Yakın Siyasi Tarih – XIII – 27 Mayıs 1960 Darbesi

Bir önceki yazı için buradan

27 Mayıs 1960 sabahı Alparslan TÜRKEŞ radyodan “Dikkat dikkat…” diye başlayan cümleler ile darbeyi millete haber vermiş ve beklenen darbe yapılmıştı. Ünlü Yassı Ada’da mahkeme kurulmuştur. Yalnız darbeyi anlatmadan evvel şunu belirtelim bu darbe son derece olumlu bir darbedir. Hani olumlu olduğu kadar. Çünkü DP iktidarı muhalefetteyken söz verdiği hiç bir şeyi yapmadığı gibi bir önceki yazıda anlattığım o kadar çok baskı ve anti demokratik hamleler yapıyor ki buna çoğunluğu gençlerden oluşan subaylar engel olmak istiyorlar. Öyle “darbe yaptım artık askeri rejim devam edecek” durumuna devam etmeden çok partili demokrasinin adımlarını ve kurumlar ayrılıklarını, özgür bir anayasayı ve koruyucusu anayasa mahkemesini kurarak ABD’nin üzerimize atmaya çalıştığı kementi çözüyorlar bir nevi. O kıskacı aslında kullanılan Adnan Menderes’te görüyor yıllar sonra. Ama işte güç zehirlenmesi ve bunalım sonu oluyor. Devam edelim;

1) Mahkeme 592 kişiyi tutukluyor. 3 idam, 418 kişiye 6 ay ile 20 yıl arası hapis cezası, 123 kişiye beraat verilirken 5 kişi mahkemeden düşürülüyor.

20151106_155001

2) Bu cezalar çok gibi görünmek ile beraber aslında bir nevi “uyarı” cezalarıydı. Nasıl yani derseniz şöyle açıklayayım. 1961 yılında ceza alan bu kişilerin hepsini kapsayan bir genel af çıkartılmıştır. Yani bir nevi “bakın bir bk yediniz kulağınızı çekiyoruz akıllı olun” cezası diyebiliriz. Yine 1966 yılında DP vekillerin kamu hakkı verilirken, 69-74 yılları arasında siyasal hakları da geri iade ediliyor. Peki siyasete geri dönen bazı kişiler kimin partisine katılıyor? Evet cevapları duyar gibiyim eveeet. Gidip komunist partisine üye olacak halleri yok arkadaşlar. Elbette Menderes partisinin devamı olduğunu her fırsatta dile getiren Süleyman”Çoban Sülo”Demirel’in yanında saf tutuyorlar hızla.

3) Darbe yapanlar kendi içerisinde çatışmaya giriyor. Darbe girişiminde geç kaldığı düşünülen, darbe yapmayan ama sesini de çıkartmayan bir çok subay emekli ediliyor. Aslında bu paşa ve subayların büyük kısmı Demokrat Partinin kadrolaştırdığı adamlardan oluşuyor. Hani yasayla 25 yılını dolduranları emekli ediyorlar ya bir önceki yazıda anlattım. İşte emekli olanın yerine kendi adamını getiriyor hemde her yere. Yargı, polis, asker, memur her yere. Askerler bu paşaları bildiklerinden bunları emekli ediyorlar. Peki konuşuyoruz ama biz bunu nasıl ispatlayacağız? Ya bu paşalar vatansever adamlar ise ve darbeciler ABD uşağıysa? Şuradan anlıyoruz kimin ne olduğunu; Emekli edilen bu paşalar hemen akabinde ki yıllarda bankaların, ABD/İngiliz petrol şirketlerinin yöneticisi veya müdürü, olmadı Süleyman Demirel’in partisinde vekil olarak hayatlarına devam ediyorlar. Bunları yıllarca araştırıp isim isim adres adres veren ve öldürülen büyük yazar Uğur Mumcu abimizin ellerinden öpüyorum.

20151106_154822

4) Keza üniversitelerde de kadrolaştırılan hocalardan 147 tanesi atılıyor. Bunu bazı hocalar protesto etmiştir. Gerçi bu kişilere 1962 yılında tekrar af çıkıyor.

5) Darbe yapan elemanlar bu kadroları tekrar temizleyip seçime yöneliyorlar. 1961 genel seçimlerinde CHP %36.7 oy alıyor. Yeni kurulan Adalet Partisi %34.7, YTP %13,9, CKMP %13.7 oy alıyorlar. Seçim sonuçları CHP oylarında düşüşü işaret ediyor. Seçim halk kitlelerinin CHP’yi darbeyle ilişkilendirdiği gözlemlenerek sonuçlanıyor. Halk arasında bu seçim “Menderes Zaferi” olarak adlandırılıyor. Yani ne yapsan boş hacı. Diğer yandan darbe yapanlar için yapacakları şeylerde sınırlı. Ya seçime hile katarak oyları hep yüksek tutacaklar ki bu çok zor. Ya da oyların bölünmesini sağlayarak bir denge yaratabilmek.

