Tek Rakibim Kendim

Sonbahar

Kars’ın uzak ve ıssız ilçelerinden Digor’da bol yağmurlu bir günde (ki yağmur yağmazsa kar yağan yerlerdendir) ilçenin jandarma karakol komutanı olan babam ile o zaman üniversite tezini yazmak için yanımıza gelen dayım odada konuşuyorlar. Dayım zamanı için oldukça zor olan daktilo ile tez yazma işinden hem sıkılmış hem yorulmuş bir şekilde elinde sıcak çay, babamın odasına geldiğinde “Ne yağıyor be enişte?” diye muhabbete giriyor. Babamın tasdiki ile dışarıdaki sağanaktan korundukları odanın penceresine istemsizce yöneliyorlar. Yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı bu günde aklı başında olan insanın dışarıda durmaması gerekirken, hemen karakolun yan tarafında inşa edilmiş olan ilkokul bahçesinde bir çocuk koşturup yağmurun tadını çıkartıyor. Yoğun yağmur dolayısıyla biriken su öbeklerine koşarak zıplayan daha sonra tekrar hızlanıp başka bir öbeğe hoplayarak suları sıçratma oyunu oynayan çocuğun ne ıslanmayı ne de yağmuru umursamadığını görüyorlar.

Babam dayıma doğru bakıp ilçenin yoğun yağışı ve kötü havası ile ilgili genel geçer bilgiler verdikten sonra haliyle çocuk sahibi olmanın kolay bir iş olmadığına, bu işin sorumluluk istediğine, oradan hastalığına bakımına falan girerek derse başlıyor. Dayım bir yandan sıcak çayını yudumlarken haliyle eniştesine kafa sallayıp onay vererek dinliyor. Babam pencereden okul bahçesinde hoplayan çocuğa bakarak bahis açtığı konuyu nihayet “Bu yağmurda küçücük çocuk dışarı bırakılır mı arkadaş? Bunun öğretmeni, annesi babası yok mudur? Ne yapıyor bu çocuk yaw yağmurda sırıl sıklam oldu! Kimin çocuğu bu çocuk, salak mıdır nedir?” diye serzenişte bulunuyor. Dayım çayından bir yudum daha aldıktan sonra babamla göz göze gelip dikkatli dikkatli yeniden sular üstünde hoplayarak koşan çocuğa bakıyorlar. Babam büyük bir hiddetle askeri yanına çağırıyor…

Tam kendi yarattığım rakibim olan kendimi “Yağmur altında en çok su sıçratabilme oyununda” yenecekken asker abinin koşarak bana gelişini görüyorum. Artık oyun yakında biteceğine göre en kuvvetli sıçramamı yapmak için hızlanıyorum. Büyük su birikintisine zıplayıp bütün vücudumla otururken tam beni yakalayacak olan asker abiyide bir güzel çamura batırıyorum. Asker abiler bazen benim kulağımı çekerler ama her yanı çamur olan askerin böyle bir girişimi yok. Asker bölük komutanının odasına bakarken oda penceresinde bir adamın sağa sola el kol hareketi yaptığı, bir diğerinin de sırıtarak kahkahalarla güldüğü bu mesafeden bile görülüyor. Sonuçta son sıçramam ile en çok suyu ben sıçrattığım için azılı rakibim kendimi yine yeniyordum.

11903864_10153030300526560_2250244258122554529_n.jpg

Kış

Kar toplarını stok yaparak oluşturduğum cephaneliğimde yok yok. İçine soktuğum dal parçasıyla dizayn ettiğim el bombalarından mı yoksa kartonu bükerek boru haline getirdiğim kar topu bazukamdan mı bahsedeyim?

Sivas’ın güzel ilçesi Suşehri’nde büyük bir karakol bahçesinin köşesindeyim. Kaza yapınca yakayı ele veren eroin kaçakçılarının el konulan Mercedes’i benim karargahım olmuştu. Bir hafta boyunca sinsice yaklaşıp kartopu yağmuruna tuttuğum nöbetçi askerleri daha fazla rahatsız etmemem gerektiği hatırlatıldığından beri yine en büyük rakibim olan kendim ile mücadeleye girişmiştim.

