Sorumlu Olmak – Uğur Mumcu Anısına

Sorumlu Olmak

Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan haksızlık bütün topluma karşı yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleştirilmedikçe, haksızlıkların ve adaletsizliklerin önüne geçmeye olanak bulunamaz.

– Bana dokunmayan yılan bin yaşasın… felsefesi, toplumun bütün bireylerini sarar ve birçok insan:

– Adam sen de… bencilliği ve bireyciliği ile yetişir. Herkes kendi küçük dünyasının kabuklarında, sessiz sedasız yaşamayı hüner sayar.

– Sen mi kurtaracaksın? gibi sorularla kavgadan gürültüden uzak tutulmak, günlük yaşantının mutluluk zırhlarıyla sarılıp sarmalanmak hiçbir yasanın suç saymadığı ve bir çok insanın da küçük görmediği bir yaşam biçimi olarak belirir.

– Beni düşünmüyorsan, çocuklarını da mı düşünmüyorsun? gibi duygusal tepkilerin göz dağlarıyla sıkıştırılmış sorumluluk duygularının sınırladığı insanlar, yaşamlarında bir başka mutsuzluğun gölgeleri ile boğuşup dururlar öylece.

Düşündüklerini bir kez bile yüksek sesle söyleyememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne hiç haykırmamış bir insanın bilinç ve duygu dünyasında doğan girdaplar belki de sabah akşam boğmuştur kişiliğini.

Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir basbayağı. Susmak.. susmak… hep susmak. Konuşmamak, konuşmamak… Üstlenilen görev budur bütün yaşam boyunca. İnsanları saran küçük çemberler büyüye büyüye demokrasinin boynuna bir halka gibi geçer. Suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur bir süre sonra.

Bir kişiye yapılan haksızlığı her insan yüreğinde ve bilincinde duymalıdır bütün ağırlığınca. Bu sorumluluk bilinci kurulmamışsa her yeni haksızlık bir “kader” gibi benimsenir bütün toplumda. Oysa ne yoksulluk ne de haksızlık “kader” değildir. Yoksulluğun ve haksızlığın nedenleri vardır. Bunları birer birer saptayıp toplumun önünde haykırmak gerekiyor.

Toplumdaki her insandan beklenen bu da değildir aslına bakarsınız. Herkes, kendi görevinin sınırları içinde dirençli olabilse bir ölçüde kolaylaşır işler.

Yargıçsınız; önünüzdeki sanığın suçsuz olduğunu biliyorsunuz. Fakat emir almışsınız. Mahkum edersiniz bile bile.

Doktorsunuz; önünüze işkence evlerinden getirilen bir hasta çıkardılar. Verilen emirlere uyar, sahte raporlar düzenlersiniz.

Memursunuz, amirsiniz; bir altınızdaki memurun sicilini bozmak için verilen emirleri körü körüne yerine getirirsiniz. Belki sivilsiniz. Terfi bekliyorsunuzdur. Belki de albaysınız, generallik sırasındasınız. Hemen bozarsınız sicilleri. Başkalarının mutsuzluğu üzerine kendi mutluluğunuzu kurmak istersiniz.

Kimler gelir, kimler geçer böylece…

Aynı çark insanları öğütür. Dönme dolap gibidir yaşam. Bakarsınız yüksektesiniz, bir bakmışsınız inmişsinizdir o yüksek yerlerden. Geriye sadece insanın kişiliği ve onuru kalmıştır. Bu onuru, daha yükseklere sıçrayabilmek için bir “pey akçesi” olarak sürenler, önünde sonunda bir insanlık yıkıntısı, bir “enkaz” olarak kalırlar belleklerde.

Yirminci yüzyılda uygarca direnişin adıdır “medeni cesaret.” Bu konuda çok zengin değil toplumumuz. Bir kaplumbağa gibi yaşamayı, bir “sürüngen” gibi beslenmeyi, bir “yılan” gibi yükseklere tırmanmayı hüner saymışız yıllarca. Sorumluluk pınarlarından, bilinç çeşmelerinden gürül gürül akan kişilikleri, köhneleşmiş yasaların kıskacı altında yaşatmayı tek çıkar yol bilmişiz yıllarca.

Karanlıklarla beslenen korkuları, bir tel örgü, bir dikenli tel gibi sarmışız dört bir yanımıza. Yüreksizliğin özrünü bir parça da kendi küçücük dünyalarımızın mutluluğuna sığınarak gidermek istemişiz.

Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız. Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci, özgürlüğün de, demokrasinin de tek güvencesidir. Bu güvence sağlanmadıkça, demokrasinin temeline bir tek taş bile konmuş olamaz.

Unutmayalım ki “cesur bir kez, korkak bin kez ölür.” Önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir “mezar taşı” gibi suskunluk simgesi olmamasıdır.

Yeni Ortam, 9 Aralık 1974

İdealistlik Falan

Şu yaşam dediğimiz şey bir garip lan hakkaten. 20 yıl evvelinde kesinlikle doğru dediğiniz bir şeyin günümüzde “yea olmasa da olur amcoğlu” şekline evrimleşmesine şaşırarak tanık olmaktayım. Evet belki benimde ne bileyim bazı hareketlerim fikirlerim değişmiştir bunlar normal şeyler ama bazı değerlerden bu kadar toplum olarak uzak olmamız, uzak olmaya çalışmamız ve bunu hatta tavsiye etmemizi aklım almıyor arkadaşlar. Ha bizdeki dönüşüm Yiğit BULUT dönüşümü tarzında değil elbette bu farklı bir şey yeni bir din gibi diyebiliriz bu adamlardaki dönüşümü.

Bu tip insanların yüzlerine afedersiniz sçtıklarından onlar için dün ne söylediklerinin veyahutta bugün ne söylediklerinin bir önemi yoktur. Onlar için önemli olan tek şey paradır bu kadar açık ve nettir. Uzaklaşalım bu meymenetsiz heriften ıyyğğğ pis herif. Hemen gülerek kurtulalım bu negatif elektriğimizden 🙂

Ne yalan söyliyim öyle dindar bir ailem olmadı hiç. Çocukken annem uyumadan evvel iki üç dua okuturdu gerçi, bizde kuran kursuna gittik yani durun hemen yan gözle bakmayın. Ebeveynlerimin herkes gibi doğruları yanlışları oldu yani ailesi olan normal arkadaşlardan bahsediyorum. Eğitimimiz aile içinde düzgün bir adam olmaya yönelikti gerçekten. Siyasetten uzak (ki zerre yanaşmadım ilk 22 yıla yakın) doğru konuşan, yalan söylemeyen, anaya babaya saygılı, vatana millete hayırlı bir evlet kıvamında aile içerisinde büyüdüm. Ülkemin her yerinde okuduğumdan ne lazı bildim, ne kürdü nede türkü. Arkadaşlarım vardı gittiğim yerde yeni yeni insanlar, dostlar, öğretmenler..

Okulda düzgün adam olmayı öğrenmeye çalıştık işte. Kıyıda kalmış devlet okullarında bazı gerçekten elmas gibi hocaların ellerinde bazen fişi prize takacak beceriden yoksun hocaların ellerinde büyüdük hadi ben öyle büyüdüm diyeyim sizi bilmem. Düzgün bir adam olmak amacıyla çıkmışız yola. Okuyacağız, cahil kalmayacağız, dürüst olacağız, soymayacağız, ihanet etmeyeceğiz falan. Hep beraber dostlarımızla yapacağız bunları elbette okuldaki çocuklarla. Bilmiyorum cinsiyet ayrımını, ırk ayrımını, milletin içindeki düşmanlıkları falan. Marangozun oğlu Engin var Giresun’da, çobanın oğlu sümüklü Ferdi var yanımda Amasya’da, “şimdi şöyle oluyor iiiiiiii” diyen Ümit var yanımda Sivas’tayken.. Bir çok arkadaşım var zengin/fakir, babası okumuş/cahil olan var, çingene Osman’da benle beraber oradaydı kaymakamın kızı da benle beraberdi. Harbi lan kaymakamın kızı vardı Kars’tayken ilkokulda bana aşıktı kız ilk onu öpmüştüm hayatımda sanırım ehehhe nerede kim bilir.

Hocalarımız vardı işte çeşit çeşit boy boy. Yeni acemiler vardı, çok yaşlı konuşamayan vardı be kimi görücen anasının nikahında doğuda. Hepimizi tek bir şey için yetiştirdi bu sistem; düzgün bir insan olmak. Bu sebeple liseye giderken dünya klasiklerini okuyup bitirmem tavsiye edildi. Diğeri işte çalıştı babasının yanında çırak olarak ekmek parasını öğrendi, beriki dualar öğrendi kuran okudu ne farkı var? Niçin insanlar çocuklarına bunları yaptırıyor? Bizde öyle yaparız zaten bu amaç doğrultusunda ama şu bu eğitimle yetişen adamlar “hayat” dediğimiz şey ile karşılaştıklarında dumur olmuyorlar mıdır?

Yok hani çocuklukta teletabileri seyredip daha sonra dumura uğramış olabilirsiniz çok normal bir şey zaten bu durum. Benim dediğim farklı bir şey aga. Hani yetiştirildik, okuduk, askere gittik cart curt geldik yumurtanın zort dediği yere baktık ki toplum dürüst değil, ırkçı, cinsiyet ayrımcılığı yapılıyor. Mezhepçilik var, din sömürüsü inanılmaz boyutlarda. Atatürk diye diye içi boşaltılmış. Nerede ulan benim çırak olan emekçi arkadaşım, nerede haram lokma boğazından geçmeyen hocanın oğlan? Yani ne bileyim babası marangozluk yapan Engin şimdi “sktiret yapıştır yamuk suntayı anlamaz gerizekalılar” mı diyor? Bu nasıl bir halk olmuşuz lan biz böyle?

