Sorumlu Olmak – Uğur Mumcu Anısına

Sorumlu Olmak

Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan haksızlık bütün topluma karşı yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleştirilmedikçe, haksızlıkların ve adaletsizliklerin önüne geçmeye olanak bulunamaz.

– Bana dokunmayan yılan bin yaşasın… felsefesi, toplumun bütün bireylerini sarar ve birçok insan:

– Adam sen de… bencilliği ve bireyciliği ile yetişir. Herkes kendi küçük dünyasının kabuklarında, sessiz sedasız yaşamayı hüner sayar.

– Sen mi kurtaracaksın? gibi sorularla kavgadan gürültüden uzak tutulmak, günlük yaşantının mutluluk zırhlarıyla sarılıp sarmalanmak hiçbir yasanın suç saymadığı ve bir çok insanın da küçük görmediği bir yaşam biçimi olarak belirir.

– Beni düşünmüyorsan, çocuklarını da mı düşünmüyorsun? gibi duygusal tepkilerin göz dağlarıyla sıkıştırılmış sorumluluk duygularının sınırladığı insanlar, yaşamlarında bir başka mutsuzluğun gölgeleri ile boğuşup dururlar öylece.

Düşündüklerini bir kez bile yüksek sesle söyleyememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne hiç haykırmamış bir insanın bilinç ve duygu dünyasında doğan girdaplar belki de sabah akşam boğmuştur kişiliğini.

Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir basbayağı. Susmak.. susmak… hep susmak. Konuşmamak, konuşmamak… Üstlenilen görev budur bütün yaşam boyunca. İnsanları saran küçük çemberler büyüye büyüye demokrasinin boynuna bir halka gibi geçer. Suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur bir süre sonra.

Bir kişiye yapılan haksızlığı her insan yüreğinde ve bilincinde duymalıdır bütün ağırlığınca. Bu sorumluluk bilinci kurulmamışsa her yeni haksızlık bir “kader” gibi benimsenir bütün toplumda. Oysa ne yoksulluk ne de haksızlık “kader” değildir. Yoksulluğun ve haksızlığın nedenleri vardır. Bunları birer birer saptayıp toplumun önünde haykırmak gerekiyor.

Toplumdaki her insandan beklenen bu da değildir aslına bakarsınız. Herkes, kendi görevinin sınırları içinde dirençli olabilse bir ölçüde kolaylaşır işler.

Yargıçsınız; önünüzdeki sanığın suçsuz olduğunu biliyorsunuz. Fakat emir almışsınız. Mahkum edersiniz bile bile.

Doktorsunuz; önünüze işkence evlerinden getirilen bir hasta çıkardılar. Verilen emirlere uyar, sahte raporlar düzenlersiniz.

Memursunuz, amirsiniz; bir altınızdaki memurun sicilini bozmak için verilen emirleri körü körüne yerine getirirsiniz. Belki sivilsiniz. Terfi bekliyorsunuzdur. Belki de albaysınız, generallik sırasındasınız. Hemen bozarsınız sicilleri. Başkalarının mutsuzluğu üzerine kendi mutluluğunuzu kurmak istersiniz.

Kimler gelir, kimler geçer böylece…

Aynı çark insanları öğütür. Dönme dolap gibidir yaşam. Bakarsınız yüksektesiniz, bir bakmışsınız inmişsinizdir o yüksek yerlerden. Geriye sadece insanın kişiliği ve onuru kalmıştır. Bu onuru, daha yükseklere sıçrayabilmek için bir “pey akçesi” olarak sürenler, önünde sonunda bir insanlık yıkıntısı, bir “enkaz” olarak kalırlar belleklerde.

Yirminci yüzyılda uygarca direnişin adıdır “medeni cesaret.” Bu konuda çok zengin değil toplumumuz. Bir kaplumbağa gibi yaşamayı, bir “sürüngen” gibi beslenmeyi, bir “yılan” gibi yükseklere tırmanmayı hüner saymışız yıllarca. Sorumluluk pınarlarından, bilinç çeşmelerinden gürül gürül akan kişilikleri, köhneleşmiş yasaların kıskacı altında yaşatmayı tek çıkar yol bilmişiz yıllarca.

Karanlıklarla beslenen korkuları, bir tel örgü, bir dikenli tel gibi sarmışız dört bir yanımıza. Yüreksizliğin özrünü bir parça da kendi küçücük dünyalarımızın mutluluğuna sığınarak gidermek istemişiz.

Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız. Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci, özgürlüğün de, demokrasinin de tek güvencesidir. Bu güvence sağlanmadıkça, demokrasinin temeline bir tek taş bile konmuş olamaz.

Unutmayalım ki “cesur bir kez, korkak bin kez ölür.” Önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir “mezar taşı” gibi suskunluk simgesi olmamasıdır.

Yeni Ortam, 9 Aralık 1974

Reklamlar

İdealistlik Falan

Şu yaşam dediğimiz şey bir garip lan hakkaten. 20 yıl evvelinde kesinlikle doğru dediğiniz bir şeyin günümüzde “yea olmasa da olur amcoğlu” şekline evrimleşmesine şaşırarak tanık olmaktayım. Evet belki benimde ne bileyim bazı hareketlerim fikirlerim değişmiştir bunlar normal şeyler ama bazı değerlerden bu kadar toplum olarak uzak olmamız, uzak olmaya çalışmamız ve bunu hatta tavsiye etmemizi aklım almıyor arkadaşlar. Ha bizdeki dönüşüm Yiğit BULUT dönüşümü tarzında değil elbette bu farklı bir şey yeni bir din gibi diyebiliriz bu adamlardaki dönüşümü.

Bu tip insanların yüzlerine afedersiniz sçtıklarından onlar için dün ne söylediklerinin veyahutta bugün ne söylediklerinin bir önemi yoktur. Onlar için önemli olan tek şey paradır bu kadar açık ve nettir. Uzaklaşalım bu meymenetsiz heriften ıyyğğğ pis herif. Hemen gülerek kurtulalım bu negatif elektriğimizden 🙂

Ne yalan söyliyim öyle dindar bir ailem olmadı hiç. Çocukken annem uyumadan evvel iki üç dua okuturdu gerçi, bizde kuran kursuna gittik yani durun hemen yan gözle bakmayın. Ebeveynlerimin herkes gibi doğruları yanlışları oldu yani ailesi olan normal arkadaşlardan bahsediyorum. Eğitimimiz aile içinde düzgün bir adam olmaya yönelikti gerçekten. Siyasetten uzak (ki zerre yanaşmadım ilk 22 yıla yakın) doğru konuşan, yalan söylemeyen, anaya babaya saygılı, vatana millete hayırlı bir evlet kıvamında aile içerisinde büyüdüm. Ülkemin her yerinde okuduğumdan ne lazı bildim, ne kürdü nede türkü. Arkadaşlarım vardı gittiğim yerde yeni yeni insanlar, dostlar, öğretmenler..

