Ali Ufki Bey Ve Müzik Devrimi

İnternette eski tabirle sörf yaparken rastladığım bazı besteler gerçekten beni benden aldı. Çoğu kişinin de bildiği “Uyan Ey Gözlerim Gafletten Uyan” ilahisi başta pek bilmediğim lakin aslında oldukça yakından dinlediğim bir bestekarı keşfettim. Size hem bu bestekarı tanıtmak hemde araştırırken rastladığım ilginç bir noktayı da paylaşmak istedim.

Yazımı III.Murad’a ait olan bu eserin bestekarı Ali Ufki Bey 17.yy.’ın ortalarında yaşamış. Asıl adı Wojciech Bobowski olan Polonyalı bestekar 30’lu yaşlarında Osmanlı tarafından esir alınmış. Türk musikisini ilk defa batı tarzında notalara dökerek “Mecmua-i Saz ü Söz” isimli bir de kitap meydana getirmiştir. Bahsettiğimizi eserini de bu kitaptan bulan araştırmacılar da şu anda dinlediğimiz şekle getirdi diyebiliriz. Bir çok yabancı dili ve müzik türünü bilen bestekarın zenginliği dönem sonrası gelen Itri’ye de büyük ilham olmuş gibi görünüyor. Yazılan kitabın bazı bestelerinin çalışmasını ise Bezmara müzik gurubu derleyerek ilgilenenler için seslendirmiş.

Bunlar hakkında bilgi arar iken şans eseri yine bir şekilde önderimiz Mustafa Kemal’in yaptığı müzik devrim hareketine rast geldim. Daha doğrusu onun ile ilgili olarak yapılan röportaja ulaştım.

Anlatın Paşam

Mustafa Kemal, Vossische Zeitung gazetesi muhabirine 1930 yılında verilen röportajda milli egemenlik, liderlik, din ve müzik devrimi ile ilgili bazı demeçler veriyor. Röportajın bazı kısımlarını kısaltarak buraya koyuyorum;

…..

– (Mustafa K.) Amaçlarımızın kişisel olmaması gerekir. Yerli olmayan bir kimse, ait olmadığı bir ülkeyi yükseltmek istediği zaman, kişisel isteklerden kendisini kurtaramaz. Kendini eski yasalara bağlayıp geçmiş ile yakınlığını korumak isteyen bir kimse, modern bir devlet de kuramaz. Napolyon, Polis Bakanı “Fouchet” nin yaşamını bildiği hâlde, onu görevinde bırakmıştır, bundan başka kendisinin en büyük düşmanlarına güvenmesi, çılgınlıktan başka bir şeyle yorumlanamaz. Napolyon, temel bir düşünceye dayanmadan işe başlamış ve kendisine bir fırsat yaratacağını sandığı olayların gelişimine uymuştur. Onun bu biçimde davranışı, demokrasiciliğin durumunun altmış yıllık gecikmesine neden olmuştur, diyebiliriz. Napolyon hakkında yayınladığınız kitabın Türkçe çevirisini altı ay önce gazetemde (Hâkimiyet-i Millîye) yayınlanmasını buyurmuştum. Bunun nedeni nedir biliyor musunuz? İşte bunun nedeni şudur ki, bir taraftan onun kahramanlığından ve güçlü sabrından asker bir ders alsın, diğer taraftan yerli olmayan bir kimsenin, diğer bir ülkeye girmesiyle, o ülkede hainlik etmekle, sonun neye varacağını millet anlasın.

(Gazeteci) Gazi’nin bu açıklaması, onun kendisi için çizdiği programı bize gösteriyor. Dine karşı durumunu şöyle anlattı:

– (Mustafa K.) Sonradan Kuran’ı Kerim’in Türkçe’ye çevrilmesini buyurdum. Bu da ilk kez olarak Türkçe’ye çevriliyor. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın çevrilmesi için de emir verdim. Halk yinelenmekte olan bir şeyin var olduğunu ve din ileri gelenlerinin derdi ancak kendi karınlarını doyurup, başka bir işlerinin olmadığını bilsinler. Camilerin kapanmasına hiçbir kimse taraftar olmamasına rağmen, bunların bu biçimde boş kalmasına şaşıyor musunuz? Çobanlar, güneş, bulut ve yıldızlardan başka bir şey bilmezler. Yeryüzündeki köylüler de ancak bunu bilirler. Çünkü, ürün havaya bağlıdır. Türk yalnız doğayı kutsal sayar.