Neden bunları yazdım başta yazacağımızı sona yazdım neyse artık. Habire bana yakıştırılan bir şey varda arkadaşlar arasında. “Şeker sen çok idealist olmuşsun kanka alırlar aklını” tarzı veya “amcoğlu tamam haksızlıklara sesini çıkaracaksın ama öyle kolay değil bakacaksın çorbana” gibi cümleler ile geliniyor. Bu arkadaşlar kızmıyorum okudular ise üzülmesinler gerçekten ama neden bozulduk böyle arkadaşlar. Farklı dünya görüşlerine sahip olabiliriz, farklı partilere oy verebiliriz, ortak zevklerimiz azdır vs ama bizi bağlayan bir şey var ilişkilerimizi tutan birşey bunu kaybediyoruz hatta kaybetmişiz sanırım. Böyle “kendimi kurtarayım yanımdakinden banane” düşüncesi nasıl işlemiş içimize. Kafa eğen olmuşuz pis insanlara, bu beş para etmez sisteme.

Sen ailenden dürstlüğü, okuldan paylaşmayı, askerden vatan sevgisini öğren, o kadar Uğur MUMCU kitabı oku, klasikleri bitir, menkıbelerden feyz al felsefeye dal efemdim sonra gelsinler sana “eee işine bakacaksın yoksa geberir gidersin”….Üzücü ne diyeyim.

Nasıl birileri olduk yaşamak için? Yaşamak için başkalarının üstüne basmalı mıyız gerçekten? 20 yıl bunları öğrenmediğimiz halde neden farklı davranmamız isteniyor?

Ve bu değerlerin arkasına saklanıyor insanlar. Emekçi ustalığın, dindarlığın, Atatürkçülüğün, vatan sevgisinin… Üç kağıtlar çevirerek kurdukları düzenlerinin üstünde yaşıyorlar her gün belkide kurdukları dünyanın üstünde. Çekiniyorlar bu sebeple benim gibilerden sanırım belkide bu sebeple bu aklı veriyorlar. Belki de üzüldüklerinden bilemiyorum. Naparım ilerde bunu da bilmiyorum ama kolay değil gerçekten. Daha öncede yazdığım bir MUMCU yazısı sanırım hep aklımda kalacak.

Aydın Dediğin (II)

İlkinin devamındaki yazımız hedefi aydınlar, eğitimciler, okumuş insanlar ve en önemlisi sıradan vatandaşa hitaben dökülüyor sayfamıza. Uğur MUMCU’dan efsanevi bir yazı daha belki bu günleri görerek yazmıştır.

Hazır Murat KARAYILAN basın toplantısıyla halkımıza seslenmişken şunu bir okuyalım bari. Belki olayları birbiriyle tamamlamak lazım. Çünkü dün yaşananlar ciddi anlamda toplumumuza yapılan bir haksızlıktı. Utanç tablosuydu bu konuşmalar, açıklamalar. Ve tek kelime sesini çıkartmıyorsa bu halk ne denilebilir? Adını barış mı zannediyorlar her anlaşmanın? Ne diye savaşıldı o zaman? Neyse moralim bozuk bu sıralar kalemi bırakalım sahibine;

Sorumlu Olmak

Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan haksızlık bütün topluma karşı yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleştirilmedikçe, haksızlıkların ve adaletsizliklerin önüne geçmeye olanak bulunamaz.

– Bana dokunmayan yılan bin yaşasın… felsefesi, toplumun bütün bireylerini sarar ve birçok insan:

– Adam sen de… bencilliği ve bireyciliği ile yetişir. Herkes kendi küçük dünyasının kabuklarında, sessiz sedasız yaşamayı hüner sayar.

– Sen mi kurtaracaksın? gibi sorularla kavgadan gürültüden uzak tutulmak, günlük yaşantının mutluluk zırhlarıyla sarılıp sarmalanmak hiçbir yasanın suç saymadığı ve bir çok insanın da küçük görmediği bir yaşam biçimi olarak belirir.

– Beni düşünmüyorsan, çocuklarını da mı düşünmüyorsun? gibi duygusal tepkilerin göz dağlarıyla sıkıştırılmış sorumluluk duygularının sınırladığı insanlar, yaşamlarında bir başka mutsuzluğun gölgeleri ile boğuşup dururlar öylece.

Düşündüklerini bir kez bile yüksek sesle söyleyememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne hiç haykırmamış bir insanın bilinç ve duygu dünyasında doğan girdaplar belki de sabah akşam boğmuştur kişiliğini.

Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir basbayağı. Susmak.. susmak… hep susmak. Konuşmamak, konuşmamak… Üstlenilen görev budur bütün yaşam boyunca. İnsanları saran küçük çemberler büyüye büyüye demokrasinin boynuna bir halka gibi geçer. Suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur bir süre sonra.

Bir kişiye yapılan haksızlığı her insan yüreğinde ve bilincinde duymalıdır bütün ağırlığınca. Bu sorumluluk bilinci kurulmamışsa her yeni haksızlık bir “kader” gibi benimsenir bütün toplumda. Oysa ne yoksulluk ne de haksızlık “kader” değildir. Yoksulluğun ve haksızlığın nedenleri vardır. Bunları birer birer saptayıp toplumun önünde haykırmak gerekiyor.

Toplumdaki her insandan beklenen bu da değildir aslına bakarsınız. Herkes, kendi görevinin sınırları içinde dirençli olabilse bir ölçüde kolaylaşır işler.

Yargıçsınız; önünüzdeki sanığın suçsuz olduğunu biliyorsunuz. Fakat emir almışsınız. Mahkum edersiniz bile bile.

Doktorsunuz; önünüze işkence evlerinden getirilen bir hasta çıkardılar. Verilen emirlere uyar, sahte raporlar düzenlersiniz.

Memursunuz, amirsiniz; bir altınızdaki memurun sicilini bozmak için verilen emirleri körü körüne yerine getirirsiniz. Belki sivilsiniz. Terfi bekliyorsunuzdur. Belki de albaysınız, generallik sırasındasınız. Hemen bozarsınız sicilleri. Başkalarının mutsuzluğu üzerine kendi mutluluğunuzu kurmak istersiniz.

Kimler gelir, kimler geçer böylece…

Aynı çark insanları öğütür. Dönme dolap gibidir yaşam. Bakarsınız yüksektesiniz, bir bakmışsınız inmişsinizdir o yüksek yerlerden. Geriye sadece insanın kişiliği ve onuru kalmıştır. Bu onuru, daha yükseklere sıçrayabilmek için bir “pey akçesi” olarak sürenler, önünde sonunda bir insanlık yıkıntısı, bir “enkaz” olarak kalırlar belleklerde.

Yirminci yüzyılda uygarca direnişin adıdır “medeni cesaret.” Bu konuda çok zengin değil toplumumuz. Bir kaplumbağa gibi yaşamayı, bir “sürüngen” gibi beslenmeyi, bir yılan gibi beslenmeyi, bir “yılan” gibi yükseklere tırmanmayı hüner saymışız yıllarca. Sorumluluk pınarlarından, bilinç çeşmelerinden gürül gürül akan kişilikleri, köhneleşmiş yasaların kıskacı altında yaşatmayı tek çıkar yol bilmişiz yıllarca.

Karanlıklarla beslenen korkuları, bir tel örgü, bir dikenli tel gibi sarmışız dört bir yanımıza. Yüreksizliğin özrünü bir parça da kendi küçücük dünyalarımızın mutluluğuna sığınarak gidermek istemişiz.

Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız. Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci, özgürlüğün de, demokrasinin de tek güvencesidir. Bu güvence sağlanmadıkça, demokrasinin temeline bir tek taş bile konmuş olamaz.

Unutmayalım ki “cesur bir kez, korkak bin kez ölür.” Önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir “mezar taşı” gibi suskunluk simgesi olmamasıdır.

Yeni Ortam, 9 Aralık 1974″

Aydın Dediğin

Etrafımızda duyarız aydın derler adına hani “entellektüel bilgi birikimi” ile gelir bu adamlar, bilgi birikimi var denir bu insanlara. Şehrinize gelir belki bu adamlardan bir tanesi. Konferans verir size, hikayeler anlatır şiirler okur. İyi insanı anlatır, doğru yolu anlatır, nasıl yaşanılması gerektiğini anlatır. Güzel şeylerden bahseder, geçmişe ikide laf atarak birilerini över de över alttan alta. İsmi lazım olmayan bir kişi yine bu argümanlar ile yaşadığım şehre geldi de oradan bahsi açıldı konunun.

Elbette şu günlerde bir “akil insanlar” polemiğidir gidiyor bildiğiniz gibi. Medya tarafından yaratılan bu aydın grubunun ne kadar aydın olduğu, ne kadar dürüst ve düzgün insanlar olduğu konusunda şüpheler var haliyle. Bir kere, toplumumuz bir çok şeyde olduğu gibi aydının, entellektüelliğin, düşünce akımının ve sanatın ne olduğundan habersiz ne yazık ki.

Bu yaratılan sahte aydınların düşüncelerini eleştirmek veya karşı çıkmak ise benzer düşünce tepkileriyle değil, güç kullanarak bastırılmaya çalışılıyor ülkemizde. Ve düşünce olarak eleştiri bile yöneltilmiyor aslında. Çoğu aydın ise sesini çıkartmıyor olanlara, yaşananlara karşı. Olaylara sessiz kalıp, ülkenin sanatçı veya aydın kesiminde hala yer almak mümkün müdür? Düşüncesini dile getirmekten korkmak ve ortalığı namus kavramından yoksun olan bu kişilere bırakmak doğru mudur?

