Sebastiao Salgado

Güney Amerikalı ünlü fotoğrafçı (resim değil) Sebastiao Salgado abimizi ne zamandır küçük yerimde anlatmak istiyordum. Yakın tarihin en büyük fotoğrafçılarından olan sanatçımızı biraz daha yakından tanıyalım.

Asıl adı Sebastiao Ribeiro Salgado Junior (ki babasının adı) dünyaya gözlerini 1944 yılında, Brezilya’da babasının çiftliğinde gözlerini açıyor. Çocukluğu büyük çayırlarda at koşturmayla veya hayvan sürülerini bir yerden bir yere götürmeyle geçiyor. Yaklaşık 30 ailenin yaşadığı çiftliğin sahibi babası olsa da her ailenin kendine ait toprağının olduğundan bahsediyor. Kimsenin zengin olmadığı kimsenin de fakirlik çekmediği yaşam tarzı ileride ki düşüncelerini de etkilemiş olmalı. 15 yaşındayken küçük kasabasını terk edip büyük şehre lise okumak için geliyor. Babası çiftçilik veya avukatlık yapmasını istese de Salgado’nun gönlünde yatan meslek ekonomi olacak.

1956-61 arasında görevde kalan Brezilya Devlet Başkanı Juscelino Kubitschek büyük bir atılım gerçekleştiriyor. Araba fabrikalarının kurulması, yeni sanayi ve zirai yatırımların yapılması, farklı iş kollarının ülke ekonomisine kazandırılmasıyla beraber ülke gençleri bu oluşuma katılmak istiyorlar. Başkanın 1960 yılında kurduğu şehir Brasilia başkent yapılıp (hala başkenttir) ülke atağa kalkıyor. Salgado üniversitelerde yeni açılan iktisat bölümlerine inanılmaz bir istek duyduğunu belirtiyor. Üniversiteye yazıldığında ise ileride eşi olacak olan Leila’ya aşık oluyor.

Komünist Mi Olalım? Yani Dinsiz? Brezilya Dinine Sahip Çık!

Endüstrileşme ile beraber birçok gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi insanlar ihtiyaç dahilinde şehirlere akın etmeye başlıyor. Salgado çarpık kentleşme, sınıfların oluşumu ve toplumsal eşitsizlikleri yerinde gözlemliyor. Haliyle birçok gelişmekte olan ülkelerde yaşan şey yani 1964 askeri darbesi ile hayatlar alt üst oluyor. Faşist askeri cunta (elbetteki ABD ve CIA destekli) ülkeyi dönem içinde yükselmeye başlayan devrim rüzgarından korumak ile görevlendiriliyor. Yani klasik bahane; “Gomunizm geliyor! Dinsiz mi olalım? Karılarımızı mı paylaşalım?”

Brezilya’da yaşanan faşizm rüzgarı o denli kuvvetli ki askeri cunta 1985 yılına kadar iktidarı elinde tutuyor. Elbette bu süre zarfında yer üstü ve altı zenginliklerin yabancı şirketlere satıldığını, sesini çıkartanın “komünist” ilan edildiği, tutuklanmaların, işkencelerin, ABD kamplarında eğitilmiş faşist Brezilya Komandoları’nın at koşturduğu yıllar. Bu davranış dolayısıyla ülkenin aydın kesimi gösteriler ve eylemlerle askeri cuntayı protesto ediyor. Salgado elbetteki bu gösterilere katılan ve aktif rol alan öğrencilerden. Üniversiteyi 1967 yılında bitiren Salgado artık ülkede durmanın tehlikeli olduğunu anlayıp akademik kariyer yapmak ve ortalık sakinleşene kadar korunmak amacıyla eşiyle beraber Fransa’ya gidiyor. Ailesini ve diğer kardeşlerini ise ancak 11 yıl sonra görebilecek.

Fransa’da faşist rejimden kaçan insanlara bir yandan yardım edip bir yandan geçinmeye çalışan aile Dünya’da süregelen (özellikle askeri diktatörlüklere) yönetimlere karşı çalışmalar yapıyorlar. Mücadele için ne yapabileceklerini düşünen ikili eğitimlerini “düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerek Sovyetler Birliği’nde devam ettirmeye karar veriyorlar. Prag’da eşi Leila’nın amcasının arkadaşı ile görüştüklerinde ise (kendisi Brezilya Komünist Partisi kurucusu) Sovyetler Birliği macerasından vazgeçiyorlar. Parti başkanı “Sovyetler Birliği’ni unutun. Burada her şey bitti. Bürokrasi iktidarı halktan aldı. Geri dönün ve gidip sığınmacılara yardım edin” diyor.

“Bütün diktatörlükler geleceksiz bir rejimdir. İster faşizm, ister Nazizm, ister Sovyetler Birliği’nin amacından sapmış komünizmi olsun, hiç bir rejim ayakta kalamamıştır. Sanki doğal bir düzen, gerçekliği daha onurlu bir yazgıya doğru götüren daha yüce bir şey var gibi. Adaletin her şeye rağmen var olduğunun bir kanıtıdır bu.”  

İktisat alanında yüksek lisansını 1971 yılında bitirdikten sonra ise Londra’da ki Uluslararası Kahve Örgütü’nden iş teklifi alıyor. Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası ile beraber çalışıp görev icabı az gelişmiş ülkelere seyahatler yapmaya başlıyor. Seyahatlerinde eşinin küçük hediyesini de beraberinde götürüyor tabi: fotoğraf makinesini! Gittiği yerlerin fotoğraflarını çekip incelerken gerçekte yapması gereken işin bu olduğunu hissediyor. Karısı ile beraber işlerinden 1973 yılında ayrılıp fotoğrafçılık hayatına adım atıyorlar.

0314IL_FT_TRI_05-web.jpg

Paris’in ünlü kafelerinde kahvesini yudumlarken Afrika’da ilk gittiği yer olan Ruanda’da gördüklerini anımsıyor;

“Ruanda’da Uluslararası Kahve Örgütü için çalışırken plantasyonların o berbat sıcağı altında, yalın ayak günde on iki saat çalışıp mahvolan işçiler görmüştüm. Sosyal güvenlikleri yoktu ve maaşları doğru düzgün evlerde yaşamalarına, kendilerine bakmalarına ve çocuklarını eğitmelerine yetmiyordu. En az Avrupalı işçiler kadar çalışıyorlardı ama emeklerinin ürününün bir değeri yoktu ve ürettikleri şeyler yok pahasına ihraç ediliyordu. Sanki kahve içmemiz için onlar bize para ödüyor, sağlıklarını, rahatlarını ve bütün temel ihtiyaçlarını bizim için feda ediyorlar gibiydi. Omuzlarımda devasa bir ekonomik adaletsizliğin yükünü hissettim. Leila ve ben dünyanın ikiye bölündüğünü anlamıştık: bir yanda, her şeye sahip olanlar için özgürlük, diğer yanda hiçbir şeyi olmayanlar için tam bir mahrumiyet. Fotoğraflarım aracılığıyla, bu çağrıya karşılık verebilecek kadar gelişmiş Avrupalılara işte bu onurlu ve sömürülen dünyayı göstermek istedim.”

