Yakın Siyasi Tarih – XIII – 27 Mayıs 1960 Darbesi

Bir önceki yazı için buradan

27 Mayıs 1960 sabahı Alparslan TÜRKEŞ radyodan “Dikkat dikkat…” diye başlayan cümleler ile darbeyi millete haber vermiş ve beklenen darbe yapılmıştı. Ünlü Yassı Ada’da mahkeme kurulmuştur. Yalnız darbeyi anlatmadan evvel şunu belirtelim bu darbe son derece olumlu bir darbedir. Hani olumlu olduğu kadar. Çünkü DP iktidarı muhalefetteyken söz verdiği hiç bir şeyi yapmadığı gibi bir önceki yazıda anlattığım o kadar çok baskı ve anti demokratik hamleler yapıyor ki buna çoğunluğu gençlerden oluşan subaylar engel olmak istiyorlar. Öyle “darbe yaptım artık askeri rejim devam edecek” durumuna devam etmeden çok partili demokrasinin adımlarını ve kurumlar ayrılıklarını, özgür bir anayasayı ve koruyucusu anayasa mahkemesini kurarak ABD’nin üzerimize atmaya çalıştığı kementi çözüyorlar bir nevi. O kıskacı aslında kullanılan Adnan Menderes’te görüyor yıllar sonra. Ama işte güç zehirlenmesi ve bunalım sonu oluyor. Devam edelim;

1) Mahkeme 592 kişiyi tutukluyor. 3 idam, 418 kişiye 6 ay ile 20 yıl arası hapis cezası, 123 kişiye beraat verilirken 5 kişi mahkemeden düşürülüyor.

20151106_155001

2) Bu cezalar çok gibi görünmek ile beraber aslında bir nevi “uyarı” cezalarıydı. Nasıl yani derseniz şöyle açıklayayım. 1961 yılında ceza alan bu kişilerin hepsini kapsayan bir genel af çıkartılmıştır. Yani bir nevi “bakın bir bk yediniz kulağınızı çekiyoruz akıllı olun” cezası diyebiliriz. Yine 1966 yılında DP vekillerin kamu hakkı verilirken, 69-74 yılları arasında siyasal hakları da geri iade ediliyor. Peki siyasete geri dönen bazı kişiler kimin partisine katılıyor? Evet cevapları duyar gibiyim eveeet. Gidip komunist partisine üye olacak halleri yok arkadaşlar. Elbette Menderes partisinin devamı olduğunu her fırsatta dile getiren Süleyman”Çoban Sülo”Demirel’in yanında saf tutuyorlar hızla.

3) Darbe yapanlar kendi içerisinde çatışmaya giriyor. Darbe girişiminde geç kaldığı düşünülen, darbe yapmayan ama sesini de çıkartmayan bir çok subay emekli ediliyor. Aslında bu paşa ve subayların büyük kısmı Demokrat Partinin kadrolaştırdığı adamlardan oluşuyor. Hani yasayla 25 yılını dolduranları emekli ediyorlar ya bir önceki yazıda anlattım. İşte emekli olanın yerine kendi adamını getiriyor hemde her yere. Yargı, polis, asker, memur her yere. Askerler bu paşaları bildiklerinden bunları emekli ediyorlar. Peki konuşuyoruz ama biz bunu nasıl ispatlayacağız? Ya bu paşalar vatansever adamlar ise ve darbeciler ABD uşağıysa? Şuradan anlıyoruz kimin ne olduğunu; Emekli edilen bu paşalar hemen akabinde ki yıllarda bankaların, ABD/İngiliz petrol şirketlerinin yöneticisi veya müdürü, olmadı Süleyman Demirel’in partisinde vekil olarak hayatlarına devam ediyorlar. Bunları yıllarca araştırıp isim isim adres adres veren ve öldürülen büyük yazar Uğur Mumcu abimizin ellerinden öpüyorum.

20151106_154822

4) Keza üniversitelerde de kadrolaştırılan hocalardan 147 tanesi atılıyor. Bunu bazı hocalar protesto etmiştir. Gerçi bu kişilere 1962 yılında tekrar af çıkıyor.

5) Darbe yapan elemanlar bu kadroları tekrar temizleyip seçime yöneliyorlar. 1961 genel seçimlerinde CHP %36.7 oy alıyor. Yeni kurulan Adalet Partisi %34.7, YTP %13,9, CKMP %13.7 oy alıyorlar. Seçim sonuçları CHP oylarında düşüşü işaret ediyor. Seçim halk kitlelerinin CHP’yi darbeyle ilişkilendirdiği gözlemlenerek sonuçlanıyor. Halk arasında bu seçim “Menderes Zaferi” olarak adlandırılıyor. Yani ne yapsan boş hacı. Diğer yandan darbe yapanlar için yapacakları şeylerde sınırlı. Ya seçime hile katarak oyları hep yüksek tutacaklar ki bu çok zor. Ya da oyların bölünmesini sağlayarak bir denge yaratabilmek.

