Tek Rakibim Kendim

Sonbahar

Kars’ın uzak ve ıssız ilçelerinden Digor’da bol yağmurlu bir günde (ki yağmur yağmazsa kar yağan yerlerdendir) ilçenin jandarma karakol komutanı olan babam ile o zaman üniversite tezini yazmak için yanımıza gelen dayım odada konuşuyorlar. Dayım zamanı için oldukça zor olan daktilo ile tez yazma işinden hem sıkılmış hem yorulmuş bir şekilde elinde sıcak çay, babamın odasına geldiğinde “Ne yağıyor be enişte?” diye muhabbete giriyor. Babamın tasdiki ile dışarıdaki sağanaktan korundukları odanın penceresine istemsizce yöneliyorlar. Yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı bu günde aklı başında olan insanın dışarıda durmaması gerekirken, hemen karakolun yan tarafında inşa edilmiş olan ilkokul bahçesinde bir çocuk koşturup yağmurun tadını çıkartıyor. Yoğun yağmur dolayısıyla biriken su öbeklerine koşarak zıplayan daha sonra tekrar hızlanıp başka bir öbeğe hoplayarak suları sıçratma oyunu oynayan çocuğun ne ıslanmayı ne de yağmuru umursamadığını görüyorlar.

Babam dayıma doğru bakıp ilçenin yoğun yağışı ve kötü havası ile ilgili genel geçer bilgiler verdikten sonra haliyle çocuk sahibi olmanın kolay bir iş olmadığına, bu işin sorumluluk istediğine, oradan hastalığına bakımına falan girerek derse başlıyor. Dayım bir yandan sıcak çayını yudumlarken haliyle eniştesine kafa sallayıp onay vererek dinliyor. Babam pencereden okul bahçesinde hoplayan çocuğa bakarak bahis açtığı konuyu nihayet “Bu yağmurda küçücük çocuk dışarı bırakılır mı arkadaş? Bunun öğretmeni, annesi babası yok mudur? Ne yapıyor bu çocuk yaw yağmurda sırıl sıklam oldu! Kimin çocuğu bu çocuk, salak mıdır nedir?” diye serzenişte bulunuyor. Dayım çayından bir yudum daha aldıktan sonra babamla göz göze gelip dikkatli dikkatli yeniden sular üstünde hoplayarak koşan çocuğa bakıyorlar. Babam büyük bir hiddetle askeri yanına çağırıyor…

Tam kendi yarattığım rakibim olan kendimi “Yağmur altında en çok su sıçratabilme oyununda” yenecekken asker abinin koşarak bana gelişini görüyorum. Artık oyun yakında biteceğine göre en kuvvetli sıçramamı yapmak için hızlanıyorum. Büyük su birikintisine zıplayıp bütün vücudumla otururken tam beni yakalayacak olan asker abiyide bir güzel çamura batırıyorum. Asker abiler bazen benim kulağımı çekerler ama her yanı çamur olan askerin böyle bir girişimi yok. Asker bölük komutanının odasına bakarken oda penceresinde bir adamın sağa sola el kol hareketi yaptığı, bir diğerinin de sırıtarak kahkahalarla güldüğü bu mesafeden bile görülüyor. Sonuçta son sıçramam ile en çok suyu ben sıçrattığım için azılı rakibim kendimi yine yeniyordum.

11903864_10153030300526560_2250244258122554529_n.jpg

Kış

Kar toplarını stok yaparak oluşturduğum cephaneliğimde yok yok. İçine soktuğum dal parçasıyla dizayn ettiğim el bombalarından mı yoksa kartonu bükerek boru haline getirdiğim kar topu bazukamdan mı bahsedeyim?

