yazısını, fikirlerini ve görüşlerini buradan paylaşacağımızı söylemiştim. Bazı yazılarından seçmeler yapacağım, bazı yazılarının bir bölümünü, bazı yazılarının ise bir cümlesini alıp buradan paylaşacağım. Mumcu’nun dünya görüşü ve felsefesi gerçekten çok iyi diyebilirim. Birçok yazısı var, geçmişten günümüze doğru bunları ara ara paylaşacağım. Malum, bu yazıların yazılması zor arkadaşlar. Bu sebeple bazen yazmam, bazende üç dört yazı yazarım. Eskiden yeniye okumaya çalışın yazıları. Ve başlıyoruz, ilk yazısı şahane gerçekten dokunmadan aktarıyorum. Yazının girişini bazı yerlerde sık sık kullanmıştır, aslı buradadır ve yazı efsanedir bana göre;

Ankara Hukuk Fakültesinde her yıl “Ceride-i Kantar” adında bir güldürü dergisi çıkar. Orada okudum. Öğrenciler Türk vatandaşını şöyle tanımlıyor;

“Türk vatandaşı, İsviçre hukukuna göre evlenen, İtalyan ceza kanunu ile cezalandırılan, Alman ceza usulüne göre yargılanan ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir”

Bu tanımın temelinde, Türk hukuk sisteminin olduğu kadar, toplumların uygarlık sorunları da yatmaktadır. Bir yandan orta çağ ümmetçiliğinin, öte yandan batı burjuvazisi özentisinin ortasında, toplumlarına çıkar yolu arayanlar bu sorunları iyice tartışmak zorundadırlar. Artık, toplumların basmakalıp sistemlerden kurtulup kendi özlerini bulmalarının gerektiği bir çağda yaşıyoruz. Bu çağ, ezilen ulusların kutsal isyanları ile bilinçlenen milliyetçiliğin gerçek milli niteliğini bulma çağıdır. Uygarlığın, savaşın, barışın, insancıllığın anlamı bu akımla belirlenmektedir. Bu nedenle bu koşulları yakından izlemek ve tanımak gerekir.

Her uygarlık, öne ekonomik ve siyasal olayların oluşumudur. Uygarlık tarihinde, belli dönem ve koşulları yaşamamış toplumlar, uygarlık özentilerini çok pahalıya öderler. Avrupa, bugünkü aşamasına ve düzenine feodaliteden, burjuva devrimlerinden, sosyal ihtilallerden geçerek ulaştı. Asyayı, Afrikayı sömürerek, geri ülkelerin servetlerine el koyarak gelişti. Asyanın sarı, Afrikanın kara derili insanları, hep bugünkü batı uygarlığı için çalıştılar. Belleri kılıçlı ispanyol denizcilerinden, başları hasır şapkalı kolonicilere kadar tüm sömürücüler için doğunun yoksul halkının alın teri ve kanı; Avrupa bankalarında banknot oldu, büyük kentlerde gökdelen, hastane, okul, konser salonu…

Bu bir bakıma “homo homini lopus” tu. İnsanın insana kurt olduğu o düzensiz devrin en ilkel kuralı, bugün gelişmiş uluslar denen eski uygarlık eşkiyalarının, emek hırsızlarının tek sömürge yöntemi oldu, batı ilerledikçe doğu geriledi. Batı, doğuya önce kılıçları kalkanları mızraklarıyla, sonra kültürüyle gelerek önce doğunun servetlerini sonrada kültürünü yozlaştırdı.

Nerede bir batı uygarlığı yapıtı varsa, orada doğu insanının emeği, hakkı, alın teri vardır. Füzelerinden konser salonlarına, viskilerinden dokuma tezgahlarına kadar…

İşte bu batı, bu uygarlık, kendi hukuk sistemini ve kültürünü egemen hukuk ve kültür olarak doğu halklarının üzerine bir çelik çember gibi geçirdi. Çünkü doğu, toplumunun altyapısını değiştirememiş, kendi içerisinde ayrı canlı bir sınıf, sömüren ülke ile işbirliği yapmış, üstyapı-altyapı ilişkisini, kendi yöresel ve hukuksal ve ulusal yapısının içerisinde sağlam çizgiler ile kuramamıştır. O hep sömürülen, emeği çalınan, kültürü önemsenmeyen geri toplum olmaya zorlanmıştı…