Okulda düzgün adam olmayı öğrenmeye çalıştık işte. Kıyıda kalmış devlet okullarında bazı gerçekten elmas gibi hocaların ellerinde bazen fişi prize takacak beceriden yoksun hocaların ellerinde büyüdük hadi ben öyle büyüdüm diyeyim sizi bilmem. Düzgün bir adam olmak amacıyla çıkmışız yola. Okuyacağız, cahil kalmayacağız, dürüst olacağız, soymayacağız, ihanet etmeyeceğiz falan. Hep beraber dostlarımızla yapacağız bunları elbette okuldaki çocuklarla. Bilmiyorum cinsiyet ayrımını, ırk ayrımını, milletin içindeki düşmanlıkları falan. Marangozun oğlu Engin var Giresun’da, çobanın oğlu sümüklü Ferdi var yanımda Amasya’da, “şimdi şöyle oluyor iiiiiiii” diyen Ümit var yanımda Sivas’tayken.. Bir çok arkadaşım var zengin/fakir, babası okumuş/cahil olan var, çingene Osman’da benle beraber oradaydı kaymakamın kızı da benle beraberdi. Harbi lan kaymakamın kızı vardı Kars’tayken ilkokulda bana aşıktı kız ilk onu öpmüştüm hayatımda sanırım ehehhe nerede kim bilir.

Hocalarımız vardı işte çeşit çeşit boy boy. Yeni acemiler vardı, çok yaşlı konuşamayan vardı be kimi görücen anasının nikahında doğuda. Hepimizi tek bir şey için yetiştirdi bu sistem; düzgün bir insan olmak. Bu sebeple liseye giderken dünya klasiklerini okuyup bitirmem tavsiye edildi. Diğeri işte çalıştı babasının yanında çırak olarak ekmek parasını öğrendi, beriki dualar öğrendi kuran okudu ne farkı var? Niçin insanlar çocuklarına bunları yaptırıyor? Bizde öyle yaparız zaten bu amaç doğrultusunda ama şu bu eğitimle yetişen adamlar “hayat” dediğimiz şey ile karşılaştıklarında dumur olmuyorlar mıdır?

Yok hani çocuklukta teletabileri seyredip daha sonra dumura uğramış olabilirsiniz çok normal bir şey zaten bu durum. Benim dediğim farklı bir şey aga. Hani yetiştirildik, okuduk, askere gittik cart curt geldik yumurtanın zort dediği yere baktık ki toplum dürüst değil, ırkçı, cinsiyet ayrımcılığı yapılıyor. Mezhepçilik var, din sömürüsü inanılmaz boyutlarda. Atatürk diye diye içi boşaltılmış. Nerede ulan benim çırak olan emekçi arkadaşım, nerede haram lokma boğazından geçmeyen hocanın oğlan? Yani ne bileyim babası marangozluk yapan Engin şimdi “sktiret yapıştır yamuk suntayı anlamaz gerizekalılar” mı diyor? Bu nasıl bir halk olmuşuz lan biz böyle?

Neden bunları yazdım başta yazacağımızı sona yazdım neyse artık. Habire bana yakıştırılan bir şey varda arkadaşlar arasında. “Şeker sen çok idealist olmuşsun kanka alırlar aklını” tarzı veya “amcoğlu tamam haksızlıklara sesini çıkaracaksın ama öyle kolay değil bakacaksın çorbana” gibi cümleler ile geliniyor. Bu arkadaşlar kızmıyorum okudular ise üzülmesinler gerçekten ama neden bozulduk böyle arkadaşlar. Farklı dünya görüşlerine sahip olabiliriz, farklı partilere oy verebiliriz, ortak zevklerimiz azdır vs ama bizi bağlayan bir şey var ilişkilerimizi tutan birşey bunu kaybediyoruz hatta kaybetmişiz sanırım. Böyle “kendimi kurtarayım yanımdakinden banane” düşüncesi nasıl işlemiş içimize. Kafa eğen olmuşuz pis insanlara, bu beş para etmez sisteme.

Sen ailenden dürstlüğü, okuldan paylaşmayı, askerden vatan sevgisini öğren, o kadar Uğur MUMCU kitabı oku, klasikleri bitir, menkıbelerden feyz al felsefeye dal efemdim sonra gelsinler sana “eee işine bakacaksın yoksa geberir gidersin”….Üzücü ne diyeyim.

Nasıl birileri olduk yaşamak için? Yaşamak için başkalarının üstüne basmalı mıyız gerçekten? 20 yıl bunları öğrenmediğimiz halde neden farklı davranmamız isteniyor?

Ve bu değerlerin arkasına saklanıyor insanlar. Emekçi ustalığın, dindarlığın, Atatürkçülüğün, vatan sevgisinin… Üç kağıtlar çevirerek kurdukları düzenlerinin üstünde yaşıyorlar her gün belkide kurdukları dünyanın üstünde. Çekiniyorlar bu sebeple benim gibilerden sanırım belkide bu sebeple bu aklı veriyorlar. Belki de üzüldüklerinden bilemiyorum. Naparım ilerde bunu da bilmiyorum ama kolay değil gerçekten. Daha öncede yazdığım bir MUMCU yazısı sanırım hep aklımda kalacak.

Aydın Dediğin (II)

İlkinin devamındaki yazımız hedefi aydınlar, eğitimciler, okumuş insanlar ve en önemlisi sıradan vatandaşa hitaben dökülüyor sayfamıza. Uğur MUMCU’dan efsanevi bir yazı daha belki bu günleri görerek yazmıştır.

Hazır Murat KARAYILAN basın toplantısıyla halkımıza seslenmişken şunu bir okuyalım bari. Belki olayları birbiriyle tamamlamak lazım. Çünkü dün yaşananlar ciddi anlamda toplumumuza yapılan bir haksızlıktı. Utanç tablosuydu bu konuşmalar, açıklamalar. Ve tek kelime sesini çıkartmıyorsa bu halk ne denilebilir? Adını barış mı zannediyorlar her anlaşmanın? Ne diye savaşıldı o zaman? Neyse moralim bozuk bu sıralar kalemi bırakalım sahibine;

Sorumlu Olmak

Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan haksızlık bütün topluma karşı yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleştirilmedikçe, haksızlıkların ve adaletsizliklerin önüne geçmeye olanak bulunamaz.