6) Ordu baskı uygulayarak CHP-AP hükümetini kurdurtuyor. Fakat yıl sonunda CHP oylarında erime daha da artıyor. Cumhurbaşkanı olarak eski kuvvet komutanı Cemal Gürsel yine baskıyla seçiliyor.

20151106_155038

7) 1962 yerel seçimlerinde AP %45,87 oy alıyor, CHP ise %36.9 oyda kalıyor. Yani eski Menderes kesimi aynı oyunu yakalıyor anlayacağınız.

8) Oylar artınca Adalet Partisi erken seçim için diretiyor. Fakat bunu istemeyen İsmet İnönü Kıbrıs sorununu da kullanarak koalisyon hükümeti kurdurtarak durumu idare etmiştir.

9) Elbette Kıbrıs’ta yaşananlara sessiz kalmayan ülkemize ABD başkanı Johnson sert bir mektup gönderiyor. Kısaca “Sakın Kıbrıs’a falan gireyim, yardım edeyim demeyin akıllı olun, dün gtünüzde don yoktu biz para verdik aldınız. Silahlarınızı, gemilerinizi, yollarınızı biz yaptırdık. Bizim dediğimizi yaparsanız müttefikliğe devam yoksa siz bilirsiniz” diyor. İnönü buna cevaben “yeni bir dünya düzeni kurulur, Türkiye’de yerini alır” diyerek dik duruşunu sergiliyor (elbette bu duruşun sözde kaldığını ileride göreceğiz)

10) Elbette bu duruş ambargoyu peşinden getirdiği gibi iktisadi olarak dışa bağımlı hale getirilen politika sebebiyle (teşekkür ederiz Adnan Menderes ve saz arkadaşları) fazla dikte olamamıştır. Fakat ülkemize açık bir şekilde yapılan “skerim belanızı” çıkışını gururuna yediremeyen halkta bir “anti amerikancılık” görülmeye başlanmıştır. Sapanca sokaklarında “neymiş lan ne Amerikası kimsin lan sen conimisin konimisin nesin?” tepkileriyle bir hareketlilik ortaya çıkmıştır. Adalet Partisi ise bu durumu ABD yanında daha ılımlı açıklamalar ile kullanmaya çalışacaktır.

20151106_161109

11) Bu karışık 5 yıl içerisindeki ülke durumunu anlattıktan sonra yönetim kesiminin ve ordu kesiminin neler düşündüğünü iyi bilmemiz lazım. Bir kesim bu yaşananlardan sonra toplumun tam anlamıyla batılı demokrasiye geçemeyeceğini daha doğrusu anlayamayacağını dile getiriyor. Bu sebeple toplumun eğitim seviyesinin yükselmesi gereken zamana kadar tam anlamıyla demokrasi sistemine bağlı kalınmaması gerektiğini düşünüyorlar. Yani diyorlar ki “bu toplum mal hacı. Bunlara devrimi anlatırsan anlamazlar, demokratik sisteme geçersen kullanılırlar, sorgulamadan uzaklar, sağ kolunu göster desen yarısı gösteremez vs.”

12) Bir kesim ise demokrasi için köklü reformların yapılması gerektiğini 50-60 yıllarını örnek göstererek dile getiriyorlar. Onlara göre artık yeni demokrasi anlayışı yani ikinci cumhuriyet işletilmelidir. Yani “yabancı yatırımcının teşvik edildiği, hızlı büyüme içeren, toplumun değerlerinin batılı anlamda demokrasiyi kabul etmeyeceğini, dini yapıdan yürünmesi gerektiğini vs.” düşünenler

13) İki grubun düşüncesinden partilerini de oturtmuşsunuz dur zaten. CHP reformlara yönelik, tek partiye yakın ve devletçi iken AP/DP gibi partiler ise daha muhafazakar, çok partici ve kapitalizm yanlısı politikayı destekliyor.