Ve halkın sesi olması gereken bu insanlardan sesini çıkaranlar susturuluyor ise bir şekilde, bunda halkımızın da suçu elbette vardır. “Herkes işini yapacak, davulcu davulunu çalar, üniversite hocası dersini verir araştırmasını yapar, çoban ineğini güder ise karışıklık çıkmaz. Ortalığı karıştırmaz isek gerçek demokrasiye ulaşırız. Demokrasi işte budur” diyen adam aydın olur mu? Gelip bana ne katabilir? Yöremize ziyarete gelip konuşma yapan bir şahıs mesela sözü “yetim hakkının önemi” ile başlatıp “afrikadaki insanlara da yardım edelim” “açsak sadaka verelim” ile bitiren güzel abimiz, kendi gazetesinde 13 yaşındaki kıza tecavüz eden adam hakkında neden bir iki kelime bile eleştiri getirememiştir? Ben şimdi o akşam oraya çıkıp “siz bu tecavüz olayı ile ilgili “aslında o gün kendisine ilaçlı gazoz içirmişler, olayları hatırlamıyormuş komplo bunlar” demiştiniz, gelip burada yetim hakkı falan neyi anlatıyorsunuz?” desem yanlış mı yapmış olurum? Ne yazık ki bu kişiler her yerde, toplumun mevki sahibi insanları bu adamları dinliyor. Belediye başkanları, müdürler, öğretmenler, gençler, kaymakamlar…

Yetimlerin hakkını bize anlatacağına, şak şakçılık yaptığı hükümete ve çalışanlara anlatsa daha iyi olacak sanırım. Bunlar ile ilgili iki yazı koyacağım peş peşe Mumcu’nun kaleminden. Namus ve Toplum üzerine yazılan iki yazının iyi okunması ve anlaşılması dileğiyle. İsmini yazmaya gerek görediğim kişide belki denk gelir okur buraları bir gün. Tabi namusu, her fırsatta bacak arasına getiren bu adamların işlerine gelince nasıl gazozları üçyüzmilyonbaloncuk şeklinde açıp içtikleri insanın midesini bulandırsa da okusun yine de;

Namus

Namus, toplumdan topluma, insandan insana değişen göreceli bir kavramdır. Genellikle birisi hakkında;

Nasıl adamdır?… diye sorulunca;

Çok namusludur… diye cevap verilir. Yani,

Evinde barkında, işinde gücünde, içkisi kumarı yok… gibi ortalama tanılar verilir hep.

Namus konusu Türkiye’de hep cinsellikle bağlantılı olarak kullanılır. Namuslu olmak, cinsel konularda düzen dışı yaşamın içine girmemek demektir bir bakıma. Kadının namuslusu erkeğine bağlı olanı, erkeğin namuslusu da karısından başka gül koklamayanıdır. Kapalı toplumlarda bir mahallenin sakini kendini çevredeki olaylardan sorumlu tutar. Mahalleden birinin kızı gece delikanlı ile görülmüş ise;

Mahallenin namusu… diye mırıltılar başlar. Bunlar aslında, çevrenin tutucu koşullarıyla bastırılan cinsel içgüdülerin bir çeşit tepkisidir…

Mahallenin namusu bizden sorulur… gibi kabadayılıkla karışık namus bekçiliğinin de temelinde çok kez doyurulmamış cinsel içgüdüler yatmaktadır.

Devlet dairelerinde bazı müdürler içinde,

Namuslu adam… denir. Bu da, müdürün rüşvet yemediği, kimseye haksızlık yapmadığı anlamında kullanılır. Çünkü artık toplum öylesine bir çöküntü içine girmiştir ki, rüşvet yememek bile en büyük erdemlerden birisi sayılmaktadır.

Namus sözcüğü siyasal yaşamda da geçerlidir. Yazılarda konuşmalarda sık sık…

Namuslu politikacı, namussuz politikacı… sözcüklerine de rastlarsınız. Namussuz politikacı, ülkenin bağımsızlığına, halkın insanca yaşama hakkına karşı, egemen sınıfların sözcülüğünü yapan adamdır bize göre. Namuslu politikacı ise, ülkenin bağımsızlığını ve halkın kurtuluşu için çalışan politikacıların adıdır. Namus, siyaset alanında sınıfsal bir içerik kazanmaktadır kendiliğinden. Namuslu aydın ise, bilgisini emekçi sınıfların emrine veren okumuş insandır. Şimdi, özellikle olağanüstü dönemlerde çevresindeki insaların ezilmesi için savcılıkta koşan profesörleri düşünün. Bunlar, yıllarca kitaplar okumuş, kitaplar yazmış, dersler vermişlerdir. Dışarıdan bakan, bu profesörlere,

Aydın adam… diyebilir. Ama, bunlar hem karanlığın hem de namussuzluğun simgesi olmuşlardır. Ne aydın, ne de namusludur bunlar.

Namus, çağımızda ve toplumumuzda, adaletsiz düzene karşı takınılan tavırla belirlenmektedir. Bir adamın iyi aile babası olması, çocuklarına karşı çok müşfik davranması , komşusunun karısına kızına bakmaması namuslu olması için belki gereklidir ama yeterli değildir. Çünkü namuslu olmanın gerek ve yeter koşulları vardır çağımızda.

Bir hukuk profesörü düşünün. Toplumdaki bütün haksızlıkları görür, ancak hiç sesini çıkartmaz. Sadece avukatlık gelirini,  sadece yayımlayacağı kitabın ya da teksirin kaça satılacağını düşünür. Bu bir namuslu aydın ya da bilim adamı mıdır?

Bir doktor düşünün. Toplumun sağlık koşullarını bile bile, sadece katlar, arabalar almayı tasarlar. Kazanmayı, daha çok kazanmayı amaçlamıştır hayatta… Bu bir hekim yada namuslu aydın mıdır?

Örnekler çoğaltılabilir da da. Uzar gider namussuzlar kervanı.

İsmet İnönü

Bir memlekette namus erbabı en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette gerçek kurtuluş olmaz… derdi. Bu söz çok geçerlidir günümüzde. Namuslu insanın, çevresinde ki haksızlıklara karşı cesur olması, kendisine düşen bir namus borcudur.

Namuslu aydın hep acı çeker. Daha da çekecektir. Fakat bir devrimcinin de dediği gibi

İnsan şu veya bu biçimde ölebilir. Önemli olan insanın sırtını düşmana dönük ölmemesidir…

Her ülkede emperyalizme ve kapitalizme karşı başkaldıran namuslu aydınlar yirmi birinci yüzyılda dikilecek meçhul asker anıtlarının bronz taşlarıdırlar.

Yeni Ortam 

18 Ağustos 1974″

Üs mü tesis mi?

Amerikan üsleri ile ilgili zamanla ekleyerek yazacağımız yazılarımızın ilk dokunuşlarını yapalım artık isterseniz. Bildiğiniz gibi ülkemizde Amerika ve Nato’ya ait birçok yer bulunmakta. Bunların en ünlüsü Adana/İncirlik olmakla beraber, İzmir’de ki yerleşkeyi de duymuşsunuzdur. Bunların dışında ülkenin dört bir köşesinde stratejik noktalarda depolar, silahlar, yakıt ikmal noktaları vs. bilinen şekliyle bulunmaktadır.

Yine devletimiz resmi olarak kabul etmese de görgü tanıklarının verdiği bilgiler doğrultusunda Tekirdağ, Kars, Urfa, Ankara, İzmir, Balıkesir dolaylarında da üslerin bulunduğu söylenmekte. Veya vardır kesin olarak bilemiyorum. Bildiğimiz kesin bir şey var ise oda ülkemizin NATO tesisi adı altında ikili antlaşmalarla başka ülkelere bölgesel silahlı/silahsız yerler tahsis ettiğidir.

İlginçtir devlet içerisindeki “bir takım cuntacıları, şantajcıları, gladiocuları yakalayacağız” diyerek tespit edilen kişiler tutuklanıp yakalanırken. Bunların haricinde, bu bahsettiğimiz üsler ve tesisler konusuyla alakalı yapılan antlaşmalarda ise hükümetimiz hiç sesini çıkarmamaktadır. Gerçi şimdiki hükümet değil, geçmiş hükümetler de benzer tepkisizliği sergilemediler mi?

“Özgür ülke” naraları atarak sağımızı solumuzu gaza getirmekten ziyade kendi silahlı kuvvetleri olan bir devletin, başka bir devlet askerinin koruduğu ve içini kontrol edemediği yere izin verebilir mi? Vermeli mi? Bu sağlıklı bir bakış açısı mıdır? Halkımızın bunu nasıl yadırgamadığını görebiliyor muyuz peki?

Mesela bir Hindistan üssü olsa Hatay’da garip olmaz mıydı? Bizim Çin’de üssümüzün olması keza…

Çok önemsiz gibi gösterilen bu üsler aslında tampon bölge açısından o kadar önemlidir ki bu ülkeler adına hükümet devirir darbe bile yaptırır diyebiliriz. Geçmiş siyasi hayatımızda bu üslere kafa tutan Ecevit-Erbakan ikilisinden sonra Süleyman Demirel’in bile!!! evet yanlış duymadınız Demirel’lin bile ipi kısa sürede çekilmiştir. Bunları yavaş yavaş belirteceğiz ilerde.

1954 yılında Menderes zamanında konuşlandırılmaya başlanan bu üslerin bizim için en tehlikeli yanının üzülerek söylemeliyiz ki içinde neler döndüğünü bilemememiz olduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği gibi ülkemizin meclis dışından anayasaya aykırı biçimde yaptığı anlaşmaların bir bölümü bunlar ile ilgili. Üslerde hangi silahlar var? Tahrip güçleri nedir? Herhangi bir silahlı çatışma durumunda hangi durumlarda bulunabiliriz? Bunlar ile ilgili bilgimiz kısıtlı veya hiç yok denecek kadar az ne yazık ki.

Düştüğümüz bu durum ile ilgili geçmişte birçok benzer tartışma yapılıyor. Zaten günümüz siyasi tartışmaların yarısı geçmişte dillendirilmiş şeyler. Lafı fazla uzatmadan Mumcu’nun bir başka yazısına kalemi bırakalım isterseniz. Daha devamını da zamanı gelince yazacağız.

Amerikan Üsleri

1963 yılında 3.Ordu Komutanı olan Org. Refik TULGA, Trabzon’daki Amerikan üssüne gider. Üs komutanı Amerikalı albay orgeneralimizi üsse sokmaz. Olayı 1969 yılında şu sözlerle açıklamıştır;

Üs komutanı albay, bizi büyük bir merasimle karşıladı. Albay, kantin, kulüp, yemekhane, mutfak gibi tesisleri gezdirdi. Biraz ötede etrafı demir kafesle çevrili gerçek üsse doğru ilerledim. Amerikalı albay yolumu kesti:

– Giremezsiniz, buraya ancak ameikan uyruklu yetkililer girebilir…

– Ben ordu komutanıyım. Bulunduğumuz bölgede giremeyeceğimiz yer olamaz..