6) Ordu baskı uygulayarak CHP-AP hükümetini kurdurtuyor. Fakat yıl sonunda CHP oylarında erime daha da artıyor. Cumhurbaşkanı olarak eski kuvvet komutanı Cemal Gürsel yine baskıyla seçiliyor.

20151106_155038

7) 1962 yerel seçimlerinde AP %45,87 oy alıyor, CHP ise %36.9 oyda kalıyor. Yani eski Menderes kesimi aynı oyunu yakalıyor anlayacağınız.

8) Oylar artınca Adalet Partisi erken seçim için diretiyor. Fakat bunu istemeyen İsmet İnönü Kıbrıs sorununu da kullanarak koalisyon hükümeti kurdurtarak durumu idare etmiştir.

9) Elbette Kıbrıs’ta yaşananlara sessiz kalmayan ülkemize ABD başkanı Johnson sert bir mektup gönderiyor. Kısaca “Sakın Kıbrıs’a falan gireyim, yardım edeyim demeyin akıllı olun, dün gtünüzde don yoktu biz para verdik aldınız. Silahlarınızı, gemilerinizi, yollarınızı biz yaptırdık. Bizim dediğimizi yaparsanız müttefikliğe devam yoksa siz bilirsiniz” diyor. İnönü buna cevaben “yeni bir dünya düzeni kurulur, Türkiye’de yerini alır” diyerek dik duruşunu sergiliyor (elbette bu duruşun sözde kaldığını ileride göreceğiz)

10) Elbette bu duruş ambargoyu peşinden getirdiği gibi iktisadi olarak dışa bağımlı hale getirilen politika sebebiyle (teşekkür ederiz Adnan Menderes ve saz arkadaşları) fazla dikte olamamıştır. Fakat ülkemize açık bir şekilde yapılan “skerim belanızı” çıkışını gururuna yediremeyen halkta bir “anti amerikancılık” görülmeye başlanmıştır. Sapanca sokaklarında “neymiş lan ne Amerikası kimsin lan sen conimisin konimisin nesin?” tepkileriyle bir hareketlilik ortaya çıkmıştır. Adalet Partisi ise bu durumu ABD yanında daha ılımlı açıklamalar ile kullanmaya çalışacaktır.

20151106_161109

11) Bu karışık 5 yıl içerisindeki ülke durumunu anlattıktan sonra yönetim kesiminin ve ordu kesiminin neler düşündüğünü iyi bilmemiz lazım. Bir kesim bu yaşananlardan sonra toplumun tam anlamıyla batılı demokrasiye geçemeyeceğini daha doğrusu anlayamayacağını dile getiriyor. Bu sebeple toplumun eğitim seviyesinin yükselmesi gereken zamana kadar tam anlamıyla demokrasi sistemine bağlı kalınmaması gerektiğini düşünüyorlar. Yani diyorlar ki “bu toplum mal hacı. Bunlara devrimi anlatırsan anlamazlar, demokratik sisteme geçersen kullanılırlar, sorgulamadan uzaklar, sağ kolunu göster desen yarısı gösteremez vs.”

12) Bir kesim ise demokrasi için köklü reformların yapılması gerektiğini 50-60 yıllarını örnek göstererek dile getiriyorlar. Onlara göre artık yeni demokrasi anlayışı yani ikinci cumhuriyet işletilmelidir. Yani “yabancı yatırımcının teşvik edildiği, hızlı büyüme içeren, toplumun değerlerinin batılı anlamda demokrasiyi kabul etmeyeceğini, dini yapıdan yürünmesi gerektiğini vs.” düşünenler

13) İki grubun düşüncesinden partilerini de oturtmuşsunuz dur zaten. CHP reformlara yönelik, tek partiye yakın ve devletçi iken AP/DP gibi partiler ise daha muhafazakar, çok partici ve kapitalizm yanlısı politikayı destekliyor.