Fotoğrafçılık Yılları Başlıyor

Salgado yaşamı boyunca Dünyanın birçok yerindeki bir çok olayı gözlemlemiş daha doğrusu objektifine almış. Belgesel fotoğrafçısı olarak adlandırılan eserleri hiç kimsenin ulaşamadığı bir anlam ile üretilmiş. Gördüğü olayları eğitimini aldığı ekonominin değer yargılarıyla irdelemiş. Kendisinin de bir dönem içinde bulunduğu “Vahşi Kapitalizm” çarkları arasında kalmış olan canlıların yaşam için verdiği mücadeleyi kendi içinde anlamlandırmış. Başkalarınında bunu anlaması en büyük isteği.

LRAINER-0406-SALT.jpg

“İnsanlar bana çok güzel yoksul insan fotoğrafları çekiyorsun dediklerinde aslında onlar hiçbir şey anlamamışlardır.”

Projeler için gidip gördüklerini fotoğraflayan Salgado ilk olarak Afrika’yı inceler. Daha sonra Avrupa ve özellikle Güney Amerikayı dolaşır. 1980’lerin sonrası ise kendisini dünya çapında ünlü hale getirecek olan Workers (İşçiler) isimli çalışmasını yayınlar. Neredeyse 7 yıl ve 23 ülkede yaptığı çekimler muazzam ses getirir. Endüstriyel devrimin ve küreselleşmenin çoğu insanın temel sosyal haklarından mahrum kalması demek olduğunu tam anlamıyla fark eder. 

larger.jpg

“Bir madenciler ordusu mu bu, dağı tırmanan? Firavunlar zamanında piramitleri kuran işçilerin bir görüntüsü mü? Bir karınca ordusu mu yoksa?”

Daha sonraki dönemde ise Migrations (Göç) isimli çalışmasına devam edecektir. 35 ülkede yaptığı çalışmalardan sonra ise yüreği daha fazla dayanamaz. Ruhunun hastalandığını ve insanlığını unuttuğunu fark eder. Bedeni zayıf düşüp elden ayaktan kesilir. Uzun bir süre bu bunalımından kurtulamadığı için çalışamaz. Ancak dönüşünü bazı ruhsal hastalar gibi doğayla bütünleşerek yapacak ve doğduğu toprakların tekrar ağaçlandırılmasında çalışarak hayata yeniden tutunacaktır. Yeryüzü Enstitüsü adını verdikleri oluşumda 10 yıla yakın çalışma yaparak 2,5 milyon ağaç diker ve milli park kurulmasına yardımcı olur. Çorak toprakların yeniden yeşermesi ve doğanın tekrar zafer kazanmasının mutluluğu her şeye bedeldir.

sebastiao-salgado-sudan-1985.jpg

“Migration’ı bitirdiğimde gördüğüm şey insanoğlunun çok güçlü, çok acımasız ve çok saldırgan olmaya başladığıydı, hastalandım.”

Bu moral destek ile tekrar kamerasını eline alıp Genesis Projesi için Charles Darwin’in ayak izlerini takip ederek Galapagos adasına gider. Çalışması 8 yıl ve 32 ülkeyi kapsarken Dünyanın en ücra köşelerini kamerasına alır.

Salgado’yu diğer fotoğrafçılardan ayıran en büyük özelliği sanırım çektiği fotoğraftaki olaylarda kendisini bulmasıdır. Daha doğrusu onun ile empati kurmayı başarıp sevincini, korkusunu, dehşetini, açlığını, acısını ve işte her ne ise gördüğü bir bütün olmasıdır. Ve anı o kadar iyi bir şekilde yakalıyor ki siz de ister istemez fotoğraftaki insanın bahsettiğimiz duygularını benliğinizde hissediyorsunuz.

mostra.jpg

“Ben onlara hayatım hakkında bir şeyler anlatıyorum ve onlar da kendilerininki hakkında bir şeyler anlatıyorlar, fotoğrafların kendisi buz dağının görünen sadece küçük bir kısmı.”

Mesela ilk kez Galapagos adasına fotoğraf çekmeye gittiği zaman “Oraya gittiğimde Darwin’i anlamaya çalıştım. Meraklı bir kaplumbağaya baktım. Fotoğraf çekmek için ayağa kalktım kaplumbağa utanıp benden uzaklaşmaya başladı. Ben de dizlerimin üzerine çöküp omuzlarımı alçaltmaya çalıştım. Onlarla aynı seviyeye gelene kadar onları fotoğraflamama izin vermediler. O an itibariyle anladım ki, diğer türlere de kendime duyduğum gibi saygı duymam çok önemli. Sonuçta fotoğrafladığım şey bir canlı. diye düşünmüş.

Salgado hiç bir zaman ucuz vahşet fotoğrafçılarından olmamıştır. “Fotoğrafı çekilen” olmuş ki onu daha iyi tanımak için yeterli kültür birikimi ile de bunları değerlendirmiştir. Bunun için geniş entellektüel seviyede bilgi birikimine sahip olmanın önemini kavradığından çok okumuş ve çokta gezmiştir.

Peki, bu adamı değerli yapan şeylerden bir tanesi sadece fotoğraf mıdır? Elbetteki hayır. Proje kapsamında yardım çalışmaları yürüterek Brezilya’daki topraksız köylülere binlerce dönüm arazinin geri alınıp hediye edilmesine ön ayak olmuştur.

salgado-sahel-1984-boy-and-dog.jpg

“Umudum, birey, grup veya toplum olarak milenyumun eşiğinde zor durumdaki insanların acılarına son vermemiz.”

Brezilya’da ki maden işçileri, petrol çıkarma kuyularında cehennem yerine dönen bölgeler, açlığın ve katliamın kol gezdiği ülkelerde susuz/aç kaldığı akşamlar ve elbette ölümler, balta girmemiş ormanlardan insanların ayak basmadığı Antarktika kıyılarına kadar neredeyse her yerden resimleri anılarını düşünün.

Eserlerinde sadece siyah beyaz renkler kullanmasının sebebi ise dikkat dağılmasını engellemek. Renkli fotoğraflarda aynı etkinin yakalanamayacağı kanısında. Çektiği binlerce fotoğraf dikkate alınırsa haklı gibi.

Elbette bu büyük sanat adamının ülkemize gelmişliği de var. Şehir fotoğrafları için 1999 yılında ülkemize gelen Salgado gerekli izinleri aldıktan sonra çekimler yapmak maksadıyla İstanbul’u geziyor.

Türkiye Macerası ve Ülkemin Emekçileri

Ülkemize Dünyanın en ünlü fotoğrafçılarından birisi hemde halkı ve emek sermayesi savaşında en çok mücadele edeni gelir de dayağı yemez mi? 11 Şubat 1999 tarihinde çekimler için geldiği Tarlabaşı Semt pazarında çalışırken bir pazarcının tepkisini çeker. “Tezgahın önünü kapatmayın” cümlesi üzerine birde saldırı gerçekleştirirler. Gerisini Salgado’nun o gün yanında bulunan çevirmeni Ali Işıngör’ün ağzından dinleyelim;

“Çekim sırasında bir pazarcı “müşterilerini kaçırdığımızı” söyleyip tezgahının önünden çekilmemizi istedi. Uyarı tarzı çok kabaydı. Gerekli yerlerden izin aldığımızı, sadece birkaç kare daha çekip ayrılacağımızı söyledik. Tezgahtar Salgado’nun üzerine yürüdü ve itmeye başladı. İtişme sırasında 5 – 6 kişi oluverdiler. Polis çağırmak için bağırdık. Tezgahtar “polis de devlet de benim” diyerek vurmaya başladı. Salgado’yu yerde sürüdüler. Halkın araya girmesiyle kurtarabildik.’’