– Emir böyle

– Bu hükümranlık haklarımıza tecavüz değil mi?

– Ama ikili antlaşmalar var..Bir viski almaz mısınız paşam?

– Hayır…

– Kıtayı denetleyecek misiniz?

– Hayır…”

Sayın Tulga’nın bu anıları bizlere şunları düşündürdü; Türkiye’de Amerikan üslerinin ulusal bağımsızlığımızı kısıtlayıp kısıtlamadığı yukarıda yazdığımız olayla anlaşılmaktadır. Türkiye’de Amerikan üslerinin yaratacağı sakıncalar üzerinde bu günlerde bir kaç satır yazmayı da gerekli görmekteyiz. Sanırız Kıbrıs bunalımı hareketi, bazı gerçeklerin de iyiden iyiye anlaşılmasını sağlayacaktır.

İkinci dünya savaşından bu yana “klasik savaş” öğretilerinde büyük değişiklikler ortaya çıkmıştır. 1960’lardan sonra Pentagon generalleri, roket stratejisine göre savaş planlarını saptamaktadır. İki büyük dünya devi arasında çıkacak bir savaş artık nükleer silahlarla yapılacaktır.

Sovyet bloğu bu nükleer savaş için gerekli askeri hazırlıkları yapmaktadır. Amerika ve Rusya arasında şimdi bir nükleer denge kurulmuştur. Her ülkede de herhangi bir savaş anında birbirlerinin üslerini dakikalara sığacak bir süre içerisinde yok etme olanağına sahiptir.

Nükleer savaşın bu özellikleri ortadayken, Amerika’nın denizaşırı ülkelerde bulunan üslerinin varlığı sadece askeri amaçlara bağlanmaz. Bu üsler, Amerika’nın denizaşırı ülkelerdeki askeri ve siyasal etkinliğini sürdürmek amacı ile korunmaktadır. Amerikan üsleri, sadece bir sıcak savaşın stratejik bölgeleri değil, daha çok soğuk savaşın psikolojik ve siyasal kuruluşları olarak kullanılmaktadır.

Üslerin Türkiye’ye ne zararı olabilir? Askeri tehlike olarak şunlar söylenebilir;

Sovyetler ile Amerika arasında bir savaş çıktığında, Sovyet roketlerinin ilk hücum edeceği bölgeler Türkiye’deki amerikan üsleridir. Amerikan savaş planına göre, savaşın ilk anında Türkiye bir hedef tahtası olacak ve Amerika, saldırı darbelerinden bir süre korunmuş olacaktır.

Öyleyse?…

Türkiye ulusal savunmasını ancak kendi ulusuna güvenerek yapabilir. Askeri güvenliğimiz, tek yanlı bir saldırı olasılığına ve NATO stratejilerine göre sağlanamaz. Bunu en yakın örneği kıbrıs çıkartması dolayısıyla görmüş bulunuyoruz. Kıbrıs sorunu, yeniden ulusal kaynaklarımıza dönüşü gerektirmiştir. Türkiye’deki amerikan üsleri sorunu zaman geçirmeden ele alınmalıdır. Türk generalini Türkiye’deki amerikan üssüne sokmayan gerçek, başımızı gömdüğümüz kumlardan çıkarmanızı gerektirecek kadar acıdır ve ciddidir herhalde…

Yeni Ortam 9 Ağustos 1974″

Son olarak yıllar sonra soğuk savaş yıllarında ülkemizdeki ABD üslerinde nükleer bombaların bulunduğu ortaya çıkıştır. Yani 30-40 yıl evvel gerçekten sıcak bir savaş olsayış ülkemizin atış tahtası kıvamında işlem görmesi kaçınılmazmış bunu anlıyoruz. Peki bundan hükümetlerimizin haberleri var mıydı? Var ise ülkeye hesap vermek zorundadır bana göre. Yok ise durum daha da vahimdir sanırım.

Şuna da değinmekte fayda var. Hükümetlerin her şeyi halka açıklamasından taraf değilim. Çünkü ülkeler arası ilişkiler ve çıkarlarımız bunu gerektiriyor olabilir. Sorun şu; bizim çıkarlarımız mı bunu gerektiriyor, yoksa başka ülkelerin çıkarları bizim çıkarlarımız gibi mi gösteriliyor? Bunları iyi analiz etmeli ve değerlendirmeliyiz. Hep dediğimiz gibi bu üslerin ülkenin değil, birilerinin çıkarlarına daha çok katkı sağladığı gerçeği kabak gibi meydanda duruyor sanki. Peki neden konuşulmuyor? Neden bu kadar normalleştirilmiştir bu olay onuda okuyanın takdirine bırakıyoruz.

İlerki dönemlerde tekrar değineceğimiz bu üs meselesine Demirel’in sözleri damga vuracak. Ve bu üslerin bizi nasıl dolaylı yoldan 12 eylül darbesine götürdüğünü öğreneceğiz.

1974 – Ecevit’in Suyu Isınıyor (III)

Üçüncü ve son kısım olarak kısa bir özet geçersek bu yılı yeniden;

* Ecevit başbakanlığında Erbakan hükümetinin kurulması ve peşinden haş haş ekiminin başlatılacağının açıklanması

* Amerikanın Türkiye’yi uyarması ve ambargoyla tehditi

* Yunanistan ile kıta sahanlığı sorunu

* Kıbrıs ile çatışma ortamı

* Petrol şirketlerinin petrol ithalatını durdurması

* Kıbrıs çıkartmasının başlatılması

* Türkiye’ye yönelik ambargonun uygulanmaya başlaması

Bunların neticesinde NATO ile ilişkiler gözden geçirme aşamasına gelindiği görülüyor. Tabii hükümet iç dış baskılara daha fazla dayanamayarak güvensizlik alıp düşeceği dönem öncesi yorumlarda bulunuş MUMCU. Ülkenin bir kısmı harekata destek verirken, bir kısmı ise Amerikanın karşıya alınmasının iyi olmadığı görüşünde. Sonuçta biraz sıkıya gelen ülkede kurtuluş savaşından sonra belkide ilk elle tutulur diklenmemize halkımızın desteği sadece 9 ay sürüyor. Demirel başbakanlığında milliyetçi cephe hükümeti ilerde kurulacak ve ülke karanlık bir çatışma ortamına sürüklenecek göreceğiz.

“Kissinger’in Düşündürdükleri

Amerikan dış işleri bakanı Dr.Kissenger, düzenlediği basın toplantısında;

“Hiçbir NATO müttefiki birbirleriyle Amerikan silahı kullanarak savaşamaz..” demiştir. Bu sözün arkasında önemli sorunlar yatmaktadır.

1963 Kıbrıs bunalımında da ABD başkanı;

“Size verilen silahları Amerika’nın izni olmadan kullanamazsınız” diyerek başbakan İnönü’yü kaba bir şekilde tehdit etmişti.

Gerçekten de, Türkiye, Yunanistan ile birlikte NATO’nun güneydoğu kanadını oluşturmaktadır. Her iki devlet, aynı antlaşmaların yükümlülüğü altında, aynı savunma taktik ve stratejilerine göre yıllarca NATO karargahına bağlı olarak çalışmışlardır. Şimdi Kıbrıs sorunu dolayısıyla iki NATO üyesi devletin orduları karşı karşıya gelmişlerdir. Doğaldır ki bu sonuç pentagon generallerini düşündürmektedir.

Kissinger diplomasisi, soruna barışçı çözüm yolu bulma gerekçesiyle yeni çarelere başvurmuştur. Bir yandan Yunanistan’da kaba görünüşlü faşist cunta tebdil-i kıyafet ederek yerini Karamanis başkanlığında sivil bir yönetime bırakırken, öte yandan terörist Sampson yerine Kleride Kıbrıs Cumhurbaşkanlığına getiriliyordu.

Pentagon generalleri için en kolay çözüm her iki ülkede, kendi dümen sularında yönetimlerin varlığıydı. Amerikanın yanıldığı nokta Türkiye’de köprülerin altından çok suların aktığını anlamamalarıydı. Amerika haşhaş sorunu dolayısıyla, iyiden iyiye gündeme aldığı asi Ecevit’i yola getirmek için çareler düşünmekteydi. Askeri yardımları keserek Ecevit’i güç durumda bırakacak, ülke içinde hoşnutsuzluklar baş gösterecekti. Amerika, Türkiye’nin tıpkı 1963 ve 1967 yıllarında olduğu gibi çıkartmaya cesaret edemeyeceğini sanmakta, CIA’den bu yolla istihbarat almaktaydı.

Türkiye’de bazı çevreler, Ecevit’in Amerikalıları başımıza bela ettiğini söylemekte ce bu hükümetin bir an önce değiştirilerek yerine Türk-Amerikan ilişkilerine önem veren bir hükümetin geçmesini istemeye başlamışlardır. Petrol şirketleri ise, önce eyleme geçerek üretimi durdurmuşlar, sonra da bir adım geri çekilmeyi yeğleyerek, gelecek günlerin bunalımlı sürecini beklemeye başlamışlardır. Bu arada, Kıbrıs bunalımı çıkar çıkmaz ATAŞ rafinerisinin bir teknik arızadan söz edilerek yeniden üretimi durdurması da gözden kaçmamıştır. İçte ve dışta bu gelişmeler, Ecevit’e karşı bir kuşatma harekatını oluşturmaktaydı.

Önümüzdeki günlerde, muhalefet yeni direnme odakları yaratarak, Ecevit’in dış politikasını demogojinin yaylım ateşine tutmaya çalışacaktır. Çünkü Kıbrıs sorununun Türkiye yararına kökten çözümlere bağlanması, Türkiye’nin NATO konusunda serinkanlı kararlar almasına bağlıdır. Ecevit’in bağımsız bir dış politikada direnebilmesi, uluslararası antlaşmaların yeniden gözden geçirilmesine bağlıdır.

Türkiye’nin izleyeceği tutarlı dış politika, bir ölçüde NATO dışında tutulacak bir askeri gücün varlığına bağlıdır.

