Yalnız Gezenin Düşleri

wpid-20150305_174504.jpg

Rosseau artık nasıl okunuyorsa değişik bir adam. Cidden değişik bir bakış açısı ve düşünce yapısı var. 1700-1800 yılları arasında yaşayıp 1789 fransız devrimini göremeden ölmüş. Ölmüş ama düşünce ve fikirleri aydınlanma hareketine önayak olmuş. Bu kitabı daha çok kendi iç dünyasına yolculuk yapmasıyla ilgili. Artık yaşlanmış ve birazda fikirlerinden dolayı çok saldırıya uğradığından paranoyaklaşmış sanırım.

İlk denemesinde “doğal düzen” içindeki insanların topluluk olarak değil de yalnız yaşayan varlıklar olduğunu, ama mutlu, sağlıklı ve özgür olduklarım ileri sürmüştür. İnsanı kötüleştiren, topluluk olarak yaşamak zo­runda kalmasıydı. Komşuluk ilişkisi, insanın kendi durumunu başkalarınınkiyle karşılaştırmasına, bu da haset ve kıskançlığın, rekabetin ve zengin olma hırsının doğmasına yol açıyordu. Yozlaşmanın ikin­ci adımı olan mülkiyet, eşitsizliği daha da ileri götürüyordu.

Gelişmekte olan burjuva sınıfının, gerçekte halkın taleplerini karşılayamayacağını söylüyordu (dediği çıkmıştır). Bilimsel ilerleme ve zenginleşme ile halk tabakalarındaki eşitsizliğin azalmayıp tam tersine daha artacağını dile getirmişti. Yani gelişme ile beraber toplum daha çok kazanmak ve daha iyi bir mevkide olmak için mücadele edecek, kavga edecek, hırslanacak ve sonunda belki daha medeni bir toplum ama çok daha mutsuz bir toplum olacaktı.

Bu sebeple Rosseau bilimsel gelişime ve ilerlemeye karşıydı. “Seçebilseydim cahilliğin mutluluğu seçerdim” demiştir. İlginç tabi doğru söylediği yerler var ve elbette, düşünür yani. Bu kitabından önce savunduğu fikirler sebebiyle çok fazla tepki almış ve onlarla mücadelesinden sonra artık yorulmuş inzivaya çekilmiştir. İçine kapanarak mutluluğu aramayı seçmiş ve kitapta zaten yaptığı beyin fırtınalarını anlatmakta.

Jean Jacques Rousseau

Yani zamanınız az ise bunu okuyacağınıza eski kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. Gerçi bu adamlar filozof olduğundan “neden okuyoruz?” demeyin. Her şey bir ilhamdır hayata bakış açısıdır. Okuduğunuz cümleler belki sizi değiştirir. Söylediği toplumsal hırsın ve kavganın uygar toplumlarda nasıl mutsuzluğa gittiğini görüyoruz. İş yerinde, okulda veya sporda amaçtan uzak rakibiyle sürekli mücadele eden ve kazanmanın başarı olarak görüldüğü bir toplum dünyası insana sadece “mutsuzluk” verecektir.

Bir iki cümle ile hoşçakal diyelim Rosseau’ya. Hayatın nasıl yaşanması gerektiği ile ilgili güzel sözler;

 “Gençlik, bilgeliği öğrenme, yaşlılık da uygula­ma zamanıdır. İtiraf ederim ki. tecrübe daima bir şey öğretir; fakat sadece bundan sonra ya­şayacağımız zamana faydası vardır. Ölme za­manı gelince, nasıl yaşamak gerektiğini anla­manın ne değeri var? Kaderim ve kaderimi belirleyen insanların tutkuları üzerine hem bu kadar geç hem de acı içinde edinilmiş bilgiler ne işe yarar?

Reklamlar

Şekerozorus

Hep söylüyoruz ya “bilime yönelmek lazım” diye işte yönelelim de nereye yönelelim arkadaşım? Elimizde dünya lütaratürlerinin en genişi olan internet bulunmakta ama ne kadar doğru? Bir bilgi ve cehalet karmaşası haline gelmiş olan daha doğrusu güvenilirliği tartışmaya açık sörf tahtamız bize gerçek bilgiyi verebilir mi? Ne yapacağız?