Salgado olay sonrası hastaneye kaldırılır. Ayak tendonlarında zedelenme ve yırtılma dışında diz kapağından ciddi şekilde yaralanır. Fransa’ya dönüp bir dizi ameliyattan sonra sakat kalmaktan son anda iyi tedaviler sayesinde kurtulur. Projesinden Türkiye ayağını çıkartmak zorunda kalan sanatçımızı kimse arayıp sormaz da. Ne diyelim? Ne söylenebilir?

Fakat ülkemizde yukarıda bahsettiğimiz projelerden birisi olan Migration (Göç) isimli çalışmasını sergileyerek yeniden sanata dahil etmek ister. Fakat olur mudur? Doğu Anadolu insanları ve coğrafyası fakir gösterilmiştir. Büyük oyunu gören devlet adamlarımız serginin açılışına izin vermeyecek ve Salgado’yu dayaktan beter ikinci kez döverek kovacaklardır.

1_wide-ad2ebeb004a9d01e825bca8d16874cc6e75bbe58.jpg

Türkiye’nin devlet ve halkı ile sanata bakış açısını da ortaya koyduğumuza göre artık sözü büyük bir yazar Eduardo Galeano’ya bırakalım. Usta fotoğrafçıya saygılarımızı sunuyor ve ülkemiz adına yapılanlardan dolayı özür diliyorum;

“Bu fotoğraflar, trajik bir ihtişamla dolu bu figürler, umutsuz bir heykeltıraş tarafından taşa ya da ahşaba mı işlendiler? Bu heykeltıraş fotoğrafçı mı? Yoksa tanrı mı ya da şeytan ya da yeryüzü gerçekliği mi? Kesin olan bir şey var; Bu figürlere etkilenmeden bakmak çok zor. Kimsenin omuz silktiğini, kör ve uzak, başını çevirip hiç bir şey yokmuş gibi ıslık çalarak uzaklaşabileceğini sanmıyorum. Salgado’nun fotoğrafları insan acısının çok yüzlü bir portresini sunuyor. Aynı zamanda bizi insan onuruna saygı duymaya davet ediyorlar. Bu açlık ve acı görüntüleri yabani açık yürekliliğin ürünleri ama aynı zamanda saygılı ve edepliler. Sefalet turizmiyle hiçbir ilgileri yok. Bu çalışmalar insan ruhunu lekelemiyorlar, onu açıklamak için nüfuz ediyorlar.
Hayırseverlik dikeydir, aşağılar. Dayanışma yataydır, yardım eder. Salgado içeriden fotoğraf çekiyor; dayanışarak. Sahra çöllerindeki açlığı fotoğraflamak için orada on beş ay boyunca çalıştı. Latin Amerika üzerine bir avuç fotoğrafı bir araya getirmek için için yedi yıl yolculuk etti. Bu mülksüzleşmiş bir sanat. Yeryüzünün çıplaklıklarını söyleyen çıplak bir dil. Bu görüntülerde hiçbir şey fazla değil; Mucizevi bir biçimde retoriğin, demagojinin, hoyratlığın uzağında. Onun için kolay olsa ve şüphesiz ticari olarak karlı olsa da Salgado taviz vermiyor.”

Not: Merak edenler için Salgado’nun proje çalışmalarını anlatan “The salt of the earth” (Toprağın Tuzu) isimli belgeli izlemenizi tavsiye ederim.

Not: Peron Fikir Sanat dergisi için yazılmış Ocak-Şubat ayı yazısıdır.

Kaynaklar: 1) www.institutoterra.org

2) FRANCQ, Isabelle. Çev. Ahmet ERGENÇ. Toprağımdan Yeryüzüne. İstanbul: Everestyayınları, 2017

3) WENDERS, Wim. The Salt of The Earth – Toprağın Tuzu (Belgesel). Fransa:2014

Reklamlar

Ali Şeriati

İran’da doğan ve muhtemelen yazdığı yazılar ve düşünceleri dolayısıyla kaçarak yaşadığı İngiltere’de SAVAK tarafından öldürülen büyük bir devrim adamını anlatacağız.

Aslında Ali Şeriati ile ilgili konuşurken İran Devrimi’ninde bilinmesi gerektiği kanısındayım. Belki fırsat bulursam İran Devrimi ile ilgili bir iki yazıda sonradan ekleyebilirim.

Ali Şeriati çocukluğunda yoksul ve alt tabaka insanlar ile yaşama fırsatı bulmuştur. Babası büyük bir alim olan Muhammed Taki Şeriati’dir. Çok küçük yaşta Arapça öğrenip çeviriler bile yapar. 23 yaşındayken (1956) Meşhed Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girer. Burada Ulusal Direniş Cephesi’ne katılınca tutuklanır ve hapse atılır. Kısa süre sonra çıkıp okulunu bitirdikten sonra açılan burslu sınavı kazanıp Fransa’ya Sosyoloji Eğitimi almak için gider.

13925200_1825918820974926_6525417124252832823_n

Fransa’da iken yine rahat durmayan Şeriati burada Cezayir Kurtuluş Hareketi’ni destekleyici yazılar ve görüşler ortaya atar. Saldırıya uğrayıp 3 ay hastanede yatmışlığı bile vardır.

Sosyoloji ve dinler tarihi alanında doktora yapıp İran’a gidecekken (1964) Türkiye’den İran’a geçerken sınırda tutuklanır ve 6 ay hapis yatar. Sonunda serbest bırakılır fakat üniversiteye kabul edilmez. Lakin kısa süre sonra okuduğu Meşhed Üniversitesi’ne başvurur ve dinler tarihini anlatmaya başlar.

Burada fikirleri ve devrimci düşünceleriyle insanları etkileyen Ali Şeriati için kısa süre sonra zor yıllar başlayacaktır. Şah’ın iktidarda kalması için CIA tarafından kurulmuş olan gizli SAVAK teşkilatı, hakkında tutuklama kararı çıkartarak Ali’yi hapse atar. Yaklaşık iki yıl sonra serbest bırakılır. (1976). Serbest bırakılmasına bırakılır da ne iş bulabilir nede kalacak yer. Ancak gizli toplantılar ile sesini duyurur. Böyle yaşayamayınca 1977 yılında İran’dan kaçar. Lakin sadece 40 gün sonra İngiltere’deki otel odasında 45 yaşında öldürülür.

sadece-devletin-konusma-hakkina-ali-seriati-580x262

Öz’e Dönüş

Ali Şeriati’nin öldürülmesine kadar geçen süreçte ortaya koyduğu fikirler kısa süre sonra yaşanacak İran Devrimi’nin alt tabaka tarafından benimsenmesinde yardımcı olacaktır.

Şeriati insanları “Öz’e Dönmeye” çağırmaktadır. Paki hangi öz? “Dayanağımız, İslami kültürümüzdür ve bu kültürel öze dönüşte şiarımız olacaktır” demektedir.