……

(Gazeteci) İlâhiyat konusundan “kader” konusuna geçtim. Ve “kaza ve kader” denilen bu iki kelimenin arasındaki farkı açıkladığını ve bunların anlamı “şans ve rastlantı” kelimelerinin anlamına yakın olduğunu söyledim. Kelimeleri duyduğu zaman, biraz durduktan sonra bu iki kelimenin Arapça olduğunu ve Türkleri ilgilendirmediğini söyledi:

– (Mustafa K.) Alın yazısını soruyorsunuz. Alın yazısının temeli, uygulaması mümkün olan sorunlarda düşündükten sonra işe başlamaktır. Komutan bir kimsenin büyük bir kararlılıkla fırsatları elden kaçırmaması gerekir. Aynı zamanda, akla uygun olan şeyleri izlemesi gerekir. Değişikliklerin sabit ve belirgin durumları yoktur. Şu kadar var ki, bu değişiklik durumunda ve çalışmasında bulunan kimseler için de bir kolaylık verir.

(Gazeteci) Gazi, ordu komutanlarının liderlerden sayılmasını ve kendisine bir asker gözüyle bakılmasını istemez. Hatta, Avrupa’daki insanların, böyle bir asker komutanı iken, Gazi’nin nasıl bir hükümet başkanı olduğunu görünce, kendilerinde şaşkınlık ortaya çıktığını Gazi’ye söylediğim zaman birdenbire cevap vermeyip biraz sonra şöyle demiştir:

– (Mustafa K.) Gerçekten bir komutan, hükümet başkanı olduğu zaman, bir tehlike duyulur. Çünkü, onun bir asker komutanlığından başka üstünlüğü yoktur. Bundan başka onu hiçbir kimse kontrol altına alamaz. Bunu elbette Almanya denemiştiniz. Savaş zamanında başkanınız kimdi?

–  (Gazeteci) Loudendorf.

–  (Mustafa K.) Bozgun gününde kaçan adam başkan değildir.

…….

(Gazeteci) Gazi, bana karşı sorgulayıcı bir gözle baktı ve şöyle dedi:

– (Mustafa K.) Daha önce ihtiras konusunu anmıştınız. Gerçekte onsuz büyük bir iş oluşturulamaz. Ancak, onun herhalde millet yolunda bir görev amacına yönelmiş olması gerekir. Başkan olan kimsenin, milletin ülküsüne göre çalışması ve milletin psikolojisine hâkim olduktan sonra milletin eğilimine bağlı olması gerekir. Ben de, padişahlardan kurtuluşumuz tamam olmadan önce, hemen Meclis’i seçime çağırdım. Ve başkanlık hukukundan vazgeçerek, af bile kabul ettim. Egemenlik tamamen milletindir. Yani, seçilen millet vekillerinindir. Yönetim işlerine sizin sandığınız kadar karışmıyorum. İşte bakanlardan birisi karşınızda bulunuyor. İsterseniz kendisinden sorunuz ki, ben onun görevine karışıyor muyum? Ben bugün  başkanlıktan ve hatta ordu komutanlığından çekilmeye ve kendi araştırmalarım için bir köşeye çekilmeye hazırım.

(Gazeteci) Gazi’nin yaşamı çok basit bir biçimdedir. Öteden beri yanında, ancak onun büyük işlerinden korkması sonucunda uzak kalan ve geri dönüşünden sonra ölen (sevgili annesi) bulunuyordu. Gazi, eşinden boşandıktan sonra, bütün mallarının Halk Partisi’ne kalmasını önermiştir. Kendisinde gösteriş ve büyüklenme eseri görülmez, Rüşvete karşı şiddetli mücadelede bulunur. Bu nedenden, onun eski dostu Deniz Bakanı’nı hapse mahkûm etmekten geri kalmamıştır. Mustafa Kemal’in demokrasiye taraftarlığını kendisinin demokrat olduğu düşüncesiyle göstermektedir.

Gazi söylüyor: 

– (Mustafa K.) Kapıda duran nöbetçi bile benden korkmaz. İsterseniz kendisinden sorunuz. Korku üzerine egemenlik kurulamaz. Toplara dayanan egemenlik sürekli olmaz. Böyle bir egemenlik ve hatta diktatörlük, ancak ayaklanma çıktıktan sonra geçici bir zaman için gerekli olur. Üyeleri çok fazla olan komisyon, büyük işler ortaya koyamaz. Ülkemize bakınız, sessizlik içindedir. Sürekli güven ve huzura taraftarız, asıl toprağımızdan başka bir metre kare toprakta gözümüz yoktur. Çünkü, toprağımız geniş olup, kendi oturanlarına dar değildirBütün devletlerle rahatlık ve kurtuluş antlaşmaları imzaladık. Ancak yeni saldırılarla karşı karşıya gelmemiz durumu düşünerek orduyu bulunduruyoruz…