14) Ülkedeki solcu aydınlar bu zamanlarda birincisini yani toplumun demokrasiye hazır olmadığını söylemişler. Bu demokrasi türüne hatta “cici demokrasi” diye isimde takmışlar. Diğer adı “Afrika Sosyalizmi” olarak belirtilen bu tür demokraside halk aslında egemen gücün doğrultusunda özgür seçim yaptığını zannediyor ama aslında madenleri, limanları, iktisadi yatırımları, şirketleri satılıyordu. Afrika silme böyleydi mesela keza Mısır ve Cezayir gibi. Aydınlar ülkenin eğitimini tamamlamadan yapılacak seçimlerde kandırılıp bu tür bir devlet yapısına gideceğinden emindiler 1963

20151106_161008

15) Bu sebeple 22 Şubat 1962 ve 20-21 Mayıs 1963 yıllarında iki askeri ayaklanma olmuştur. Talat Aydemir paşa isimli solcu subay böyle düşündüğünden askerin iktidarda kalması gerektiğini, yoksa ilerde emperyalizmden kurtulunamayacağını dile getirmiştir. Tabi yargılanıp asılmıştır.

16) Ordu 1960-70 yılları arasında kendi içerisinde bir mücadeleye sahne olmuştur. Yönetimi darbeyle ele geçirmek isteyenler ile istemeyenler arasında geçen mücadelede genelde istemeyenler daha aktif rol oynamıştır. Hükümete darbe yapmaya çalışan askeri hareketler ordu içinde durdurularak engellenmiştir. Ordunun bu tarihlerde artık ABD’nin kucağına düşmeye başladığını görmekteyiz. Satın alınan Paşalar ve ordu mensuplarıi ordu içerisindeki aydın ve milliyetçi komuta kademesini yok edecekler bir süre sonra. Bu tarihler zaten ABD/SSCB arasındaki soğuk savaşta müttefikimiz olan ABD’nin hemen her ülkeye yaptığı baskılardan bir tanesidir.

Bir sonraki yazı için buradan

II.Selim

Önceki yazıya buradan

II.Selimin Tahta Çıkışından 1699 Karlofça Anlş. Kadar

1) Belgrad’a gidince yeniçerilere cüluslarını ödemişlerdi fakat hepsini ödeyememişlerdi. Bunun üzerine çeriler toplanmış, İstanbul’da sarayın kapılarını kapatmayı planlamışlardı {buralarda bile, yeni dünya hakimi ve zengin toplumda bile çerilerin isyanını görüyoruz}. Edirne girişinde ilerlemeyip vezirleride tartaklarlar. Önlerine de katarak saraya geldiler. Padişah “paraları verilsin” deyince ancak saraya girebildi.

2) Sakız adası 1568’de alındı ve gözler Kıbrıs’a çevrildi.

3) Venedik elinde olan Kıbrıs, akdenizde alınmayan büyük bir adaydı. Veziri azam Sokullu Mehmed Paşa bu saldırı ilerde batıda guruplaşma yapacak diye çekincedeydi. Ona aleyhtar olan Lala Mustafa paşa ve yahudi Yasef Nasi teşvikleriyle fetva alınıp, şarabıyla meşhur Kıbrıs’a girildi. Venedik papa ya yardım için gitti, Osmanlıyı da yoklayıp barış yaptı fakat saldıracaklarını anlamıştı.

II.Selim

4) Alman imparator Maksimiliyan yeni barış anlaşması yapmıştı. Ayrıca Papa, Floransa dukasına “büyük duka” ünvanı verince küsmüştü. Bu sebeple “Ben karışmıyorum amcoğlu, işim var” dedi. Fransa kralı ise “sksen saldırmam” modundaydı. Zaten Osmanlıyla dostluğunu pekiştirmesi lazımdı {almanlar sebebiyle}. Katılmayı reddettiği gibi, olanları Padişaha anlattı. {burada Osmanlı Fransa’yla ilişkilerini iyi tutup bazı tavizlerde vermişti, çünkü çıkarları bunu gerektiriyordu}. İran’la da anlaşma sağlanamadı, çünkü Şahkulu Han Osmanlıyla anlaşmıştı {burada dikkati çeken nokta İran’la da görüşülmesi. Tarihte çıkarları gereği haçlılarla, daha doğrusu hristiyanlarla birçok görüşme yapılmıştır. Yani çıkar neyi gerektiriyorsa o görüşülüyor müslüman hristiyan denmeyip. Osmanlı zayıfladığında ise isyan veya saldırı yapmışlardır neyse anlatırız inşallah}.

5) İspanya, Papa, Malta bir kuvvet oluşturup gemilerle yardıma gelseler de fırtınaya yakalandılar ve geç kalıp çekildiler. Magosa kalesi bir yıllık kuşatmadan sonra alındı. Konya, Kayseri vs. tarafından göç aile getirildi, yine buradakiler (300 aile) anadoluya nakledildi.