Eninde sonunda kültür emperyalizmine dönüşmek, emperyalizmin kuralıdır. Doğunun kültür hayatı, Asya istepleri gibi çorak kaldı. Ne ekonomik teorisi, ne de hukuk sistemi yaşadı. Onun içindir ki, doğu kültürü denince, çember sakallı molla, cami minberi akla geldi. Batı, viskisiyle, dansıyla, smokiniyle, doğu ise tesbih, gülsuyu ve şalvarıyla anıldı. Birinin geriliği barbarlık, diğerinin yaşamı ilericilik sanıldı.

Bu muydu uyarlık? Eğer bu ise, demek yeryüzü bu çağın olgunluğuna adımını bile atmamış…

Hemcinslerini öldürmek için akıl almaz silahlar icat edenler, uygarlıklarını bu silahları kullanmak için gösterdikleri hünerle mi ispatlayacaklar?

Yoksul halkın yaşama savaşına gözlerini kapayıp, cami minberinden cennet öyküleri sayıklayanlar mı uygarlık temsilcisi olacaklar?

Hayır! Ne biri, ne de öteki…

Tarih, eğer sadece olayların kronolojik dedikodusu değilse, Türk toplumunun geri kalışının da birtakım toplumsal nedenleri vardır. Gerçek devrimci, bu nedenlerin bilincini halkına anlatan, bu gerçeklerin savaşını yapan kişidir. Gerçek demokrasi ve gerçek “izm” burada aranmalıdır.

Batı, bugünkü düzeyine gelirken biz ne yaptık? Avrupa sanayi devrimini yaparken biz valide sultanların emrinde, deli padişahların yönetiminde yüzyıllar süren derin uykulara dalıyorduk. Batıda sosyal ihtilaller oluyor, sosyal sınıflar ekonomik ilişkilerin denetimini ele alıyor; bu savaş, sanatçısını, düşünürünü, devlet adamını veriyordu.

Batıda felsefi akımlar, toplumsal öğretiler yazılırken biz, bir ulusu imparatorluktan alıp uygarlık dilencisi yapan padişahlara, methiyeler yazan bol bahşişli mürai şairler yetiştiriyorduk.

Batıda işçiler sosyal haklarını elde etmek için kan dökerken, biz ilmiye sınıfını peşine takan yeniçerilerle her yeniliğe baş kaldırıyor, kelle istiyorduk.

Tanzimatları, meşrutiyetleri de böyle yaşadık. Arada Alman hayranı olup ordularımızın başına Alman subaylar getirdik. Ve cuma selamlarında İstanbul halkı “padişahım çok yaşa” diye bağırırken, ingiliz emperyalizminin pençesine teslim olduk. Kimse bu işlerin nedenini anlamadı. Ne aydın kafalı hukukçu, ne çağın ekonomik ilişkilerini anlamış iktisatçı yetiştirdik. Yarin dudağından söz açan, fildişi kuleli, duygulu şairler verdik sadece topluma. Cumhuriyet edebiyatının en büyük sayılan sanatçısı bile, Endülüs’teki raksın gürültüsünden başını kaldırıp Türk halkı için tek bir satır bile bırakmadan çekip gitti.

Edebiyatı özenti, meşrutiyeti özenti bir toplum olarak her rüzgara göre sallanıp durduk. Hiç bir devrimin, sosyal hakkın bilincine varamadık. Arap hayranı, Alman hayranı, Fransız hayranı olduk. Ne ulusal niteliklerimizi, nede ulusal yönümüzü anlayabildik. Doğu uygarlığı deyince yabancı taklitçiliğini anladık. Batıya açılmış penceremizle doğuya açılmış kapı arasında kararsız kaldık. İmparatorluk, Düyun-u Umumiye senetleri ile ipotekli imiş anlamadık. Yabancı kumpanyalar devleti ele geçirmişti bilmiyorduk. Varsa yoksa ittihatçılık, itilafçılık… Bugünlere kadar dayanan bir siyasi kan davası. Böyle yıkıldı bir imparatorluk.