Bahsettiği İslami özü ise açıkça ortaya koymaktadır;

“İslam var olan haliyle çöküşün, gelenekselciliğin, cehaletin, gericiliğin, şahsa tapıcılığın, tekrarcılığın ana sebebi haline gelmiştir. Oysa hakiki İslami öz; irfan, edebiyat, astronomi ve matematiksel bilimler ve askeri alanlarda yetişen yetenek ve dehalarla kabul gören kültürel bir özdür. Ve öyle bir öz ki Rönesans geçirmiş bir Avrupalı’ya karşı “Ben büyük İslam kültürüne mensubum” diyebileceğimiz bir özdür”

İslam dünyasındaki geri kalmışlığı “Batı bizi sömürüyor” argümanına yaslayıp sıyrılmaktansa şu önemli soruyu gündeme getirmiştir; Batı mı bizi sömürmektedir yoksa biz mi batıya sömürülmekteyiz?

eriati1.jpg

Şeriati’ye göre sömürülmenin sebebi İslami Öz’ün bilerek tahrip edilmesi, İslamın tamamen ahiret kavramıyla halka anlatılarak dünyanın kenara itilmesi ve bilerek sömürülmeye açık hale getirilmesidir.

Yaşadığı süre boyunca hem batının sömürücü düzeni ve kapitalist yaşamı/düzeni eleştirmiş hem de geleneksel ve gerici hale getirilen İslami yobazlık ile mücadele etmiştir. Bu sebeple iki kanat tarafından da düşman ve hain gözüyle bakılmıştır ki bu son derece normaldir.

Komünist İslam Filozofu

Ali Şeriati dünya iktisadi yapılarını, dinlerini ve toplumlarını okumuş ve onları değerlendirdiktek sonra İslami olarak en eşitlikçi sistemin Soslayalizm’de olduğunu düşünmüştür. Ona göre bireysel hırs (güç, arzu, nefis) ve mülkiyet toplumların bozulmasındaki en büyük etkenlerdir.

Cz-2fb7WIAEPObM.jpg

Marksist düşüncenin iktisadi yapısı ile dine karşı tavrını ise ayrı ayrı değerlendirmek gerektiğini de anlatmıştır. Yani soyal devlet yapısının kabul edilebilirliğini tartışırken dine karşı sert tutumunu ancak şimdiki dinlere karşı yapılabileceğini söylemiş ve haklı da bulmuştur.

“Din afyondur” sözü için tarihi süreçlerden bakıldığında çok doğru bir söz olduğunu söyleyen Ali Şeriati gerçek İslam için ise bunun elbetteki kabul edilemeyeceğini söylemiştir. Yaşanan İslam geleneğinin tahripi sebebiyle doğru yoldan uzaklaşılması, devletin sosyal devlet olarak fakirliğe engel olması, yöneten kesimin saraylarda/villalarda zenginlik ile yaşarken fakir halka şükür etmesi gerektiğini anlatmalarının İslama aykırı olduğunu vs. dile getirmiştir.

Genel anlamı ile fakirliği kader olarak görmeyen ve bunun sebeplerini araştıran düşünürleri kendine yakın görmüştür. Bu uğurda rahatsız ettiği kitle elbette fakir ve cahil halkı sömüren devlet yönetimi ve dini tarikat liderleri olmuştur.

CZ1AlU0WkAAaz4q.jpg

Bunların dışında kendini aydın olarak nitelendiren kesimi de kıyasıya eleştirmekten kaçınmamıştır. Aydınların dine saldırı olduğunda koşa koşa gelip eleştirilerini yaptığını ve sırf batı taklidi nedeniyle bunu modernlik diye ülkeye yerleştirdiğinden bahsetmiş, bunun sonucunda batı emperyalizminin kültürünü ve tüketim manyaklığını topluma yerleştirerek şimdiki İslami geleneğin yaratıldığını savunmuştur.

Ölümünden yıllar sonra bile saygıyla anacağımız bir yazar olan Ali Şeriati İslama belli dar kalıplardan bakmamış, doğumundaki devrimci düşünce ve sosyal adalet duygusunun günümüz dünyasında neden yaşanmadığını araştırıp buna çözüm yolları bulmaya çalışarak yaşamını sürdürmüştür.

Ali Şeriati “Din’e karşı Din” ile İslami Öz’ün şimdiki din ile mücadelesini çok güzel anlatmıştır. Başlıca eserlerinin ufkunuzu genişleteceği çok açıktır.

Kendisini saygıyla anıyoruz..

Dünyayı Yok Etmek

Ünlü piyanist Ludovico Einaudi “Antartika İçin Ağıt” isimli bu güzel bestesiyle insanlığa sesleniyor. Eriyen kutuplar oradaki doğal hayatı yok etmesinin yanında küresel su devinimi açısından da gelecek için tehlike yaratıyor. Elbette küresel şirket sermayesi bunlardan çok o bölgedeki petrol yataklarına gözünü dikmiş durumda.

Ben olaya biraz daha farklı bir boyuttan bakmak istiyorum izin verirseniz. Duyarız ya çevrecilerden falan “Dünyayı yok ediyoruz” diye veya “Dünyayı yok etmeyelim” söylemlerini. Çöplerimiz, sıktığımız kokular, kullandığımız araçlardan ve fabrikalardan çıkan zehirli sera gazları, tüketim çılgınlığı sebebiyle ihtiyacımız olandan fazlasını talep etmek yeni telefonlar, bilgisayarlar falan işte. Ne dersiniz? Dünyayı yok mu ediyoruz?

Aslında işte bu söz yanlış bir kere. Dünyanın sırf bizim için yaratıldığına ve bizden sonrası da pek umurumuzda olmadığına göre doğru gibi geliyor bazılarımıza. Çoğu büyük din Dünya’dan başka yerde yaşam olmayacağını ve insanlar için tanrı tarafından yaratılmış bu yerin kıyamet günü yok olacağını söylemektedir. Yani adam diyor ki “abi zaten geçmiş 5-6 bin yıl yani çok takılma kıyamete ne kaldı zaten”. Kime diyor bunu? Sahilde kendisi güneşlenirken etraftaki pet şişelerini, plastikleri, camları toplayan bana. Hatta iki küçük çocuk “abi sen salak mısın başkası atıyor sen neden topluyorsun?” diyor.

Bilimsel düşünce ile dini temelli düşünce zaman zaman ayrılır derler. İşte buda onlardan bir tanesi mesela. Laf yine dine geldi ama ne yapayım ya geliyor getiriyorlar. Dindar adam temiz olur, çevresine, doğaya ve hayvanlara zarar vermez. Elbette yine bu lafta kalıyor gerçek anlamda. Bunu söyleyince “Doğru böyledir” diyen arkadaş tüfeği sırtlayıp ördek avlamaya çıkıyor sonra. Veya sahilde ki amcam gibi mesela bir tartışmaya girişiyoruz.