Cephanemin bol olmasına karşın, diğer tarafta bulunan karton ve kar ile desteklenmiş bir kale duvarı bu atışlarımı engelliyordu. Kale duvarına ağır darbeler indirip iyice yıpratmış bir vaziyette ele geçireceğim vakit, düşmanın yardımcı birlikleri olan jandarma köpekleri imdadına yetişmesin mi? Mecburen onlara da kar topu atışı yapmak zorunda kalmıştım ama acıdığımdan onların atışlarını bombeli bombeli yapıyordum. Lakin dallarını çekip attığım daldan kar bombalarımı köpkekler yere düşmeden havada ağızlarıyla yakalayıp imha ediyorlardı. O da ne! Köpekler saldırıya geçmiş üzerime doğru akın halinde geliyorlardı. Birisi ile güreşirken diğeri itliyordu. Tek çarem cephaneliği bırakıp kaçmaktı. Bu sefer en büyük rakibim olan kendim beni alt etmişti.

Koşarak uzaklaşırken karakol dışında üstü buz tutmuş su kanallarını fark ediyorum. Yani buz varsa kırılmalıdır! Hop hop diye zıplarken meğer birisi çok derinmiş. Belime kadar suyun içindeyim artık. Resmen kendimi tuzağa düşürdüm sanırım. Botlarımın için buzlu su dolu ve kilotum gtüme yapışık bir halde eve gidiyorum. Suratım koşturmadan terlemiş haldeyken altım buzlu su halde annemden dayağı yiyorum. Bütün rakiplerin en kuvvetlisi.

Ve kısa bir süre sonra sabah uyandığımda yürüyemediğimi farkediyorum. Ezberlediğim ödevim olan İstiklal Marşı’nı okuyamadığım için üzgünüm. Felçli bir hafta barış ilan ediliyor ve her şeyin başı sağlık diyorlar.

10423765_10152266086851560_7972861499712963984_n

İlk Bahar

Pedalı daha hızlı çeviriyorum. Baharın gelişi ile tekrar garajdan çıkan bisikletin yarattığı sürme keyfi diğer yandan kimin kazanacağının bilinmezliği! Ben mi yoksa kendim mi kazanacaktı?

Belirlediğim yarış parkuru bir çok engel barındıran özel parkur etabına sahipti. Şehir çıkış terminalinden yokuş aşağı sürülecek bir kilometrelik çevirmeden sonra çarşı içinden geçilip ilkokul yolundan sağa dönülürken, parkurda yarışan bisikletçilerin yoldan geçen arabalara da dikkat etmesi gerekecekti. Zorlu yokuş yukarı çevirme muhtar amcanın evin köşesinden tekrar sağ yaparken, hemen hamam karşısında bulunan kömürcü Ahmet amcanın çok dik yokuşundan salınım gerçekleştirerek dedemlerin evine son kuvvet pedal çevirme ile bitecekti.

Yarış kola takılan Casio saatin kronetresine dokunma ile başlarken ilk yarışmacı olan kendim oldukça başarılı bir süreye imza atmıştım. Peki en büyük rakibim olan kendimin alacağı skor ne olacaktı? Heyecanla yeniden başlangıç çizgisindeki yerimi almış kendi kendimi motive etmeye çalışıyordum. Hazır olduğumda pedalı çevirirken hızla ileri fırlamıştım ki o da ne? Hakemler saatin kronometresine tam basamadığı için süre başlamamıştı! Bu olaydan dolayı hakem olan kendim yarışmacı olan kendimden özür dilemiş özür de kabul edilmişti. Tekrar başlangıç çizgisine gelinirken beklenen yarış heyecanı herkes tarafından hissedilir olmuştu.

Hakemin saatin kronometresine bu sefer basabilmesi sonucu bisikletin pedalına yüklenmiştim. Son sürat yokuş aşağı salınan bisiklet çarşı içinden geçip bir solukta ilkokul yoluna gelinvermişti bile. Arabaların da görülmemesi bir diğer avantaj idi. Sonuçta yarışmayı bir miktar da şans belirlemez miydi? Artık yokuş yukarı zorlu bir yolun geçilmesi gerekiyordu. Ayağa kalkarak gerçekleştirilen bu azim ve hırs dolu mücadeleyi Lance Armstrong görse ağlardı. Sonunda muhtar amcanın evin köşesinden yapılan sağa dönüş ile düz yola çıkılmıştı ama enerjimizde bitmeye başlamıştı. Zar zor çevrilen pedallar kömürcü Ahmet amcanın çok dik yokuşuna geldiğinde sonunda terden ıslanan yüzüme vuran rüzgarı ve dinlenme rahatlığı vücutta hissediliyordu. Bu çok dik yokuştan hafif bombeli çıkışa fren yapmadan hızla giderken yolda duran araç son anda fark edilmişti. Ani fren yapılsa da fren telinin “pat” diye kopması sonucu durulamamış ve arabaya önden bindirerek kaputa yüzüstü yapışılmıştı.