6) Bu olaydan sonra Papa gayretle donanma yapmaya çalıştı. 278 gemiden oluşan donanma ile yine 240 gemiden oluşan Osmanlı donanması İnebahtı’nda savaştı. Savaşı kaybeden Osmanlı donanması dağıldı. Ulu Ali paşa gemileriyle kaçtı. Savaşı kazananlar törenlerle Roma da karşılanırken, abideler, gösteriler düzenlendi. Tekrar sefer için toplantılar yapılsa da anlaşamadıklarından dağıldılar {kazanılan zaferden sonra bile anlaşamıyorlar hala hristiyanlar dikkat}

İnebahtı Savaşı

7) Mağlubiyetten sonra bir nevi gaza gelen Osmanlılar, altı ayda 200 gemi yapıverdiler. Savaştan sonra salınmayan Venedik elçisi “acaba barış imzalanır mı” diye Vezir Sokullu’yu yakalamış, oda tarihi “biz sizden Kıbrıs’ı aldık kolunuzu kestik, siz bizim donanmamızı yenerek sakalımızı kestiniz. Kesilen kol bir daha çıkmaz, lakin traş edilmiş sakal daha gür çıkar” demiştir. {venedik elçisi de altına sçmıştır herhalde heh heh ve Osmanlı döneminin nasıl kuvvetli ülkesidir ki 6 ayda bir donanma daha yapmıştır görüyorsunuz}

8) Yazın gelmesiyle 250 gemiyle yola çıkan kaptanı derya, Venedik taraflarına gitti. Bir yıl evvel Osmanlı donanması yokolduğu için vur patlasın çal oynasın takılan Venedikliler, 6 ay sonra 250 gemiyle limanda Osmanlı gemilerini görünce şaşırmışlardır. Kaçıp donanmayı toplayıp gelseler de, saldırmak için büzük yememiş ve “bunları yine yensek, seneye 750 gemi gelirler mnkym” diyerek barış için elçi göndermişlerdir. Barış ile Kıbrıs alınmış, vergilere de devam edildiği gibi Zanta’nın vergisi de beş misli artırılmıştır. Arnavut sahilindeki Sobot, Sopota kaleleri toplarıyla, Kilis etrafındakiler madenleriyle beraber alınıyordu. Tarihçi Hammer “bu muahedenin şartları nazar-ı dikkate alınacak olunursa, İnebahtı muharebesini Türkler kazanmış zannolulur” demiştir. {yine burada son dönemde “Osmanlı savaştı, ama masada kaybetti” vb. sözleri duyuyoruz. Bunun salaklıkla, beceriksizlikle pek ilgisi yok. Dünya konjüktüründeki yerin neyse ona göre sen kazanıyorsun. İnebahtında kaybeden Osmanlı, gücünü kullanarak kazanmış gibi anlaşma yapıyor. İlerde tersi olacak tabiki. Kazanırken sırıtarak milletin adasını madenlerine el koyarsan, ilerde zayıflayınca ülkene yabancılar üs kurar işte bu işler böyle hacı}

9) Yemende bir ayaklanma oluyor. Aslında Yemen işi biraz karışık. Özetlersek, Yemen alınıp Rıdvan paşa beylerbeyi yapıldı (1565). Daha önce araları açık olan Mahmud Paşa, para dökerek (rüşvet ile yani) Mısır beylerbeyi olduktan sonra buranın büyük olduğunu söyleyerek ikiye ayırıyor. Başına da başkalarını getiriyor. İşte fırsattan istifade isyanla buralar elden gidiyor falan. İbnelikler diz boyu, o onun adamı, bu bunun adamı derken Sinan Paşa torpille buraya geliyor, düzeni sağlayıp bu sayede divana 7. vezir oluyor. Çok karışık ve rüşvetler döndüğünden yazmıyorum merak eden okuyabilir {allah belanızı versin emi}

Rüstempa Camii Sapanca

10) İnebahtında yenilince İspanyol amiral Don Juan Tunus’a geçti. Daha önce Turgut reis, son Tunus sultanı Mevlay Hasan’ı maymun edip buraları almıştı hatırlarsanız. İşte, daha önce tahta geçmek için babasının gözlerini oyduran Mevlay Hasan, İspanyollarla işbirliği yapıp buralara saldırdı. Lakin, Don Juan “buna güven olmaz lan” diyerek onu ailesiyle beraber Napoli’ye gönderdi, yerinede kardeşini kral yaptı. Sonraki sene buralara saldırılıp geri alınmış, başada Ali Paşa getirilmiştir (1575)