Benim topladığım boş pet şişelerin “kaç yılda yok olacağını” soruyor. Tarih tartışmasına da girmiştik. Mustafa Kemal kesin olarak “Deccal” ona göre başka yolu yok çünkü dinsiz bir ülke kurdu. Bunun dışında pet şişenin kaç yılda yok olacağından ise emin değil. “Sence kaç yılda amca?” diye tuzak bir soru atıyorum. Düşünüyor amca “hmmm olsun olsun 50 yılda yok olur yaw” diyor. Bakıyorum amcaya “Amcacım 400-500 yıl kalır bu doğada hatta kalın plastikler 1000 yıl kalıyor yaklaşık” diyorum. Amca benim söylediklerimi çok buluyor. “Hadi olsun olsun 100 yıl olsun be kardeşim 1000 yıl olmaz olamaz” diyerek cevap veriyor ama mühendis olduğumu söyleyince aklı yatıyor. Sonra başka bir savunma gelmesin mi peşinden “ya zaten kıyamete ne kaldı oğlum 100 yıla kopar bir şey olmaz” diyor. Buna cevap verip sahil güneşini kaçırmamak için havluya doğru gidiyorum çünkü son soruyla sıcaklık 3-4 derece daha yükseldi sanırım.

dunya-nin-uzaydan-cekilen-muhtesem-fotograflari-nasa-dunya-1513803.jpg

Hep sorardım kendime “yahu bizim bu insanımız neden eline geçen çöpü yere atıyor? Entelektüeli de dindarı da böyle arkadaş. Nedir bunun cevabı?” diye. Entelektüellerin sığır olduğuna karar verdim bu net. Dindar arkadaşların ise eğitimli olsun olmasın buna dikkat etmesi gerektiği kanaatindeydim. Kimle de konuşsam en baştaki örnek yaşayış modelini anlatıyorum katılıyor ama yok. Adam geziyor çekirdeği önüne atıyor, pasta yiyor sahilde kutuyu taşlara bırakıyor, kola içiyor bardağı kuma sallıyor, bira içiyor göle fırlatıyor.. Ya arkadaş neden yaşadığınız çevrenin içine sçmaya bu kadar meraklısınız cidden cevap verir misiniz?

Galiba amcanın ki gibi bir inanışta var ha ciddi ciddi. “Zaten bu Dünya bize yaratıldı amman vur dibine gitsin” tarzı yaşantı hayat felsefeniz mi oldu lan sizin yoksa? Aman sakın ha gidin hocaya falan sorun iki araştırma yapın. Doğaya zarar da büyük günahtır arkadaşlar sakın ha.

Bilimsel bakış açısıyla hayata bakmak işte bu sebeple tercihim. Birisi yukarıda ki gibi bir düşünceyi bilimsel temele hiç bir surette oturtamayacaktır. Çünkü bilim, insanı evrende ve elbette Dünya’da merkeze oturtmaz. Sıradan bir canlı yaşantısı gibi değerlendirir ve eleştirir. Bilimsel araştırmalara göre Dünya bundan 4.3 Milyar yıl önce oluşmuştur. Geçmişten günümüze bu sürede arkeolojik, paleontolojik ve jeolojik araştırmalar neticesinde eminiz ki bir çok canlı/cansız türü yaşamıştır. İster dinen evrime inanın veya inanmayın bu türlerin kesin olarak yaşadığı ve belli bir süre sonra yok olduğu ve yeni canlıların yaşamaya başladığı gözlenmiştir. İster gökyüzünden indirin bunları isterseniz de evrimle açıklayın böyledir. Görülen canlı türlerinden bazıları yaşadıkları dönem boyunca Dünya’ya hükmetmişlerdir. Bilinen düşmanları olmayan bu devasa canlılar 100 veya 200 veya daha fazla Milyon Yıl yaşamış fakat sonunda Dünya’daki değişimlere ayak uyduramadığı için veya başka bir felaketten yok olmuştur.

64290.adapt.768.1.jpg
Yucatan Krateri

Tyrannosaurus yani kısa T-Rex isimli ünlü dinozor günümüzden 150 ile 65 Milyon yıl aralığında yaşamıştır ve muhtemel döneminin en güçlü dinozorlarından birisidir örneğin. Gök taşı düşmesiyle çok büyük bir neslin yok olmasından sonra o da payına düşeni alarak hayata devam edememiştir. Peki büyük gök taşının düşmesiyle Dünya yok olmuş mudur? Dünya paleontoloji araştırmalarına göre 4.3 Milyarlık hayatında kaç toplu yok oluş yaşamış biliyor musunuz? Tam 5 kere! Bunu iyi düşünmek gerekiyor sanırım. Sonraki yok oluşu muhtemelen biz kendi kendimize yapacağız.

Lafı şuraya getireceğim. Biz yani Homo Sapiens türü bilinen zaman olarak sadece 200 bin yıldır Dünya’da yaşamaktayız. Ondan eski olarak bir çok insan türü olmakla beraber en eskisi bile sadece 2.5 Milyon yıl önce bildiğimiz Dünya’da yaşamıştır. Bunlar arasından sadece biz kaldığımıza göre bilimsel olarak şu sonucu ortaya çıkartmaktadır; Dünya yok olmuyor, sadece üzerinde yaşayan canlılar yok oluyor!

Biraz evrimi ve sürecini anlattığımın farkındayım ama gördüğünüz gibi Allah’ın bizi 200 bin yıl önce yarattığını düşünsek bile geçmişte yaşayan canlıların sonları sonumuzun hiç hayra alamet olmadığının göstergesi oluyor sanırım. Attığımız çöpler, tükettiğimiz kaynaklar ve bu şımarık yaşantımız Dünya’nın “Bizim İçin” sonunu getirecek gibi görünüyor.

4276fe9a8430f1513d8e2dc644d6b0d4.jpeg

Bilim adamları terk edilmiş evler ve kentler üzerinde yaptıkları araştırmalarda doğanın oldukça acımasız bir şekilde oraları içine alarak yok ettiğini gözlemlemişlerdir. Hani yürümediğiniz yolların ot bağladığını görmeniz buna güzel bir örnektir. Amcaya söylediğim pet şişe, plastik hadi en babasından 4000 yılda yok olacak olan cam şişe Dünya’nın çok umurunda değil arkadaşlar. Şu an insanlar çoğul olarak yok olur ve medeniyetlerini kaybeder ise 5-10 bin yıl gibi oldukça küçük bir jeolojik zamanda çoğu malzeme ve yapı yok olacaktır. Attığınız çöpleri denizler ve toprak temizleyecektir emin olun. Zehirli gazlarınızla ısıttığınız hava normal seyrine gidecek, kesilen amazon ormanları tekrar çıkacak hemde kaç katıyla (Elbette Dünya’yı geri dönülemeyecek bir şekilde ısıtıp suyu buharlaştırır isek buda gerçekleşmeyecek Venüs gibi olacak gezegenimiz).

Yani toparlarsak; Bilimsel süreçte attığımız her çöp, kestiğimiz her ağaç ve harcadığımız her kaynak Dünya’yı değil bizi yok oluşumuza götürmektedir. Bunun iyi anlaşılması sağlanmalı hem kendimizi hem de var ise çocuklarınızı bu şekilde eğitmeli ve çevremizdeki kişileri dikkatli olmaları konusunda uyarmalıyız.

Saygılarımla..

Dökülsün Tüyler Ölsün Afrikalılar

“Hep siyaset hep bir tarih yeter kardeşim” diyenlerden misiniz? Bu akşam size Afrika topraklarında yaşanan büyük zulümlerden bir tanesini anlatacağım. Uzun zaman olmuştu bunları okuyalı ama işte laf lafı açıyor efendim. Hele ki benim ile konuşuyor iseniz baya açar laf lafı. Afrika’daki elmas dolandırıcılığı ve zulümleriyle ilgili Ceylan hanımın bloğunda tartışırken geldi aklıma. Oraya yazmak istemedim yani (Yani biraz uzun olacak hemde işgal etmemek için). Aslında bu tip yazıları bolca yazabilirim ama ne bileyim işte. Yazım yine uzun ama korkmayın bir şeyler öğrenirsiniz hayatta önemli bir mesele çünkü.