Sivas’ın güzel ilçesi Suşehri’nde büyük bir karakol bahçesinin köşesindeyim. Kaza yapınca yakayı ele veren eroin kaçakçılarının el konulan Mercedes’i benim karargahım olmuştu. Bir hafta boyunca sinsice yaklaşıp kartopu yağmuruna tuttuğum nöbetçi askerleri daha fazla rahatsız etmemem gerektiği hatırlatıldığından beri yine en büyük rakibim olan kendim ile mücadeleye girişmiştim.

Cephanemin bol olmasına karşın, diğer tarafta bulunan karton ve kar ile desteklenmiş bir kale duvarı bu atışlarımı engelliyordu. Kale duvarına ağır darbeler indirip iyice yıpratmış bir vaziyette ele geçireceğim vakit, düşmanın yardımcı birlikleri olan jandarma köpekleri imdadına yetişmesin mi? Mecburen onlara da kar topu atışı yapmak zorunda kalmıştım ama acıdığımdan onların atışlarını bombeli bombeli yapıyordum. Lakin dallarını çekip attığım daldan kar bombalarımı köpkekler yere düşmeden havada ağızlarıyla yakalayıp imha ediyorlardı. O da ne! Köpekler saldırıya geçmiş üzerime doğru akın halinde geliyorlardı. Birisi ile güreşirken diğeri itliyordu. Tek çarem cephaneliği bırakıp kaçmaktı. Bu sefer en büyük rakibim olan kendim beni alt etmişti.

Koşarak uzaklaşırken karakol dışında üstü buz tutmuş su kanallarını fark ediyorum. Yani buz varsa kırılmalıdır! Hop hop diye zıplarken meğer birisi çok derinmiş. Belime kadar suyun içindeyim artık. Resmen kendimi tuzağa düşürdüm sanırım. Botlarımın için buzlu su dolu ve kilotum gtüme yapışık bir halde eve gidiyorum. Suratım koşturmadan terlemiş haldeyken altım buzlu su halde annemden dayağı yiyorum. Bütün rakiplerin en kuvvetlisi.

Ve kısa bir süre sonra sabah uyandığımda yürüyemediğimi farkediyorum. Ezberlediğim ödevim olan İstiklal Marşı’nı okuyamadığım için üzgünüm. Felçli bir hafta barış ilan ediliyor ve her şeyin başı sağlık diyorlar.

10423765_10152266086851560_7972861499712963984_n

İlk Bahar

Pedalı daha hızlı çeviriyorum. Baharın gelişi ile tekrar garajdan çıkan bisikletin yarattığı sürme keyfi diğer yandan kimin kazanacağının bilinmezliği! Ben mi yoksa kendim mi kazanacaktı?

Belirlediğim yarış parkuru bir çok engel barındıran özel parkur etabına sahipti. Şehir çıkış terminalinden yokuş aşağı sürülecek bir kilometrelik çevirmeden sonra çarşı içinden geçilip ilkokul yolundan sağa dönülürken, parkurda yarışan bisikletçilerin yoldan geçen arabalara da dikkat etmesi gerekecekti. Zorlu yokuş yukarı çevirme muhtar amcanın evin köşesinden tekrar sağ yaparken, hemen hamam karşısında bulunan kömürcü Ahmet amcanın çok dik yokuşundan salınım gerçekleştirerek dedemlerin evine son kuvvet pedal çevirme ile bitecekti.

Yarış kola takılan Casio saatin kronetresine dokunma ile başlarken ilk yarışmacı olan kendim oldukça başarılı bir süreye imza atmıştım. Peki en büyük rakibim olan kendimin alacağı skor ne olacaktı? Heyecanla yeniden başlangıç çizgisindeki yerimi almış kendi kendimi motive etmeye çalışıyordum. Hazır olduğumda pedalı çevirirken hızla ileri fırlamıştım ki o da ne? Hakemler saatin kronometresine tam basamadığı için süre başlamamıştı! Bu olaydan dolayı hakem olan kendim yarışmacı olan kendimden özür dilemiş özür de kabul edilmişti. Tekrar başlangıç çizgisine gelinirken beklenen yarış heyecanı herkes tarafından hissedilir olmuştu.