Ben lisede okurken bir fizik hocamız vardı. Kendisi şehre yeni gelmiş benim gibi. Bizim delikanlı çağımız hop zıplardayız elbette. Sedat Çoban idi ismi hocamızın. Kaliteli ve iyi okullarda fizik hocalığı yapmış, şahsına münazır derler ya öyle bir adam. Konuşurken hep olaylara değişik taraflarından yaklaşır, sonra aradığı kelimeyi bulamaz “eağğğ şey işte nedir onun adı” deyip sol eliyle sağ bileğini tutar ve sağ elini yukarı aşağıya komik bir şekilde sallardı. Ama istisnasız hep yaptığından bizde elbette işin puştluğundayız gülerdik falan 🙂 Hey gidi be iyi hocaydı Sedat hoca ama. Fizik ders bakımından benim pek ilgimi çekmezdi o sıralar. Lise başlangıcımda notlarım teşekkürlük olduğundan çokta anlamamıştım açıkçası hocayı. İkinci sınıftayken konu kütle hareketlerine falan gelince iş iyice çetrefilleşmişti ama pes etmeyip notlarımızı baya yükseltmiştik sınıftaki üç dört arkadaşla beraber. Sedat hoca ilk yaptığı sınavdan sonra benim 85 aldığımı anlayınca yanıma gelip ayağa kaldırmış bana bakıp yine aynı şekilde elini sallayarak “Şeker evladım sen bu şeyi iyice yalayıp yuttun belli aferim” demişti…

Sedat hoca “onun çekimi bunun itimi” dışında şimdi görüyorum ki bizi iyi bir üniversiteye yerleştirmek adına caba gösteren ender öğretmenlerimizden birisiydi. Bize hangi bölümü okumak istediğimizi sorardı ve matematik/fizik öğrenemez isek hayatta başarısız olacağımızdan uzun uzadıya bahsederdi. Entellektüel olmayabilir belkide konuşamadığı içindir bilemiyorum ama kesinlikle bilimsel bir öğretmendi. Sınıf için yetkili öğretmen kendisi olduğu için para toplanmasını ve bir dergi alınmasını istedi.

Biz tabi hemen goy goya verip “ooo şey dergisi eheheh” diye takılsakta hocamız toplanan para ile bilim ve teknik dersinin alınacağını söyledi. Oda neydi! Okuyan yoktu arada gören bakan vardı ama şaşırmıştık. Haftada bir saat bilim ve teknik dergisinin makalelerinin derste okunmasını istiyordu. Bir saat okunacak demek ders yapılmayacak demek olduğu için sınıftan destek geldi. Sınıf başkanı ben olduğumdan paraları toplayıp dergiyi gidip almak elbette bana düştü. İşte ilk gerçek “Bilim” dergisini böylece elime almış oldum.

Daha önceleri dayımın vasıtasıyla ilkokuldan lise başlangıcına kadar bildiğimiz dünya klasiklerini okuyordum zaten arada bir çok roman ile beraber. Ama bu başka bir şeydi hacı. Dergi başlangıcında o ay dünyada değişik bilimsel gelişmelerin küçük başlıklarını, sonra o ayın konusunu ve zamanımız kalınca diğer önemli makaleleri okumaya başladık. Okuma işi genelde bana kalırdı. İsteyene dergiyi ödünç verirdim. Çünkü amacımız herkesin okumasıydı yani. Kimler aldı ne oldu hatırlamıyorum ama o dergilerin hepsi bende kaldı sonunda.

İlk başlarda goy goy ile ilgilenmediğimiz konulara hafiften ilgi duymaya başladım. Dünya ve evrendeki yerimiz, galaksiler, uzay vb. dikkatimi çekmekle beraber özellikle arkeoloji ve beraberinde paleontoloji çok ilgimi çekmeye başlamıştı. Yeni tarihi yapıların bulunması, hiç bilinmeyen ve yüzlerce yıl önce yaşamış toplumların kalıntıları, milyonlarca yıl önce yaşamış hayvanların ve insan türlerinin araştırılması, müzeler, sit alanları vs. inanılmaz ilgimi çekiyordu. Mısır tarihi ve mumyalamalar büyüleyiciydi. Bunların neticesinde afrika ve mısır ile ilgili romanları ve araştırmaları okudum. Yine özellikle dinozor türleri ve yeni bulunanlara isimlerin verilmesi falan işte.. Hep bir araştırmada bulunmayan bir tür dinozoru keşfedip ismine “Şekerozorus” vermek istemiştim…