Konumuza dönelim. Belkide çoğunuzun hayatında ilk defa duyacağı bir hastalık Afrika tripanozomiazisinde isminde kısaca “Uyku Hastalığı” olarak geçer. Orta ve batı Afrika’da görüldüğü içinde “Afrika Uyku Hastalığı” ismini vermişlerdir.

Çeçe sineği denen bir sinek tarafından ısırılmayla paraziti bulaşıyor. Çıban benzeri bir şey oluşup oradan kana bulaşan bu asalaklar sonradan da beyne kadar yayılıyor. Beyin zarına ve dolaylarına yerleşen bu parazitler kişiyi zamanla halsizleştirip uyku haline sonrada komaya sokuyor.

2vifdz7

Afrika yıllardır bu parazite binlerce kurban vermekte. Yılda ortalama 50 bin kişinin öldüğünü düşünürsek oldukça etkili olduğu söylenebilir. Elbette daha öldürücü hastalıklar olmak ile beraber bu parazitin tedavisi yıllarca bulunmadı. Sonradan bir şirket ki bilirsiniz Aventis firması bu paraziti araştırdı. Artık neden araştırdı onu ayrıca tartışırız ama paraziti iyi araştırdı! Yani şöyle ki aslında hastalıkların tedavisinde daha çok “parazitlerin insanlara etkisi” araştırılır. Bunlar farklı konulardır. Neyse yıllar sonra “Eflornitin” isimli ilaç firma tarafından bulundu. Bu ilaç bir serum şeklinde ve iki haftalık tedavide sanırım 3-4 seans ile verilen bir ilaçtı.

Şimdi tam hatırlayamıyorum tarihlerini ama 1990’larda bulunan bu serum hastalarda ve bölgedeki insanlarda denendi. Çok iyi sonuçlar alındı. Tıp “Afrika Uyku Hastalığı” isimli paraziti yenmişti. Ama kapitalizmi yenemedi…

İlacın başarılı kullanımından sonra Aventis firması haliyle ilaç için para istedi. Yardım fonlarından ve dünya sağlık örgütü desteklerinden istenen ücretler karşılanamıyordu. Tabi ilaca ihtiyacı olan ülkeler Orta Afrika, Gana, Kongo vb. fakir ülkeler olduğu için istenilen fiyatları ödeyemediler. Aventis ne yaptı? İlk önce uyarılarda bulundu, ilacın gönderimini azalttı ve sonunda istediğini alamayınca 1995 yılında üretimini durdurdu!

1995 yılında stoklarından bir çok “Eflornitin” olan Aventis firması fakir Afrika ülkelerinden para alamayınca ilaç sevkıyatını keserek adeta insanların ölümlerini seyretti. Ülkeler mücadele için bunları talep etse bile ilacın sahibi olan şirket buna yanaşmadı. Gazetelerde yayınladı ama kimse Afrika’da her yıl ölen 50 bin insanı umursamadı. Ölsün canım orası nasıl olsa Afrika’ydı hacı. Diğer ilaç şirketleri bırakın araştırma yapmayı, açık bir şekilde para kazanamayacakları bu işe girmedi.  Bir daha fakir ülke hastalıklarına girmenin manası var mıydı yani efendim.

Turkish_Single_Line.png

Fakat Aventis bir anda yaptığı büyük bir hata ile ayağına kurşun sıktı. Stoklarda bekleyen kolilerce “Eflornitin” insanlara dağıtılmayıp onların ölümüne sebep olurken şans eseri bir şey keşfedilmişti. Bu “Eflornitin” biraz yapısı değiştirilerek bildiğimiz tüy dökücü krem olarak kullanılabiliyordu be kardeşim. Hemen çalışmalara başlandı. Aventis stokları eritti ve kadınlara özel tüy dökücü kremleri üreterek dünya kadınlarının hizmetine sundu. Yani elini ve yüzünü pamuk ile temizleyen güzel hanım ablam, gençlik kremlerinden birbirine övgüyle bahseden güzel bayan iyi oku buraları. Kadınlara yönelik sunulan bu hizmet ile şirket zararını kapattığı gibi iyi de kara geçti. DÖKÜLSÜN TÜYLER ÖLSÜN AFRİKALILAR!

Tabi bu olay “Médecins Sans Frontières” yani Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütünün büyük tepkisini çekti. Olayı basına taşıyarak ses getirilmesini sağladı. Fransa kadınları bu duruma büyük tepki gösterip insan hayatının “krem” haline gelmesine sinirlendi. Fransa’da yaşanan bu tepkilerden ve baskılardan bunalan Aventis yıllık 5 Milyon dolar bağışlayarak ilacın yeterince üretileceğini kamu oyuna duyurdu. Elbette bu işin şov tarafıydı. Çünkü ilaç serum olarak verilmekte ve seans olarak uygulaması yapılmakta olduğundan zor bir tedavi şekliydi.

151220122148335538015_2.jpg

Bir ilaç şirketi de çıkıp “şunun hapını yapayım herkes rahat etsin” demedi arkadaşlar. Veya çeçe sineğinin kurutulması tarzı girişimler yine parasal sebeplerden yapılmadı. Ne yazık ki 2006’da anlaşması biten Aventis yeniden çalışma yapmadı. İsteyene teknik destek olacağını söyledi ve kadınlarımıza güzel temizleyici losyonlar ve kremler yapmaya devam etti.

Peki biz ne yaptık? Bizim insanlarımıza getireyim konuyu. 2 yıl önce tanıdık bu hastalığı aslında. THY’da kabin memuru olarak çalışan Ece Taşan bu hastalığa Afrika uçuşu sırasında yakalandı. Haberlerde görmüştüm o zamanda anlatmıştım bu ilacın hikayesini arkadaşlarıma. İşte yardım isteyen memure hanıma THY ve devletimiz kahramanca müdahale etmiş ilacın bulunması için seferber olmuş. Dikkat ederseniz imkanları olan bu kadın bile ilacı ne yazık ki bulmakta sıkıntı çekiyor. Gana olmayınca Fransa’dan ilaç bulunup tedavisi yapılarak taburcu ediliyor Ece hanım. Allah şifa versin.

IHA_20130216_274138

Versin de işte ben burada yine sinirleniyorum (Ben böyle sinirlenirim bazen). Arkadaş bir gazeteci, bir spiker, bir yetkili bile çıkıp şu hastalığın çıkışını ve sebebini anlatmıyor. Hastalığın tedavisi olan ilacın “Neden bulunamadığını?” araştırmak konuşmak zahmetine bile girmiyor. “Aman THY’nın memuru ölmesin hemen ilaç bulunsun da efendim” düşünce tarzı insanlığa sığar mı? Medeni ülkelerin devlet görevlileri bunları dile getirir, getirmiyor ise gazetecileri araştırmacıları dile getirir olmadı Ece hanım bir zahmet siz dile getirseydiniz. Diyorsunuz ya “Dünya sesini çıkartmıyor bizim ölümlerimize iki yüzlü” diye. İki yüzlü evet de sende o iki yüzlülüğü kendine bir şey olunca sergiliyorsun zaten.

