Bildiğin Holuwud Filmi

Valla uzun zaman oldu beyler ama dedim ya peş peşe yazarız arada yazmayız falan ama içimizden gelmesi lazım. Bloğu boşladık böyle şeyler bir hevesle gelip geçiyormuş gerçekten. Aslında yazıp söylesem her gün bir şeyler konuşuruz kah siyaset kah spor kah bilim ama burada olmuyor. Çünkü yazı yazmak için zaman ayırmak lazım ki yazı konuşmak gibi değil. Kaynağıyla bakmanız, cümleleri düzgün kurmanız falan lazım. Haliyle buradaki basit bir yazı bile 1-2 saatimizi alıyor beyler. Bunu yazacağıma kitap okuyorum geziyorum falan. Zaten moraller de bozuk. Kurstu işti sınavdı azımıza sçıldı yıl sonu. Devamda ediyor zaten. Aslında tarih konusu başlığında bekleyen yazılar var hazırda ama düzenlenmesi lazım. Onları ara ara yayınlıcam ilerde. Lakin 1700 civarında bitiyor tarih bölümümüz. Ohooo çok var oraya kadar gerçi. Devamına sonra gireriz belki başka yıllarda onları yayınlayalım da.

Neyse uzun zamandır yazmıyorum aslında siyasetten uzak duruyorum uzun zamandır. Bıraktım diyebilirim. Lakin Tayyip başkan bırakmıyor yakamızı. Ülkede yıl sonu yaşadıklarımız, ortaya atılan iddialar ve soruşturmalar ile beraber yaşadıklarımız bildiğin film senaryosun şeklinde gelişiyor. Gariptir bu senaryonun kazananı olacağını sanmadığım halde muhalefet kanadı durumu sırıtarak seyretmekte. Kaybeden yine ülkemizin garip vatandaşı olacaktır. Yanlış anlaşılmasın. Başbakan gibi “ülkeninnnnnn kaç milyar doları yurt dışına gitti bunun hesabını soracağızzz” demiyoruz. Atıp tutmaya gerek yok. Kaybeden ülkemizin insanı olacak. Biraz daha az demokrasi, biraz daha monarji belki ve biraz daha en önemli olanını yani hukuğumuzu kaybedeceğiz.

Olayları kısa bir özet şeklinde anlatalım isterseniz. Ortaya atılan darbe planları ve ergenekon davaları daha dün gibi aklımızda. Gerçi içeride yatanlar için pek dün değil ama napalım işte burası T.C. Bu davalarda kim haklı kim haksız tam bilemiyoruz. Davaların gelişiminde hükümet tarafı ordu içerindeki darbeci kesimin nihayet tutuklandığını, savcıların, hakimlerin ve polislerin vatanperverliğini överken, muhalefet tarafı orduya kumpas kurulduğunu ve bu durumun hükümet bilgisiyle cemaat tarafından yaptırıldığını dile getirmişti. Bunlar arasında benim naçizane fikrim ise; dava soruşturmalarının gerçekten belkide darbe planlanmasına yönelik olduğu ve devlet içerisinde gerçekten de belki bir yapının oluşmuş olabileceğiydi. Ki geçmişte nede güzel oluştuğunu gördük. Fakat bir diğer nokta ise yine bana göre iktidarın bilgisi dahilinde belkide umursamaması dahilinde kendilerine muhalefet eden kim var ise bu davaya çektikleri, bilerek davayı karıştırıp belkide sahte deliller ile suçsuz insanların susturulmaya sindirilmeye çalıştıklarını söyleyebilirim.

Peki neden yargımıza güvenmemiştik de bu şekilde bir kumpas kurulduğunu düşünmüştük? Çünkü etrafımızda gerçekten ideolojik odaklı kişilerin yargı ve polis içerisinde örgütlendiğini gördük, duyduk ve dinledik. Bir çok örnek vardı ve hala var. Mesela içlerinden birisi olan belkide Hanefi AVCI kitabında bu yapıdan bahsetmişti bir tutam. Gerçekten temiz duygulara sahip olan belkide bu insanların bazılarının artık vicdan ve adalet düşüncelerinden ziyade kendi yapılarının sözlerini dinlediğini, kanunsuz dinlemeleri, aramaları, sahte delilleri, rüşvet olaylarını vs. dile getirmişti. Bu yapının tehlikesini falan anlatmıştı aslında da kimse kitap okumadığından anasını satayım kendi çalmış kendi oynamıştı. Sonradan onuda “ergenekoncu” yaparak içeri tıkmışlar kim doğru söylüyor, kim yalan söylüyor ortada kalmıştı.