Yeni Ortam 26 Temmuz 1974

Birde yazının sonuna bize laf sokan Henry Kissingerin bir röportajını koyayım dedim. Eeee adamlar işinin ehli gibi görünüyor gerçektende. Amaçlarına ulaşacaklar mı bunu da ilerde göreceğiz. Hele Suriye’yi ve İranı’da ele geçirsinlerde devamı gelir elbet.

1974 – Ecevit’in Suyu Isınıyor (I)

Artık yavaştan tarihi olayları sırasıyla işlemeye başlayalım isterseniz. Mumcunun genel yazılarını referans alarak ilerleyeceğimiz zamanda, ara ara yazılarının bir bölümünü derleyip koyacağım. Günümüze etkisi, 30-40 yıl sonra bizim gördüklerimiz ve geldiğimiz/gittiğimiz nokta gözler önüne serilecek.

1974 yılından başlangıcı alsak da, geçmiş yılların yaşanmışlıklarını ara ara öğreneceğiz. Biraz özet geçeceğiz bu yılları. 1974 ocak ayında Ecevit-Erbakan ortaklığında bir hükümet kuruluyor. Kurulmasıyla bu yarı sosyalist yarı muhafazakar iki lidere başlıyorlar ayarı vermeye. Daha doğrusu, bu ikisi bir ayar vermeye çalışıyorken ellerinde patlıyor ülke ekonomisi. Ülke ekonomisinin kötü olduğu, bunların sebep olmasıyla daha da kötüye gittiği yıllar bu yıllar. Hani çevirdiğinizde amcayı kolundan “amca 1974 Ecevit baştaydı ya hani” dediğinizde “aç kaldık, karneyle ekmek alırdık, benzin yok yağ yok şükür Allah’a şimdi iyiyiz hep CHP işte” der ya hani. Aslında unuttukları, daha doğrusu unutmak istedikleri tarihi gerçekler var. Birincisi Necmettin Erbakan ile ortak alınan kararlar ve yönetim vardır, ikincisi tarihte belkide kurtuluş savaşından sonra ilk defa başka ülkelere karşı dirayetli bir duruş sergilenmiştir.

Bazı arkadaşlar dirayetli duruşun ne olduğunu tam bilemediklerinden olsa gerek, başbakanlarının attıkları palavralardan gaza gelerek diğer ülkelere karşı bir “duruş” sergilediklerini sanıyorlar. Pekala hangisi gerçek bunlardan? Yazacağım 1974 hükümet kararları mı, Süleyman Demirel’in masaya yumruğu vurması mı veyahutta Tayyip Erdoğan’ın Davos zirvesi mi “onursal bir duruş” sergilemektir? Başbakanlar doğal olarak halkın desteğini ve güvenini kazanmak adına bu tür davranışlara söylemlere gidecektir. Biz ise bunu analiz etmeli, kimin doğru söyleyip bizim için bir şeyler yapmaya çalıştığını, kimin bizi kandırdığını iyi bilmeliyiz.

Bunun için bir çok asılsız haber ve resim bilgi kaynağı olarak veriliyor. Bana göre bakılması gereken şey etki/tepki prensibi olacaktır. Yani, yaptığınız çıkışın neticesinde o ülkeyle/ülkelerle nasıl bir ticari ve diplomatik ilişkilerde bulundunuz? Eleştirip, kafa tutup, tehdit edip arkadan askeri antlaşmalara ticari ortaklıklara devam ediliyorsa işte bu “duruş” yalan bir duruştur.

Dönelim 1974 yılına. İşte değişik bir hükümet başa geçince ve bir şeyleri kurcalamaya başlayınca Amerika başta olmak, dünyanın diğer ülkelerinden tepki alıyor. Tabi, bizim gibi zaten canı kçında olan bir ülke için Amerikanın ambargosu oldukça vahim sonuçlar doğuruyor. Peki neden ambargo yapıldı? Sonucunda neler yaşandı?

İlk önce haşhaş ekiminin yapılacağı söylemi ortalığı gerdi. Amerika, haş haş ekiminin yapılmasını istemiyordu. Kos koca ülkeydik ama “sanane lan! ister ekerim, ister dikerim” diyememiştik. Ecevit’in bu çıkışı neticesinde ortalık geriliverdi. Peşinden Kıbrıs sorunun ortaya çıkması ve 24 Temmuz 1974’te savaşının gerçekleşmesi, ordumuzun silahlarını kullanmasına izin verilmemesi!, gaz, petrol, silah, ticaret ambargoları neticesinde daha fazla dayanamayıp güvensizlik oylarıyla hükümetin 74 sonlarına doğru devrilmesine giden yaklaşık 9 aylık süreçtir 1974 siyaseti. Yani “duruş” sergilemenin faturası bize pahalıya mal olmuş gibi görünüyor. Ülkenin bu ambargo ve engellemeler neticesi dolayısıyla ekonomik bunalıma girmesi, artan enflasyon ve işsizlik ile beraber vatandaşımızdan tekmeyi kısa sürede yemelerine sebep olmuştur. İşte “eskiden benzin yoktu, tüp yoktu” argümanlarının çıkış sebebi genel itibariyle budur. Karneyle ekmek olayı ise aslında daha eskidir ama onu boş verin.

Efendim, işte bu yaşanan olayları bazı tarihlerle Mumcunun o zamanki yorumlarına ve yazılarına bırakıyorum. Peş peşe iki veya üç yazı gelecek, durumu biraz öğrenmemizi sağlayacak. Birde 1974 sürecinde saçma sapan açıklamalara girmedim yorumlamadım bunları. Mesela, Kıbrıs çıkartmasını Ecevit değil, Erbakan yapmış veya haş haş ekimini Ecevit istemiş ama Erbakan istememiş tarzı argümanlar elle tutulur veriler değil. Birincisi, kararlar ortak iki partinin kararlarıyla alınmıştır. Yani Erbakan, kendi kafasına göre orduya “hadi girin” diyemez. Keza, Erbakan’ın desteğini almadan Ecevit bir çıkartma yapmaya cesaret edebilir miydi? Farklı fikirleri olmuş olabilir lakin kararları ortaktır ve bu hükümeti bağlar zaten. Yine Ecevit mesela Kıbrıs çıkartmasını daha ileriye götürmemiş, adanın hepsini almaya çalışmamıştır. Bunlar stratejik hareketler ve doğru atılması gereken adımlardır. Kıbrıs garantörlüğünü sağlamanın verdiği yetkiden daha ileriye gitmemek şimdi baktığımızda daha hayırlı olmuş gibi görünüyor. Süreç devam ederken ülkenin nasıl kıskaca alındığını ve hükümetin ekonomik zorlamayla düşürüldüğünü görüyoruz. Buradan, dışa bağımlılığı olan ülkelerin (borç para veya mal) kendi kararlarını aslında alamadığının da bir örneğidir bu yıl. Buyurun kalemi Mumcuya bırakalım bakalım ne demiş 74 başında, ortasında ve çıkartmadan sonra ;

“Türkiye ve Yunanistan’a yapılan Amerikan yardımları, ABD devletler kongresince kabul edilmiş olan, 22 Mayıs 1947 tarihli bir yasa uyarınca sağlanmaktadır. Bu yasanın ön sözünde, Türk ve Yunan hükümetlerinin “birleşik devletler hükümetinin milli bütünlüklerini ve hür milletler olarak varlıklarını sürdürmek  için gerekli mali ve her türlü yardımı acil olarak istedikleri… Bu milletlerin milli bütünlükleri ve varlıklarının, bütün hürriyet sever halkların güvenliği bakımından önemli olduğu” belirtilmektedir. Yasada ayrıca, Amerikan başkanının “BM’nin çıkarlarına uygun mütalaa ettiği zamanlarda Yunanistan ve Türkiye’ye bu hükümetlerin isteği üzerine ve kendisinin saptayacağı kayıt ve koşullarla” yardımda bulunulacağı açıklanmaktadır.

– Türk hükümeti benden yardım istemiştir. Ben de bu yardımı yapıyorum. Ancak bu yardım “Amerikanın çıkarlarına uygun olduğu sürece yapılır. Bu yardımın koşullarını Amerikan başkanı saptar. Bu tek taraflı yetkiye göre Başkan isterse yardımı keser, isterse kesmez

İşte anayasamızın ön sözünde yazılı “dünya milletler ailesinin eşit haklara sahip şerefli üyeliği” bu Amerikan yasasının ipoteği altındadır. Dünya uluslar ailesi arasında eşit haklara sahip şerefli üyelik yapma olanağının bulunup bulunmadığı dış ilişkilerinizin siyasal ve ekonomik gözlemiyle anlaşılmaktadır.

1964 yılında kıbrıs bunalımı sebebiyle soydaşlarımıza yardım eli uzatmak istediğimizde Amerikan başkanı 1947’de kabul edilen bu yasadaki yetkiye dayanarak;

 “Ben bu silahları size belli amaçlarla verdim. Bu silahları benden izin almaksızın kullanamazsınız” demiş ve İsmet Paşayı, bir süre sonra ülkeye yolladığı General Porter aracılığıyla düşürmüştür. Aynı günlerde, Kıbrıs’ta Amerikan büyükelçisi, D.Mazhar Özkol’a;

“Olayları büyütüyorsunuz, alt tarafı üç-dörtyüz Türk ölmüş. Türk hükümeti bunu ulusal onur sorunu yapmasın” diyor ve onurlu büyükelçiden şu karşılığı alıyordu;

“Bu günkü Le Monde gazetesinde bir haber var. Okuduğunuzu sanırım. Vietnam’da, Amerikan savaş gemilerinin yanından hızla geçen Kuzey Vietnam gemileri, Amerikan muhriplerinin boyalarına zarar vermişler ve sizin hükümetiniz de sert bir protesto yollamış. Ekselans, burada zarar gören sadece gemilerin dış boyaları değil, insanlar katlediliyor. Soydaşlarımız katlediliyor..”