Hasar tespiti için bisiklet kontrol edildiğinde bir soruna rastlanmamış araba da zaten Toros olduğundan sıkıntı çıkmamıştı. Olan yarışta yapacağım dereceye ve çarpışma sonrası kanayan dizime olmuştu. Son bir gayretle muhtemel parkur rekoru gelecekken yaşanan bu kaza yarışan kendim ve seyirciler olan kendim tarafından üzüntüyle karşılanmıştı.

Artık gözler yarın yapılacak bir başka yarışa çevrilirken bisiklet lastik kontrolü ve kopan fren telini yapmak için bakım merkezine kös kös gidiliyordu.

14088633_10153728206901560_3138893136218757435_n.jpg

Yaz

Sapanca’da sıcak bir yaz sabahı saatler dokuza gelirken bana meydan okuyan basket potasına ve sahaya bakıyorum. Hava çok sıcak olduğu için öğleye kalmadan bu meydan okumaya cevap vermem gerekiyor. Öğle sonrası güneş batımı ile sahanın kalabalıklaşacağı düşünülürse fazla beklememin bir sebebi yok artık. Yanımda getirdiğim küçük su şişesi ve çağdaş basketbolcuların (babamın deyimidir) taşıdığı spor çantamı hemen sahanın yanı başındaki ağacın altına bırakıyorum. İçinde havlum ve temiz tişörtüm bulunuyor. Her çağdaş sporcu gibi terledikten sonra kurulanıp, kuru elbiselerimi giymem gerekiyor.

Bugün yine zorlu geçecek gibi görünüyor. Geçen maçı kendime karşı kaybetmiş olduğum için büyük bir hırsla maça başlamam gerekiyor. Jordan olan Şeker’in Bulls’u, Karl Malone olan Şeker’in Jazz’ına karşı bu maçı da kazanıp 7 maçlık seride 4. zaferi ile sezonu şampiyonlukla bitirmek için tek maçı alması yetiyordu. Fakat deplasmanda oynanan bu maç hiçte kolay olmayacaktı.

Malone olan Şeker’in takımı Jazz maça taraftarının desteği ile hızlı başlamıştı. Kuvvetli fiziği ile pota altını kullanan kendim neredeyse her yüklenmesinden sayı çıkartıyordu. Geçtim kaçırsa bile yine top yere değmeden havada yakaladığı ribaund, hücum ribaundu sayıldığı için fiziki avantajı ve potaya yakın oyunu daha da bir önem kazanıyordu. Fakat hızlı başlangıcı yine Jordan olan kendim kesmişti. Orta mesafeden bulduğu şutların yanında yapılan ikili sıkıştırmalarda boştaki arkadaşlarını çok iyi gören kendimin verdiği mükemmel asistleri çok iyi bitiren kendim oyunu yavaş yavaş dengelemişti. Fakat bir hücum ribaundu mücadelesinde rakibine sert faul yapınca kendimi uyarmak zorunda kaldım. Kolay değil şampiyonluk maçı sert geçiyordu.

Oyun sona doğru yaklaşırken beni şaşkın gözlerle izleyen 8-9 yaşlarında iki çocuk pür dikkat maça odaklanmıştı. İşte bunlarda deplasmana kadar gelen bir gurup azınlık Bulls taraftarı değil miydi? “Haydi Şeker abi!” diye verilen gazın verdiği özgüven sayesinde bir crossover ile rakibimi ekarte edip orta mesafeden gönderdiğim şut çemberin içinden geçmiş ve Bulls maçı kazanarak şampiyon olmuştu. Jordan olan kendim saha kenarındaki temsili Bulls taraftar çocukları ile şampiyonluğu kutlarken bir sonraki şampiyonluğa hazır olduğumu açıkladım.

Ne diyebilirim ki?

En büyük benim!