Potansiyel Bir Şekerozorus Bulunmuş

Zaman geçtikçe Tübitak’ın yayınladığı ve oldukça uygun fiyatlı doyurucu bir dergi olan Bilim ve Tekniği bekler oldum. Bütün yıl boyunca sınıftan topladığımız paralar ile dergiyi alma fırsatım okul bitince kalmayınca harçlığımdan kendim almaya başladım. Hatta yazın babama Antalya Side’de yaz kampı çıkmıştı askeriyenin. 15 gün falan o sıcakta birde tatile gittik (hiç anlamam sıcakta tatil diye eşek gibi bunalmayı). Ben bizimkilerden hemen ertesi günü kopup sinema bölümüne kaçtım daha serindi çünkü. Orada bir baktım birde kütüphane var, içinde de Bilim ve Teknik dergileri! Ama ilk sayılar hacı taaa 1960’lar falan işte hatırlamıyorum. 14. sayı yok 21.sayı falan. Eski dergileri kurcalayıp yazılan bazı şeylerin ileride hayatımıza girdiğini gördüm. Mesela uydular vasıtasıyla ileride her evde televizyon yayınlarının belkide onlarca kanaldan izlenebileceği yazılıyordu. Güzel şeydi ilerisi için bilgilenmek.

Lise sonda iken Sedat hoca gitti. Derginin alınma durumuda kalmadı ama ben almaya devam ettim param yettiğince. Üniversitede elim daha rahatladı. Romanlardan ziyade bilimsel kitaplar ilgimi çekiyordu. O dönem yine Tübitak Bilim Kitapları yayın evinin neredeyse bütün kitaplarını aldım evet hemen hepsini aldım. Bazı fiziksel kuantumsal yazılardan pek hoşlanmasam da bir çoğu oldukça yararlı oldu benim için. Isaac Newton, Mendel, Darwin, Galileo Galile, Madam Curie ve ismini yazmadığım diğer büyük bilim insanlarının araştırmalarını ve en önemlisi hayatlarını okudum. Yapmaya çalıştıkları, mücadeleleri, engelleri gördüm…

Ne yazık ki ülkemize tarafsız ve dürüst bir bilim adamı olma isteğimin önüne yine ülkemizin kendisi set çekti. Avrupa’da 1900’lerin başlarında yaşanan kadın ayrımcılığı, bağnazlık, çıkarlar, tahammülsüzlük ve eğitim noksanlığı ülkemizde devam etmekteydi. Okuduğum kitaplardaki uygulamaları okulda uygulamayı bırak görmek mümkün değildi! Kafeteryada okuldan arkadaşlar ile bunları konuşurken birisi “bunlara çok inanma fasa fiso yalan onlar” deyince çok şaşırmıştım onuda hatırlıyorum. Nasıl yani? Koskoca Carl Sagan yalan mı söyleyecekti? Darwin bitki çeşitliliği ve türlerin çoğalmasını açıklamış, genetik haritalar çıkartılmıştı da nasıl bunlar yalandı?

Carl Sagan

O zamanlar bir tane siyasi cümle kurmazdım. Ne türklüğü, ne mezhebi, ne farklı dini bilmezdim. CHP nedir kedi midir? Beni ilgilendirmezdi. Varsa yoksa deneydi, araştırmaydı falan. Kısır döngü tartışmalardan insana hayır gelmeyeceği için geçmişte neden olduğunu bile bilmediğim askeri darbelerin gereksiz tartışmalarına girmezdim.

Okul bitince askerde okudum yine ama eski tadım kalmadı. Sağolsun ülkemiz üniversiteden sonra askeriyeninde gerçek yüzünü gösterdi bana. Sonra… işte sonra bilim ve teknik değişmeye başladı. Bilim eski tekniği ile işlenmiyordu sanki.

Üniversitede bir hocamız vardı ismi vermeyeceğim. Bize çevre ile ilgili derste doğaya karşı işlenen suçların hesabının sorulacağını anlatmıştı. Herkese küresel sıkıntılar ile ilgili ödevler verdi. Elbette ben çok sevdim dersi. Küresel ısınmayı aldım. Bilim teknik arşivlerimden bölümler aldım, asetatlar hazırlattım yaptım sunumumu bomba gibi. Küresel sıcaklık artışı, su sıkıntısı, iklim değişimleri verdim çoşkuyu. Hoca gitti sıraya oturdu dinledi sorular sordu. Alkışlattırdı sınıfa beni ve çok teşekkür etti. “gördüğüm eniyi ödevdi aferim” dedi. Aldı götürdü beni odasına artık bu dersim AA idi tamam sınavı zaten yapacaktım.