– Bana dokunmayan yılan bin yaşasın… felsefesi, toplumun bütün bireylerini sarar ve birçok insan:

– Adam sen de… bencilliği ve bireyciliği ile yetişir. Herkes kendi küçük dünyasının kabuklarında, sessiz sedasız yaşamayı hüner sayar.

– Sen mi kurtaracaksın? gibi sorularla kavgadan gürültüden uzak tutulmak, günlük yaşantının mutluluk zırhlarıyla sarılıp sarmalanmak hiçbir yasanın suç saymadığı ve bir çok insanın da küçük görmediği bir yaşam biçimi olarak belirir.

– Beni düşünmüyorsan, çocuklarını da mı düşünmüyorsun? gibi duygusal tepkilerin göz dağlarıyla sıkıştırılmış sorumluluk duygularının sınırladığı insanlar, yaşamlarında bir başka mutsuzluğun gölgeleri ile boğuşup dururlar öylece.

Düşündüklerini bir kez bile yüksek sesle söyleyememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne hiç haykırmamış bir insanın bilinç ve duygu dünyasında doğan girdaplar belki de sabah akşam boğmuştur kişiliğini.

Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir basbayağı. Susmak.. susmak… hep susmak. Konuşmamak, konuşmamak… Üstlenilen görev budur bütün yaşam boyunca. İnsanları saran küçük çemberler büyüye büyüye demokrasinin boynuna bir halka gibi geçer. Suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur bir süre sonra.

Bir kişiye yapılan haksızlığı her insan yüreğinde ve bilincinde duymalıdır bütün ağırlığınca. Bu sorumluluk bilinci kurulmamışsa her yeni haksızlık bir “kader” gibi benimsenir bütün toplumda. Oysa ne yoksulluk ne de haksızlık “kader” değildir. Yoksulluğun ve haksızlığın nedenleri vardır. Bunları birer birer saptayıp toplumun önünde haykırmak gerekiyor.

Toplumdaki her insandan beklenen bu da değildir aslına bakarsınız. Herkes, kendi görevinin sınırları içinde dirençli olabilse bir ölçüde kolaylaşır işler.

Yargıçsınız; önünüzdeki sanığın suçsuz olduğunu biliyorsunuz. Fakat emir almışsınız. Mahkum edersiniz bile bile.

Doktorsunuz; önünüze işkence evlerinden getirilen bir hasta çıkardılar. Verilen emirlere uyar, sahte raporlar düzenlersiniz.

Memursunuz, amirsiniz; bir altınızdaki memurun sicilini bozmak için verilen emirleri körü körüne yerine getirirsiniz. Belki sivilsiniz. Terfi bekliyorsunuzdur. Belki de albaysınız, generallik sırasındasınız. Hemen bozarsınız sicilleri. Başkalarının mutsuzluğu üzerine kendi mutluluğunuzu kurmak istersiniz.

Kimler gelir, kimler geçer böylece…

Aynı çark insanları öğütür. Dönme dolap gibidir yaşam. Bakarsınız yüksektesiniz, bir bakmışsınız inmişsinizdir o yüksek yerlerden. Geriye sadece insanın kişiliği ve onuru kalmıştır. Bu onuru, daha yükseklere sıçrayabilmek için bir “pey akçesi” olarak sürenler, önünde sonunda bir insanlık yıkıntısı, bir “enkaz” olarak kalırlar belleklerde.

Yirminci yüzyılda uygarca direnişin adıdır “medeni cesaret.” Bu konuda çok zengin değil toplumumuz. Bir kaplumbağa gibi yaşamayı, bir “sürüngen” gibi beslenmeyi, bir yılan gibi beslenmeyi, bir “yılan” gibi yükseklere tırmanmayı hüner saymışız yıllarca. Sorumluluk pınarlarından, bilinç çeşmelerinden gürül gürül akan kişilikleri, köhneleşmiş yasaların kıskacı altında yaşatmayı tek çıkar yol bilmişiz yıllarca.

Karanlıklarla beslenen korkuları, bir tel örgü, bir dikenli tel gibi sarmışız dört bir yanımıza. Yüreksizliğin özrünü bir parça da kendi küçücük dünyalarımızın mutluluğuna sığınarak gidermek istemişiz.

Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız. Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci, özgürlüğün de, demokrasinin de tek güvencesidir. Bu güvence sağlanmadıkça, demokrasinin temeline bir tek taş bile konmuş olamaz.

Unutmayalım ki “cesur bir kez, korkak bin kez ölür.” Önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir “mezar taşı” gibi suskunluk simgesi olmamasıdır.

Yeni Ortam, 9 Aralık 1974″

Aydın Dediğin

Etrafımızda duyarız aydın derler adına hani “entellektüel bilgi birikimi” ile gelir bu adamlar, bilgi birikimi var denir bu insanlara. Şehrinize gelir belki bu adamlardan bir tanesi. Konferans verir size, hikayeler anlatır şiirler okur. İyi insanı anlatır, doğru yolu anlatır, nasıl yaşanılması gerektiğini anlatır. Güzel şeylerden bahseder, geçmişe ikide laf atarak birilerini över de över alttan alta. İsmi lazım olmayan bir kişi yine bu argümanlar ile yaşadığım şehre geldi de oradan bahsi açıldı konunun.

Elbette şu günlerde bir “akil insanlar” polemiğidir gidiyor bildiğiniz gibi. Medya tarafından yaratılan bu aydın grubunun ne kadar aydın olduğu, ne kadar dürüst ve düzgün insanlar olduğu konusunda şüpheler var haliyle. Bir kere, toplumumuz bir çok şeyde olduğu gibi aydının, entellektüelliğin, düşünce akımının ve sanatın ne olduğundan habersiz ne yazık ki.

Bu yaratılan sahte aydınların düşüncelerini eleştirmek veya karşı çıkmak ise benzer düşünce tepkileriyle değil, güç kullanarak bastırılmaya çalışılıyor ülkemizde. Ve düşünce olarak eleştiri bile yöneltilmiyor aslında. Çoğu aydın ise sesini çıkartmıyor olanlara, yaşananlara karşı. Olaylara sessiz kalıp, ülkenin sanatçı veya aydın kesiminde hala yer almak mümkün müdür? Düşüncesini dile getirmekten korkmak ve ortalığı namus kavramından yoksun olan bu kişilere bırakmak doğru mudur?