……

Gazi’nin Avrupa’ya karşı tutumu:

(Gazeteci) Gazi, Batı yolunda durabilmesi için, Türk’ün bütün gereksinimlerini yine batıdan almak gereğini duyuyor. Milliyet ülküsüyle Avrupa’dan aktarma sorunu arasında bir karşıtlık görüp görmediğine dair kendisine sorduğum soruya şöyle bir cevap vermiştir:

– (Mustafa K.) Asla… Çünkü modern olan milliyet ilkesi milletler arası genelleşmiştir. Biz de Türklüğümüzü korumak için çabayla özeneceğiz. Türkler uygarlıkta soyludurlar. Yunan’dan önce İzmir, taraflarında oturan eski bir millet olduğumuzu bilimsel bir biçimde kanıtlamaya çalışıyoruz.

Müzik inkılâbı:

– (Mustafa K.) Montesquieu’nun: “Bir milletin müzikte eğilimine önem verilmezse, o milleti ilerletmek mümkün olmaz” sözünü okudum, onaylarım. Bunun için müziğe çok önem göstermekte olduğunu görüyorsunuz.

(Gazeteci) Biz batılılara göre doğu müzikçiliğinin kulaklarımıza gelen tuhaflığından söz ettim ve dedim ki, “Doğunun tek anlayamadığımız bilimi varsa, o da onun müzikçiliğidir.” Gazi, karşı çıkarak şöyle demiştir:

– (Mustafa K.) Bunlar hep Bizans’tan kalma şeylerdir. Bizim gerçek müziğimiz Anadolu halkında duyulabilir. Bu ezgilerin iyileştirilmesiyle ilerletilmesi mümkün değil midir? Batı müziği bugünkü durumuna gelinceye kadar, ne kadar zaman geçti? 

(Gazeteci) Dört yüz yıl kadar geçti.

– (Mustafa K.) Bizim bu kadar zaman beklemeye zamanımız yoktur. Bunun için batı müziğini almakta olduğumuzu görüyorsunuz. 

Uzun röportajının biz müzik ile olan kısmını ele alacağız (Elbette başkanlık ve din ile ilgili kısımları da önemlidir). Bildiğiniz gibi müzik devrimi amacıyla yurt dışından müzisyenler getirilip dinletilmiş ve bunun ile ilgili raporlar alınmıştı. (Merak edenler Yakın Kültür Tarihi yazılarımızı okuyabilir) Sonuçta bir süre Türk sanat müziği radyolarda çalınması bile yasaklanmıştı (6 aya yaklaşık). Sonradan bu saçma uygulamadan vazgeçilerek geri dönülse de uzun bir süre bazı müzik aletlerinin okullarda okutulmadığını biliyoruz (Mehmet hocaya selam olsun).

Bizans Müziği Derken?

Burada dikkat çekmek istediğim nokta Mustafa Kemal’in yaptığı müzik devriminin çıkış argümanlarını görebiliyoruz. Yani masada otururken “müziği yasaklayalım da millet dinlemesin” tarzından ziyade her zamanki gibi belli bir proje doğrultusunda niçin yaptığını anlatıyor (Montesquieu’ya katılarak).

Ve devamında Bunlar hep Bizans’tan kalma şeylerdir. Bizim gerçek müziğimiz Anadolu halkında duyulabilir.” diyerek bir şey söylemekte ve hedef göstermektedir. Ben ilk başta cümlenin ne demek istediğini tam anlayamayıp araştırmaya devam ettim. Türk sanat müziği ile Bizans müziği ne alakaydı?

Dinlediğinizde göreceksiniz ki geleneksel Bizans ezgileri veya Ermeni Ortodoks kilise ilahileri inanılmaz bir şekilde bizim arada rastladığımız müzik makamlarına benzemekte hatta benzemekten öte aynı denilebilir.

Yani Mustafa Kemal’in kafasındaki müzik yapısı artık Bizans, Ermeni ve Osmanlı cemaatinin harmanlandığı müzikten ziyade (çünkü yüzlerce yılda iç içine geçmiş) farklı bir Türk müziği yaratmaya yönelik. Neyse ki uygulamanın yani müzik kültürünün yıllar geçmesi gereken süreçle şekillendiği anlaşılmış olacak sonradan yasakları kaldırıp serbest bırakıyorlar. Elbette yine batı müziği destekli eğitim devam ediyor.