Bu noktada şu haksız diyemeyiz ki hukuk devletinde bunu söyleyemememiz ne yazık ki durumun vahimliğini ortaya koymaktadır. Çünkü yargı ve polis içerisinde gerçekten örgütlendiği görülen cemaat kadrosunun bunları yapabileceği elbetteki mantıklıdır. Ortada olan yargı kararlarına ne kadar güvenilebilir? Ve bana göre tutuklu olan birçok insanın ilerde çıkacağı ve insan hakları mahkemelerinde tazminatlarını alacağı açıktır. Elbette onların içerideki kaybolan yılları geri getirir mi bu para? Zor görünüyor ama zaten bu şekilde kördüğüm davayı yaratanların amacı içeri attıklarını sindirmek olduğu açıktır.

Efendim sonra bildiğiniz gibi bu polemikleri unuttuk geçti gitti derken 2013 başlarında başlayan bir sürtüşme ayyuka çıkmaya başladı. Adabazar ve birçok yerde yurtları, okulları, dersleri ve kurs yerleri olan Gülen Cemaatinden bazı çocuklar hükümet ile bir sürtüşmenin olduğunu dile getiriyorlardı. Ama beklenti elbetteki düzeleceği yöndeydi. Neden olduğunu bilemediğimiz bu sürtüşme ki güç savaşı gibi görünüyor başbakanın birden “dershaneleri kapatıyoruz dershane neymiş arkadaşım” açıklamasıyla büyük bir gerilime dönmeye başladı. İşte bu sıcak saatlerde hükümet tarafı “ne alakası var arkadaşım cemaatle falan biz eğitim sisteminde bir düzenleme getiriyoruz” açıklaması yaparken gülen tarafı ise “ya öyle çokta önemli değil ama kapatılmasın dayı ya akıllı olun” tarzı açıklamalar ile bildiğin çamura yatmaya başlamışlardı.

Neyse sonradan cemaatin bıyıkları yeni terlemiş üniversiteli yurt gençleriyle yaptığımız söyleşilerde “abi bu başbakan iyice kendini padişah sanmaya başladı” ile başlayan “tek adam olmak istiyor yanında kim güçlüyse devirmek istiyor bu demokrasi değil her yeri kontrol edemezsin abi” ile devam eden “kadrolarımıza saldırı var engellemeler var abi bunları duyuyoruz bu kadar kuvvetlenmek iyi değil” ve son olarak “abi dersanelere sardılar bu ülkede sorun bu mu? İşsizlik ne halde, asgari ücretin durumu nedir? Dış işlerinde çok kötüler, iç işlerde çok kötüler bunlarla ilgilensinler” ile biten cümleleri duyunca ciddi ciddi bir fırtınanın geldiğini anlamıştık 2 ay evvel. Tabi bu arkadaşlar “haklarımız, eşitliğimiz, yukarıda Allah var” nidalarıyla konuşurlarken bende kendilerine “e güzel kardeşlerim siz sürekli bu hükümeti desteklediniz yıllarca onlar size siz onlara yardım ettiniz. Ülkede 1 yıl evvel işsizlik yok muydu yada asgari ücret yüksek miydi? 1 yıl evvel demokrasi vardı, yargı eğitim sistemi süperdi, herkes özgürdü falan ülke büyüyordu hani! Bir tane yazı yazdı mı sizin gazeteniz? Şimdi dershaneler kapatılmaya çalışılınca, sizin cemaate çomaklar belli ki sokulunca ortaya çıkıp söylediklerinize kim inanacak?” diye sorunca evelediler gevelediler ama bir cevap veremediler tabi.