Ve halkın sesi olması gereken bu insanlardan sesini çıkaranlar susturuluyor ise bir şekilde, bunda halkımızın da suçu elbette vardır. “Herkes işini yapacak, davulcu davulunu çalar, üniversite hocası dersini verir araştırmasını yapar, çoban ineğini güder ise karışıklık çıkmaz. Ortalığı karıştırmaz isek gerçek demokrasiye ulaşırız. Demokrasi işte budur” diyen adam aydın olur mu? Gelip bana ne katabilir? Yöremize ziyarete gelip konuşma yapan bir şahıs mesela sözü “yetim hakkının önemi” ile başlatıp “afrikadaki insanlara da yardım edelim” “açsak sadaka verelim” ile bitiren güzel abimiz, kendi gazetesinde 13 yaşındaki kıza tecavüz eden adam hakkında neden bir iki kelime bile eleştiri getirememiştir? Ben şimdi o akşam oraya çıkıp “siz bu tecavüz olayı ile ilgili “aslında o gün kendisine ilaçlı gazoz içirmişler, olayları hatırlamıyormuş komplo bunlar” demiştiniz, gelip burada yetim hakkı falan neyi anlatıyorsunuz?” desem yanlış mı yapmış olurum? Ne yazık ki bu kişiler her yerde, toplumun mevki sahibi insanları bu adamları dinliyor. Belediye başkanları, müdürler, öğretmenler, gençler, kaymakamlar…

Yetimlerin hakkını bize anlatacağına, şak şakçılık yaptığı hükümete ve çalışanlara anlatsa daha iyi olacak sanırım. Bunlar ile ilgili iki yazı koyacağım peş peşe Mumcu’nun kaleminden. Namus ve Toplum üzerine yazılan iki yazının iyi okunması ve anlaşılması dileğiyle. İsmini yazmaya gerek görediğim kişide belki denk gelir okur buraları bir gün. Tabi namusu, her fırsatta bacak arasına getiren bu adamların işlerine gelince nasıl gazozları üçyüzmilyonbaloncuk şeklinde açıp içtikleri insanın midesini bulandırsa da okusun yine de;

Namus

Namus, toplumdan topluma, insandan insana değişen göreceli bir kavramdır. Genellikle birisi hakkında;

Nasıl adamdır?… diye sorulunca;

Çok namusludur… diye cevap verilir. Yani,

Evinde barkında, işinde gücünde, içkisi kumarı yok… gibi ortalama tanılar verilir hep.

Namus konusu Türkiye’de hep cinsellikle bağlantılı olarak kullanılır. Namuslu olmak, cinsel konularda düzen dışı yaşamın içine girmemek demektir bir bakıma. Kadının namuslusu erkeğine bağlı olanı, erkeğin namuslusu da karısından başka gül koklamayanıdır. Kapalı toplumlarda bir mahallenin sakini kendini çevredeki olaylardan sorumlu tutar. Mahalleden birinin kızı gece delikanlı ile görülmüş ise;

Mahallenin namusu… diye mırıltılar başlar. Bunlar aslında, çevrenin tutucu koşullarıyla bastırılan cinsel içgüdülerin bir çeşit tepkisidir…

Mahallenin namusu bizden sorulur… gibi kabadayılıkla karışık namus bekçiliğinin de temelinde çok kez doyurulmamış cinsel içgüdüler yatmaktadır.

Devlet dairelerinde bazı müdürler içinde,

Namuslu adam… denir. Bu da, müdürün rüşvet yemediği, kimseye haksızlık yapmadığı anlamında kullanılır. Çünkü artık toplum öylesine bir çöküntü içine girmiştir ki, rüşvet yememek bile en büyük erdemlerden birisi sayılmaktadır.

Namus sözcüğü siyasal yaşamda da geçerlidir. Yazılarda konuşmalarda sık sık…

Namuslu politikacı, namussuz politikacı… sözcüklerine de rastlarsınız. Namussuz politikacı, ülkenin bağımsızlığına, halkın insanca yaşama hakkına karşı, egemen sınıfların sözcülüğünü yapan adamdır bize göre. Namuslu politikacı ise, ülkenin bağımsızlığını ve halkın kurtuluşu için çalışan politikacıların adıdır. Namus, siyaset alanında sınıfsal bir içerik kazanmaktadır kendiliğinden. Namuslu aydın ise, bilgisini emekçi sınıfların emrine veren okumuş insandır. Şimdi, özellikle olağanüstü dönemlerde çevresindeki insaların ezilmesi için savcılıkta koşan profesörleri düşünün. Bunlar, yıllarca kitaplar okumuş, kitaplar yazmış, dersler vermişlerdir. Dışarıdan bakan, bu profesörlere,

Aydın adam… diyebilir. Ama, bunlar hem karanlığın hem de namussuzluğun simgesi olmuşlardır. Ne aydın, ne de namusludur bunlar.

Namus, çağımızda ve toplumumuzda, adaletsiz düzene karşı takınılan tavırla belirlenmektedir. Bir adamın iyi aile babası olması, çocuklarına karşı çok müşfik davranması , komşusunun karısına kızına bakmaması namuslu olması için belki gereklidir ama yeterli değildir. Çünkü namuslu olmanın gerek ve yeter koşulları vardır çağımızda.

Bir hukuk profesörü düşünün. Toplumdaki bütün haksızlıkları görür, ancak hiç sesini çıkartmaz. Sadece avukatlık gelirini,  sadece yayımlayacağı kitabın ya da teksirin kaça satılacağını düşünür. Bu bir namuslu aydın ya da bilim adamı mıdır?

Bir doktor düşünün. Toplumun sağlık koşullarını bile bile, sadece katlar, arabalar almayı tasarlar. Kazanmayı, daha çok kazanmayı amaçlamıştır hayatta… Bu bir hekim yada namuslu aydın mıdır?

Örnekler çoğaltılabilir da da. Uzar gider namussuzlar kervanı.

İsmet İnönü

Bir memlekette namus erbabı en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette gerçek kurtuluş olmaz… derdi. Bu söz çok geçerlidir günümüzde. Namuslu insanın, çevresinde ki haksızlıklara karşı cesur olması, kendisine düşen bir namus borcudur.

Namuslu aydın hep acı çeker. Daha da çekecektir. Fakat bir devrimcinin de dediği gibi

İnsan şu veya bu biçimde ölebilir. Önemli olan insanın sırtını düşmana dönük ölmemesidir…

Her ülkede emperyalizme ve kapitalizme karşı başkaldıran namuslu aydınlar yirmi birinci yüzyılda dikilecek meçhul asker anıtlarının bronz taşlarıdırlar.