Efendim bu uzun ve dallı budaklı yazımızı bitirip sizi büyük üstat Ali Ufki Bey’in Mecmuay-ı Saz ü Söz besteleriyle baş başa bırakıyorum. Hoşçakalın..

Modern Fransa Tarihi – I

Fransa tarihi eminim ki bazılarınız için sürpriz olacaktır. Alaka veya ilginizi bile çekmeyecektir. Fakat eğer kısa 5-6 yazı okursanız bilmediğiniz bir çok bilgiyi öğreneceğinizden eminim (evet bizi de yakından ilgilendiriyor). Kısa olarak modern Fransa tarihini anlatarak bazı bilgiler verelim. Osmanlı tarihi gibi öyle çok ayrıntılı bir anlatım yapmayacağım merak etmeyin.

Neden Fransa tarihi?

Birincisi; Fransız devrimi düşüncesi, toplum yapısının iyi anlaşılması. İkincisi; Devrim sonrası Fransa’nın yaptığı mücadele ve günümüze yönelişi. Bu iki ana eksende anlatmak istediğim yazıların çok uzun olmadan kısaca özetleneceğini belirteyim. Okunulduğu zaman “hea demek cumhuriyet kavramı, parlamento mücadelesi ve özgürlük için mücadele bu şekilde oluşmuş” demenizi istiyorum. Yine yazıların sonunda ve bazı aralarda ülkemizde ki durum ile kıyaslama yaparak bitireceğim. Hazırsanız başlayalım;

Dediğim gibi çok ayrıntısına girmeden konuşursak Fransa’nın Avrupa’daki çoğu devlet gibi monarşi ile yönetildiğini biliyoruz. 1600’lü yıllardan yaklaşık olarak Fransa devrimine kadar geçen süre boyunca (1789) ünlü Bourbon Hanedanlığı tarafından yönetilmişlerdir. Devrim sonrası bazı yıllarda tahtı yeniden ele geçirmekle beraber monarşinin bittiği 1789’dan sonra çok zayıflamışlardır. Bourbon Hanedanlığı sadece Fransa’nın değil İspanya, Sicilya, Orleans, Brezilya ve Parma gibi bir çok yerde de hak sahibi ve yönetimi bulunmaktadır. Günümüzde Lüksemburg, İspanya, Fransa ve Navarra kralları bu hanedan üyelerindendir. Ne aileymiş arkadaş…

monarsi-monark-siyaset-bilimi.jpg

Efendim hep anlattığım orta çağın din/tarım imparatorluğu zamanında bu aileler din adamlarını da kullanarak halk üzerinde feodal yapıyı oturtarak zenginleşmişlerdir. Halktan barış zamanı eşek yüküyle vergi istenmiş, savaş zamanı da “din adına cennet” vaatleriyle cepheye gönderilerek harp etmeleri talep edilmiştir. (İşte her zamanki klasik orta çağ) Bu Avrupa ve bizim Osmanlı Devleti’nin de devlet yapısının temelini oluşturmaktadır.

Fransa Devrimi 

Fransa’nın 1780’li yıllarda gelişen teknoloji ile savaş giderlerinin artması sebebiyle ekonomik bir dar boğaza sürüklenmeye başladığını söyleyebiliriz. Yukarıda anlattığım toplumum sömürülmesi artık bu yıllarda (aslında kısa bir süre evvelinde de) tepkiler almıştır.

Peki ama toplum bu feodalite ve sömürüyü geçmiş 1000 yılda fark etmemiş midir? Elbette bazı kesimler fark etmişlerdir. Yine bazı zengin lordlar, krallar, düşünürler ve yazarlar bunları görmüşlerdir. Fakat gördükleri bu manzaranın gerçekliğini tam anlamıyla anlatamamışlar, düzenleri bozulacak olan zenginler, din adamları veya krallar tarafından tepkiyle karşılanmışlar, yargılanmışlar ve susturulmuşlardır. Bazı bölge ve dönemlerde ortaya çıkan bu tip hareketler kolaylıkla büyümeden bastırılarak sömürünün üstü örtülmüştür. Köyde yaşayan ve sömürünün kaynağı olan fakir halk kitleleri ise eğitim seviyelerinin düşüklüğü, baskı ve korku dolayısıyla seslerini çıkartamayan güdümlü canlılar olmuşlardır.