Sonradan yaşadıklarımız ise olayın rengini değiştirdi birden. Sabahın köründe gözaltına alınanlar, baskınlar, kutular falan ohooo bir sürü iddia, suçlama ki öyle böyle yolsuzluk iddiaları değil. Dinlemeler, kamera kayıtları, telefon görüşmeleri, banka hesapları vs. dava geniş yani. Benzer bir şekilde tıpkı 5 yıl evvelki darbe davasındaki gibi üstlerine gidiliyor yine bu şüphelilerin.

Peki neler oldu? Bu iddialar karşısında bu sefer muhalefet tarafı ilginçtir gerçi ilginç değildir normaldir yaşananları bildiğin deniz karşısında rakı+balık keyfi yapar gibi izlemeye başladı. Savcıların, hakimlerin ve polislerin işlerini yapmaları gerektiğini baskı uygulanmamasını istiyorlardı. Yani 5 yıl evvel istediklerinin tam tersini istiyorlardı. Aynı savcıya bu sefer inanamılmaz bir güven vardı belli ki. İktidar ise ilk şapşallığını üzerlerinden atamayarak “hırsızlık veya yolsuzluk var ise kimin suça bulaştığı mahkemelerde belirlenir” gibi cidden demokratik!! bir açıklamadan hemen sonra ki gün “evet herkes yargılanıp suçluysa cezasını çeker ama yargının polisin içerisinde bildiğin paralel devlet yapısı var hacı hepsi yalan” diyerek gerçek demokratik hukuk kimliklerine geri dönüş sergilediler. Tabi ilginçtir devlete paralel yapı nedir? Ulan paralel dediğin senle beraber gider birbirini kesmez iki doğrudur paralel. Bu bildin seni kesmiş işte.

Sonrasında yalanın bini bir lira arkadaşlar siyasi cephemizde bildiğin komedi/gerilim filmi gibi şerefsizim. Daha dün yargının bağımsızlığını dile getiren, davaların takipçisi olan ve hakimlere polislere teşekkür eden başbakan, bugün kendi taraftarlarına soruşturmalar açılınca yargı ve polis içerisindeki örgütsel yapılanmadan bahsediyor. Daha dün cemaatin orduya savcılar ve polisler ile saldırıldığını, sahte deliller ile davalar açıldığını söyleyen muhalefet, bugün aynı savcı soruşturmayı açtığı halde bu soruşturmaların devam ettirilmesini savcı, hakim ve polislerin üzerinde oyunlar oynandığından bahsediyor.

Lan olm siz nasıl insanlarsınız la? Tamam siyaset falan filan ama bu kadar salak yerine konulmaz bir millet. İnsanlar fikirlerini belki değiştirebilirler zamanla. Olur böyle şeyler hani hırsla savunduğunuz bir şeyi daha yumuşatabilirsiniz. Ama söylediğiniz fikirlerin 180 derece tersini ertesi gün söyleyemezsiniz!! Böyle din değiştirir gibi olmaz beyler ayıptır, yazıktır günahtır yapmayın artık.

Konumuza dönersek bence daha vahim bir şekilde son yaşadıklarımızı iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Bu fikirleri üreten kişiler kahvede ilkokul mezunu Ahmet ile orta okul mezunu Mehmet değil. Bu adamlar parti liderleri. Bazıları vekil, bazıları bakan ve bir tanesi de başbakan! “İkisi tartışır yargı karar verir dayı sakin olalım” bir durumu yok çünkü taraflardan birisi “ben haklıyım benim dediğim olacak” diyerek kendisine yöneltilen suçlamalarda dosyaları hazırlayacak, delilleri toplayacak ve bunları değerlendirecek yapıyı komple değiştirmek istiyor ve hatta değiştiriyor!