Yeni Ortam 

18 Ağustos 1974″

Üs mü tesis mi?

Amerikan üsleri ile ilgili zamanla ekleyerek yazacağımız yazılarımızın ilk dokunuşlarını yapalım artık isterseniz. Bildiğiniz gibi ülkemizde Amerika ve Nato’ya ait birçok yer bulunmakta. Bunların en ünlüsü Adana/İncirlik olmakla beraber, İzmir’de ki yerleşkeyi de duymuşsunuzdur. Bunların dışında ülkenin dört bir köşesinde stratejik noktalarda depolar, silahlar, yakıt ikmal noktaları vs. bilinen şekliyle bulunmaktadır.

Yine devletimiz resmi olarak kabul etmese de görgü tanıklarının verdiği bilgiler doğrultusunda Tekirdağ, Kars, Urfa, Ankara, İzmir, Balıkesir dolaylarında da üslerin bulunduğu söylenmekte. Veya vardır kesin olarak bilemiyorum. Bildiğimiz kesin bir şey var ise oda ülkemizin NATO tesisi adı altında ikili antlaşmalarla başka ülkelere bölgesel silahlı/silahsız yerler tahsis ettiğidir.

İlginçtir devlet içerisindeki “bir takım cuntacıları, şantajcıları, gladiocuları yakalayacağız” diyerek tespit edilen kişiler tutuklanıp yakalanırken. Bunların haricinde, bu bahsettiğimiz üsler ve tesisler konusuyla alakalı yapılan antlaşmalarda ise hükümetimiz hiç sesini çıkarmamaktadır. Gerçi şimdiki hükümet değil, geçmiş hükümetler de benzer tepkisizliği sergilemediler mi?

“Özgür ülke” naraları atarak sağımızı solumuzu gaza getirmekten ziyade kendi silahlı kuvvetleri olan bir devletin, başka bir devlet askerinin koruduğu ve içini kontrol edemediği yere izin verebilir mi? Vermeli mi? Bu sağlıklı bir bakış açısı mıdır? Halkımızın bunu nasıl yadırgamadığını görebiliyor muyuz peki?

Mesela bir Hindistan üssü olsa Hatay’da garip olmaz mıydı? Bizim Çin’de üssümüzün olması keza…

Çok önemsiz gibi gösterilen bu üsler aslında tampon bölge açısından o kadar önemlidir ki bu ülkeler adına hükümet devirir darbe bile yaptırır diyebiliriz. Geçmiş siyasi hayatımızda bu üslere kafa tutan Ecevit-Erbakan ikilisinden sonra Süleyman Demirel’in bile!!! evet yanlış duymadınız Demirel’lin bile ipi kısa sürede çekilmiştir. Bunları yavaş yavaş belirteceğiz ilerde.

1954 yılında Menderes zamanında konuşlandırılmaya başlanan bu üslerin bizim için en tehlikeli yanının üzülerek söylemeliyiz ki içinde neler döndüğünü bilemememiz olduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği gibi ülkemizin meclis dışından anayasaya aykırı biçimde yaptığı anlaşmaların bir bölümü bunlar ile ilgili. Üslerde hangi silahlar var? Tahrip güçleri nedir? Herhangi bir silahlı çatışma durumunda hangi durumlarda bulunabiliriz? Bunlar ile ilgili bilgimiz kısıtlı veya hiç yok denecek kadar az ne yazık ki.

Düştüğümüz bu durum ile ilgili geçmişte birçok benzer tartışma yapılıyor. Zaten günümüz siyasi tartışmaların yarısı geçmişte dillendirilmiş şeyler. Lafı fazla uzatmadan Mumcu’nun bir başka yazısına kalemi bırakalım isterseniz. Daha devamını da zamanı gelince yazacağız.

Amerikan Üsleri

1963 yılında 3.Ordu Komutanı olan Org. Refik TULGA, Trabzon’daki Amerikan üssüne gider. Üs komutanı Amerikalı albay orgeneralimizi üsse sokmaz. Olayı 1969 yılında şu sözlerle açıklamıştır;

Üs komutanı albay, bizi büyük bir merasimle karşıladı. Albay, kantin, kulüp, yemekhane, mutfak gibi tesisleri gezdirdi. Biraz ötede etrafı demir kafesle çevrili gerçek üsse doğru ilerledim. Amerikalı albay yolumu kesti:

– Giremezsiniz, buraya ancak ameikan uyruklu yetkililer girebilir…

– Ben ordu komutanıyım. Bulunduğumuz bölgede giremeyeceğimiz yer olamaz..

– Emir böyle

– Bu hükümranlık haklarımıza tecavüz değil mi?

– Ama ikili antlaşmalar var..Bir viski almaz mısınız paşam?

– Hayır…

– Kıtayı denetleyecek misiniz?

– Hayır…”

Sayın Tulga’nın bu anıları bizlere şunları düşündürdü; Türkiye’de Amerikan üslerinin ulusal bağımsızlığımızı kısıtlayıp kısıtlamadığı yukarıda yazdığımız olayla anlaşılmaktadır. Türkiye’de Amerikan üslerinin yaratacağı sakıncalar üzerinde bu günlerde bir kaç satır yazmayı da gerekli görmekteyiz. Sanırız Kıbrıs bunalımı hareketi, bazı gerçeklerin de iyiden iyiye anlaşılmasını sağlayacaktır.

İkinci dünya savaşından bu yana “klasik savaş” öğretilerinde büyük değişiklikler ortaya çıkmıştır. 1960’lardan sonra Pentagon generalleri, roket stratejisine göre savaş planlarını saptamaktadır. İki büyük dünya devi arasında çıkacak bir savaş artık nükleer silahlarla yapılacaktır.

Sovyet bloğu bu nükleer savaş için gerekli askeri hazırlıkları yapmaktadır. Amerika ve Rusya arasında şimdi bir nükleer denge kurulmuştur. Her ülkede de herhangi bir savaş anında birbirlerinin üslerini dakikalara sığacak bir süre içerisinde yok etme olanağına sahiptir.

Nükleer savaşın bu özellikleri ortadayken, Amerika’nın denizaşırı ülkelerde bulunan üslerinin varlığı sadece askeri amaçlara bağlanmaz. Bu üsler, Amerika’nın denizaşırı ülkelerdeki askeri ve siyasal etkinliğini sürdürmek amacı ile korunmaktadır. Amerikan üsleri, sadece bir sıcak savaşın stratejik bölgeleri değil, daha çok soğuk savaşın psikolojik ve siyasal kuruluşları olarak kullanılmaktadır.