Büyükelçimiz de bir süre sonra Kıbrıs’taki ulusal onurumuzu koruyan kişilikli tutumu nedeniyle, “merkeze” alınıyor ve bir köşeye atılıyordu.

Haşhaş ekim yasağı da, ulusal çıkarlarımızı bir kez daha gerçekçi gözle değerlendirmemizi gerektiriyor. Haşhaş tohumu, yeni sorunların tomurcuklarını saklamaktadır şimdilik. Birkaçgün önce Ankara’ya gelen iki ABD temsilcisi, Ecevit hükümetini, haşhaş ekimiyle ilgili son kararları gözden geçirmeye çağırmışlar ve;

“Eğer haşhaş ekimine izin verirseniz, bütün Amerikan yardımları kesilir” diyerek gözdağı vermişlerdir. Buna karşı sayın Ecevit iki “gayri resmi” Amerikan parlamenterini kabul etmemiş ve Türkiye Cumhuriyeti hükümeti koltuğunda, “ulusal onuru” koruyan bir başbakanın oturduğunu Amerikan hükümetine hatırlatmak istemiştir.

Bundan sonra ilginç gelişmelere tanık olacağız. Eğer Ecevit hükümeti bu kişilikli tutumunu sürdürürse, Amerika hemen meydan okumaya çalışacak hükümeti önce askeri yardımı kesmek ile korkutacak, bir süre sonra da çeşitli ekonomik ve siyasal girişimlerle Ecevit yönetimini yıpratmaya ve devirmeye çalışacaktır.

Yeni Ortam, 18 Mart 1974

Milliyetçilik

Bir önceki yazımızla arayı soğutmadan milliyetçilik ile ilgili bir yazı yazmak istedim. Siyaseten hırpalanan diğer bazı kavramlar gibi milliyetçilik aslında nedir? Kimler aslında milliyetçi olur? Milliyetçiliğin sınırlarını ülkemizde kimler belirler? Bu ve benzeri konuları masaya yatıracağız. Aslında, ara ara yatırdığımız masada daha derinlere ineceğiz belkide.

Milliyetçilik ve benzeri bir çok kavra ülkemizde farklı dallarıyla gelişmiştir biliyorsunuz. Türkçülük, turancılık, atatürk milliyetçiliği, ulus devlet düşüncesi vb. bir çok dal ile bağlantılıdır aslında. Dünyada da benzer düşünce sistemlerini kendi vatanları için savunanlar yine bildiğimiz gibi resmi tarih olarak verirsek 1789 yılı fransız devrimiyle başlamıştır. Bu tarihten itibaren geçen 150 yılda toplumlardan bazıları bu milliyetçilik akımına sarılarak kendi ulus devletlerini kurmuşlar, özgürlükleri için mücadele vermişler ve büyük savaşlar yapmışlardır. Hep belirttiğimiz ezilen insanların baş kaldırısının yanında bu milliyetçi uyanışların etkisi göz ardı edilemez.

Zamanla bu milliyetçilik kavramının sınırları değişmiştir. Kimisi bu kavramı kendi din ve mezhebi dahilinde, kimisi kendi dili dahilinde ve çoğunlukla kimiside kendi ırkı dahilinde tekrar şekillendirmiştir. Fransız devriminden önce milliyetçilik akımları var mıydı peki? Elbetteki vardı. Lakin, dediğimiz gibi içine kattığınız değerler değişti, neyin milliyetçiliğe girip neyin girmediği de bir tartışma konusu oldu.

Yalnız milliyetçiliğin farklı değerlerden esinlenerek yeniden şekillendirmesi farklı bir şeydir, ırkçılık, kafatasçılık, din ve mezhep ayrımcılığı yaparak bunu “milliyetçilik” adıyla ortaya atılması farklı bir şeydir. 1800’lerde değişen ve özgürlük/hak arayışına giren ezilmiş halk tabakasının örgütlenmek için başvurduğu milliyetçilik anlayışının değiştirilerek bir karşı devrim aracı olarak kullanıldığını görüyoruz. Günümüz modern yönetici sınıfı 1789 devrimiyle haklı bir uyanış içinde kendi özgürlüklerini arayan insanların milliyetçi duygularını kullanarak, kendilerinin ve sermaye çevrelerinin çıkarları doğrultusunda hareket ederek örgütlenmeler sağlamışlar, seçimler kazanmışlar ve kandırılarak savaşlara sürüklenmişlerdir.

Tarihteki en büyük utanç manzaralarından birisi, yine benzer milliyetçilik akımı adı altında kandırılan ve yanlış yönlendirilen alman halkının ikinci dünya savaşı sırasında yahudi insanlara yaptığı soykırımdır. Sadece yahudilere değil, kendi ırkından olup sakatlananlara, özürlülere, sakat doğanlara ve bir çok yazmadığımız sebepten bütün “kendinden” olmayanlara yapılan bu soykırımı insanların akıllarından silmek kolay olmayacaktır.

Ülkemizde ise milliyetçilik akımlarının gelişimi bir hitler faşizmine gitmeden, genel eksende türkçülük üzerinden başlamıştır. 1900 lü yıllarda yavaş yavaş gelişen ve şekillenen akım İttihat ve Terakki kadrolarıyla zirveye ulaşmıştır diyebiliriz. Vatan sever ve korkusuz insanlardan oluşan bu grup, kendi düşünce felsefesi doğrultusunda doğru yanlış eylemlerde bulunmuşlar (konu dışı olduğu için pek ayrıntıya giriyorum), dünya savaşında ve milli mücadelede de etkili rol oynamışlardır. Günümüzde bazı kesimin oldukça karaladığı bir grup olsalar da, ben kendilerinin vatan ve millet sevgilerinden şüphe etmemekle beraber attıkları yanlış adımlardan ders çıkarılması gerektiğini düşünüyorum.

Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber “turancılık” akımının engellendiğini, daha doğrusu bu tanımın farklı bir “türkçülük” tanımına çevrildiğini görüyoruz. Bunun önderliğini de yine eski turancılardan Ziya Gökalp yapmıştır zaten. Zaman ilerledikçe, yukarıda da belirttiğimiz gibi dünyada ırkçı ve faşist liderlerin yönetim kademelerinde yükselmesi ve ikinci dünya savaşının başlangıcına gelinmesiyle bu anlayış biraz daha rağbet göresine yol açmıştır. Tabi bu palazlanma, ikinci dünya savaşının bitimiyle beraber biraz Amerika ve İngilterenin de itelemesiyle ülkedeki turan ve türkçü insanların tutuklanmasına ve yargılanmasına yol açmıştır.

Buraya bir çentik atalım. 1944 yılında günümüz MHP teşkilatınında kurucusu Alparslan Türkeşin’de bulunduğu sanıklar türkçü-turancı düşüncelerinden dolayı yargılanıp tutuklandılar hatta işkence gördüler. İçlerinde mesela Nihal Atsız gibi “ırkçı söylemleri” olan insanların yanında kim var ise yargılandı.

Daha sonra 1950’lerde ülkemiz artan Rus tehlikesine karşı Nato ve Amerikan tarafına doğru iyice yönelince, 10 yıl önce kendilerini “siz türkçülük ve turancılık yapıyorsunuz” diyerek yargılayan adamların yanlarına geçerek anti-komunizm safının karşısında yer aldılar! Aslında alınmasında sorun yoktu. Sorun yanlarında yer aldıkları kişilerin savunulan “özgür ve tam bağımsız ülke” sıfatlarını ne kadar taşıdığıydı.

Değişen dünya düzeninde kapitalizmin en büyük korkusu 1970 yılında Uğur Mumcu’nun yazdığı gibi “milliyetçi uyanışlar”dır. Bu sebeple ilk yapacakları iş ülkedeki milliyetçi ve dindar kesimi ele geçirmeye çalışmaktır. MHP’li ve milliyetçi kanadından olan arkadaşlar kızmasın ama Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının doğru yanlış fikirleri sebebiyle, 1944’te Amerika ve İngiltere baskısıyla mahkemeye çıkartılıp işkence görmesi ve tutuklanmasından sonra yaşananlar bana garip gelmektedir. Aslında garip değildir, çünkü hepsi planlanmış programlanış hamlelerdir. Vatansever ve milliyetçi liderlerin tespit edildikten sonra kullanılması da ilk defa yapılamaktadır. Alparslan Türkeş daha sonra Orduya geri alınmış, harp okulundan mezun olmuş, Amerika ve Avrupa’da eğitimler görmüş bir insandır. İşte, ülkemizdeki MHP daha doğrusu milliyetçi teşkilatımızın aslında Amerikan destekli olmasının asıl sebebi bence budur.

Ülkedeki milliyetçi grubun sırtını belki Amerika’ya vererek yaşatılmaya çalışılmasına da şaşırmamak gerekmektedir. Sovyetler birliğinin de sol adı altında faaliyetlerini kabul etmek gerekiyor. Ha sonra neler oldu? Orduyu, devleti ve milliyetçi kesimi ele geçiren ve artık söyleyelim kullanan Amerika ve saz arkadaşları, onları asıl tehlikenin “komünizm” olduğunu salık verdiler. Belki bir tehdit olarak gösterilse bile ülkemizin dini, kültürü ve geçmişi göz önüne alındığında hiç bir zaman komünist bir devlet olamayacağını söylemek zor olmasa gerek. Peki yaratılan bu düşmana karşı; bir yanda (haydi komünistleri ayıralım) bütün gerçek Atatürkçülerin, devrimcilerin, aydınların bu torbaya atılıp damgalanacağını tahmin edebiliyor musunuz? Ediyorsunuz, çünkü başka ülkelerde de benzer şeyler yapıldı.

1960-80 arası yaratılan sahte komünizm akımlarında sağ-sol diyerek ellerine silah verilen gençler öldürüldü. Bunların sebeplerini bilen ve ülkeyi yavaş yavaş kemiren kapitalizm yandaşları ise zengin oldu. Ülkemizde, şu an AKP karşısında olan ve vatan severliğinden şüphe duymayacağım insanlara sormak istiyorum; Bizim, yani “kurtçu” veya “anarşist” diyerek öldürülen insanların cesetlerine basarak zengin olan bu insanların neden arkasında durdunuz? Demirel ve ailesinin zenginleşmesini, bakanların yolsuzluk ihalelerini, mafya ve şiddet olaylarını göremediniz mi?