Zaman geçip ben askerden döndüğümde yüksek lisansta yine aynı hocanın dersine düştük. Konu çok farklı elbette teknik bir ders. Hocamız konu arasında birden su sıkıntısına falan girdi. Başladı anlatmaya; temiz su sıkıntısı olmadığını, ülkemizin bol yağış aldığını, bazı provakatör insanların bunları sürekli gündeme getirdiğini ve sanki küresel ısınma varmış gibi davrandığını vs. Ben çok şaşırdım. Bana “haydi dünyadaki sıkıntıları araştır” diyen ve hazırladığım ödevi sınıfa alkışlattıran hocamız ne olmuştu da fikirlerini 180 derece değiştirmişti? Hani dedim ya “bilim, teknikten uzaklaşmıştı sanki” diye. Bilim ben mezun olur iken imkansızlık ve düzensizlikten dolayı gelişmiş bilim seviyesinde değildi. Ben yüksek lisans yaparken ise farklı bir şeyler sezinlemeye başlamıştım. Başka şeylerde olmuştu da yazmıyım şimdi..

Sonra artık eski tadı vermemeye başlayan Bilim Teknik dergisi çalkalandı. Darwin yılında yani 2009’da mart ayında dergi kapağı değiştirildi!! Ben ilk başlarda “yine muhalefet gtünden sallıyor” demiştim ama baktım doğruymuş. Ben hala saf köylü olduğumdan durumu idrak edemiyorum tabi. Sonradan kadını görevden aldılar, sürdüler falan

Yasaklanan Kapak

Sonraki dönemde dergiyi elime aldım ki çöp olmuş. Saçma sapan tespitler, bilimsel gelişmelerden uzak yazılar, evrimsel süreçte “e” harfi geçmiyor hiçbir şeyde ama. Mesela 80 milyon önce oksijen seviyesi sebebiyle daha büyük yapraklara sahip olan bir bitkinin fosilleri var. Günümüzde bitki yaprakları küçülmüş evrilmiş yani. Bunu anlatamıyorlar “neden dünüştüğü araştırılıyor” deniyor ki cevabı bulunalı 30 yıl olmuş. Anladım ki bu işte başka bir şey var.

Okudum bu sefer. Tarih ve siyaset okudum. Ülke ekonomisi ve gidişatları okudum. 2-3 yıla da devletin kurumlarına yerleşmiş olan ideolojik yapıları öğrendim. Sadece hükümetin değil hepsinin. CHP, MHP, AKP ve diğerleri artık neyse. Tübitak tamamen boşaltılıp cemaate yani Fettullahçılara bırakılmıştı. çok girmeyeceğim onlarda kendi dinsel ve cemaatsel bakış açılarını “Bilim” diye lanse edip sunmaya başlamışlardı. Eskiden okuduğum bütün Tübitak Bilim Kitapları neredeyse kaldırıldı. Ne Carl Sagan kaldıı ne Darwin ne Newton nede Hawking…

Bunun adı “Bilim” olamazdı çünkü bu farklı bir şeydi. Hawking dinsizdir evet fakat bu onu dünyanın gelmiş geçmiş en büyük fizikçilerinden birisi olmasına engel değildir. Bilim aslında dinsel bakış açısının önüne geçmez, tam tersine doğruyu aramak ve sorgulamak dinsel bakış açısının daha sağlıklı yorumlanmasına yardımcı olur. Eğer din bilim ile çakışıyor ise ya bilim taraflıdır ve bir sıkıntı vardır yada sandığınız din doğru değildir. Burada temel alacağınız argüman bilimin verilerini sunanların hangi dinden, ırktan veya cinsten olduğu değil, dünyadaki bilimsel çevrelerdeki saygınlığı ve teorilerinin tutarlılığı olmalıdır. Bilimsel bir teori ancak başka bir bilimsel teori ile çürütülür. Diğer türünü yaptığınızda yani işte “Evrim yok” veya “dünyadan başka yaşam olamaz” dediğinizde bu verilerinizi bilimsel olarak kanıtlayamaz iseniz sizinki başka bir şey olur. Sizi umursamaz ve dinlemez bilim dünyası, sizde boşa konuşur ve zamanla bilime sırtınızı dönersiniz. Bundan da zararlı çıkan yine ben, biz hepimiz oluruz. İleriki dönemlerde bilimsel çalışmalar yapan toplumlara en iyi köle veya sömürü oluruz unutmayın! “Gavur” veya “dinsiz” deyip aşağıladığınız ve görmezden geldiğiniz bilim adamları sayesinde bu yazıyı okuyorsunuz, telefonunuz var, elinizdeki kalemin, gözünüze taktığınız lensin mucitleri bu adamlar. Kçınızı yaya yaya televizyon izlemenizi sağlayan onların bulduğu roketler ve uzay araştırmaları sayesinde. Hemen her şey bu bilim adamlarının sayesinde. Çocuğunuza vurdurduğunuz hemen hemen bütün aşılar, kullandığınız ilaçlar “dinsiz bu” deyip kapaklarından indirdiğiniz insanların sayesinde bulundu. Bilime bakış ideoloji ile olmaz tarafsız olur çünkü herkes yararlanır. İşinize gelmeyen gerçek teorileri görmezden gelmek ve peşinden elektrikli vantilatörü açmak tutarsızlıktır. Ya bilimsel olarak karşı argüman üreteceksin yada susacaksın ve sktirip gideceksin kusura bakma..