Anadolunun ezilmiş insanlarının başına, bugün bir çok sol özentinin “Burjuva Paşası” dediği Mustafa Kemal geçti. Halkı örgütledi. İngiliz emperyalizmine ve onun ayrıcalıklarını türk halkına karşı savunan İstanbul hükümetine karşı isyan etti. Onları yurdun topraklarından bir bir söküp attı. Ona bolşevik diyorlardı. Bolşevik miydi? Ona gavur diyorlardı. Gavur muydu? Hayır. O ezilen bir ulusun ezenlere karşı isyan etmiş bilinciydi. Halkına çağının olanaklarını kazandırmak istiyordu. Bunun için halkçıydı, bunun için devrimciydi, bunun için milliyetçiydi. Mustafa Kemalin yerine en uç solcu lideri getirselerdi, onun içinde bulunduğu koşullar karşısında ondan üstün ve aynı ne yapabilirdi?

Doğu ezilmişti. Evrensel hukuku, uygar kuralları yoktu. Sömürücü batı tarafından geri bırakılmıştı. Mustafa Kemal batı hukukuna yöneldi. Ama bunu batı kopyacılığı olarak değil, uygarlığın ortak evrensel kurallarıdır diye benimsedi.

Avrupa burjuvasının geçirdiği aşamaların dışında, sanayi devriminden en uzakta ve bu devrimin olumsuz etkisi ile sanayii çökmüş bir toplumun yapısını başka bir yolla değiştirmenin olanağı yoktu. Devrimleriyle toplumun üretim ilişkilerini, ekonomik kurallarını yıkıp yeni bir düzenin temellerini atacaktı; toplumun altyapısını değiştirecekti. Ama devrimler durdu. Ve biz batı egemen kültürünün hukuksal kurallarına demokrasi dedik. Kemalizmin yerine gardırop Atatürkçülüğünü koyduk.

Şimdi uygarlık, vahşi temelleri ile batının, mistik inançlı doğunun tekelinde değildir. Çağdaş, insancıl, barışçı uygarlık, ancak ezilen ulusların kutsal isyanlarında saklıdır. Ezilen uluslar, haklarını ezen ulusların ellerinden almadıkça barış yeryüzünde kurulamayacak; bunlar bir gün birer birer ayağa kalkıp, Rusyası ile, Amerikası ile dünya devlerini emperyalizmin tahtından indirip kendi uygarlıklarını, kendi ulusal kültürlerini yaratacaklardır.

Bu uygarlığın öncülüğünü kırk yıl önce Mustafa Kemal Türkiye’si yaptı. Bunun öncülüğünü yapmak yine türk halkının hakkıdır. Uygarlık sahibini bekliyor…

Kim, 1 Eylül 1967

Uğur Mumcu – Geleceği Gören Adam

Tarihte bazı kişilere atfedilen meziyetler vardır. Bu insanlardan kimisi uykuya yatar, kimisi küresine bakar, kimisi transa girer efendim kimiside hikayeler yazar ve insanlara geleceği gösterir.

 

Mesela bir Nostradamus efendim. Çocukluk yıllarımda oldukça takip ettiğim bir adamdı kendisi. “Nostradamus kehanetleri” tarzı kitaplar dergilerde ara ara çıkar, kitaplarını okurdum. “Nasıl oluyor ulan adama bak, yunanistanla yaşadığımız Kardak krizini bilmiş” gibi o zamanlar inandığım bazı şeylerin, anlamlarının aslında öyle olmadığını anlamıştım yaşım ilerleyince. Meğer adam dörtlük yazıyormuş ve oldukça karmaşık sembolik ifadelerle bunları süslüyormuş falan. Ondan sonra nasıl okursan, nasıl yorumlarsan oraya gidiyor. Zamanında tabii bu tip şeyleri kilise çiçek göndererek karşılamıyor bu sebeple şifre kullanılıyor biliyosunuz diğer rönesasna yakın ve rönesasn sanatçıları, bilim adamları gibi.