Üslerin Türkiye’ye ne zararı olabilir? Askeri tehlike olarak şunlar söylenebilir;

Sovyetler ile Amerika arasında bir savaş çıktığında, Sovyet roketlerinin ilk hücum edeceği bölgeler Türkiye’deki amerikan üsleridir. Amerikan savaş planına göre, savaşın ilk anında Türkiye bir hedef tahtası olacak ve Amerika, saldırı darbelerinden bir süre korunmuş olacaktır.

Öyleyse?…

Türkiye ulusal savunmasını ancak kendi ulusuna güvenerek yapabilir. Askeri güvenliğimiz, tek yanlı bir saldırı olasılığına ve NATO stratejilerine göre sağlanamaz. Bunu en yakın örneği kıbrıs çıkartması dolayısıyla görmüş bulunuyoruz. Kıbrıs sorunu, yeniden ulusal kaynaklarımıza dönüşü gerektirmiştir. Türkiye’deki amerikan üsleri sorunu zaman geçirmeden ele alınmalıdır. Türk generalini Türkiye’deki amerikan üssüne sokmayan gerçek, başımızı gömdüğümüz kumlardan çıkarmanızı gerektirecek kadar acıdır ve ciddidir herhalde…

Yeni Ortam 9 Ağustos 1974″

Son olarak yıllar sonra soğuk savaş yıllarında ülkemizdeki ABD üslerinde nükleer bombaların bulunduğu ortaya çıkıştır. Yani 30-40 yıl evvel gerçekten sıcak bir savaş olsayış ülkemizin atış tahtası kıvamında işlem görmesi kaçınılmazmış bunu anlıyoruz. Peki bundan hükümetlerimizin haberleri var mıydı? Var ise ülkeye hesap vermek zorundadır bana göre. Yok ise durum daha da vahimdir sanırım.

Şuna da değinmekte fayda var. Hükümetlerin her şeyi halka açıklamasından taraf değilim. Çünkü ülkeler arası ilişkiler ve çıkarlarımız bunu gerektiriyor olabilir. Sorun şu; bizim çıkarlarımız mı bunu gerektiriyor, yoksa başka ülkelerin çıkarları bizim çıkarlarımız gibi mi gösteriliyor? Bunları iyi analiz etmeli ve değerlendirmeliyiz. Hep dediğimiz gibi bu üslerin ülkenin değil, birilerinin çıkarlarına daha çok katkı sağladığı gerçeği kabak gibi meydanda duruyor sanki. Peki neden konuşulmuyor? Neden bu kadar normalleştirilmiştir bu olay onuda okuyanın takdirine bırakıyoruz.

İlerki dönemlerde tekrar değineceğimiz bu üs meselesine Demirel’in sözleri damga vuracak. Ve bu üslerin bizi nasıl dolaylı yoldan 12 eylül darbesine götürdüğünü öğreneceğiz.

1974 – Ecevit’in Suyu Isınıyor (III)

Üçüncü ve son kısım olarak kısa bir özet geçersek bu yılı yeniden;

* Ecevit başbakanlığında Erbakan hükümetinin kurulması ve peşinden haş haş ekiminin başlatılacağının açıklanması

* Amerikanın Türkiye’yi uyarması ve ambargoyla tehditi

* Yunanistan ile kıta sahanlığı sorunu

* Kıbrıs ile çatışma ortamı

* Petrol şirketlerinin petrol ithalatını durdurması

* Kıbrıs çıkartmasının başlatılması

* Türkiye’ye yönelik ambargonun uygulanmaya başlaması

Bunların neticesinde NATO ile ilişkiler gözden geçirme aşamasına gelindiği görülüyor. Tabii hükümet iç dış baskılara daha fazla dayanamayarak güvensizlik alıp düşeceği dönem öncesi yorumlarda bulunuş MUMCU. Ülkenin bir kısmı harekata destek verirken, bir kısmı ise Amerikanın karşıya alınmasının iyi olmadığı görüşünde. Sonuçta biraz sıkıya gelen ülkede kurtuluş savaşından sonra belkide ilk elle tutulur diklenmemize halkımızın desteği sadece 9 ay sürüyor. Demirel başbakanlığında milliyetçi cephe hükümeti ilerde kurulacak ve ülke karanlık bir çatışma ortamına sürüklenecek göreceğiz.

“Kissinger’in Düşündürdükleri

Amerikan dış işleri bakanı Dr.Kissenger, düzenlediği basın toplantısında;

“Hiçbir NATO müttefiki birbirleriyle Amerikan silahı kullanarak savaşamaz..” demiştir. Bu sözün arkasında önemli sorunlar yatmaktadır.

1963 Kıbrıs bunalımında da ABD başkanı;

“Size verilen silahları Amerika’nın izni olmadan kullanamazsınız” diyerek başbakan İnönü’yü kaba bir şekilde tehdit etmişti.

Gerçekten de, Türkiye, Yunanistan ile birlikte NATO’nun güneydoğu kanadını oluşturmaktadır. Her iki devlet, aynı antlaşmaların yükümlülüğü altında, aynı savunma taktik ve stratejilerine göre yıllarca NATO karargahına bağlı olarak çalışmışlardır. Şimdi Kıbrıs sorunu dolayısıyla iki NATO üyesi devletin orduları karşı karşıya gelmişlerdir. Doğaldır ki bu sonuç pentagon generallerini düşündürmektedir.

Kissinger diplomasisi, soruna barışçı çözüm yolu bulma gerekçesiyle yeni çarelere başvurmuştur. Bir yandan Yunanistan’da kaba görünüşlü faşist cunta tebdil-i kıyafet ederek yerini Karamanis başkanlığında sivil bir yönetime bırakırken, öte yandan terörist Sampson yerine Kleride Kıbrıs Cumhurbaşkanlığına getiriliyordu.

Pentagon generalleri için en kolay çözüm her iki ülkede, kendi dümen sularında yönetimlerin varlığıydı. Amerikanın yanıldığı nokta Türkiye’de köprülerin altından çok suların aktığını anlamamalarıydı. Amerika haşhaş sorunu dolayısıyla, iyiden iyiye gündeme aldığı asi Ecevit’i yola getirmek için çareler düşünmekteydi. Askeri yardımları keserek Ecevit’i güç durumda bırakacak, ülke içinde hoşnutsuzluklar baş gösterecekti. Amerika, Türkiye’nin tıpkı 1963 ve 1967 yıllarında olduğu gibi çıkartmaya cesaret edemeyeceğini sanmakta, CIA’den bu yolla istihbarat almaktaydı.