Neyse biz zamanında “bir sivil toplum kuruluşuna veya ideolojiye bir yeri verir isen orayı yok ederler değersizleştirirler” demiştik. Ama “yok öyle bir şey hoca efendi” deniyordu. “Soruları çalıyorlar, satıyorlar, polis olmak için cemaate giriyor millet, eğitim için devlet yurt yapmıyor bunlara bırakıyorlar meydanı gençlerin beyinleri yıkanıyor” demiştikte gtünüzle dinlemiştiniz. Hatırladınız mı dinleyenler okuyor ise. Ne oldu? Görüyoruz ne olduğunu işte.

Fakat değişen bir şey olmadı. Lakin bir ilerleme belki. Bilimsel çalışmaları belki benim gibi zamanında okumak isteyip okuyamayanlar için bir dergi. Popular Science dergisi eski dergimizin yerini almış görünüyor. Bu fırsatı değerlendirin arkadaşlar. Arada bende dergiden alıntılar yapacağım. Dergi fiyatı da çok ucuz; 3,9 tl gerçekten inanılmaz. En önemlisi de dünyaya “bilim” olarak bakmanızı sağlıyor ve günümüzün siyasi tartışmaları kısır ülke gündemlerinden uzaklaştırıyor onları anlamsızlaştırıyor.

Son okuduğum dergiden benim bilmediğim mesela; 6 dakika kitap okumak stersi %68 azaltıyormuş bunu öğrendim. Sonra erkeklerde ve kadınlarda depresyon farklıymış ve çoğu depresyon ilacı erkeklerde etkisizmiş meğerse. Kadınlar üzüntülerini hemen belli ettiğinden erkekler daha savunmasızmış. Depresyonlarını sessiz ve suskun geçirirlermiş. Antibiyotiklerin ömürleri bitmekle beraber yeni antibiyotikler yolda imiş. Yeni bir ilaç geçmişte hatırlamak istemediğimiz anıları silebilecekmiş efendim… Ağır travmatik hastalar için önemli bir haber.

Neyse ya yeter bu kadar. Sanırım eğitim döneminde gençlerimize siyasi değil bilimsel yayınları tavsiye etmek daha mantıklı. Çünkü buradan atılacak her adım insanlığa hizmet edecektir. Ha bizim ülke adımlarını oraya mı atıyor bununda cevabını siz verebilirsiniz zaten..

Kelebek

Kelebek Romanı

Kitaplardan devam edelim. Çok kitap var aklıma gelenleri ekleyeceğim iyi kötü hatırladığım kadarıyla yani. Tabi ilk eklediklerim haliyle hayatıma yön veren kitaplar olmalı ki ilk ekliyorum 🙂

Kitabımızın adı Kelebek. Yazarımız bir fransız; Henri Charriere. Yaklaşık 500 sayfa civarında olan kitabımız oldukça sürükleyici bir roman. Hani öyle böyle sürükleyici değil arkadaşlar hemen bitiriyorsunuz. Konuşma dilinde yazılmış ve hiç sıkılmıyorsunuz. Direk olaya girilmekte ve macera başlamakta. Mali yönden akıllı birisinin elinde olsaymış bu kitabı 3 seri halinde yayınlarmış yani. Neyse efendim tayınımız sağlık sebepleri sebebiyle Sakarya’ya olunca burada yaşamaya başladık. Lisedeyim o zamanlar. Askerlerle yemekhanede otururken bir asker abinin elinde gördüm bu kitabı. Alıp inceledim pekte beğenmedim aslında. Asker abi “çok güzelmiş kitap al sana hediye edeyim” dedi. İmzalayıp bana hediye etti kitabı. Kitaba dediğim gibi hemen başlayıp bitirmiştim.