14) Ülkedeki solcu aydınlar bu zamanlarda birincisini yani toplumun demokrasiye hazır olmadığını söylemişler. Bu demokrasi türüne hatta “cici demokrasi” diye isimde takmışlar. Diğer adı “Afrika Sosyalizmi” olarak belirtilen bu tür demokraside halk aslında egemen gücün doğrultusunda özgür seçim yaptığını zannediyor ama aslında madenleri, limanları, iktisadi yatırımları, şirketleri satılıyordu. Afrika silme böyleydi mesela keza Mısır ve Cezayir gibi. Aydınlar ülkenin eğitimini tamamlamadan yapılacak seçimlerde kandırılıp bu tür bir devlet yapısına gideceğinden emindiler 1963

20151106_161008

15) Bu sebeple 22 Şubat 1962 ve 20-21 Mayıs 1963 yıllarında iki askeri ayaklanma olmuştur. Talat Aydemir paşa isimli solcu subay böyle düşündüğünden askerin iktidarda kalması gerektiğini, yoksa ilerde emperyalizmden kurtulunamayacağını dile getirmiştir. Tabi yargılanıp asılmıştır.

16) Ordu 1960-70 yılları arasında kendi içerisinde bir mücadeleye sahne olmuştur. Yönetimi darbeyle ele geçirmek isteyenler ile istemeyenler arasında geçen mücadelede genelde istemeyenler daha aktif rol oynamıştır. Hükümete darbe yapmaya çalışan askeri hareketler ordu içinde durdurularak engellenmiştir. Ordunun bu tarihlerde artık ABD’nin kucağına düşmeye başladığını görmekteyiz. Satın alınan Paşalar ve ordu mensuplarıi ordu içerisindeki aydın ve milliyetçi komuta kademesini yok edecekler bir süre sonra. Bu tarihler zaten ABD/SSCB arasındaki soğuk savaşta müttefikimiz olan ABD’nin hemen her ülkeye yaptığı baskılardan bir tanesidir.

Bir sonraki yazı için buradan

1974 – Ecevit’in Suyu Isınıyor (II)

Yazımıza ikinci bölüm ile devam ediyoruz. Yakın bir dönemde de ve hatta şimdi bile konuştuğumuz bir konuyu değerlendiriyor Uğur Mumcu; Yabancı sermaye girişini ve bunun etkilerini. Sıkça duyduğunuz yabancı sermayeye satışın etkilerini ve sonuçlarını anlatmış arada. İlerde buna ciddi şekilde değineceğiz. Bunun 1974 etkisini ve değerlendirmelerini, Kıbrıs sorunu ve ambargoyla beraber değerlendiriyor bir çok yazısında Mumcu. Fazla yazmadan yazıları okuyalım isterseniz. İki yazı bir arada olacak ve son olarak Kıbrıs çıkartmasından sonraki günlerden bir yazı ekleyeceğim üçüncü kısımda;

Hep Aynı Oyun

Türk ve Yunan hükümetleri arasında “kıta sahanlığı” tartışmaları sürüp dururken birdenbire yabancı petrol şirketleri petrol üretimini azaltmış ve ithalatı da durdurmuşlardır. Yabancı şirketler;

“Yürürlükteki fiyat rejimi ile petrol ithal edemeyiz” diyorlar. Yabancı şirketlerin petrol sağladığı şirket ise, koalisyon ortağı Erbakan’ın sevgili “müslüman kardeşi” Suudi Arabistan’daki ünlü ARAMCO şirketidir. Bu şirketin en büyük ortağı yine Mobil şirketinden başkası değildir. Yani;

“Al gülüm, ver gülüm”

Bu oyun ilk kez oynanmıyor. 1963 Kıbrıs bunalımında da yabancı petrol şirketleri üretimi durdurmuşlar ve petrol vermeyeceklerini açıklamışlardı. Aynı günlerde Amerikan başkanı Johnson, İnönü’ye mektupta;

“Size verdiğimiz silahları ancak bizim iznimizle kullanabilirsiniz” diyerek Türkiye’yi açık bir biçimde tehdit etmişti.

Başkan Johnson

Kıbrıs bunalımından sonra “ulusal sorunlar” bütün acı ve çıplaklığıyla gözler önüne serilmiş, bundan sonra “milli ordu”, “milli petrol”, “kendi uçağını kendin yap”, “başkasının yapamadığını millet yapar” gibi sloganlar gazete köşelerinde sergilenmişti. Başbakan İnönü ise;

“Yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de yerini bulur” gibi sert karşılıklar ile Ulusal Kurtuluş Savaşı günlerini hatırlatmışsa da, bir süre sonra yeniden “dengeci” ve “uzlaşmacı” politikasına dönmüştür.