Türkiye’de bazı çevreler, Ecevit’in Amerikalıları başımıza bela ettiğini söylemekte ce bu hükümetin bir an önce değiştirilerek yerine Türk-Amerikan ilişkilerine önem veren bir hükümetin geçmesini istemeye başlamışlardır. Petrol şirketleri ise, önce eyleme geçerek üretimi durdurmuşlar, sonra da bir adım geri çekilmeyi yeğleyerek, gelecek günlerin bunalımlı sürecini beklemeye başlamışlardır. Bu arada, Kıbrıs bunalımı çıkar çıkmaz ATAŞ rafinerisinin bir teknik arızadan söz edilerek yeniden üretimi durdurması da gözden kaçmamıştır. İçte ve dışta bu gelişmeler, Ecevit’e karşı bir kuşatma harekatını oluşturmaktaydı.

Önümüzdeki günlerde, muhalefet yeni direnme odakları yaratarak, Ecevit’in dış politikasını demogojinin yaylım ateşine tutmaya çalışacaktır. Çünkü Kıbrıs sorununun Türkiye yararına kökten çözümlere bağlanması, Türkiye’nin NATO konusunda serinkanlı kararlar almasına bağlıdır. Ecevit’in bağımsız bir dış politikada direnebilmesi, uluslararası antlaşmaların yeniden gözden geçirilmesine bağlıdır.

Türkiye’nin izleyeceği tutarlı dış politika, bir ölçüde NATO dışında tutulacak bir askeri gücün varlığına bağlıdır.

Yeni Ortam 26 Temmuz 1974

Birde yazının sonuna bize laf sokan Henry Kissingerin bir röportajını koyayım dedim. Eeee adamlar işinin ehli gibi görünüyor gerçektende. Amaçlarına ulaşacaklar mı bunu da ilerde göreceğiz. Hele Suriye’yi ve İranı’da ele geçirsinlerde devamı gelir elbet.

1974 – Ecevit’in Suyu Isınıyor (I)

Artık yavaştan tarihi olayları sırasıyla işlemeye başlayalım isterseniz. Mumcunun genel yazılarını referans alarak ilerleyeceğimiz zamanda, ara ara yazılarının bir bölümünü derleyip koyacağım. Günümüze etkisi, 30-40 yıl sonra bizim gördüklerimiz ve geldiğimiz/gittiğimiz nokta gözler önüne serilecek.

1974 yılından başlangıcı alsak da, geçmiş yılların yaşanmışlıklarını ara ara öğreneceğiz. Biraz özet geçeceğiz bu yılları. 1974 ocak ayında Ecevit-Erbakan ortaklığında bir hükümet kuruluyor. Kurulmasıyla bu yarı sosyalist yarı muhafazakar iki lidere başlıyorlar ayarı vermeye. Daha doğrusu, bu ikisi bir ayar vermeye çalışıyorken ellerinde patlıyor ülke ekonomisi. Ülke ekonomisinin kötü olduğu, bunların sebep olmasıyla daha da kötüye gittiği yıllar bu yıllar. Hani çevirdiğinizde amcayı kolundan “amca 1974 Ecevit baştaydı ya hani” dediğinizde “aç kaldık, karneyle ekmek alırdık, benzin yok yağ yok şükür Allah’a şimdi iyiyiz hep CHP işte” der ya hani. Aslında unuttukları, daha doğrusu unutmak istedikleri tarihi gerçekler var. Birincisi Necmettin Erbakan ile ortak alınan kararlar ve yönetim vardır, ikincisi tarihte belkide kurtuluş savaşından sonra ilk defa başka ülkelere karşı dirayetli bir duruş sergilenmiştir.

Bazı arkadaşlar dirayetli duruşun ne olduğunu tam bilemediklerinden olsa gerek, başbakanlarının attıkları palavralardan gaza gelerek diğer ülkelere karşı bir “duruş” sergilediklerini sanıyorlar. Pekala hangisi gerçek bunlardan? Yazacağım 1974 hükümet kararları mı, Süleyman Demirel’in masaya yumruğu vurması mı veyahutta Tayyip Erdoğan’ın Davos zirvesi mi “onursal bir duruş” sergilemektir? Başbakanlar doğal olarak halkın desteğini ve güvenini kazanmak adına bu tür davranışlara söylemlere gidecektir. Biz ise bunu analiz etmeli, kimin doğru söyleyip bizim için bir şeyler yapmaya çalıştığını, kimin bizi kandırdığını iyi bilmeliyiz.

Bunun için bir çok asılsız haber ve resim bilgi kaynağı olarak veriliyor. Bana göre bakılması gereken şey etki/tepki prensibi olacaktır. Yani, yaptığınız çıkışın neticesinde o ülkeyle/ülkelerle nasıl bir ticari ve diplomatik ilişkilerde bulundunuz? Eleştirip, kafa tutup, tehdit edip arkadan askeri antlaşmalara ticari ortaklıklara devam ediliyorsa işte bu “duruş” yalan bir duruştur.

Dönelim 1974 yılına. İşte değişik bir hükümet başa geçince ve bir şeyleri kurcalamaya başlayınca Amerika başta olmak, dünyanın diğer ülkelerinden tepki alıyor. Tabi, bizim gibi zaten canı kçında olan bir ülke için Amerikanın ambargosu oldukça vahim sonuçlar doğuruyor. Peki neden ambargo yapıldı? Sonucunda neler yaşandı?

İlk önce haşhaş ekiminin yapılacağı söylemi ortalığı gerdi. Amerika, haş haş ekiminin yapılmasını istemiyordu. Kos koca ülkeydik ama “sanane lan! ister ekerim, ister dikerim” diyememiştik. Ecevit’in bu çıkışı neticesinde ortalık geriliverdi. Peşinden Kıbrıs sorunun ortaya çıkması ve 24 Temmuz 1974’te savaşının gerçekleşmesi, ordumuzun silahlarını kullanmasına izin verilmemesi!, gaz, petrol, silah, ticaret ambargoları neticesinde daha fazla dayanamayıp güvensizlik oylarıyla hükümetin 74 sonlarına doğru devrilmesine giden yaklaşık 9 aylık süreçtir 1974 siyaseti. Yani “duruş” sergilemenin faturası bize pahalıya mal olmuş gibi görünüyor. Ülkenin bu ambargo ve engellemeler neticesi dolayısıyla ekonomik bunalıma girmesi, artan enflasyon ve işsizlik ile beraber vatandaşımızdan tekmeyi kısa sürede yemelerine sebep olmuştur. İşte “eskiden benzin yoktu, tüp yoktu” argümanlarının çıkış sebebi genel itibariyle budur. Karneyle ekmek olayı ise aslında daha eskidir ama onu boş verin.