Bayram Namazı

Gözüm açılmıyor. Dedem bir yandan dürterken bir yandan etraftan duyulacak şekilde homurdanıyor. Sonunda dedemin tacizlerine daha fazla dayanamayıp gözlerimi açıyorum. Ama sabah soğuğunda yataktan kalkıp o buz gibi tuvalete gitmek, peşi sıra buz gibi suda elini yüzünü yıkayıp abdest almak gözümde büyüyor. Benim bu isteksizliğim dedemin beni tekrar dürtüp “Haydi bismillah de oğlum bismillah de” demesiyle biraz geçiyor. Niçin geçiyor neden geçiyor bilmiyorum. Uyanamadığınız zaman “Bismillah bismillah” dediğinizde uyanıyorsunuz. Kışa gelen ramazan bayramının karşılama namazına adımımızı, buz gibi memleketimiz olan Amasya’da böylece atıyoruz.

Ramazan bayramlarını her Anadolu çocuğunun beklediği gibi neşe ile bekliyoruz. Hazırlanan temiz elbiseler ve akşamdan boyanan ayakkabılar güneşin doğumunu beklerken yeni günün sabahı ile uyanılıp ailece kahvaltıya oturulur. Memleketimde erkekler bayram namazına kalkıp giderken kadınlar bayrama özel haşhaşlı çörek ve etli keşkeği hazırlar. Bahçeden sabahında koparılmış mevsimlik domates, biber ve diğer yeşillikler (elbette yaz ise) masaya renk ve lezzet katar. Elbette yemek sonrası mahallenin büyüklerine gidilir, hepsi bitince eve gelinip küçükler beklenir. Eller öpülür kafalar okşanır bayram harçlıkları alınır ve bolca şeker tüketilir.

İşte bu ritüelde sürecek olan bayram etkinliğinin başlangıcı olan bayram namazı kısmı benim için başlamıştı. Açıkçası hiç gitmek istemediğim gibi niçin gittiğimi de anlayamıyordum. Hemen yanı başımdaki yatakta uyuyan dayım ise henüz kalkamamıştı. Ben o sırada buz gibi elbiseleri giyerken onları yatarken soba yanına bırakmadığım için pişmanlık duyuyordum. Dayım birden yatakta oturur vaziyete gelip etrafa bakmaya başladı. Yatakta bir taraftan bir tarafa döneceği zaman veyahutta ilk uyandığında oturur vaziyete geçer yorganı düzeltip çekiştirerek öbür tarafa yatar veyahutta kalkardı.

Ben giyinip artık sıcaklığını kaybetmeye başlayan odamızdan ayrıldıktan sonra tarihte hiç bir dönem sıcak olmamış olan ara bölüme çıktım. İlk defa yüzüme çarpan sabah soğuğunu ellerimde, kafamda ve kulaklarımda hissetmeye başladım. Hızla lavaboya seğirtip abdest almaya başladım. Çeşme donmasın diye hafif damlayacak şekilde bıraktığımız için su baya baya akan nehir sıcaklığındaydı. Ellerime suyu tutup yüzümü ayaklarımı yıkadım. Beyaz tenli olduğumdan her yerim kıpkırmızı kesilmişti. Histeri bir şekilde titreyerek havluyla çabucak kurulanıp koşa koşa dün akşam sobanın yandığı odaya geçtim. Elimde çoraplarım çabucak ayaklarıma geçirmeye çalışırken bir yandan sağımı solumu elimle sürtüp ısınmaya çalışıyordum. Biraz bekleyince elbiselerim ısındı da kendime geldim. Sonra sabah tuvaletimi yapmadığım aklıma geldi. Sabahın o buz gibi havasında ve suyunda alacağımız abdesti hızlıca bitirmek istemiştim. Haliyle tuvalete gittim ve salona gelip oturdum. Dedem “Tuvalete gittiysen abdestin kaçmıştır oğlum tekrar alacaksın” deyince kafamdan aşağıya kaynar sular döküldü daha doğrusu buzlu sular diyelim. Ben tabi bu işleri bilmediğim için “Ya bir şey olmaz bir kereden nedir” falan diye üste çıkmaya çalışsamda kar etmedi. Mecbur ılık ve insanın donmayacağı sıcaklıklarda olan sobalı salondan çıkıp lavabo önüne geldim.

Dayım abdest alıyordu. Bana bakıp “Tuvalete gittin yine abdest alacaksın değil mi?” dedi. Ben kafa sallayıp dayımın işini bitirmesini bekledim. Hızlıca havluyla kurulandıktan sonra uzaklaşırken kısa bir “Mal!” dediğini duydum. Homurdanarak salona doğru gitti. Ben ister istemez ısıttığım ellerimi ve ayaklarımı yeniden o buz gibi suya sokup abdest aldım. Ellerim daha çok kızarırken dayım homurdanarak salondan çıktı.