Hakemin saatin kronometresine bu sefer basabilmesi sonucu bisikletin pedalına yüklenmiştim. Son sürat yokuş aşağı salınan bisiklet çarşı içinden geçip bir solukta ilkokul yoluna gelinvermişti bile. Arabaların da görülmemesi bir diğer avantaj idi. Sonuçta yarışmayı bir miktar da şans belirlemez miydi? Artık yokuş yukarı zorlu bir yolun geçilmesi gerekiyordu. Ayağa kalkarak gerçekleştirilen bu azim ve hırs dolu mücadeleyi Lance Armstrong görse ağlardı. Sonunda muhtar amcanın evin köşesinden yapılan sağa dönüş ile düz yola çıkılmıştı ama enerjimizde bitmeye başlamıştı. Zar zor çevrilen pedallar kömürcü Ahmet amcanın çok dik yokuşuna geldiğinde sonunda terden ıslanan yüzüme vuran rüzgarı ve dinlenme rahatlığı vücutta hissediliyordu. Bu çok dik yokuştan hafif bombeli çıkışa fren yapmadan hızla giderken yolda duran araç son anda fark edilmişti. Ani fren yapılsa da fren telinin “pat” diye kopması sonucu durulamamış ve arabaya önden bindirerek kaputa yüzüstü yapışılmıştı.

Hasar tespiti için bisiklet kontrol edildiğinde bir soruna rastlanmamış araba da zaten Toros olduğundan sıkıntı çıkmamıştı. Olan yarışta yapacağım dereceye ve çarpışma sonrası kanayan dizime olmuştu. Son bir gayretle muhtemel parkur rekoru gelecekken yaşanan bu kaza yarışan kendim ve seyirciler olan kendim tarafından üzüntüyle karşılanmıştı.

Artık gözler yarın yapılacak bir başka yarışa çevrilirken bisiklet lastik kontrolü ve kopan fren telini yapmak için bakım merkezine kös kös gidiliyordu.

14088633_10153728206901560_3138893136218757435_n.jpg

Yaz

Sapanca’da sıcak bir yaz sabahı saatler dokuza gelirken bana meydan okuyan basket potasına ve sahaya bakıyorum. Hava çok sıcak olduğu için öğleye kalmadan bu meydan okumaya cevap vermem gerekiyor. Öğle sonrası güneş batımı ile sahanın kalabalıklaşacağı düşünülürse fazla beklememin bir sebebi yok artık. Yanımda getirdiğim küçük su şişesi ve çağdaş basketbolcuların (babamın deyimidir) taşıdığı spor çantamı hemen sahanın yanı başındaki ağacın altına bırakıyorum. İçinde havlum ve temiz tişörtüm bulunuyor. Her çağdaş sporcu gibi terledikten sonra kurulanıp, kuru elbiselerimi giymem gerekiyor.

Bugün yine zorlu geçecek gibi görünüyor. Geçen maçı kendime karşı kaybetmiş olduğum için büyük bir hırsla maça başlamam gerekiyor. Jordan olan Şeker’in Bulls’u, Karl Malone olan Şeker’in Jazz’ına karşı bu maçı da kazanıp 7 maçlık seride 4. zaferi ile sezonu şampiyonlukla bitirmek için tek maçı alması yetiyordu. Fakat deplasmanda oynanan bu maç hiçte kolay olmayacaktı.