Bu orta çağın karanlık ortamı ise “matbaa” denilen mucize alet tarafından yavaş yavaş aydınlatılmaktadır. Avrupa’da kağıt basımının kolaylaşması sonucu gazete, dergi ve kitap miktarları hızla yaygınlaşmaya başlamıştır. Fiyatların ucuzlaması bu mecmuaların halk tarafından da okunmasını sağlayarak farklı fikirler ve eleştirel düşünce yeşermeye başlamıştır. Şehirlerde yaşayan orta sınıf üniversitelere gitmeye, okumaya ve tartışmaya başlayarak 1780’li yıllarda toplum düzeni ve halk bilincini farklı açılardan irdelemeye başlamışlardır.

İşte gittikçe eğitimini artıran, asil zade olmayan (yani babadan zengin diyelim) orta kesim zenginleşmeye başlayınca bazı sıkıntılar baş göstermiştir. Çünkü bu kesim artık asilzadelerin sahip olduğu hakları yavaş yavaş talep etmeye, yapılanları eleştirmeye ve yönetimde söz sahibi olmaya başlamışlardır. Asilzadeler/soylular ise kendi ayrıcalıklarını korumak için bu kesime sıcak bakmamakta ve onları küçümsemekteydiler. Alt tabakada yaşayan insanlar ise aynı durumdaydı; “açız ve vergiler çok yüksek hacı bir şeyler yapın” diyorlardı.

wpid-Photo-Jun-12-2013-1241-PM.jpg
Rene Descartes

Orta kesim temel düşünce felsefesinde kimlerden etkilenmiştir? Bakın bunlar önemli;

İlk başta modern filozofun babası diyebileceğimiz kişi olan aklın ve eleştirel düşüncenin üstünlüğünü sürekli dile getiren Rene Descartes (1600-1650 arası eserleri).

İkincisi; yasama, yürütme ve yargı üçlüsünün ayrılması bağımsız olmasını, böylece dengede yürüyen bir sistem olacağını söyleyen yani kuvvetler ayrılığının yaratıcısı ünlü düşünür Montesquieu (1700-1750 arası eserleridir).

Üçüncüsü; Dini dogmalarla eserlerinde dalga geçen, din ve ifade özgürlüğünü anlatmaya çalışan tiyatro yazarı ve şair François Marie Arouet (Voltaire – 1700-1750 arası eserleridir).

Bir diğeri çoğunluk rejiminin ülkeyi yönetmesi gerektiğini söyleyen ve doğuştan her kesimin eşit olduğunu söyleyen ünlü düşünür Jean-Jacques Rousseau (1740-1780 arası eserleridir).

Bir diğeri insan hakları, ifade özgürlüğü, yasa önünde eşitlik ve anayasa hakkı vb. fikirleriyle ünlü düşünür Denis Diderot (1730-1780 arası eserleridir)…

Ne kadar çok ve peşi sıra değil mi? Bunlara ek olarak sömürgelerde yaşanan bağımsızlık hareketleri ve ABD özgürlük bildirgesi (ABD kolonileri yüksek vergilerden dolayı isyan etmişler ve Fransa’dan bağımsızlıklarını kazanmışlardır) vb. şeyler bu felsefeyi şekillendirmiş, halk içerisinde yayılmış ve destek görmeye başlamıştır.

Prise_de_la_Bastille.jpg
Bastille İsyanı

Kral XVI.Louis çareyi vergi artırmakta bulunca parlamento toplanmıştır. Yani evet Fransa’da tepkileri yumuşatmak için parlamento da bulunmaktadır aslında (1614 yılından beri). İşte parlamentoda orta sınıf temsilcileri vergilerin azaltılmasını, anayasa çıkartılmasını, ekonomik sorunlara karşı serbest ticareti vs. şeyleri talep etmişti. Kral ise bunları kabul etmeyerek ilk isyanın patlak vermesine sebep olmuştur. Paris’te ayaklanan bir grup Bastille Hapishanesi’ni ele geçirip mahkumları serbest bıraktı.

Uzun anlatmayacağız dedik yine sarmaya başladım. Efendim isyan patlayınca Kral dışarıdaki diğer krallara güvenerek bunları bastırmaya çalışıyor. Avrupa’nın feodal kralları ve kilise ise bu halk hareketini istemiyor. Çünkü oluşacak bu hareket kurulu olan feodaliteyi yıkacağı gibi ülkelerdeki iç karışıklığı artıracak. Yine Fransa’nın özgür yurttaşlara sahip olması sonucu alt kesimde hızlı bir ekonomik gelişimi beraberinde getireceğini ve Avrupayı kontrol edebileceğini görüyorlar. Bunları da ikinci yazımız da anlatacağız.

Sonraki yazıya buradan