Dedem içerden arada bir “Bunlar niçün böyle oldu… dinimiz… bayram namazına da gitmeyecek miyiz?..” tarzı cümlelerle lafları sokuyorken dayımın ağzını sessizce oynatarak küfür ettiğini görebiliyordum. Dedemin “Geç kalacağız” paniği ile merdivenlerden hızlıca aşağıya inip ayakkabılarımızı giydik. Dışarıya çıkmamızla gözlerimiz soğuktan yaşarmaya başladı. Nasıl olur da memleketimizin sabahlarının bu kadar soğuk olduğuna hayret ediyordum. Yalnız bir saniye. Hala sabah olmamıştı etraf karanlıktı. Dayımın da şüphesini sesli dile getirmesi ve dedemden “Kaç rekat namaza durdunuz lan?” zılgıtını yemesi üzerine sessizce camiye yollandık. Sessizce gittik çünkü her ağzımızı açışımızda sabahın (pardon gecenin) ayazı ağzımıza doluyordu.

Camiye biz yarı ağlaya yarı birbirimize sokula sokula gittiğimizde henüz cami imamının gelmediğini fark ettik. Zaten niçin gelecekti ki? Henüz sabah olmamıştı. Bunu dile getirince dedem homurdanmaya başladı dayımda küfür ediyordu. Dışarıda durmayalım diyerek içeri duvar dibine geçtik. Diz çöküp birbirimize sokulurken azda olsa ısınmıştık. Sanırım yarım saat falan sonra bir kaç yaşlı dede gelmişti ki onlarında ununu elemiş eleğini artık asmayıp tavan arasına kaldırmış kadar yaşlı olduğunu fark ettim. Son son bayram namazına kalkan dedeler selam verip bir kenara ilişti. Böyle böyle cami cemaati yavaş yavaş toplanıyordu. Gün ağarırken benim gözler kapanmaya başladı. Caminin sıcaklığı ve bir yanda duvarın bir yanda dayımın omuzuna yaslanıp çok güzel kendimden geçmişim.

Dayımın “Uyan lan namaz başlayacak” dürtüğü ile kendime geldim. Dedem benim o anda uyuduğumu anlamış ve yine homurdanmaya başlamıştı. Meğerse uyuyunca abdest yine bozuluyormuş iyi mi? Bir cami çıkışındaki abdest alma yerine birde yanda sıcacık cami içine baktım. “Eeeeh yeter be!” deyip kalktım yerimden. Ben eve gidiyordum artık. Her şey abdesti bozuyordu zaten. Kalkıp çıkışa doğru sıcak yuvama geri dönüşü gerçekleştirecektim.

Ben çıkarken arkamdan dedem homurdanıyor dayım ise “Ne yapıyorum ben burada?” diyerek küfür ediyordu…

Hayırlı bayramlar büyüklerin ellerinden küçüklerin yanaklarından efendim..

Armudu Çöpü İle Yiyeceksin, Küreğin Sapı İle Döveceksin

Geçtiğimiz günlerde yoğun kar yağışı oldu biliyorsunuz arkadaşlar. Ben Adabazar’a uzun zamandır böyle kar yağdığını hatırlamıyorum yani. Yada yağıyordu da, biz sürekli eşşek gibi çalıştığımızdan farketmemişizdir ne bileyim. Bu yoğum kar yağışı sebebiyle malumunuz bir kar birikintisi oluşmuş çarşıda. Herkesin elinde bir nevale; kimisi araba fırçasını, kimisi ayakkabasını, kimisi de bulduğu kürek ile kapısının önünü kürüyor çarşıda.

Ama bir uğraş içinde esnafımız, harıl harıl müşterileri rahat girsin diye uğraşıyorlar. Yolda da baya kar olduğundan, arada “belediye açmayacak mı buraları? Halk nerede yürüyecek?” diyerek sitemkar bir halde birbirlerine benzer soruları yöneltiyorlar.

sapanca esnafının isyanı

Tabi gece yağış sonrası hafif yağmur ile beraber gelen bir don var yollarda. Kaya düşe ilerliyoruz kenardan kenardan. Gazete almak için park kenarının merdivenlerinden geçeceğim ama silme kar olmuş arkadaşım. Basan kayıyor, basan kayıyor…

Çevik ve atletik bir yapıda olduğum için merdivenleri bir sekişte geçiyorum. Tepedeki yaşlı teyze, benim yaptığım bu atik hareketi dikkatlice inceleyip suya eğilen ceylan nezaketinde merdivene adımını atıyor. Ben hendek atlamış deve gibi mutluyum bu arada. Önünü araba fırçasıyla süpüren gazeteciyi selamlıyorum. Dönüş yolunda teyze daha yeni inebilmiş merdivenlerden iyimi. Bende yavaş yavaş iniyorum ama her an birisi düşebilir. Çevre esnaf merdivendeki kar birikintisinden yana dertli. Belediyenin karı temizlemesi lazım diyorlar çay içerek.