Ne yazık ki bu satırları yazdığımız ve eğlenerek geçirdiğimiz bu günümüzde belki 100 kişi sırf ilaç şirketleri kadınlara tüy dökücü krem üretsin diye Afrika’da ölüyor. Ne yapabiliriz peki? Ben duyduğumda ve araştırdıktan sonra Aventis firmasından nefret ettim. Bir daha ilacını almayacağım dedim. Bir araştırdım ki ne göreyim; Senofi isimli şirket Aventis’i almış. Genzyme’yi, Merial’i başta olmak üzere önüne gelen şirketi satın almış adamlar. Türkiye’de ise Eczacıbaşı ortaklığı Çek Zentiva şirketinin. Onuda yine Senofi satın aldı.

Ya işte onu almış bunu almış adamlar ilaç şirketi kalmamış dünyanın en büyük ilaç satıcısı olmuşlar. Ne diyelim iyi yönetmişler şirketi. Belki kapitalist dünyada bu denli büyüyüp şirketleri satın alacaksınız, yaptıklarınız belki bu tarz küçük bloglarda duyulacak okuyan olmayacak ama ahirette yandınız benden söylemesi.

Hadi kaçtım..

Yakın İktisadi Tarih I

Arkadaşlar uzun bir dönem boyunca anlattığımız ve toplam 17 yazıdan oluşan Yakın Siyasi Tarih yazılarımız sona erdi. Mümkün olduğunca tarafsız ve olayları anlatıcı yazmaya çalışsam da elbette kendi yorumlarımı da yazılarıma ekledim. Yaşanan tarihsel olaylar kaynaklarıyla yaşanmış olup değerlendirilmeleri farklı olabilmekte. Ben kendi bilgi ve birikimim ile bunları değerlendirdim. Eleştiri ve farklı tarz yorumlar için mesaj atabilirsiniz.

Şimdi gelelim ikinci kısma. Tarih anlatımı daha önce söylediğimiz gibi sadece savaş ve cephe hayatıyla anlatılmaz. Devletin iktisadi yapısı, toplumun kültür ve dine bakışı, sanatsal yapı ve verilen önem ile beraber değerlendirilir. Bu sebep ile tarihte çok büyük savaşlar kazanan ve askeri bir mihenk taşı olan Moğollar her daim savaşçı bir kabile olarak anlatılır. Çünkü mimari yapı ve sanattan yoksundurlar.

Belirttiğimiz yakın tarihimizdeki iktisadi anlatım yardımı ile Osmanlı devletinin son zamanlarında yaşadığı ekonomik durumu ve sıkıntılarını masaya yatıracağız. Yeni kurulan cumhuriyet ise emperyalizmin kucağındaki Osmanlının yanlışlarından ders alışından ve çok partili siyasi arenasıyla beraber tekrar nasıl yeniden emperyalizmin kelepçesine mahkum olduğumuzu göreceğiz.

35867

Tavsiyem eğer genel bir tarih bilginiz yok ise yazdığım Yakın Siyasi Tarih serisi ile beraber adım adım bunları okumanız. Yani 1900-1923 dönemini anlatacağım ilk iktisadi politika ve durumu okuduktan sonra okumadıysanız (veya okuduysanız da perçinlemesi açısından) Yakın Siyasi Tarih I yazısını okuyunuz (elbette peşi sıra 4-5 yazıyı okuyabilirsiniz).

İktisadi tarih istatistik ve veriler ile doludur. Buraya bütün mamullerin veya enflasyon rakamlarının değerlerini yazmaktansa daha sade ve anlaşılır satır başları eklemeyi daha uygun buldum. Özellikle iktisadi durumun iyi anlaşılması bazı verilerin fiyatlarını ve % değişimlerini elbette koyacağım. Ayrıntıları için artık kendiniz fiyat araştırması yapmanız gerekiyor (veya mesaj atarsanız ben bulabilirim belki).

Yakın siyasi tarih yazımızda da belirttiğimiz gibi özetle 1908 yılına kadar Osmanlı ekonomisi dış borçlar sebebiyle hareket edemez hale gelmişti. Borçlar yüzünden el konulan vatan toprakları ve çıkan isyanlarla baş edemeyen rüşvet üzerine dönen bir sistem var. Diyun-u Umumiye’nin kurulması sonucu kendi ülkesindeki vergilerin dış devletlerin görevlileri veya yetkilendirdikleri tarafından toplanması zaten iktisadi olarak ne durumda olduğunun da bariz bir göstergesidir.

Giriş yaptıktan sonra başlangıcımızı ikinci yazımıza bırakalım isterseniz. Sonra yazılar uzun oluyor diye kızıyorlar 🙂 Görüşmek dileğiyle..

Sonraki yazıya buradan

Yakın Siyasi Tarih – I

Arkadaşlar bir önceki yazımda da belirttiğim gibi yakın tarihimizi masaya yatıracağım. Çok ayrıntıya girmeden genel yazılar olacak gerçi daha ayrıntısı akademik çalışma olur 🙂 Buyurun cumhuriyet kurucuları diyebileceğimiz ve her fırsatta “aptal” olmalarıyla suçlanan ittihat ve terakkinin devlete el koyması yani padişah II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesiyle başlayalım;

1908 – 31 Mart Olayı ve Öncesi

1) İttihatçılar olarak adlandırılan cemiyetimizi kısaca tanıtalım. İttihatçılar Osmanlı Devleti’ndeki kötü gidişata karşı bir şeyler yapılması gerektiğini düşünen, vatansever, yeni batı yasaları, düşünce akımlarını ara ara destekleyen fakat dik kafalı, aklına koyduğunu yapan, kimseye danışmayan ve gerekirse rakiplerini suikast ile öldürebilecek kadar ileriye gidebilen bir yapı.

2) 1876 yılında istenilen çalışmaları yapmayan Sultan Abdülaziz şüpheli bir şekilde ölüyor (muhtemelen öldürülüyor). Yerine geçirilen V.Murad baskılara dayanamayıp psikolojik sıkıntı çıkartınca bu elemanlar gidiyorlar II.Abdülhamid’e; “Hacı bak böyleyken böyle yol+sigorta+yemek var, bize esnek çalışma saatlerine uygun padişah lazım. Meclis açacak, yasa çıkartacak, ülkeyi yeni bir vizyona sokacak adam lazım ne diyorsun?”. Oda teklifi kabul edip tahta çıkıyor. Verdiği söz üzerine Kanuni Esasiyi çıkartıp 1877’de de ilk meclisi açıyor II.Abdülhamid.