Yazarımız Henri kendi hayatını yazmış kitabında. Genç bir delikanlıyken bir kişiyi plan yaparak öldürmek suçuyla yargılanıyor. Tabi 1900’lerin Fransa’sında kendini temize çıkartamıyor elemanımız. Bu tip katillerde kürek mahkumu olarak Fransız Guyanası’na gönderiliyor o zamanlar. Guyana’da ki hapishane falan şu an müze olarak sanırım kullanılmaktadır. Henri kendi ülkesinden gemiyle binlerce km uzaklıktaki bu güney amerika sömürgesine getiriliyor. Bir çok kaçma girişimini, yaşadığı zulümler, cezalar vs. inanılmaz bir hayat. Tam 13 yıla yakın mücadele ediyor. Kitap yayınlandıktan sonra o kadar ilgi görüyor ki birde filmini yapıyorlar. Onuda izleyin mutlaka oskarlı moskarlı filmdir…

Kelebek Filmi

Merak edenler için yine devam edelim. Benim kuzenin kütüphanesinde gördüm sonradan kitabı yaklaşık 5-6 yıl sonra. Yanında da bir kitap daha vardı adı Banko. Devamı varmış yani kitabın. 2003 yılında asteğmen okuluna İstanbul’a düşmüştüm. Artık eğitimler bitmiş, dersleri vermiş ve atanacağımız yerleri de çekmiştik. Bu arada boş zamanımız oluyor olmasına da kitap okuyamıyordum fazla. İki kitap almıştım çarşıya çıktığım zaman. Teğmen’e okuduğumuz kitapları göstermek zorundaydık. Sahaftan ucuza bulunca demir ökçe kitabını almıştım. Haliyle ökçe idi örs idi sakıncalı bulunmuştu komutan tarafından. Benim sağ sol işim olmazdı o zamanlar. Hep roman okurdum veya bilimsel kitaplar falan yani anlamazdım siyasetten. O açıdan bakmadığım için teğmene “roman bu sadece” demiştim ama yok. Benim diğer aldığım kitapları da elimden almıştı. Bende kitap almadım bir daha. İşte artık mezun olacağız son haftasında listeyi yaptım. 805 lira yol harcırahı almıştım. İyi paraydı şimdinin 2500 lirası vardır sanırım. Kadıköy’e gidip sahaflardan istediklerimi tek tek almaya başladım ama benim Banko yok arkadaş. Her yeri gezdikten sonra böyle baya ilerde küçük paspal bir yer gördüm. Bir abi var içeride kitapları düzeltiyor. Her yer kitap dolu yığınla karmakarışık içerisi. Ben biraz çekinerek girdim çünkü çok yere sordum burada yoktur diye düşünüyordum. Kendisinden beklemeyen bir incelikle “buyrun lütfen” dedi abimiz. Kitabı aradığımı söyledim var mıydı? “Olması lazım hmm” dedi sağına soluna bakıyordu. Ben içimden olsa da bu karışıklıkta bulamaz derken çat çıkarttı kitabı bir yığının altından. Eski basım ama kaliteli bir ciltti. “Ne kadar kitap?” dedim “Lütfen buyurun çay içelim ilk önce” dedi. Oturdum çay koydu abimiz. İşte tanıştık ben üniversiteyi bitirdiğimi asteğmen okulundan Malatya’ya gideceğimi söyledim. Kitapları gösterdim elimle. İki kolum dolu kitaptı. Daha önceden tanısaydım ondan alırdım ama napalım. “Önemi yok çoğu zaten bende yok sanırım” dedi. Taşınıyormuş Kadıköy’den artık. Babası ile gelmiş uzun yıllar evvel ama artık durmak istemiyormuş. İz Sahaf kitapçısı memleketi Isparta’ya gidecekmiş sanırım. Kartını verdi Isparta’ya beklerim dedi. Parada istemedi kitaptan. İyi bir adamdı neler olduysa artık gidiyordu oradan.

Henri

Kitapları yüklenip askeri okulun girişine geldim. Biraz tedirgindim aslında. Şimdi oradaki nöbetçi subay bir şeyden kıllansa hadi uğraş dur. Asker gelip üstümü aradı. Kitaplara baktı falan. Alıp atıyor alıp atıyor ayar oldum tabi birazcık. “Neden aldın? Ne yazıyor? Neden bu kadar çok aldın? Bunlar resmi mi? vs” falan hay kitabına da askeriyesine de diyeceğim artık. Böyle takılırken nöbetçi astsubay geldi yanımıza. “Ne oluyor olm burda?” dedi. 30’lu yaşlarında birisiydi sanırım. Asker bende şikayet ederek “bir sürü kitap getirmiş hangisi uygun hangisi değil nerden bileceğiz vs” şeklinde başladı konuşmaya. Anladım ki kitapları alamıcam buradan diye düşünürken astsubay eleman “ulan bu adam üniversiteyi bitirmiş hangi kitap uygun hangisi değil senden benden daha mı iyi bilecek. Herif 30 kitap almış merak etme uygundur onlar ver gönder hadi” dedi 🙂 Asker mırıl mırıl konuşunca “hadi lan ver geri” dedi tekrardan. Bende hemen toparlanıp fıtı fıtı birliğime yürümüştüm. Hey gidi hey. Teşekkür de edemedik o zaman arkadaşımıza.