11) Osmanlıda bu dönemde kanal açma çalışmaları yapılmıştır. {ki bu çalışmalardan anlıyoruz ki tepedeki bazı adamların kafaları cidden çalışıyor}. Portekizlilerle hint okyanusunda dalaşmalar sebebiyle Akdenizdeki donanmanın oraya geçirilmesi projesi yapıldı. Suveyşte incelemeler yaptıran sokullu Mehmed paşa sonradan destek göremeyip projeyi iptal etti. Aslında birde Don-Volga arasındaki bağlantıyı yapmaya çalışan Sokullu, burada da Kırım hanının ayak oyunları sebebiyle vazgeçti. (Sokullu döneminin çok ilerisinde bir vezirdi) Padişah hatta bir sonuç elde edilemeyince “paralarını senden almalı” diyerek çıkıştı. Yine 1591 yılında ciddi olarak Marmara-Karadeniz birleşmesi düşünüldü. Koca Sinan Paşa oraları inceledi, rapor edip birleşmesi gerek noktaları tespit etti, taşınacak köyleri tespit ettirdi. Fakat vazgeçildi, çünkü Koca Sinan paşayı çekemeyenler padişahı sürekli fitleyip vazgeçirdiler. Yine ondan önce Mimar Sinan da buralarda çalışmıştır. Hatta Sapanca’da bir yaz kalmış camide yapmıştır. Ben ilkten inanmamıştım ama meğerse bu sebeple gelip camide yapmış adam ve sapancalılar bunu bilmez. {şu sonuç çıkıyor, birisi söylemişti sanırım Atatürk “tarihte en çok kahraman, en çokta hain çıkaran millet biziz” diye, aynen doğrudur. Muhakkak başka ülkelerde de vardır, fakat tarihsel konumumuz ve şimdiki yerimiz haklı çıkarıyor cümleyi. Yakın tarihe ben bir geleyim zaten, nasıl yardırıcam okursunuz burdan}

Sonraki yazıya buradan

1974 – Ecevit’in Suyu Isınıyor (III)

Üçüncü ve son kısım olarak kısa bir özet geçersek bu yılı yeniden;

* Ecevit başbakanlığında Erbakan hükümetinin kurulması ve peşinden haş haş ekiminin başlatılacağının açıklanması

* Amerikanın Türkiye’yi uyarması ve ambargoyla tehditi

* Yunanistan ile kıta sahanlığı sorunu

* Kıbrıs ile çatışma ortamı

* Petrol şirketlerinin petrol ithalatını durdurması

* Kıbrıs çıkartmasının başlatılması

* Türkiye’ye yönelik ambargonun uygulanmaya başlaması

Bunların neticesinde NATO ile ilişkiler gözden geçirme aşamasına gelindiği görülüyor. Tabii hükümet iç dış baskılara daha fazla dayanamayarak güvensizlik alıp düşeceği dönem öncesi yorumlarda bulunuş MUMCU. Ülkenin bir kısmı harekata destek verirken, bir kısmı ise Amerikanın karşıya alınmasının iyi olmadığı görüşünde. Sonuçta biraz sıkıya gelen ülkede kurtuluş savaşından sonra belkide ilk elle tutulur diklenmemize halkımızın desteği sadece 9 ay sürüyor. Demirel başbakanlığında milliyetçi cephe hükümeti ilerde kurulacak ve ülke karanlık bir çatışma ortamına sürüklenecek göreceğiz.

“Kissinger’in Düşündürdükleri

Amerikan dış işleri bakanı Dr.Kissenger, düzenlediği basın toplantısında;

“Hiçbir NATO müttefiki birbirleriyle Amerikan silahı kullanarak savaşamaz..” demiştir. Bu sözün arkasında önemli sorunlar yatmaktadır.

1963 Kıbrıs bunalımında da ABD başkanı;

“Size verilen silahları Amerika’nın izni olmadan kullanamazsınız” diyerek başbakan İnönü’yü kaba bir şekilde tehdit etmişti.

Gerçekten de, Türkiye, Yunanistan ile birlikte NATO’nun güneydoğu kanadını oluşturmaktadır. Her iki devlet, aynı antlaşmaların yükümlülüğü altında, aynı savunma taktik ve stratejilerine göre yıllarca NATO karargahına bağlı olarak çalışmışlardır. Şimdi Kıbrıs sorunu dolayısıyla iki NATO üyesi devletin orduları karşı karşıya gelmişlerdir. Doğaldır ki bu sonuç pentagon generallerini düşündürmektedir.

Kissinger diplomasisi, soruna barışçı çözüm yolu bulma gerekçesiyle yeni çarelere başvurmuştur. Bir yandan Yunanistan’da kaba görünüşlü faşist cunta tebdil-i kıyafet ederek yerini Karamanis başkanlığında sivil bir yönetime bırakırken, öte yandan terörist Sampson yerine Kleride Kıbrıs Cumhurbaşkanlığına getiriliyordu.