İşlerim bitiyor, yine merdivenle baş başayım. Hala kimse temizlememiş merdivenleri. Kaldırımlar temizlenmiş iyi güzelde biriside çıkıp “şuradaki merdiveni ben temizleyeyim düşmesinler” dememiş ya lan. Kızıyorum esnafa, birisinden küreği kaptığım gibi merdivene dalıyorum. Zaten yumuşamış olan kitleyi alıveriyorum oradan. Hepi topu dört basamağın olduğu bir merdiven zaten. Esnaf abi “iyi yaptın, iki kişi düştü bugün oradan” diyor. Herkes bir memnun ki anlatamam size. Mutlu mesut merdivenden inenler, çıkanlar. O temizleniş dar kısımda birbirlerine yolu ikram etmeler.

İşte burada devreye yine ben girip “merdivendeki kar birikintisinden, toplum analizini” yapıştırıyorum hemen arkadaşlar. Bizim milletin olaylara bakış açısının işte bu kıçı kırık kar birikintisine bakış açısı gibi olduğunu direkt söyleyebiliriz. Sorun ortada; kar birikintisi ile merdivenin kayganlaşması ve tehlike arz etmesi. Ne yapmak gerek peki?; bir kürek yardımıyla karın temizlenmesi. Küreğimiz var ise neyi bekliyoruz peki? İşte bekliyoruz, bizim özelliğimiz bu. Beklemek, bizim yapımızda var. Birisinin merdivendeki karı temizlemesini bekliyoruz, sıradayken araya kaynayan adama “birisinin” bir şey demesini bekliyoruz, hakkımız yendiğinde birilerinin elimizden tutmasını, konuşmasını bekliyoruz.

Susuyoruz arkadaşlar, harekete geçecek gücümüz var ama beklemeyi yeğliyoruz. Hep beraber kar dolu koca caddeyi temizliyoruz ama üç merdivendeki 30 cm lik kar birikintisini birisinin atmasını bekliyoruz. Düşünce küfür ediyoruz ama yine 🙂

İşte bu yapımızın hayatımıza yansıması belki şaka yollu olsa da. Korkak millet diyemiyorum çünkü bu toplumun korkak olmadığı tarihimizden belli. Uyuşuk diyebiliriz hadi belki ama hep bir beklenti içinde olmamız garip gerçekten.

Tarih boyunca büyük liderlerin arkasında önemli başarılar elde etmiş bir milletiz. Diğer yandan, aranılan lider olmadığı zaman da çabuk dağılan toparlanamayan bir milletiz. Bu sebeple siyasi profili daha otoriter liderlere belkide yöneliyor, onları seviyor insanlarımız.

Çocukluğumdan gelen bir beklenti var. Atatürk’ün geri geleceği, tekrar bir şeylerin düzeleceği beklentisi. Birisi çıkıp kıvılcım çakacak ve uyanacağız beklentisi… Ne yalan söyleyeyim zor biraz bunun olması. Gerçeklerden gittikçe uzaklaştığımız, gittikçe cehaletin ki bilmiş cehaletinin doruklarına sürerken atımızı halk olarak gerçekten zor gibi görünüyor.

Peşimizden gelen üniversite gençliği daha bilinçli olacağına, gittikçe bu bilinçte uzaklaşıyor. Hangi gençliğe güvenerek sağlam temellere oturtacağın bir ülke yaratabilirsin? Eşitlikçi, ırk/mezhep/cinsiyet ayrımcılığı yapmayan bir ülke yaratmak kolay değildir. Bunun için eğitimsiz kesimin bilinçlenmesini sağlayacak gençler nerede?

Hani diyorum bu merdivenleri temizlediğim küreğin sapıyla şöyle bir girişsek etraftakilere tok tok kafalar kendine gelse. Dua edin sosyalistim lan ben, yoksa kötü döverdim sizleri…