Banko

Devam kitabında yazarımız hapisten kaçtıktan sonra yaşadıklarını anlatıyor. Artık Venezuela vatandaşı olan kahramanımız burada maceraya devam etmekte. Bu sefer hayat mücadelesi, ülkenin siyasi geleceği falan anlatılıyor. Yıllar sonra uçak ile ülkesine geri dönüyor. Yaşadığı yerleri geziyor, ailesinin mezarı, çocukluğu ve kalan akrabalarını ziyaret ediyor. Zor tabi yaşadıkları…

İlk kitap kadar olmasa da buda fena bir kitap değil merak edenlere. Yazarımız bu yaşadıklarını nasıl kitap haline getirip yayın evlerine gönderdiğini de anlatmış bu kitabında. 1973’te ölmüş ve inanılmaz bir hayat yaşamış. Abartılar olsa da bu kurguyu okuyun mutlaka.

Şeker Portakalı

Şeker Portakalı

Daha öncede yazmıştım da unutmuştum ya işte. Eskiden beri okuduğum kitapları önermek istiyorum hem okumayanlar için hem de okuyanlar için hafiften hatırlatmak amacıyla. Genç arkadaşlar veya okumayanlar var ise tekrar canlandırırız kitapları da işte ne olacak.

İlk kitabımız Şeker Portakalı olacak. Benimde ilk romanımdır kendisi tanıştırayım. Resim de denk geldi kapağı işte o kapaktır ilk kitabımın da. Sonradan değişiyor bazen. Yazarı ünlü isim José Mauro De Vasconcelos olup aslen amcamız Brezilya’lıdır. Kitap sanırım 11-15 yaş arası çocuklara verilebilecek en güzel hediyelerden bir tanesi olacaktır. Yani benim için olmuştur.

Zeze

Kitapla buluşmam 1993 veya 94 galiba tam hatırlayamıyorum. Ankara’da ben KBB bölümünde ameliyat olduğum zaman çok canım sıkılırdı. Genelde Barbar Conan veya Red Kit çizgi romanlarımı okuduğumdan onlardan da uzak kalmıştım. Yaz sıcağında yatakta yatarken babam gelmişti bir amcayla. Kendisi Ankara Ulusta’ki Ziraat Bankası genel müdürüymüş. Geçmiş olsun faslından sonra bana jelatin kaba sarılmış dikdörtgen bir şey verdi hediye olarak. Teşekkür ettik vs. gittikten sonra “ya bu sıcakta bu çikolata yenmez bari birileriyle beraber yerim sonra erimesin dolaba atayım” deyip buzluğa sallamıştım hastanedeki. Bir hafta falan sonra halamlar geldi ziyaretime. Onlarla konuşurken aklıma geldi çikolata. “Durun çikolata ikram edeyim” dedim. 11 yaşındayım sanırım o civarlar işte. Dolaptan alıp geldim jelatinli hediyeyi. Kurdelasını söküp jelatini de açınca hoppa çikolata yerine kitap çıkmasın mı içinden! Halam da çikolatayı sever bir moral bozukluğu tabi ortamda 🙂

Zeze

Eminim benden ayrılınca çikolatalı dondurma falan yemiştir eheheh. Neyse ben tabi şaşırdım kitap çıkınca o zamanlar. Böyle bir çocuk kayalarda mı ne oturuyor ağaç falan var kapağında “bu ne lan?” dedim. Ama canımda çok sıkılıyor o zamanlarda sıkıntıdan patlayacağım. Ankara’dan döneceğimiz zamanlar olmalıydı. Kitabı okumaya başlayınca yavaştan içime çekmeye başladı beni. Fakir bir ailenin ki oldukça fakir olan bu ailenin bir çocuğunun yaşadıkları anlatılıyordu kitapta. Kahramanımızın adı Zeze. Ben nasıl okunuyor bilmiyorum öyle okuyorum hala. Bu çocuğu evlatlık vermeye çalışıyorlar falan yaşadıkları anlatılıyor işte kitapta. Çocuk olduğundan hayallerinin peşinden gidiyor Zeze. Bahçesindeki küçük portakal ağacıyla da konuşmaya başlıyor yalnızlığından. Öyle devam ediyor işte anlatmayayım okumadıysanız ama çocuğunuz var ise veya 10-15 yaş arasında hediye verilecek sanırım en güzel kitaptır kendisi. Kitabı eve döndüğümüzde bitirmiştim hüngür hüngür ağlayarak. Çok üzülmüştüm sonuna belki aynı yaşlardaydım çocukla ondan bilemiyorum.