Pentagon generalleri için en kolay çözüm her iki ülkede, kendi dümen sularında yönetimlerin varlığıydı. Amerikanın yanıldığı nokta Türkiye’de köprülerin altından çok suların aktığını anlamamalarıydı. Amerika haşhaş sorunu dolayısıyla, iyiden iyiye gündeme aldığı asi Ecevit’i yola getirmek için çareler düşünmekteydi. Askeri yardımları keserek Ecevit’i güç durumda bırakacak, ülke içinde hoşnutsuzluklar baş gösterecekti. Amerika, Türkiye’nin tıpkı 1963 ve 1967 yıllarında olduğu gibi çıkartmaya cesaret edemeyeceğini sanmakta, CIA’den bu yolla istihbarat almaktaydı.

Türkiye’de bazı çevreler, Ecevit’in Amerikalıları başımıza bela ettiğini söylemekte ce bu hükümetin bir an önce değiştirilerek yerine Türk-Amerikan ilişkilerine önem veren bir hükümetin geçmesini istemeye başlamışlardır. Petrol şirketleri ise, önce eyleme geçerek üretimi durdurmuşlar, sonra da bir adım geri çekilmeyi yeğleyerek, gelecek günlerin bunalımlı sürecini beklemeye başlamışlardır. Bu arada, Kıbrıs bunalımı çıkar çıkmaz ATAŞ rafinerisinin bir teknik arızadan söz edilerek yeniden üretimi durdurması da gözden kaçmamıştır. İçte ve dışta bu gelişmeler, Ecevit’e karşı bir kuşatma harekatını oluşturmaktaydı.

Önümüzdeki günlerde, muhalefet yeni direnme odakları yaratarak, Ecevit’in dış politikasını demogojinin yaylım ateşine tutmaya çalışacaktır. Çünkü Kıbrıs sorununun Türkiye yararına kökten çözümlere bağlanması, Türkiye’nin NATO konusunda serinkanlı kararlar almasına bağlıdır. Ecevit’in bağımsız bir dış politikada direnebilmesi, uluslararası antlaşmaların yeniden gözden geçirilmesine bağlıdır.

Türkiye’nin izleyeceği tutarlı dış politika, bir ölçüde NATO dışında tutulacak bir askeri gücün varlığına bağlıdır.

Yeni Ortam 26 Temmuz 1974

Birde yazının sonuna bize laf sokan Henry Kissingerin bir röportajını koyayım dedim. Eeee adamlar işinin ehli gibi görünüyor gerçektende. Amaçlarına ulaşacaklar mı bunu da ilerde göreceğiz. Hele Suriye’yi ve İranı’da ele geçirsinlerde devamı gelir elbet.

1974 – Ecevit’in Suyu Isınıyor (I)

Artık yavaştan tarihi olayları sırasıyla işlemeye başlayalım isterseniz. Mumcunun genel yazılarını referans alarak ilerleyeceğimiz zamanda, ara ara yazılarının bir bölümünü derleyip koyacağım. Günümüze etkisi, 30-40 yıl sonra bizim gördüklerimiz ve geldiğimiz/gittiğimiz nokta gözler önüne serilecek.

1974 yılından başlangıcı alsak da, geçmiş yılların yaşanmışlıklarını ara ara öğreneceğiz. Biraz özet geçeceğiz bu yılları. 1974 ocak ayında Ecevit-Erbakan ortaklığında bir hükümet kuruluyor. Kurulmasıyla bu yarı sosyalist yarı muhafazakar iki lidere başlıyorlar ayarı vermeye. Daha doğrusu, bu ikisi bir ayar vermeye çalışıyorken ellerinde patlıyor ülke ekonomisi. Ülke ekonomisinin kötü olduğu, bunların sebep olmasıyla daha da kötüye gittiği yıllar bu yıllar. Hani çevirdiğinizde amcayı kolundan “amca 1974 Ecevit baştaydı ya hani” dediğinizde “aç kaldık, karneyle ekmek alırdık, benzin yok yağ yok şükür Allah’a şimdi iyiyiz hep CHP işte” der ya hani. Aslında unuttukları, daha doğrusu unutmak istedikleri tarihi gerçekler var. Birincisi Necmettin Erbakan ile ortak alınan kararlar ve yönetim vardır, ikincisi tarihte belkide kurtuluş savaşından sonra ilk defa başka ülkelere karşı dirayetli bir duruş sergilenmiştir.