Efendim, işte bu yaşanan olayları bazı tarihlerle Mumcunun o zamanki yorumlarına ve yazılarına bırakıyorum. Peş peşe iki veya üç yazı gelecek, durumu biraz öğrenmemizi sağlayacak. Birde 1974 sürecinde saçma sapan açıklamalara girmedim yorumlamadım bunları. Mesela, Kıbrıs çıkartmasını Ecevit değil, Erbakan yapmış veya haş haş ekimini Ecevit istemiş ama Erbakan istememiş tarzı argümanlar elle tutulur veriler değil. Birincisi, kararlar ortak iki partinin kararlarıyla alınmıştır. Yani Erbakan, kendi kafasına göre orduya “hadi girin” diyemez. Keza, Erbakan’ın desteğini almadan Ecevit bir çıkartma yapmaya cesaret edebilir miydi? Farklı fikirleri olmuş olabilir lakin kararları ortaktır ve bu hükümeti bağlar zaten. Yine Ecevit mesela Kıbrıs çıkartmasını daha ileriye götürmemiş, adanın hepsini almaya çalışmamıştır. Bunlar stratejik hareketler ve doğru atılması gereken adımlardır. Kıbrıs garantörlüğünü sağlamanın verdiği yetkiden daha ileriye gitmemek şimdi baktığımızda daha hayırlı olmuş gibi görünüyor. Süreç devam ederken ülkenin nasıl kıskaca alındığını ve hükümetin ekonomik zorlamayla düşürüldüğünü görüyoruz. Buradan, dışa bağımlılığı olan ülkelerin (borç para veya mal) kendi kararlarını aslında alamadığının da bir örneğidir bu yıl. Buyurun kalemi Mumcuya bırakalım bakalım ne demiş 74 başında, ortasında ve çıkartmadan sonra ;

“Türkiye ve Yunanistan’a yapılan Amerikan yardımları, ABD devletler kongresince kabul edilmiş olan, 22 Mayıs 1947 tarihli bir yasa uyarınca sağlanmaktadır. Bu yasanın ön sözünde, Türk ve Yunan hükümetlerinin “birleşik devletler hükümetinin milli bütünlüklerini ve hür milletler olarak varlıklarını sürdürmek  için gerekli mali ve her türlü yardımı acil olarak istedikleri… Bu milletlerin milli bütünlükleri ve varlıklarının, bütün hürriyet sever halkların güvenliği bakımından önemli olduğu” belirtilmektedir. Yasada ayrıca, Amerikan başkanının “BM’nin çıkarlarına uygun mütalaa ettiği zamanlarda Yunanistan ve Türkiye’ye bu hükümetlerin isteği üzerine ve kendisinin saptayacağı kayıt ve koşullarla” yardımda bulunulacağı açıklanmaktadır.

– Türk hükümeti benden yardım istemiştir. Ben de bu yardımı yapıyorum. Ancak bu yardım “Amerikanın çıkarlarına uygun olduğu sürece yapılır. Bu yardımın koşullarını Amerikan başkanı saptar. Bu tek taraflı yetkiye göre Başkan isterse yardımı keser, isterse kesmez

İşte anayasamızın ön sözünde yazılı “dünya milletler ailesinin eşit haklara sahip şerefli üyeliği” bu Amerikan yasasının ipoteği altındadır. Dünya uluslar ailesi arasında eşit haklara sahip şerefli üyelik yapma olanağının bulunup bulunmadığı dış ilişkilerinizin siyasal ve ekonomik gözlemiyle anlaşılmaktadır.

1964 yılında kıbrıs bunalımı sebebiyle soydaşlarımıza yardım eli uzatmak istediğimizde Amerikan başkanı 1947’de kabul edilen bu yasadaki yetkiye dayanarak;

 “Ben bu silahları size belli amaçlarla verdim. Bu silahları benden izin almaksızın kullanamazsınız” demiş ve İsmet Paşayı, bir süre sonra ülkeye yolladığı General Porter aracılığıyla düşürmüştür. Aynı günlerde, Kıbrıs’ta Amerikan büyükelçisi, D.Mazhar Özkol’a;

“Olayları büyütüyorsunuz, alt tarafı üç-dörtyüz Türk ölmüş. Türk hükümeti bunu ulusal onur sorunu yapmasın” diyor ve onurlu büyükelçiden şu karşılığı alıyordu;

“Bu günkü Le Monde gazetesinde bir haber var. Okuduğunuzu sanırım. Vietnam’da, Amerikan savaş gemilerinin yanından hızla geçen Kuzey Vietnam gemileri, Amerikan muhriplerinin boyalarına zarar vermişler ve sizin hükümetiniz de sert bir protesto yollamış. Ekselans, burada zarar gören sadece gemilerin dış boyaları değil, insanlar katlediliyor. Soydaşlarımız katlediliyor..”

Büyükelçimiz de bir süre sonra Kıbrıs’taki ulusal onurumuzu koruyan kişilikli tutumu nedeniyle, “merkeze” alınıyor ve bir köşeye atılıyordu.

Haşhaş ekim yasağı da, ulusal çıkarlarımızı bir kez daha gerçekçi gözle değerlendirmemizi gerektiriyor. Haşhaş tohumu, yeni sorunların tomurcuklarını saklamaktadır şimdilik. Birkaçgün önce Ankara’ya gelen iki ABD temsilcisi, Ecevit hükümetini, haşhaş ekimiyle ilgili son kararları gözden geçirmeye çağırmışlar ve;

“Eğer haşhaş ekimine izin verirseniz, bütün Amerikan yardımları kesilir” diyerek gözdağı vermişlerdir. Buna karşı sayın Ecevit iki “gayri resmi” Amerikan parlamenterini kabul etmemiş ve Türkiye Cumhuriyeti hükümeti koltuğunda, “ulusal onuru” koruyan bir başbakanın oturduğunu Amerikan hükümetine hatırlatmak istemiştir.

Bundan sonra ilginç gelişmelere tanık olacağız. Eğer Ecevit hükümeti bu kişilikli tutumunu sürdürürse, Amerika hemen meydan okumaya çalışacak hükümeti önce askeri yardımı kesmek ile korkutacak, bir süre sonra da çeşitli ekonomik ve siyasal girişimlerle Ecevit yönetimini yıpratmaya ve devirmeye çalışacaktır.

Yeni Ortam, 18 Mart 1974