Petrol sorunu Türkiye’de, kimlerin milliyetçi olduğunu, kimlerin sömürge maşalığı yaptığını kanıtlayacak en açık örnektir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günlerde, petrol konusunda devletçi politika izlenmiştir. 1926 tarihli Petrol Kanunu’na göre, Türkiye’de petrol arama ve işletme hakkı Türk Devleti’nindir. 1954 yılında, Amerikan petrol şirketlerinin avukatı Max Ball tarafından hazırlanan petrol kanunu ile, Türkiye’deki petrol kaynaklarının egemenliği büyük ölçüde yabancı şirketlere verilmiştir.

Petrol kanunu’nun kabul edildiği günlerde İsmet İnönü iktidarı suçlamaktaydı;

Petrol kanunu, kapitülasyon hükümetleri ile hazırlanmış gönüllü bir kapitülasyon layihası olarak teklif edilmiştir. İşte profesörler, işte hukuk alimleri, hepsinin önünde söylüyorum. Petrol kanunu’nu karşılıklı taahhüt şeklinde görmek bir kapitülasyon devri açmaktır. Petrol ve yabancı sermaye kanunları, memleketin can evine dokunmaktır. İktidara gelirsek düzelteceğiz. Bununla her zaman uğraşacağım. Bırakmam yakalarını…”

İsmet paşa, sonradan iktidara geldi. Fakat ülkemizi bir kapitülasyon yağmasına sokan iktidarın “yakasına” yapışamadı. Üstelik, yabancı petrol şirketlerinin bir numaralı adamı Fethi Çelikbaş’ı, Sanayi Bakanlığı’na getirdi. Petrol Kanunu da yürürlükte kaldı. Kapitülasyonlara karşı çıkan Kurutuluş savaşı kahramanı da aynı kapitülasyonları uyguladı. Ne büyük çelişkidir bu!?

Fethi Çelikbaş

Bugün yabancı petrol şirketleri, işte bu yasalardan güç alıyorlar. Bu yasalar, bu yetkiler, kendilerine milliyetçi adını takan sömürgeci maşalarınca hazırlanmış, onaylanmış ve uygulanmıştır. Yıllarca, petrollerimizi devlet eliyle kullanılmasını isteyenler; “komünist” yaygarası ile susturulmaya çalışılırdı hep. İşte tehlike bugün kapımızdadır. Bu bu şirketler düşmanımızdır.

Petrollerimiz millileştirilmeli, diyenlere karşı, kendilerine milliyetçi etiketi takanlar “hayır, milli kaynaklar yabancılara verilmeli..” diyerek ulusal çıkarlarımızı yabancılara peşkeş çekmişlerdir. Şimdi soralım;

“Kimmiş milliyetçi?”

Yeni Ortam 5 Haziran 1974

Yabancı Sermaye Milliyetçiliği

Bugünlerde Yüksek Planlama Kurulu’nda yabancı sermaye sorunu görüşülmektedir. Bu konunun gereken ciddiyetle ele alınacağı kanısındayız. Sorunu kısaca özetleyelim.

Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü günlerinde yabancılara tanınan ekonomik ve hukuksal ayrıcalıklara “kapitülasyonlar” denmekteydi. Bu ayrıcalıklar giderek, yabancı sermayenin Osmanlı ekonomisi üzerinde tekelleşmesine yol açmıştı. Türk ekonomisinin batı kapitalizmine teslim edilme tutanağı ise, “1838 Ticaret Antlaşması”dır. Bu antlaşmayla Türkiye batının serbest pazarı oluyordu. Bu antlaşma için Reşit paşa;

“Kalkınma yolunu açacak bir belge..” demiştir o günlerde. Aynı antlaşmayı İngiltere dış ilişkiler bakanı Palperston;

“Şaheser..” diyerek övmekte ve “Ticari ilişkilerde Osmanlı devleti, bütün öteki devletlerden çok daha fazla kolaylıklar sağlamaktadır…” diye açıklamalar da yapmaktadır. Bu antlaşmayla güçlenen kapitalist ilişkiler, Osmanlı sanayisini çökertmiş ve Türkiye’yi batı emperyalizminin tekeli altına sokmuştur. Bir süre sonra da “Diyun-u Umumiye” yönetimleri kurularak bir imparatorluğun haczi de tamamlanmıştır.

Ulusal kurtuluş savaşımız, işte bu sömürgeciliğe karşı başlatılmıştır. Mustafa Kemal;

“Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşıyoruz…” derken bu gerçeği açıklamaktaydı.

Türkiye’de yabancı sermaye ilişkilerini, imparatorluk ve cumhuriyet dönemi olarak ikiye ayırmak gerekir. İmparatorluk dönemi için “tanzimat öncesi ve sonrası” diye bir ayrım daha yapılmalıdır. Lozan antlaşmasıyla “kapitülasyonlar” kaldırıldı ve yabancı sermaye konusunda yeni bir devir başladı.