Süleyman Demirel’e ağız dolusu küfür eden arkadaşlarımıza bu yılları da hatırlatmak gerekiyor sanki. Suçlamak değil demek istediğimiz, ama doğrusuyla bunları analiz edip gelecekte yapacaklarımıza karar vermeliyiz. Geçmişte atılan yanlış adımları değerlendirip, ilerde bu adımları tekrar atmamalıyız.

Arkadaşlarımla geçen günlerde yaptığım güzel bir tartışma ortamı yazıyı yazma sebebim. İstiyorum ki, milliyetçilik dediğimiz zaman bunu bir etnik temele oturtmadan yapalım. Tartışılması, konuşulası gereken konu kimin kürt, kimin laz, kimin abaza veya kimin türk olduğu değildir. Milliyetçiliği, milli değerlerimizin sömürülmesinde aramamız gerekiyor. Satılan, hor görülen, eşşek gibi çalıştırılan, öldürülen, dövülen, hakkı verilmeyen insanların hepsi bizim insanımız. Hırsızlığa uğramış insana “sen nerelisin” denmez, öldürülen masum çocuğa “sen hangi millettensin” diye sorulmaz. Bir kişinin hakkı yeniyorsa, o adamın hangi dili konuştuğunun, hangi ırktan olduğunun veya hangi dinden olduğunun bir önemi var mıdır? İşte bizim sahiplenmemiz gereken milliyetçilik anlayışı bu milliyetçilik anlayışı olmalıdır.

Kapitalizm dediğimiz düzenin soygunlarını ve sömürülerini örtmek için kullandığı yöntem işte bu sebeple ırk, mezhep ve din ayrımına dayanmaktadır. Sömürülen insanların konuşması gereken şey kendilerinin nasıl soyulduğu, yolsuzluklar, ihalelerle yaratılan haksız kazançlar, üç kuruşa satılan devlet şirketleri, köprüleri, yolları vs. olmalıdır. Fakat, milliyetçilik/dindarlık/atatürkçülük/solculuk gibi kavramların içi bilerek boşaltıldığı için bunlar adına ataya çalıştığınız adımlar hep akıllara başka şeyler getirecektir. Milliyetçilik faşistlik, dindarlık yobazlık, solculuk anarşistlikle beraber anılmaya başlanmıştır.

Yazının sonunu yine Uğur MUMCU’dan alıntı yaparak kapatmak istiyorum;

“Milliyetçilik, tarih boyunca üzerinde en çok söz edilen kavramlardan birisidir. Siyasal ve ekonomik gelişmeler yeni aşamalara doğru tırmanırken, kimlerin milliyetçi oldukları gün geçtikçe daha da önem kazanmaktadır. Çünkü “kaderde, tasada, kıvançta” ortak olması gereken insanların yaşam kaderleri başka başka koşullarla oluşmaktadır. Bir ülkede kırk bin köy yolsuz, okulsuz ve ışıksızsa, insanlar hastane kapılarında kıvrana kıvrana ölüyorsa, işçiler batı ülkelerinin ışıklı kentlerinde sokak süpürüyorsa, kimlerin milliyetçi oldukları çok ama çok önemlidir.

Milliyetçilik, ulusal sınırlar içerisinde yaşayan yurttaşların insanca yaşaması için verilen savaşın adıdır. Yoksa, sömürücü toprak ağalarıyla, yabancı şirketlerin, kafataslarında seçim sandığı taşıyan siyasetçilerle Mıgırdıç Şellefyanların ve Konya müftülerinin düzeni değildir. Çünkü sömürücülerin milliyeti olmaz. Onlar için önemli olan sadece ve sadece sınıfsal ve kişisel çıkarlardır.

Kapitalizm gerçek bir enternasyonalizmdir. Bugün dünya ekonomisi uluslararası sermaye örgütlerine bağlıdır. Avrupa ekonomisi bile şirket payları yoluyla Amerikan kapitalizminin eline geçmiştir. Bir dolar ya da mark krizinin bütün dünya ekonomilerini etkilediği bir siyasal dönemde, kapitalizmin gerçek gücünü çok yakından izlemek gerekir. Bu gücün, milliyetçi değil enternasyonal bir dayanışma yarattığı, bir ekonomik olgu olarak kabul edilmektedir. Asıl kökü dışarıda olanlar, uluslararası sermayeden güç alan siyasal çevre ve örgütlerdir, demek gerekir.

Milliyetçilik, ülkesinin halkını iç ve dış sömürücülerin ahtapot kollarından kurtarmak isteyenlerin ülküsüdür. Halkçılık ise, milliyetçiliğin toplusal yönünü belirler. Milliyetçi olmayan bir halkçı olamaz. Ancak, halkçı olmayan bir milliyetçiliğinde söz konusu olmaması gerekir. Halkçı olmayan bir milliyetçilik, sadece bir siyasi dolandırıcılık konusudur ve adı da “faşizm”dir!

Halk, birçoklarının sandığı gibi marksizmin bir kavramı değildir. Marksizm, sınıf kavramına dayanır. Halk, marksizmde bir anlam taşımaz, çünkü bir sınıfı tanımlamamaktadır. Halk, ulusal kurtuluş savaşlarının terminolojisinin ürünüdür. Halkçılık, dış sömürüye dayanan  bir düzende, milliyetçiliğin dayandığı sosyal düzendir.

İç ve dış sermaye çevrelerinin egemenliğini savunanlar, imam sarığını seçim sandıklarına sarıp siyaset meydanlarına çıkanlar, yabancı petrol şirketlerinin savunuculuğunu yapanlar, hiç milliyetçi olabilirler mi? Bu uluslar arası sermayenin açık pazarında, yabancı sermaye işportacılığı yapanlar, hiç milliyetçi olabilirler mi?

Böyle bir düzende yaşıyoruz işte. Milliyetçi düşmanlarının milliyetçi, Atatürk düşmanlarının Atatürkçü, halk düşmanlarının halkçı sayıldığı bir ülkede gerçek milliyetçilere düşen görev, korkmadan, yılmadan, usanmadan Türk halkının çıkarlarını savunmaktır. Bu memleket, yabancı sermaye uşaklarının, din sömürücülerinin, siyaset demirbaşlarının değil; Türk halkınındır. Milliyetçilik ise sömürgecilerin değil, Mustafa Kemal devrimcilerinin bayrağıdır.

Ortam, 20 Eylül 1971″

Benzetmek Gibi Olmasın

Bizim basket forumunda bir çok defa belirttiğim, yine çeşitli söylemler ile dile getirdiğim “belgeler ile” tarihin insanlara anlatılması, aradaki benzerliğin ortaya konulması oldukça önem arz ediyor aslında. Uğur MUMCU’nun geçmiş yıllarda yazdıkları, geçmiş yıllarda yazılan gazete manşetleri, olayların artık 30-40 yıl sonra değerlendirilmesi yolumuza ışık tutacak. Işık tutsun ki şu anda yaşadığımız ve ilerlediğimiz karanlık yol biraz aydınlansın, neredeyiz nereye gidiyoruz görebilelim halk olarak.

Aslında Uğur MUMCU yazılarını okurken dikkat etmemiz gereken şey, çoğu olayın tekrar yaşandığı ve tartışıldığıdır. Siyasi tarihte benzer şeylerin tekrar bahane olarak ortaya atıldığını gördüğünüzde, işlerden sıyrılmak için üretilen argümanların ve karalamaların tekrar tekrar farklı isimlerde konuşulduğunu anlıyorsunuz. Bazen ben direkt benzerliği dile getireceğim, bazende siz benzerlikleri görünce şaşıracaksınız bundan eminim.

Dönemin usta kalemleri bu durumun farkına vardıkları için, tekrar tekrar da olsa halkı bilinçlendirmek adına bunları dile getiriyor, yazıyor, konuşuyorlar. Bu sebeple öldürülüyorlar belki de…

Ülkemizin şu anında yaratılan bir tehdit, kendilerini eleştiren ve yolsuzlukların hesabını soranlara karşı kullandıkları üslup hep benzer yapıda. İhale yolsuzluğunu soranlara “geçmişte sizin yaptıklarınızı da biliyoruz” cevabını vermek, birilerini halen devam eden ve sonuçlanmayan “balyoz” vb. davaların içerilerine sırf kendilerinden hesap sormaya kalktıkları için sokmak, eleştiriye tahammülsüzlük, toplu gösterileri ve sendikal grevleri yasa dışı göstermeye çalışmak bunlardan bazılarını içine almakta. 1971 yazısında bunlardan bahsetmiş MUMCU;

“Bu günkü siyasal partiler, uluslararası kapitalizmin ve feodal mülkiyetin bekçileridir. Bu partiler, Türkiye’yi yöneten mali oligarşinin birer şubesidirler. Demirel yönetimi bu mali oligarşinin en kaba ve çirkin görünümüydü.

Soygun düzeninin bütün temsilcileri devlet arşivlerinde belgelenen ihanetlerini tıpkı eskisi gibi “komünistlik” suçlamalarıyla örtbas etmeye çalışacaklardır. İç ve dış çıkar çevreleri bekçiliklerini yaptıkları partilere ve basındaki savunucularına gereken emirlerini vereceklerdir. Dış ticaretin devletleştirilmesi, petrollerin ve tüm madenlerin millileştirilmesi, ikili antlaşmaların kaldırılması gibi milliyetçi tepkiler kamu oyunda güç kazanınca, uluslararası gizli örgütler, “yabancı sermaye imparatorluğu” ile birlikte, Asya’da ve Afrika’da oynadıkları bütün oyunları Türkiye’de de oynamaya çalışacaklardır. Çünkü emperyalizmin en büyük korkusu, baruttan sonra en tehlikeli buluş saydıkları milliyetçi uyanışlardır. Milli petrolümüze, madenlerimize, yurdumuzdaki amerikan üstlerine ve ulusal onurumuza sahip çıktıkça, emperyalizm doları ile, askeri ile, ajanıyla safını alacaktır. Çünkü ulusal kurtuluş devrimi dediğimiz Kemalist devrim, emperyalizmin bütün ilişkilerini kökünden kaldıracak ulusal bir tepkidir. Emperyalizmin korkusu, sadece ve sadece budur.