Mesela yine çocukluk ve lise yıllarımın büyük yazarı var; Jules Verne. Kendisi inanılmaz hayal gücüyle sadece kendi döneminin değil bizim dönemimizin de gençlerine ilham kaynağı oldu ve olmaya devam ediyor. Kitapları dönemi için geleceği adeta aydınlatan bir el feneri.  Denizler Altındaki Fersahtan mı, Aya Yolculuktan mı, 80 Günde Devri Alem mi yoksa 20.y.y. Paris kitabından mı bahsedelim? İnanılmaz bir deha gerçekten.

Lakin konumuz başka, giriş yazısını uzatmayalım. “Geleceği Görmek” başka bir şekilde gösteriliyor bazı kişiler tarafından. Mistik büyücüleri, kahinleri, hikayecileri vs. kenara bırakırsak, bu kategoriye giren insanlar da var dünyada. Çok fazla yoklar bu insanlar. Bazıları tarihte ülkeleri için önem arz eden büyük devlet başkanları oluyor. Bazılarıysa belki kıyıda köşede kalan, belki de yıllar geçse de topluma yol göstermeye devam eden yazarlar oluyor. Az var bu insanlardan, az var çünkü kimsenin işine gelmeyen şeyleri yazıyor bu insanlar. Az var, çünkü herşeye çokmak sokuyor bu insanlar ve işleri rast gitmiyor. İşte o insanlardan birisi; Uğur Mumcu.

Uzun uzadıya yazılar yazacağımız, tartışacağımız, örnekler vereceğimiz  kişidir kendisi. Belki “solcu lan” deyip köşeye atılan bir kişi bazılarına göre. Fakat bilerek görmezden gelinmediği zaman, yazıları ve duruşuyla kesinlikle dikkate alınması gereken bir insan olduğu aşikardır. Ki, diğer bazı büyük yazarlardan bazıları gibi katledildi.

Buradan, “o öldü ama kelemi ölmedi” tarzı geyik yapmak istemiyorum, biliyorsunuz ki öldü. Ülkemiz için öldü. Ama, bizim için hala buradan onun yazılarını referans almak büyük ölçüde mümkün. Söyledikleri, öngördükleri bir Jules Verne değil belki ama gerçekleşiyor veya gerçekleşmiş. Tabii ki hepsi değil, ama en çokta yaşanan yakın tarihi olayların hala devam etiğini görmek, hala akıllanmadığımızı görmek ve hala sömürülmek üzüyor insanı. Birçok yazısını burdan paylaşıp, bir çok söylemini burdan konuşacağız. Eğer ölmeseydi, daha doğrusu öldürülmeseydi toplumun ben bu denli dirençsiz ve sessiz olmayacağını düşünüyorum. Demek ki doğru adamı öldürmüşler. Fazla uzatmayalım, yazılarını okurken yaptığı öngörülerin 40 yıl sonra doğru çıkması yazarın büyüklüğünü gösteriyor zaten. Bir çok kitabı var, onlardan ve en önemlisi de 1970-1990 yazılarından bir çok makeleyi ekleyerek gideceğiz. Tarih vererek ve kıyaslayarak bazen.

Son olarak kitaplarından başlangıç yazısı. Ve yazılarını derleyen bize sunan UMAG vakfına da teşekkür ediyorum.

Uğur Mumcu, ailesi Ankaralı olmasına karşın, 22 Ağustos I942’de, babasının görevi nedeniyle bulundukları Kırşehir’de doğdu. Babası Ankara’ya atanınca, Ulus’ta Devrim ilkokulunda başladığı ilköğrenimini Bahçelievler’deki Ulubatlı Hasan ilkokulunda tamamladı, Cumhuriyet Ortaokulu ve Deneme Lisesini bitirdikten sonra (1961), Ankara Hukuk Fakültesine girdi.