Medya sus pus olmuş ve bu durumun hala ne anlama geldiğini anlayamamış görünüyoruz. Elbette bu satılmış medyayla anlamamız beklenmiyor ve bu durum değerlendirmesini ikinci yazıya bırakarak yakında ikinci yazıyla devam ediyorum yazıya. To be counted…

Toplumcunun Toplumcuya Toplumculuğu

Devrimcilik ve demokrasi savaşında gerçekçilik ilk temel koşuldur. Yaptıklarımız, yapamadıklarımız, başarı ve başarısızlıklarımız, öncelikle gerçekçi gözle değerlendirilmelidir. Çünkü devrimciliğin en büyük düşmanlarından biri, devrimcilerin kendi kendilerini kandırmaları, hayal alemlerine kapılmalarıdır. Bizler kendi kendimize, gerektiğinde en sert uyarıları yapamazsak, davamız kolaylıkla yozlaşır ve amacından sapar. Yolun neresindeyiz; gücümüz, etkimiz nedir; sesimizi kimler duyuyor? Sorunlarını savunduğumuz yoksul halk yığınları ile bağlantı kurabilmiş miyiz? Yoksa, sesimizin yankılarını sadece biz duyup, bunun ile avunuyor muyuz?

Bana biraz böyleymiş gibi geliyor. Bizler kendi aramızda evcilik oynar gibi devrimcilik, ilericilik, toplumculuk oyunları ile avunuyoruz. Şöyle bir düşünelim… Türkiye’de yayımlanan gazetelerin kaçı halkın öz sorunlarını yazmaktadır? Halkçı ve devrimci gazetelerin kaçta kaçı yoksul halkça okunmaktadır? Kurtarmak, sorunlarını çözmek için çabaladığımız halk bizlerin ne için savaştığını bilir mi? Duyar mı, duyabilir mi? Öyleyse, biz kime anlatıyoruz toprak reformunu, vergi adaletini, hele hele proleterya önderliğini?

Büyük kentlerdeki işçi mitingleri biraz da düşündürücüdür. Toplantıyı izleyenler öğrenci, öğretmen, aydın yani ara tabakalar… Konuşmacılar hep işçi sınıfı önderliğinden söz açar ve alkışlanırlar. Alkışlayanlar kim? İşçi olmayanlar. Sağcı sermayeci partilerin toplantılarını ise hep kasketliler doldurur. Ve kendi ekonomik yaşantılarına karşı sözleri, kendi öz sorunlarıymış gibi dinlerler. Binlerce emekçi, bir halk düşmanını, bir demagogu alkışlarlar. Aynı soruyu soralım. Konuşanlar kim? Kapitalistler. Alkışlayanlar kim? Emekçiler! Kapitalist olmayanlar.

Bir kısır döngüdür bu. Emekçi sömürüldüğü için, sorunlarına ve emeğinin bilincine sahip çıkamaz. Aydın, emekçi ile ilişki kurma olanaklarına sahip çıkmadığı için kendi kendine toplumculuk yapar.

Ankara’da şu bulvar kahvelerini dolaşın. Her masada yurt sorunlarının tartışıldığını duyarsınız. Meyhanelerde akşam yorgunluğunda ne düzenler yıkılır, ne düzenler kurulur. Kaloriferli konforlu evlerde de hep bu konular.

Bu davaların sahibi ise, hep bunlardan uzak kendi yaşantısını sürdürme çabasında. Ne kendi önderliğinden, ne ara tabakalardan ne de revizyonizmden bir haberi var. Gerçek halkçılık ile halk dolandırıcılığını birbirine karıştırdığı için demagogu kendinden yana sanır. ona inanır, ona oy verir.

Bizim gözde yazarlarımız ise, halkın sorunlarını inceleyen piyesler yazarlar. Büyük kentlerde, arabalarını otoparka bırakan ve gerçekten iyi niyetli aydınlar bu halkçı piyesleri kendilerinden geçerek alkışlarlar. Kimi anlatıyor bu halkçı piyesler? Ezilen hor görülen yoksul türk halkını. İçlerinden bir teki bu oyunları seyretmiş midir acaba? En ilerici, en halkçı görünenimiz bile bundan sonra tiyatro ile halka inmenin gerekçelerini savunurlar. Evet, gerçekçi olmak, halka inmek… Ama hangi halka? Haftalık dergileri almak için bir lirayı bulamayan bir yurttaşa on liralık piyeslerin halkçılığını anlatacak yürekli aydın çıkabilir mi?

İnsafla düşünelim böyle değil mi bu işler? Derginin köşesinde, Türkiyede işçi sınıfı önderliğinden söz açıp, önder tayin eden hırçın solcu yazardan, önder tayin edilenlerin bir haberi, bir bilgisi var mı?