Cumhuriyet döneminde yabancı sermaye ilişkilerini de, “1923-1950 ve 1950 sonrası” olarak ikiye ayırmak gerekiyor. Cumhuriyet kurulduktan sonra, yabancı sermaye “tasfiye” edilmeye başlanıştır. Ülke içindeki demiryolu, elektrik, su, telefon gibi önemli hizmet dalları yabancıların elinden alınarak ekonominin millileştirilmesine çalışılmıştır. Yabancı şirketlerin tasfiyesi 1944 yılında tamamlanabilmiştir ancak.

İkinci dünya savaşından sonraki kapitalist gelişme Türkiye’yi etkisi altına almakta gecikmedi. 1950 yılında DP iktidara gelişi ile birlikte, yabancı sermayeye dayalı liberal ekonomi uygulanmaya başlandı yeniden. 1947 yılında imzalanan askeri antlaşmadan sonra da Türkiye, Amerika’nın güdümünde bir ekonomik kalkınma yöntemini benimsemeye zorlanmaktaydı. Amerikalı ünlü “dış iktisadi politika komisyonu” başkanı Randall, bu politikayı şu sözlerle açıklıyordu;

“Uluslararası ticaret ilişkilerinin genişlemesi için en uygun yol özel sermaye ve girişimin bütün dünyada serbestçe yatırım yapmasıdır. Türkiye, özel girişime gösterdiği büyük ilgi dolayısıyla bu çeşit sorunların incelenmesi için fevkalede ilgiye değer bir memleket olmuştur. Bu nedenle ben ve arkadaşlarım, özel yabancı yatırımların Türkiye gibi bir memlekete niçin daha özgür biçimde akmadığını araştırmak için görevlendirildik..”

Randall, DP iktidarınca çıkarılan “yabancı sermaye kanunu”nu yetersiz bularak, 1954’te “yabancı sermayeyi teşvik kanunu”nu kabul ettirmişti. Bu yasa ile yabancı sermayenin kar transferini sınırlayan engellerde ortadan kaldırılmakta, yabancı sermayeye yatırım ve kar transferi konularında tam bir özgürlük verilmektedir. Bu konuda birkaç örnek de verelim;

1952-63 döneminde, Türkiye’ye gelen yabancı sermaye, 39 milyonu “nakit”, 200 milyonu “ayni” olmak üzere tam 239 milyon liradır. Aynı tarihlerde yabancı sermayenin kar transferi ise, 124 milyon lirayı bulmuştur. Bu tablonun özeti şudur;

Döviz olarak 39 milyon lira gelmekte, 124 milyon geri gitmektedir. Bir yabancı şirket 30 milyon sermaye ile kurulmuştur. Bir şirketin on yıl içindeki karı 141 milyon liradır. Bir başka ilaç şirketi 2,8 milyon lira ile gelmekte on yıl içinde 26 milyon lira kar sağlamaktadır.

Yabancı sermaye ilişkileri “yabancı sermayeyi teşvik yasası” yanında petrol yasası gereğincede yapılmaktadır. Ayrıca türkiye sınai kalkınma bankasına yapılan yatırımlar, Ereğli demir çelik fabrikasına yapılan dış sermaye yardımları da yabancı sermaye yardımlarının en önemli konularıdır.

Yabancı sermayenin şirketlerdeki oranı %57’dir. Şirketlerde yabancı sermaye egemenliği kuruluştur. Görülen budur.

Türkiye’ye gelen yabancı sermaye içinde, petrol yatırımları en yüksek orandadır. Bundan sonra Ereğli demir çelik için gelen sermaye gelmektedir.

Amerikan hükümetince yapılan “ayni” yardımların karşılığı, türk parası üzerinden Merkez Bankasına yatırılmaktadır. Bu paraların kullanma biçimini de Amerikan Hükümeti saptamaktadır.

Türkiye’de bütün bu ilişkiler, “kökü” yabancı sermayeye ve “dışarıda” olan bir gayri milli sınıfsal kesimi oluşturmuştur. İşbirlikçi ve komprador dediğimiz işte bu yabancı sermayeden palazlanan ekonomik ve siyasal çevrelerdir. Bayar’ın milli cephesi bu işbirlikçiliğin ürünüdür.

Ülkemizde yabancı sermaye ayrıcalıklarına son verilmeden, yeraltı ve yer üstü kaynaklarımız devletleştirilmeden, ulusal ekonomiden söz etmeye olanak yoktur..

Yeni Ortam 16 Haziran 1974