Malone olan Şeker’in takımı Jazz maça taraftarının desteği ile hızlı başlamıştı. Kuvvetli fiziği ile pota altını kullanan kendim neredeyse her yüklenmesinden sayı çıkartıyordu. Geçtim kaçırsa bile yine top yere değmeden havada yakaladığı ribaund, hücum ribaundu sayıldığı için fiziki avantajı ve potaya yakın oyunu daha da bir önem kazanıyordu. Fakat hızlı başlangıcı yine Jordan olan kendim kesmişti. Orta mesafeden bulduğu şutların yanında yapılan ikili sıkıştırmalarda boştaki arkadaşlarını çok iyi gören kendimin verdiği mükemmel asistleri çok iyi bitiren kendim oyunu yavaş yavaş dengelemişti. Fakat bir hücum ribaundu mücadelesinde rakibine sert faul yapınca kendimi uyarmak zorunda kaldım. Kolay değil şampiyonluk maçı sert geçiyordu.

Oyun sona doğru yaklaşırken beni şaşkın gözlerle izleyen 8-9 yaşlarında iki çocuk pür dikkat maça odaklanmıştı. İşte bunlarda deplasmana kadar gelen bir gurup azınlık Bulls taraftarı değil miydi? “Haydi Şeker abi!” diye verilen gazın verdiği özgüven sayesinde bir crossover ile rakibimi ekarte edip orta mesafeden gönderdiğim şut çemberin içinden geçmiş ve Bulls maçı kazanarak şampiyon olmuştu. Jordan olan kendim saha kenarındaki temsili Bulls taraftar çocukları ile şampiyonluğu kutlarken bir sonraki şampiyonluğa hazır olduğumu açıkladım.

Ne diyebilirim ki?

En büyük benim!

Benimde Bir Aslanım Vardı

Sivas Suşehri’ndeyiz. Benim ilkokula yeni başladığım dönemler. İşte “Ali topu at, tut Ali sıkıysa tut bakalım” fişleriyle uğraşıyoruz. Jandarma karakolu şehirden 3 km falan uzakta bir yerde. Karakolla şehir arasında ilkokulumuz vardı Cengiz Topel ilkokulu. Yıllar sonra burayı araştırmıştım. Lise yapılmış, şimdi ise yıkılmış okulum. Affetmemişler yani yine vermişler balyozu.

Cengiz Topel Girişi

Karakol sanırım gittiğimiz yerlerdeki en güzel karakoldu bizim için. Ön tarafında çok büyük bir bahçesi vardı. Meyve ağaçları, kayısı, ceviz ağaçları vardı. Çimenlerde hoplaya zıplaya yazın oyun oynardım. Zaten şehre uzak olduğumdan arkadaşım pek yoktu. Kendi kendime oyunlarımla ünlüydüm annemin gözünde. Tavla taşı savaşı, yataktan kanepeye serbest uçuş, soğuktan donmuş su birikintilerine dikey dalış falan. En son terlik güreşi yaparken evdeki neredeyse bütün terlikleri telef ettiğim için bezdirmiş olmalıyım ki bahçeye salıverilirdim.

Alt kattaki astsubayın küçük oğlanla pek anlaşamazdık. Benden küçüktü zaten ama çok yalan söylediği için ona kızardım. Mesela havuzda kağıttan gemi yapardık yüzdürürdük. Onun gemi batınca koşup annesine gemiyi benim batırdığımı falan söylerdi. Yakalamaca oynarken yere düştüğünde annesine benim bilerek yaptığımı söyleyince iyice nefret etmiştim oynamıcaktım artık onunla.

Hacı oynamayacaktım da kiminle oynayacaktım adam mı vardı? Ne yapacaktım? Askerlerle şafak mı sayacaktım anasını satayım. Gerçi askerlerde o zaman mermi çekirdeğini telle örme modası falan vardı onları yapardık pehey be. Ehem neyse konuyu uzatmayayım işte bu can sıkıntısında iki tane yavru köpek getirdiler karakola. Birisi simsiyah kara kafalı biriside sap sarı bir köpek. Çocukluk işte siyah olana ben AT ismini koydum. Sarı olanına da kabaran boynundan dolayı ASLAN ismini koydum.

