Diriliş

Ünlü düşünür ve yazar olan Lev Nikolayeviç Tolstoy’un son kitabı olan Diriliş romanını yeni bitirdim diyebilirim. Tolstoy hayatı boyunca mücadelesini verdiği kötü durumdaki halk kitlelerinin ayağa kalma sürecini ve aristokrat kesimin bundaki rolünü incelemiştir. Ayrıca yazar roman boyunca yine kendi düşünce felsefesini kitaba yansıtmış ve kahramanla özdeşleşmiştir. Bununla beraber hikayenin fazla uzatıldığını da söylemek zorundayım. Siyasi mahkumlar bölümünde yapılan fikir tartışmaları dönemin toplumsal kalkınmada yapılabilecek devrimsel seçenekler arasında olduğunu belirtmek istiyorum (1900’lü yıllar)

20150827_205129[1]

Kitabın kahramanı Nehlüdov isimli bir prens. Prens dediğim yani öyle şatolar falan yok prens işte üst kademede çok zengin de olmayan bir soylu aslında. Nehlüdov romanda iki farklı karakterle karşımıza çıkıyor; İlki toprak mülkiyetini kabul etmeyen, köylülerin ve fakir halkın yanında kurulan feodal sisteme, kilise tarafından buna hizmet için oluşturulmuş yapmacık dine karşı olan, saf ve yürekten seven idealist bir genç. İkincisi ise üniversite sonrası değişim geçirmiş subay olarak eleştirdiği çarkın içerisinde yer alarak ailesinden gelen gelirlerle yaşayan, sahip olduğu topraklara hayatında hiç gitmediği yerlere sahip, tek gecelik ilişkilerin adamı haline gelen, sahte bir dini inanışla yine sahte cömertlikler ve gösterişli nezaketler ile dolu olan dost hayatları içinde olan orta yaşındaki bir prens…

20150830_234829[1]

Prens genç ve idealist bir delikanlıyken halalarının yetim kızına aşık oluyor. Kızda buna yanık tabi efendim. Sonra bizim prens değişimi geçirip ikinci formunda yıllar sonra tekrar halalarını ziyaret ediyor. Tabi artık tam bir tabiri caizse mel-un olan prens kıza saldırıyor. Basıyor gidiyor akşamında da şerefsiz. Kız aylar sonra hamile kalınca halalarının evinden ayrılıyor. Sonra kötü yola düşüyor. Tamam buraları klasik türk filmi tadında ama fazla entrika falan yok. Bu kız fahişeliğe başlıyor mecburen. Bir gece müşterisi öldürülünce tutuklanıyor. O geceden 10 yıl sonra şans eseri prens bu kızın davasında jüri üyesi olarak kendini buluyor.

Efendim burada karşıda hor görülen ve cinayetle suçlanan bir fahişe ile saygın bir soylu olan prens mahkemede yıllar sonra karşılaşıyorlar. Prens onu yıllar sonra görünce pişmanlık duyuyor ve kitabımızın da adını taşıyan bir “Diriliş” serüvenine başlamış oluyor. Bu kişinin kendi benliği, nefsi ve bencilliği ile iyilik, doğruluk ve güzelliğin savaşı olarak nitelendirilebilir.

20150901_145757[1]

Kendisiyle yaptığı bu hesaplaşma sonucunda etrafında normal gördüğü şeylerin aslında kendi dünyasında yaşayanlar tarafından yaratılan sahte bir hayaller alemi olduğunu fark ediyor. Rüşvetle işini yürüten hakimler, dost hayatı, hayatında hiç çalışmadan odasında yaşayan hanımefendiler, sırf soylu olduğu için birisini öldürdüğünde ceza almayan insanlara karşın hayatın boyunca başkasının toprağında çalışan köylüler, çocuğuna süt alamadığı için çaresiz ölümlerini bekleyen fakir insanlar, sırf bir beyefendiye bağırdığı için kürek cezasına çarptırılanlar, ölenler sakat kalanlar vs.

20150901_170622[1]

Bu düşündükleri ile kendi öz doğrularına ulaşan prens oldukça açık bir şekilde olan durumun neden soylu ve köylüler tarafından tepki ile karşılanmadığını da kitabında uzun uzun hesaplaşmalar ile beraber anlatıyor. Ona göre atılması gereken ilk adımlardan bir tanesi toprak sahiplerinin mülkiyet haklarından vazgeçmeleri. Bunun artıları ve eksileriyle değerlendirmesini de yine kitapta bulabilirsiniz. Kırılacak olan bu feodalite zinciri sayesinde kendi topraklarını eken çiftçilerin haklarını arayacaklarını ve kokuşmuş sistemin düzeleceğine inanıyor.

20150903_214756[1]

Tabi ki bu eleştirilerinde ilk suçluyu eğitim seviyesi yüksek olduğu için rahatlarını bozmak istemeyen soylu sınıf olarak görmekte. İkincisi de elbette hristiyan din adamlarının sahte dini değerlerle halkı kandırması. Yani yeni bir şey değil bizim için.

Kitap daha çok aristokrat kesimin bilinçlenmesi için anlatılmış aslında. Yazıldıktan 2 yıl sonra yani 1901 yılında kiliseye yöneltilen eleştirilerinden dolayı Tolstoy aforoz edilmiştir. Toparlarsak bana göre okunması gereken kitaplardan bir tanesidir. Öyle entrika ayak oyunu falan beklemeden yazılmış güzel bir kitap belkide en iyi romanıdır Tolstoy’un. Daha doğrusu durum tespitidir diyebiliriz.

Prensin karşısındaki fahişeyi görüp “Onun bu halde olmasının suçu benim yaptıklarım” demesi hayatta belkide yapmaları gereken şeyi yapmayan bütün kaymak tabakanın kısa bir özeti olmuştur. Ki Tolstoy bahsettiği toprak reformunu gerçek hayatta yapmış ve topraklarını köylülere verdiğini de belirtelim. Büyük adam Tolstoy’a selamlar efendim.

Luther

Duruşma sırasında yargıçlara seslendi;
“Milleti cehennemle korkutup, cenneti para karşılığı satıyorsunuz.
Sıkıysa cehennemi satsanız ya?”

Yargıçlardan biri “Cehennemi kim alır ki?”
Martin Luther “ben alıyorum, neyse parası vereyim”
Bedava verdiler!

Martin kapının önüne çıktı
duruşma sonucunu merak eden binlerce kişiye
“Cehennemi satın aldım, benimdir.
Bundan sonra oraya kimseyi almayacağım, korkmayın” .

Cehennem korkusu ve kilise baskısından kurtulan halk,
Özgür beyinlere sahip oldu

Martin Luther