Kendimizi kandırmayalım. Anadolu köyünde halkçılık savaşı yapan bir öğretmene bizim halkçılık öğretmemizden, belki gülünç belki acı ne olabilir ki?

Bilgiçliği bir kenara bırakalım. Sol sadece, halkın sorunlarını halka anlatmak, çözüm yollarını birlikte bulmak ve yeni adaletli düzeni birlikte bulma savaşıdır. Entellektüel dedikoduculuk, bireysel bunalım, bilgiçlik gösterisi, meyhane gevezeliği değildir.

Kusura bakmasınlar bizde solcu aydınlar halka sorunlarını anlatmak yerine, birbirlerine karşı bilgi ve kültür gösterilerine kalkışmışlar, bunun içindir ki bütün enerjilerini birbirleriyle uğraşarak harcamışlardır.

Kim, 6 Ekim 1967

Bayram!!

Ya aslında bir Mumcu yazısı daha ekleyip biraz daha güzel bir analize girmek istiyordum ama dün yaşananlardan sonra onu sonraya atmaya karar verdim. Herkesin bildiği gibi, gerçi herkesin bildiği de yok ama dün cumhuriyet bayramının 89. yıl dönümü kutlandı daha doğrusu kutlanmaya çalışıldı belki de.

Açıkçası çok sinirliyim şu anda. Olayların bitiminden itibaren yorumları, açıklamaları dinledim ve okudum. Olayın siyasetine hani çok girmek istemesekte giriyoruz yani ucundan. Muhalefet; olaylarda çoğu bu tip laikti, cumhuriyetti tarzı kutlamalardaki fırsatı değerlendirip tam kadro yerini alırken, iktidar; her zaman ki gibi kutlamaların ne anlama geldiğini sanırım bilmediklerinden bunlara katılmayıp “efendim bayram hepimizin bayramı, cumhuriyet hepimizin cumhuriyeti ama işte provekatif helölö” tarzı açıklamalar ile bizi daha doğrusu hem bizi hem kendilerini kandırdıklarını zannediyorlar.

İlk önce çuvaldızın iğnesini cumhuriyet ve bu tarz bayramları kendi tekeline almaya çalışan muhalefete batıralım. Yapmayın beyler, etmeyin böyle. Geçmiş yakın tarihimize bu tip tekelleştirme hareketleri hep tekelleştirilen şeylere zarar verdi. Dönüp bakalım isterseniz; milliyetçilik, dindarlık, laiklik, cumhuriyetçilik, müslümanlık, dinsizlik, mezhepcilik vb soyut veya herkesin birden fazla sahip olacağı değerler tekelleşti siyaseten. Bu manalar emeller doğrultusunda kullanıldığı için ilk önce yıprandı, sonra zarar büyüdü ve anlamları kaybolmaya başladı. İnsnalar anlamsız bir bilinçaltıyla bu değerlerden çevresi, partisi, görüşleri yüzünden uzak durdu ve sanki doğal birşeymiş gibi değiştirilemez doğru olarak kabul etti.

Mesela muhalefet partisi laikçiliği esir etti son yıllarda kendine, cumhuriyeti de benzer şekilde. Birileri milliyetçiliği esir etti, birileri müslümanlığı esir etti. Bırakın bu ayakları artık, bırakalım bu tip eylemsel şeyleri. Belki bu bayramda çok olmadı ama çoğunda oluyor. Ve bayraklarıyla sokaklara çıkamıyor hükümet yandaşları mesela. Kafalarında farklı bir düzen olabilir ama bu başka bir şey be kardeşim. Bayramını kutlayamıyor adam partisinden dolayı iyimi! Çünkü provakatörler aşağıda, çünkü anarşistler sokakta efendim olmaz. Muhalefet bayramı yıpratıyor, laikliği sakız ediyor ve değerini düşürüyor. Atatürkü ise sağolsunlar bütün siyasi partiler tarafından defnedeleli çok oldu.

Bunlara ilerde değineceğim için derinleştirmiyorum. Ne anlatmak istediğimi belki yazılarımı okudukça anlayacaktır arkadaşlarımız.