Bütün yaz bu iki köpek benim en yakın dostum olmuştu. Sopa atardım getirirlerdi. Su birikintilerine dikey dalışları beraber yapardık. Sırılsıklam olmuşluğum çok vardır bu sebeple. Babam ben çok sıkıldığım zaman bir askere emir verir onunla kuş avlamaya da giderdik karakol dışına. Ben çekemezdim lastiği ama asker abi çektim mi tak tak kuşları indirirdi. Şimdi tabi yaptığımız çok kötü bir şeymiş diyebilirim ne diyim? Avladığımız kuşları köpeklere getirir onlara verirdim. Baya baya yiyorlardı öyle hatırlıyorum.

İşte gel zaman git zaman kış gelip geçti ve yine bahara giriveridik. Bizim jandarma devriye kaza yapan bir mercedesten şüphelenip arayınca bagajında eroin paketleri bulmuşlardı ama öyle böyle değil bir sürü. Babama adam söylediğine göre çok yalvarmış. “Buradan 20 aile ekmek yiyor yapma komutan etme” demiş. “Sana para ayarlayayım, astsubaylara ömründe kazanacağın parayı vereyim” demiş. Tabi bizim peder ülkenin dürüstlük emsali olduğu için kabul etmemiş! Tutmuş tutanağı koymuş işleme hacı. Affetmemiş yani. İşte o mercedesin içinden teyibi çalınmıştı birde. Bizim peder astsubayları toplayıp “işlem yapmıyorum, yarın odama bırakın yoksa hepinizi yakarım” demiş, ertesi gün teybi masasında bulmuştu. Ne zamanlardı..

Bir gün askerin birisi çok kötü dayak yeyince bizim pedere şikayet etmişti bir astsubayı. Oda bu henüz yeni birliğe gelen 20 yaşındaki delikanlıyı uyarmıştı dayak konusunda. Fakat askerler yine dayak yiyordu ben görüyordum. Şehre gelen kaymakam olmadığı için babam kaymakamlıkta yapıyordu ayrıca. Kaymakamlığa da sık sık giderdi. İşte bir gün kaymakamlığa çıktığının hemen peşinden astsubay askerleri aşağıya dizmiş başlamıştı bahanelerle çat çut dövmeye. Tam askerlere dalarken bizim peder bir sebepten geri gelmesin mi bölüğe 🙂 Askerlerin durumundan olayı anlayan babam küplere binim astsubaya dalmış, silahını almış, içeride tıkmıştı çocuğu. Burayı anlattım önemli çünkü.

Çok anı var bozmayalım uzamasın. Köpeklerle yeni oyun sığınağımız olmuştu bu kaza yapan mercedes. Karakola getirilmişti öyle duruyordu evin yanında. Köpekler altına saklanır ben yakalamaya çalışırdım falan. Bizim komşu astsubayın gıcık ve yalancı oğlan bizle oynamazdı. Bu kıskanç çocuk köpekleri de hiç sevmediği gibi onlara taş falanda atardı bazen. Köpekler hep benle büyüdüğü için hiç kimseye hırlamaz ısırmazlardı gerçi ama köpek işte abi. Biz yine arabada yazın etrafında oyarken bu çocuk gelip sebepsiz yere benim sarı Aslanıma taş atmaya başladı. Atıyor vücuduna geliyor atıyor kafasına geliyor falan. Atma diyorum yok arkadaş. Artık bitanesi acıttıysa demek ki bu hırladı artık çocuğa. Ufaklık bir topuk yaptı ki sorma.

Bizim bu yalancı ve gıcık çocuk hemen babasına gidip “sarı köpeğin kendisine saldırdığını ve ısırdığını” söylüyor. Babası da “vay benim çocuğuma nasıl saldırır köpek demek kudurmuş ben şimdi sorarım” diyor ve hışımla ayağa kalkıyor. Ben yorulup oynamayı bırakmıştım ki iki asker ile beraber o askerleri döven ve yakın bir zaman önce pederin nezarete attığı astsubay geldi. Sarı köpeği soruyorlar. Bende saf saf “buralarda galiba çağırayım mı?” dedim. Kabul ettiler beraber köpeği aradık ama ben olayı hala anlayamadım.