Bazı arkadaşlar dirayetli duruşun ne olduğunu tam bilemediklerinden olsa gerek, başbakanlarının attıkları palavralardan gaza gelerek diğer ülkelere karşı bir “duruş” sergilediklerini sanıyorlar. Pekala hangisi gerçek bunlardan? Yazacağım 1974 hükümet kararları mı, Süleyman Demirel’in masaya yumruğu vurması mı veyahutta Tayyip Erdoğan’ın Davos zirvesi mi “onursal bir duruş” sergilemektir? Başbakanlar doğal olarak halkın desteğini ve güvenini kazanmak adına bu tür davranışlara söylemlere gidecektir. Biz ise bunu analiz etmeli, kimin doğru söyleyip bizim için bir şeyler yapmaya çalıştığını, kimin bizi kandırdığını iyi bilmeliyiz.

Bunun için bir çok asılsız haber ve resim bilgi kaynağı olarak veriliyor. Bana göre bakılması gereken şey etki/tepki prensibi olacaktır. Yani, yaptığınız çıkışın neticesinde o ülkeyle/ülkelerle nasıl bir ticari ve diplomatik ilişkilerde bulundunuz? Eleştirip, kafa tutup, tehdit edip arkadan askeri antlaşmalara ticari ortaklıklara devam ediliyorsa işte bu “duruş” yalan bir duruştur.

Dönelim 1974 yılına. İşte değişik bir hükümet başa geçince ve bir şeyleri kurcalamaya başlayınca Amerika başta olmak, dünyanın diğer ülkelerinden tepki alıyor. Tabi, bizim gibi zaten canı kçında olan bir ülke için Amerikanın ambargosu oldukça vahim sonuçlar doğuruyor. Peki neden ambargo yapıldı? Sonucunda neler yaşandı?

İlk önce haşhaş ekiminin yapılacağı söylemi ortalığı gerdi. Amerika, haş haş ekiminin yapılmasını istemiyordu. Kos koca ülkeydik ama “sanane lan! ister ekerim, ister dikerim” diyememiştik. Ecevit’in bu çıkışı neticesinde ortalık geriliverdi. Peşinden Kıbrıs sorunun ortaya çıkması ve 24 Temmuz 1974’te savaşının gerçekleşmesi, ordumuzun silahlarını kullanmasına izin verilmemesi!, gaz, petrol, silah, ticaret ambargoları neticesinde daha fazla dayanamayıp güvensizlik oylarıyla hükümetin 74 sonlarına doğru devrilmesine giden yaklaşık 9 aylık süreçtir 1974 siyaseti. Yani “duruş” sergilemenin faturası bize pahalıya mal olmuş gibi görünüyor. Ülkenin bu ambargo ve engellemeler neticesi dolayısıyla ekonomik bunalıma girmesi, artan enflasyon ve işsizlik ile beraber vatandaşımızdan tekmeyi kısa sürede yemelerine sebep olmuştur. İşte “eskiden benzin yoktu, tüp yoktu” argümanlarının çıkış sebebi genel itibariyle budur. Karneyle ekmek olayı ise aslında daha eskidir ama onu boş verin.

Efendim, işte bu yaşanan olayları bazı tarihlerle Mumcunun o zamanki yorumlarına ve yazılarına bırakıyorum. Peş peşe iki veya üç yazı gelecek, durumu biraz öğrenmemizi sağlayacak. Birde 1974 sürecinde saçma sapan açıklamalara girmedim yorumlamadım bunları. Mesela, Kıbrıs çıkartmasını Ecevit değil, Erbakan yapmış veya haş haş ekimini Ecevit istemiş ama Erbakan istememiş tarzı argümanlar elle tutulur veriler değil. Birincisi, kararlar ortak iki partinin kararlarıyla alınmıştır. Yani Erbakan, kendi kafasına göre orduya “hadi girin” diyemez. Keza, Erbakan’ın desteğini almadan Ecevit bir çıkartma yapmaya cesaret edebilir miydi? Farklı fikirleri olmuş olabilir lakin kararları ortaktır ve bu hükümeti bağlar zaten. Yine Ecevit mesela Kıbrıs çıkartmasını daha ileriye götürmemiş, adanın hepsini almaya çalışmamıştır. Bunlar stratejik hareketler ve doğru atılması gereken adımlardır. Kıbrıs garantörlüğünü sağlamanın verdiği yetkiden daha ileriye gitmemek şimdi baktığımızda daha hayırlı olmuş gibi görünüyor. Süreç devam ederken ülkenin nasıl kıskaca alındığını ve hükümetin ekonomik zorlamayla düşürüldüğünü görüyoruz. Buradan, dışa bağımlılığı olan ülkelerin (borç para veya mal) kendi kararlarını aslında alamadığının da bir örneğidir bu yıl. Buyurun kalemi Mumcuya bırakalım bakalım ne demiş 74 başında, ortasında ve çıkartmadan sonra ;