Uluslararası sermaye bütün geri bırakılmış ülkelerde aynı ustalıkta ağlarını kurmaktadır. Cici demokrasi, bu sömürünün temel dayanağıdır. Bu temel dayanak, kapitalizmin vitrinidir. Demokratik denilen düzen, yabancı sermaye ve yerli çıkar çevrelerine demokratik, işçiye, köylüye, memura ve devrimci aydına antidemokratiktir. Çıkar çevrelerin demokrasi düzeni diye savundukları mali oligarşi, bir soygunun en güçlü biçimde örgütlenmiş yapısıdır. Devrimcilerin sadece kişisel görüşlerle, bir Demirel, bir İnönü, bir Feyzioğlu ile başlayıp bitecek sorunları yoktur. Demirel, bu düzenin sebebi değil, ancak olgusudur. Kapitalizmin gücü kırılmadıkça, bu Demirel gider başka Demirel gelir. Mıgırdıç Şellefyan gider yenisi gelir. Yaşar Tunagür bugün işinden atılır, yarın yerini bir başkası doldurur. Önemli olan, mali ve dinsel oligarşinin temellerini yıkmaktır. 

Devrim 20 Nisan 1971″

Hedef göstermek ve yazıdaki anlamı açıklamak gerekir mi bilmiyorum ama yine şahane bir öngörü gördüğünüz üzere. Geçmişte; yani 70’li yıllarda milliyetçiliğin yapısını gördüğünüz zaman, aslında Amerikan emperyalizmine, kapitalizmine ve soygununa ilk tepki koyacak olan MHP ve gençlik teşkilatının nasıl yabancı sermaye patronlarının yanlarına çekildiğini ve kandırıldığını görüyoruz. Bu sebeple iktidarın yaptığı yabancı sermaye pazarına karşısında durdukları için “sizde CHP gibi oldunuz” diye saldırıyorlar. Ülkemizin milliyetçi kesiminin düşüncesi aslında değişmedi. 1970 yılında da Amerikanın bu sistemi desteklediğini görselerdi ona karşı dururlardı, yabancı sermayeye karşı dururlardı, milli petrolü isterlerdi. Ülkede böyle bir uyanışın ışıkları saçılmaya başlayınca bildiğiniz üzere birbirine kırdırılan çoğu vatanseverin üstüne darbeyle gidildi. 70’lerde kavga eden MHP ve CHP’den iki kişi şu an benzer şeyler için savaş verdiğini söylediklerinde  kandırıldıklarını düşünüyorlardır sanırım.

Ama o dönemin bir şeyler için mücadele eden, ülkenin geleceğini düşünen gençlerinde şimdilerde eser yok ne yazık ki. Bu sebeple, kapitalizmin patronlarının işlerine yaradığı şekilde sistem devam etti, bu yüzden “bir Demirel gitti, başka bir Demirel geldi”. Buda gider, başkası gelir kafayı değiştirmez isek. Yakın gelecekte değiştirmeyeceğimiz düşünüldüğünde kapitalizme yenik düşmüşüz gibi görünüyor.

Uğurlar Olsun

Benim bile günlük saçma sapan yaşantım arasında ancak bir arkadaşımın (teşekkürler Arda’cım) hatırladığım bir gün bugün. Çünkü hayatıma bakış açısını kazandıran yazar ve şahsiyetlerden bir tanesinin ölüm günü bugün.

93 yılının 24 Ocak gününde ilginç bir tesadüftür bende Ankara’dayım. Ergenlik başlangıcım olan yılların girişinde yine bir ameliyat maksadıyla gelmiştim Ankara’ya. Mumcu’nun arabasına konulan bombayla öldürülmesini hayal meyal anımsıyorum. “Skrim ben böyle ülkeyi” diyerek bir yıl sonra öğretmenlikten istifa edip Amerika’ya giden dayımı iyi hatırlıyorum ama. Dayımın ve arkadaşlarının “bu adamı da sonunda öldürdüler kimse kalmadı artık” deyişlerini ve evimizdeki o tartışma ortamında olan üzüntüyü unutmadım.

 Ben o zamanlar pek anlamıyordum olanları, dedim ya çocuğum falan 12 yaşlarındayım. Ankara’da ameliyat olduktan sonra babamın bir arkadaşının “geçmiş olsun” a getirdiği Şeker Portakalı kitabını okuyorum. (hani geçen hafta sakıncalı mı değil mi diye inceleme başlatılan). Dayımın kendi siyasi görüşüne paralel bana bir kitap bile verdiğini bilmem o zamanlar. Varsa yoksa dünya klasikleri, romanlar falan. Kitabının sonunda hüngür hüngür ağladığım güzel portakal ağacının ve Zeze’nin hikayesinin devamı olan kitapları okumayı düşündüğüm yıllardayım ben. Beyaz dişi okuyup Alaska’yı hayal ediyoruz, Notre Dame okuyup kiliseyi hayal ediyoruz Paris canlanıyor gözümüzde. Güzel yıllar benim için, hayatın ne kadar boktan olduğunu bilmediğim, ülkede dönen dolaplardan haberimin olmadığı zamanlar işte.

Neden öldürdü? Öldürenlerin amaçları neydi? Bunlar ile ilgili bazı kitaplar ve belgeseller zaten bulunmakta. Ortada bir çok iddia olsa da, bombanın patladığı yerin inceleme yapılmadan “süpürüldüğünü!!!” söylersek durumun garipliğini daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Peki kim öldürmüş olabilir?

Mumcu, büyük küçük kitaplarını uçlarından okudukça “lan doğru söylemiş” demeye başladığınız bir insan. Dünya ve Türkiye olayları hakkında, o dönemin kısıtlı kaynaklarıyla oldukça bilgi edinen, bunları anlatım ve hitap ile birleştiren gerçekten çok büyük bir yazar. Yazarın kalitesi, yazdıklarının yıllar sonra okunmasından ve öngörülerinin ortaya çıkmasıyla doğru orantılıdır. Genel geçer dünya roman edebiyatını bir kenara itersek, siyasi yazılar yazıp yinede takip edilen bir adam bulmak kolay değildir. İşte Uğur Mumcu bunu başaran bir insandı.

İleri görüşlülüğünün boyutlarını her gün yazdığı yazılardan anlayabiliyorsunuz. “Toplumun alt tabaka dediğimiz kesimine asıl sorunlarını anlatamamamızın suçlusu kim? Onlar mı? Yoksa suçun büyüğü kendini yazar olarak, entellektüel olarak gören kişilerin halktan uzaklaşarak onları yalnız bırakması mıdır?” diyor Uğur Mumcu. Kendi döneminde tekrar tekrar seçimler kazanan Demirel’in ve arkasındaki güçlerin hedeflerini iyi analiz etmiş, başı boş bırakılan tabakayı ele geçirenin ülkeyi ele geçireceğini anlamış ve toplumsal yazılarında sürekli bunlardan bahsetmiştir.

Genel olarak “sol” dediğimiz gruba mensup görünse de, belkide kendi tarafını en çok eleştiren insandır. Geçmişinde ve hala ne yazık ki komünizm ile suçlanmıştır. Lakin iki yazısını okuyan adamın milliyetçi çizgide olan, Atatürk düşünce ve fikirlerine bağlı, sosyal demokrat bir yapıda olduğunu görecektir. Daha çok siyasi yazılarında, solculuğu, Atatürkçülüğü, milliyetçiliği ve dini kullanan insanlara karşı yazılar yazmış ve belgeli gazetecilik yapmaya çalışmıştır.

Düşman aranıyorsa herkes onun düşmanıdır. Sahte dinciler, sahte Atatürkçüler, sahte milliyetçiler, düşüncesi için silaha sarılanlar, kendi ulusunu Amerikanın, Sovyetlerin boyunduruğu altına sokmak isteyenler, teröre destek veren silah tüccarları ve tabii ki ordunun bu kanadı. Ülkemiz, 50’li yıllardan beri Amerikan kapitalist sistemin güdümünde ilerlediğinden en çok bu kişilere karşı mücadele etmiştir. Tabii kendisini ölüme götüren olay son çalışması olan “Kürt Dosyası” araştırmasıdır ve ölümünün sebepleri de bunun etrafında daha çok şekillendirilmektedir.

Bu sebeple “kim öldürdü?” sorusunu araştırmanın ve sonuç beklemenin şu an bir anlamı yoktur. Her şeye bu kadar çomak sokan bir adamın bunca yıl yazı yazmasına müsaade edilmesi bile başlı başına bir lütuftur aslında.

Ne dersek diyelim sonuçta arkasında bıraktığı kitap ve yazıları ile hala yaşayan bir yazar. Ölümünden sonra ailesinin kurduğu vakıf ile kitaplarının derlenmesi ve satışı sağlandı, öğrencilere burslar verildi vs. Onlara da bir teşekkür etmek lazım diye düşünüyorum.

Ayrılırken malum sona bir Uğur MUMCU yazısı eklemek lazım. Okumuşsunuzdur ama ekleyelim yinede. Çoğunun bilmediği “Sesleniş” adlı bir yazısıdır aslında;

Ve Uğurlar olsun büyük yazar, yıllar sonra bile yaşıyorsun yaşayacaksın…

“Dağ gibi, kara yağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi. Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mum ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık,

Vurulduk ey halkım, unutma bizi!

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren senetler gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi!

Fidan gibi genç kızlardık. hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.

Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi!

Ölümcül hastaydık. bağırsaklarımıza düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duyularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. hukuk sustu. insanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi!

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurt dışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi!

Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi!

Bağımsızlık, Mustafa Kemal’den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.

Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi!

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk, komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik, kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi!

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile alamamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere…

Asıldık ey halkım, unutma bizi!

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı, ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına. Batı uygarlığı adına, bizleri bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi!

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi!
Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi!
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz, ey halkım, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi…

25 Ağustos 1975″