Aslanım beni görünce yine oynamak için yanıma koşmuştu. Hemen askerler atıldı üstüne köpeğin. Astsubay “böyle olmaz ip bulmamız lazım” dedi. Ben olayı halan anlayamadığımdan ne olduğunu merak ediyordum. Askerlerden bir tanesi sonunda “astsubayın çocuğunu ısırdığı için köpeği vuracaklarını” söyledi! Onlara köpeğin bir şey yapmadığını benle beraber olduğunu anlatmaya çalışsam da beni dinlemiyorlardı. Hemen koşarak karakola babama haber vermeye gittim ama yoktu anasını satayım. Kaymakamlığa gitmişti. Hızla koşarak eve gittim. Annem benim telaşımı görünce endişelenmişti. Peşimden de asker gelmişti zaten. Olayı yarı ağlamaklı anlattım anneme. Annem her zamanki kararsızlığıyla “Ben ne yapayım oğlum saldırmış baban gelince konuşuruz” falan diyordu.

Asker “yapacak bir şey yok yenge ip var mı sizde?” diye birde sormuştu. Annemin ipi verip vermediği hatırlamıyorum. Anneme kızıp aşağıya koştuğumu hatırlıyorum. Askerler ipi bulmuşlardı. Köpek kuyruğunu sallıyor ve etrafına bakıyordu mazlum mazlum. Belki ne yaptığını anlayamıyordu belkide başına gelecekleri hissediyordu. Korkuyordu ama bu çok açıktı. Ben daha fazla dayanamayıp hüngür hüngür ağlayarak askerlerin yemekhanesine gittim. Ahçı asker “bunun insanlığa sığmadığını, köpeğin kimseye bu zaman kadar hiç havlamadığını” diğer askerlere anlatıyor bir yandan da benim gözyaşlarımı siliyordu. Biraz yatışmıştım ki silah sesi geldi bir el. Ben başladım yine ağlamaya. Ön bahçeye gittim koşarak. Siyah köpek ortalıkta yoktu onuda öldürmesinler diye kovalıcaktım.

Askerlerin yanına döndüm. Ama bir arayış var askerlerde. Ne olduğunu anladım sonra. Köpeği bağlamışlar, astsubay ateş etmiş ama köpek kurşunu yiyince can havliyle ipi koparmış ve kaçmıştı. Astsubay askerlere küfür ediyor askerler koşturuyordu. Herkes köpek arıyordu bölükte. Sonra ahçı asker abi kazan dairesinden çıktı. Bana baktı “içeride yaralı girme istersen” dedi. Ben koşarak içeri girdim. Baktım kenara kıvrılmış yalanıyor. Sağ arka bacağından kalçada bir delik kan akmış beni görünce yine kalktı seke seke geldi yanıma. Ben sarıldım boynuna ağladım sevdim. Askerler yine geldi ayırdılar bizi. Aslanım inlerken kucakladı birisi dışarı çıkardı. Mutfağa götürdüler beni. Teselli ediyorlar ama yok. Bir kola açtılar fırlattım kolayı. Baktım ahçı abide ve bütün mutfaktaki askerler ağlıyor benle beraber…

Bölük Önü

Silah sesi duymadım hatırlamıyorum artık oraları. Köpeği bağlayan askerler geldi. Onlarda bitmiş. Babama gelince olayı hemen anlatmıştım. Babam “ne köpeği skerler köpeği” edasıyla olaya yaklaşmış fakat ben ağlayınca üzülmüş biraz esip gürlemişti ama ne fayda tabi.