“Türkiye ve Yunanistan’a yapılan Amerikan yardımları, ABD devletler kongresince kabul edilmiş olan, 22 Mayıs 1947 tarihli bir yasa uyarınca sağlanmaktadır. Bu yasanın ön sözünde, Türk ve Yunan hükümetlerinin “birleşik devletler hükümetinin milli bütünlüklerini ve hür milletler olarak varlıklarını sürdürmek  için gerekli mali ve her türlü yardımı acil olarak istedikleri… Bu milletlerin milli bütünlükleri ve varlıklarının, bütün hürriyet sever halkların güvenliği bakımından önemli olduğu” belirtilmektedir. Yasada ayrıca, Amerikan başkanının “BM’nin çıkarlarına uygun mütalaa ettiği zamanlarda Yunanistan ve Türkiye’ye bu hükümetlerin isteği üzerine ve kendisinin saptayacağı kayıt ve koşullarla” yardımda bulunulacağı açıklanmaktadır.

– Türk hükümeti benden yardım istemiştir. Ben de bu yardımı yapıyorum. Ancak bu yardım “Amerikanın çıkarlarına uygun olduğu sürece yapılır. Bu yardımın koşullarını Amerikan başkanı saptar. Bu tek taraflı yetkiye göre Başkan isterse yardımı keser, isterse kesmez

İşte anayasamızın ön sözünde yazılı “dünya milletler ailesinin eşit haklara sahip şerefli üyeliği” bu Amerikan yasasının ipoteği altındadır. Dünya uluslar ailesi arasında eşit haklara sahip şerefli üyelik yapma olanağının bulunup bulunmadığı dış ilişkilerinizin siyasal ve ekonomik gözlemiyle anlaşılmaktadır.

1964 yılında kıbrıs bunalımı sebebiyle soydaşlarımıza yardım eli uzatmak istediğimizde Amerikan başkanı 1947’de kabul edilen bu yasadaki yetkiye dayanarak;

 “Ben bu silahları size belli amaçlarla verdim. Bu silahları benden izin almaksızın kullanamazsınız” demiş ve İsmet Paşayı, bir süre sonra ülkeye yolladığı General Porter aracılığıyla düşürmüştür. Aynı günlerde, Kıbrıs’ta Amerikan büyükelçisi, D.Mazhar Özkol’a;

“Olayları büyütüyorsunuz, alt tarafı üç-dörtyüz Türk ölmüş. Türk hükümeti bunu ulusal onur sorunu yapmasın” diyor ve onurlu büyükelçiden şu karşılığı alıyordu;

“Bu günkü Le Monde gazetesinde bir haber var. Okuduğunuzu sanırım. Vietnam’da, Amerikan savaş gemilerinin yanından hızla geçen Kuzey Vietnam gemileri, Amerikan muhriplerinin boyalarına zarar vermişler ve sizin hükümetiniz de sert bir protesto yollamış. Ekselans, burada zarar gören sadece gemilerin dış boyaları değil, insanlar katlediliyor. Soydaşlarımız katlediliyor..”

Büyükelçimiz de bir süre sonra Kıbrıs’taki ulusal onurumuzu koruyan kişilikli tutumu nedeniyle, “merkeze” alınıyor ve bir köşeye atılıyordu.

Haşhaş ekim yasağı da, ulusal çıkarlarımızı bir kez daha gerçekçi gözle değerlendirmemizi gerektiriyor. Haşhaş tohumu, yeni sorunların tomurcuklarını saklamaktadır şimdilik. Birkaçgün önce Ankara’ya gelen iki ABD temsilcisi, Ecevit hükümetini, haşhaş ekimiyle ilgili son kararları gözden geçirmeye çağırmışlar ve;

“Eğer haşhaş ekimine izin verirseniz, bütün Amerikan yardımları kesilir” diyerek gözdağı vermişlerdir. Buna karşı sayın Ecevit iki “gayri resmi” Amerikan parlamenterini kabul etmemiş ve Türkiye Cumhuriyeti hükümeti koltuğunda, “ulusal onuru” koruyan bir başbakanın oturduğunu Amerikan hükümetine hatırlatmak istemiştir.

Bundan sonra ilginç gelişmelere tanık olacağız. Eğer Ecevit hükümeti bu kişilikli tutumunu sürdürürse, Amerika hemen meydan okumaya çalışacak hükümeti önce askeri yardımı kesmek ile korkutacak, bir süre sonra da çeşitli ekonomik ve siyasal girişimlerle Ecevit yönetimini yıpratmaya ve devirmeye çalışacaktır.

Yeni Ortam, 18 Mart 1974