Sonra annemlere utanarak söylediğimde gülmüşlerdi. O zaman idealist bir öğretmen olan, şimdinin “skerim ülkesini ben Amerikan vatandaşıyım eden bulur” diyen dayım kitabın devamının olduğunu söylemişti. Heyecanla atılmıştım tabi ortaya. Ne olmuştu ya Zeze’ye?

Güneşi Uyandıralım

İşte bu ümitlerle Ankara’ya doktor kontrolleri için gitmiştim. Kontrollerden ve muayenelerden sonra (çok acı çekmiş ve ağlamıştım zor yıllardı) babam ünlü lafıyla “çocuğun kalbi kırılmasın” diyerek beni zafer çarşısına götürmüştü. Hayatımda göremeyeceğim kadar kitap vardı çarşıda. Babamın işi iyi olsa da durumumuz çok iyi değildi o sıralar. Bir ev kooperatifine girmişti (sonradan inanılmaz kazık yemişti ya neyse ama maaşının 1/3 kadardı şimdinin 1000-1500 civarı bir parası sanırım ayda). Babam görevde bacağından sakatlandığından uzun süredir birliğine de gidememişti. Kendi sağlık sorunlarının yanında benimde ameliyatım falan çıkınca bu sefer iyileşse de gidemedi. Askeriye birliğe gidemeyince de paraya kesik atmıştı. İkimizin harcamaları, annemin ev masrafları artı ev ücreti sıkıştırmıştı yani. Neyse lan nereden girdik bu konuya çarşıda babam “istediğin kitapları al” demişti ama fazlada almayayım diyordum. Bir yerde bulduk kitabı ismi “Güneşi Uyandıralım”‘dı. Kapakta kurbağa vardı sanırım.

Zeze

Kitapta Zeze biraz daha büyümüştü artık. Bu sefer yalnız gecelerinde kalbini küçük bir kurbağaya açmıştı. Kalbini yiyerek onun yerine geçen bu kurbağa artık onun en yakın arkadaşı olmuştu. Büyümeyi ve ergenliği anlatıyordu az buçuk. Zeze evlatlık verilmişti bir aileye. Fazla girmeyeyim okursunuz işte.

Satıcı amca “bir kitabı daha var” demişti. “Pek kişi bilmez ama onu da vereyim mi?” canım sorulur mu? Ver tabi amcacım..

Delifişek

İnce bir kitaptı Delifişek. Pek hoşlanmadım ama alacaktık elbette. Başka iki kitap daha almıştım oradan ucuzlarından. Onları sonra yazıcam buradan yine. Bir tanesini biliyorsunuz zaten…

Delifişek kitabında Zeze artık 20’li yaşlarında. Aşık oluyor ve aşk acısı çekiyor kitabında. Çocuk olduğumdan pek anlayamadım kitabı o zamanlar. Sonradan düşününce bu kitap daha anlaşılır oldu benim için. Zeze bir işte çalışmıyor ilginçtir okula da gitmiyor artık. Bildiğiniz serseri gibi yaşıyor. Bir yandan üvey babasıyla arası bozuluyor, bir yandan vicdan azabı çekiyor “iyi bir evlat olamadığı için”. Özgür yaşamak istiyor Zeze.

Ne diyim ya işte hep bu Zeze dayı başımıza ne geldiyse. Ne işin var özgür mözgür bak işine arkadaşım işine git falan ne bileyim bana demek ki kötü örnek olmuş 🙂 Şaka bir yana sanırım son kitap biraz daha ergenlere özel ama dikkat sonra işte çalışmazsa falan çocuk bana gelmeyin.

Bu akşamlık uzatmadan kitap köşemize veda ediyoruz arkadaşlar. Başka bir kitapta buluşmak dileğiyle.

Ha bu arada ekleyelim bunu da unutmadık arkadaşlar. Hayatlarında bir kitap okumamış damacana kıvrımından şehvet çıkaran vatandaşımızı yaptığı bu işten dolayı saygıyla kınıyorum.