Tamam ağlayıp yalanlar söyleyen çocuğa kızgınım hala ama çocuk neticede. Fakat vuranı hiç affetmeyeceğim. O astsubayı hatırlıyorum genç çocuğu. Bir şeyler yapmak isteyen, gücünü kanıtlamak isteyen, askeri sebepsiz döven, küfür eden ve masum bir hayvanı gözünü kırpmadan öldüren o delikanlıyı…

Sonradan köpeğin nasıl kaçtığını düşünmüştüm. Öldüreceği köpeğin kafasına bir kurşunla hızlı bir ölüm getirmek istememişti astsubay. Hayır, bağlı olan duran evcil bir köpeği sağ kalçasından vurmuştu. Sanırım hemen öldürmek istememişti. Belki iki üç kurşunda yavaş yavaş ölmesini istedi. Canlı bir hedef tahtası gibi kim bilir?

Ertesi gün bağlayıp vurdukları yere gittim askerlerle gömmek için. Dili sarkık yan yatmış vaziyetteydi. Karnına ve hemen yanına iki kurşun daha yemişti. Son kez başını okşadım, uğurladım aslanımı…

Ve bir daha hiç köpeğim olmadı, istemedim..

Nereden aklıma geldi bu anım şimdi. Zor yazdım anlatmayalı uzun yıllar geçti. Silmişim artık hafızamdan neredeyse. Şimdi her anı aklımdan tekrar hatırladım. Sanırım hayatımdaki büyük travmalardan bir tanesi oldu benim için. Yazıyı yazarken ağladım ve zor yazdım kelime bozuklukları için kusura bakmayın tekrar okumayacağım çünkü. Hatırladım çünkü bir film izledim. Yine o yaşlarımdan bir çocuğun köpek dostluğu falan.

Öyle çok inanılmaz değil gerçi ama izlenir. Doğa ve yayla havası isteyenler sevecektir. Elbette çocuk köpek dostluklarını bilenler her daim farklı tadacaklardır bu sevgiyi.

Sevgiyle kalın canlıları sevin hacı. Öldürdüğümüze hayat veremiyoruz o zaman canlılarında hayatlarını almaya hakkımız yok sanırım. Hoşçakalın.

Beyaz Diş

Beyaz Diş

Çok kitap okumuş da şöyle hani geçmişe bakıp “olm bunu okuyun ha kesin” diyeceğim kitap olunca düşünmeye başlıyor lan insan. Değişik değil mi? Beyaz Diş kitabını Amerika’daki dayımın kütüphanesinde görmüştüm. Dayım da sonradan bana bu kitabı alıp hediye etmişti sağ olsun. Yukarıda ki kitap kapağına bakıp heyecanlanıyor tabi insan 12 yaşlarında. Ben orta okula giderken sobanın arkasına atardım minderi ohhh mis gibi tam kışlık okunacak kitaptı vallahi. Koyarsın soba üstüne de ıhlamuru fokur fokur.

Kitabımızın yazarı gördüğünüz üzere Jack LONDON. Kendisi amerikadaki “altına hücum” dönemini birebir katılım yaparak yaşamış. Hem altın aramış hem de kitaplarını yazmış. Romanımız küçük bir kurdun doğumundan başlayarak yaşadığı hayatı anlatıyor. Yani kahramanımız ilerde Beyaz Diş ismini alacak olan bir kurt. Yazar genellikle kitapta soğuk ve vahşi ortama karşı verilen mücadeleyi anlatıyor yine arada. Kurtlara karşı sempatiyle bakmama sebep olmuştur bu kitap. Lise dönemine kadar gençlere tavsiye ederim.

Vahşetin Çağrısı

Bu kitabında devamı var. Mini dizi gibi anasını satayım. Bu kitap beyaz dişten bağımsız bir şekilde olsa da yine benzer bir ortam var. Tam ne anlatılıyor hatırlamıyorum ama bunun sonu kötü bitiyordu bunu hatırlıyorum. Peş peşe okuyun pişman olmazsınız arkadaşlar.

Bu iki kitabında filmi olmakla beraber zaten ünlü yazarın kült kitaplarıdır.