Gelelim iktidar komedisine. Her kutlamayı “efendim bizimde bilmem neyimiz ama işte provakatörler” diyerek geçiştirmek artık inandırıcı gelimiyor bize. Gerçi iktidarın inandırıcılığını yitireli çok oldu ama olsun yani gelmiyor. Gerçekten de garip bir şekilde hala geçmişle alıp verme sorunu var. Muhalefetin bu çıkışlarını da bahane edip garip saçma olaylara sebebiyet veriyorlar. Yönetim beceriksizlikleri ise son yaşanan bu bayram ile had safhaya ulaştı.

 

Yukarıdaki resimde gördüğünüz ve anladığınız bir şey var. Büyük bir provakasyonun direğinden dönüldüğüdür. Bu kadar insanın karşında polis çıkartılmaz. Yani çıkartılır tabii ki ama bu olay ülkenin cumhuriyet bayramıysa, ellerinde Atatürk ve türk bayrağı var ise insanların yaptığınız geri teper. Ve televizyondan pişmiş kelle gibi “provakatörler/teröristler” laflarıyla zaten dolmuş insanlara birde su sıkarsanız, olmadı bunlar saldırmıyorlar dur bir de biber gazı atalım derseniz eeeee….

Açık söyleyeyim ben orada olsaydım kesin elimde ne var ise atardım polise, saldırırdım yani. Bunun eğitimi, bunun efendiliği olmaz. “ama hani sağduyu” olmaz. Kalem sallanacaksa yazarız, tartışılacaksa buyrun fikirlerimiz burada gelin konuşalım. Ama sen bana biber gazı su sıkacaksan ve sonra “ben devletin polisiyim” diyeceksen orada duracaksın arkadaşım. Hiç kimse veya kurum; yollarda bayramı kutlamaya giden otobüsleri bu sebeple durduramaz, arayamaz, kimlik soramaz. Atatürk ve türk bayraklı arabalar durdurulup “nereye gidiyorsunuz” denmez. Siz kimden emir alıyorsunuz a benim polis arkadaşlarım askerlerim? O üstünüze giydiğiniz üniformaları yırtıp atın lütfen. Adaleti sağlamak ile görevlendirilen siz topu “emirler böyle” diyerek sağa sola da atmamalı. Hadi diyelim geçtik sizde zurnanın son deliğisiniz size bu emri kim verir? Nasıl bir organizasyondur bu?

Hemen iktidar tarzı suçu “ankara valisinin işgüzarlığına” atsada olayın boyutu bunun ile açıklanamaz. Amasyadan kalkan otobüsü “sağlık sigortanız yok, yola çıkamazsınız” diyerek durduran polisi, Samsundan yola çıkan atatürk ve türk bayrağı olan taksiyi “kar lastiğiniz yok” diyerek durduran jandarmayı Ankara valisi mi organize etti?

İktidarın dikkat etmediği şey, resimde 20 bin kişinin içendeki polislerin linç edilebileceğidir. Bu ihtimali nasıl düşünmezler. Halkın gözü dönüp saldırsa orada polis kalır mı acaba? Böyle bir olayın sorumlusu olarak muhalefet ve iktidar oturup karşılıklı çay mı içecekler?

Gerçekten inanılmaz bir ülkeyiz. Bir yandan demokrasi olarak, insan hakları olarak alacağımız çok yol varken, diğer yandan ise gerçekten bir iç çatışma ortamlarına karşı hoşgörülüyüz. Nereye kadar devam eder bu bilemiyorum ama ilerisi hiç iyi ışıklar vermiyor. “Cumhuriyetin bekçisi” kalabalığı kaba kuvvetle bastırılmadan yok olamayacakmış gibi. Dönüşümler ve devrimler yavaş yavaş yok edilir belki ama bir yerden kırılır ve işte o zaman neler olur bilemiyorum ben.

Bir hopa olayı yaşandı zaten, ikincisi bence budur. Ve yine görünen bir şey var ise, iktidarı kaybedeceği gün vay iktidarın yandaşına… Çünkü muhalefet hiçte demokratik bir çözüm reçetesiyle geleceğe ışık tutmuyor bu açık. Buda farklı bir tartışma konusu olacaktır bizim için..