Uğur Mumcu, öğrencilik yıllarında “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamayacağı”nı kavramış, etkin, coşkulu, çok okuyan, araştıran ve sorgulayan bir gençti. Onun öncülüğünde yapılan toplantılara zamanın politikacıları, bilim ve sanat insanları çağrılıyor, “münaza-ra’lardaki başarılarıyla dikkati çekiyordu. Daha 20 yaşındayken “Türk Sosyalizmi” başlıklı yazısıyla Yunus Nadi Makale Yarışmasını kazandı. Hukuk Fakültesini bitirince (1965), bir süre avukatlık yaptı. Sonra dil öğrenmek için ingiltere’ye gitti, dönüşünde Hukuk Fakültesinin idare Hukuku Profesörü Tahsin Bekir Balta’nın asistanı oldu. 12 Martın aydınlara yönelik baskıcı tutumundan o da payına düşeni aldı; askerliğini yapmak için hazırlanırken tutuklandı, sonrasında “Sakıncalı Piyade” sayıldı. Askerlik dönüşü gazetecilikte karar kıldı, üniversiteden ayrıldı. Yön, Kim, Devrim, Türk Solu, Ortam, Akşam, Milliyet ve Yeni Ortam’dan sonra uzun süre Cumhuriyet’te yazdı. Ölümünden önce 25; ölümünden sonra yazılarının toplandığı 4O’ı aşkın kitabı yayımlandı.

Atatürkçü, laik, cumhuriyetçi, demokrat bir Türkiye’nin yılmaz savunucusu; devrimci, hep emekten yana olan, hep araştıran ve sorgulayan gazeteci Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 günü otomobiline konan bir bomba ile inandığı değerler uğruna öldürüldü.

Eşi Güldal Mumcu, çocukları Özgür ile Özge; Uğur Mumcu’nun, ilkelerinden ödün vermeyen kişiliğini gelecek kuşaklara aktarmak; kütüphanesini, arşivini ve tüm yazılarını tarihsel sırasıyla, düzenli olarak araştırmacıların kullanımına sunmak, gazeteciliğe hevesli gençleri, araştırmacılık alışkanlığıyla mesleğe kazandırmaya çalışmak gibi amaçlarla, Ekim 1994’te Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vak-fi’nı kurdular. Vakıf, Aralık 1995’te amacı doğrultusunda etkinliklerini yaşama geçirmeye başladı. Şimdi genç gazetecileri araştırmacılığa yöneltmek, insanların düşündüklerini yazıya doğru aktarmalarını sağlamak için yazma seminerleri düzenliyor, başkentlileri sanatsal, bilimsel etkinliklerde buluşturan toplantıların yanı sıra kitaplar yayımlıyor.

Uğur Mumcu’nun gazete ve dergilerde beş bini aşkın köşe yazısıyla, dizi yazıları söyleşileri yayımlanmış, um:ag Yayın Bölümü bunların hepsini “Bütün Yapıtları” ve “Bütün Yazılan” dizilerinde kitaplaş-tırmıştır. Yapıtların yeni baskılarına, ilk baskılarda gözden kaçan yazılar da eklenerek, Mumcu’nun tek satırının eksik kalmamasına özen gösterilmiştir. Çünkü onun canına mal olan bir savaşımla yaptığı araştırmalar, yazdığı yazılar, geride bıraktığı en değerli kalıttır. Ölümünden bu yana geçen sürede bu yazıların hâlâ güncel olması ise, bu kalıtın önemini anlatmaktadır.

Bu görkemli dizinin oluşmasında büyük emeği geçen, ilk yayın yönetmenimiz Ali Tartanoğiu’na, TBMM Kütüphane Müdürü Ali Rıza Cihan, H.İlkay Balember ve çalışma arkadaşları ile Mesut Seven, Fatih Alpertan, Avni Kalkan, Bekir Tekkaya, Serkan Uzun, Şebnem Kocabıyık, Neş’e Tartanoğlu, Murat Kaya, Emrah Yücel, Gökhan Bozkurt, Hakan Yaman ve DUMAT Matbaası emekçilerine içtenlikle teşekkür ederiz. Sağ olsunlar…

Bilimin ve sanatın aydınlattığı bir dünyada, demokrasinin yaşama biçimi ve adaletin herkes için olması, bir kişinin bile hak ve özgürlüklerinden yoksun kalmaması için savaşım veren Uğur Mumcu gibi aydınlar, düşündükleri için öldürüldüler. Daha aydınlık bir dünyanın Mumcu gibi aydınların çoğalmasıyla kurulacağına inanıyor ve bu inancı aydınlanmacılarla paylaşmanın verdiği güçle Mumcu’nun düşüncelerinin gelecek kuşakları da aydınlatacağını biliyoruz.
Düşünenlerin öldürülmemesi, öldürülenlerin hiç unutulmaması dileğiyle…

um:ag