meclis-i-umm-1877

3) Peki padişaha bu baskı falan neden yapılıyor? Yani İttihatçılar Süleyman Demirel’in tabiriyle “kökü dışarıda olan” ajanlar mı? Pek öyle değil gibi. Medeniyetin o dönem merkezi olan Avrupa’ya bakalım;  Neredeyse 100 yıl önce çıkmış olan Fransız Devrimi neticesinde Avrupa ve dünyada geçmişte de bilinen ama bu denli ön plana çıkartılmayan bir milliyetçilik peşinden de özgürlük akımları ortaya çıkmaya başlıyor. İnsanlar kralların tebası olmak, kilisenin yalanlarına inanmak istemiyor. Tabi bunlar aralarında büyük savaşlar veriyorlar falan. Fakat sonunda Avrupa halkları özgürlüklerini kazanıyorlar. Fransa, İngiltere, Alman, İtalya’daki pek çok krallık, İsveç vs. bu krallar ya tahttan çekiliyor yada temsili olarak orada kurulan meclislere yönetimi bırakıyorlar. Bu akım dalga dalga dünyada sarsıntılar yaratırken yeni cumhuriyetler, özgür üniversiteler ve bilim adamları yetiştirmeye başlıyor. Toprakta yaşayan insanlara vatandaşlık ve hukuki haklar tartışılıyor çok uzun sürecek bir hareketin ilk adımları atılmış oluyor. Sonuçta bu halk ayaklanmaları ve yaratılan yeni sistem ile oluşturulan üniversiteler özgürleşiyor. Peşinden bilimsel patlamalara sebep veriyor. Patlamalar da sanayi devriminin fitilini ateşliyor ve sonrasında veriyor odunu veriyor odunu kazana. Üretim maliyetlerini çok düşürüp ürün sayılarını artırıyorlar. Daha sonraki adımda açık pazarlar arıyorlar Dünya’da. Ucuz mallarını sokmak, yerli ürünlerin üretimini engellemek ve oradaki şirketleri satın almak. Her şeylerini; Maden, liman, banka, fabrika vs. hatta insanlarını bile satın alıyorlar artık. Avrupa gelişme döneminde uyguladığı köleliğe yeni bir isim vererek devam ediyor aslında; Kapitalizim

4) Osmanlı devleti bu gelişmeleri Avrupa’nın diğer ucunda dikkatlice izliyor elbette. Bundan 400 yıl evvel yayılmacı politikalarının temeli “dinsel/etnik kökensel hoşgörü” üzerineydi. Bu bize sürekli “müslümanlığın hoşgörüsü” olarak anlatılsa da aslında amaç şehirleri katolik/ortadoks çatışmasını kullanarak yakıp yıkmadan ele geçirmekti. Gerçekten de bir çok şehri ele geçirip orta çağ içinde adil denilebilecek bir şekilde yönettiler. Fakat değişen finans merkezleri ve hızlı büyüyen kapitalizm Osmanlı’yı yıpratmaya başladı. Avrupa’nın etnik ve mezhepsel çatışmalarına karşı kapalı devlet yapısı padişahların işine geldi. Yani “gül gibi geçiniyoruz hacı neyin milliyetçiliği mücadelesi” düşüncesi devleti 100 yıl daha idare etti. Ama yumurta artık dayanmıştı. Çünkü yurt dışı gören, dünya konjonktürünü bilen, cumhuriyetçi, eğitim ve bilimsel gelişmelerin yanında edebi anlamda yani sanatta patlamalar yaşayan Avrupa’yı yakından takip eden bir kesim vardı. Onlar ülkelerinin yavaş yavaş yok olmaya başladığını görüyorlardı. İşte sonradan adları İttihatçı olarak kalan bu gençler ve düşünürlerin ana amacı cumhuriyeti kurmak, padişahın yetkilerini kısıtlamak, eğitimde, sanayide ve bilimde reform yaparak ülkeyi gelişen batıya karşı harekete geçirmekti. İçlerinde değişik gruplar olan İttihatçılar aslında bir bütün değildir. Bütünlükleri vatanseverlikleridir diyebiliriz. Kapitalist devletlerin ülkeyi ele geçirmeye başladığını, devletin limanlarını, şirketlerini, madenlerini, topraklarını vs. sattığını görüyorlardı. Padişahları vatandan çok kendini düşünen krallara benzetme eğilimindeydiler.

ittihat ve terakki kuruculari

5) II.Abdülhamid ve 1800’lerin padişahları peki vatansever midir? Elbette vatanseverdirler. Onlar batıdaki bu yeni oluşumun doğru adımlarını atmak istemekle beraber atalarından gelen padişahlık kurumunu da korumak istiyorlardı. Eğitim ve bilimde reform çalışmalarını bazıları yapmaya çalıştı ama olmadı ileride yapılacak hamleler ile bu düzeltilecekti ama olmadı hacı işte. Ayrıca padişahlar kendilerinden baskıyla istenen meclis ve yasaların tehlikesini düşünüyorlardı. Bu sebeple bazıları reform yapmaya çalışırken, bazıları buna karşı II.Abdülhamid gibi kapalı bir yapıyı tercih etti. 1877’de ilk meclisi açan padişah çok tedirgindi çünkü meclis farklı etnik/din kökenli kişilerden oluşmaktaydı. Meclisin ileride etnik ayrımcılık ile bölgesel bağımsızlık hareketlerine mutlaka gideceğini düşünüyordu ve haklıydı da.

6) II.Abdülhamid tahtını korımak ve kendi doğrularını uygulamak maksadıyla ilk fırsatta yani açtığından yaklaşık 6 ay sonra meclisi süresiz tatil etti. 1878

7) İttihatçılar tabi “ulan biz adamı yasa çıkart diye padişah yaptık adam 6 ayda meclisi kapattırdı iyi mi bu böyle gitmez” diyerek II.Abdülhamid ile mücadeleye giriştiler. Suikastler, baskılar, ayaklanmalar vs. bir çok olay yaşandı bu dönemde.

8) II.Abdülhamid kurduğu hafiye teşkilatı ve sansür kurumlarıyla halkın örgütlenerek dağılmasını engellemeyi amaçlıyordu. Bir yandan da üniversiteler fabrikalar açmaya çalışarak bazı şeyleri dengelemek istediğini söyleyebiliriz. Fakat bundan önce alınan borçlar ve harcamalar yani daha doğrusu kapitalizmin çarkları sebebiyle 1881 yılında Osmanlı Devleti ekonomik olarak iflas etti.

duyun-u_umumiye_binasi-350x202

9) Siz bakmayın birilerinin “toparlıyordu ama” falan dediğine. 100 yıllık sanayi, kültür ve bilim adımlarını gerçekleştirmemiş bir devletin toparlaması mümkün değildir zaten. Devlet topraklarına, fabrika ve şirketlerine borçlar yüzünden el koyan yabancı devletler bu tarihte Düyunu Umumiye’yi yani borçlu Avrupa devletleri tarafından Osmanlı Devleti içerisindeki vergi sistemini ve mali yapılanmayı kontrol edecek sistemi kurdu. Bir nevi ülkedeki vergiyi yabancılar kontrol etmeye başladı. Ulan ülkenin vergisini bile yabancı devletlerin kurduğu yapı topluyor hala daha “toparlanacak” yok efendim “borçları bitirmiş” yani şimdi küfür ettireceksiniz arkadaşım. Fransa borçlara karşılık 1881’de Tunus’u, İngiltere ise Mısır’ı 1882’de işgal etti. Yani Osmanlı Devleti bitmişti de işte kapıları dışarı kapatarak okeye dönüyor havasındaydı. Aslında ne fabrikası, ne eğitim sistemi, ne parası, ne de silahı, ne sağlık yatırımı vardı.

10) Devlet zayıfladığı için toprakların kontrolü de zorlaşmıştı. Pusuda bekleyen İttihatçılara karşı II.Abdülhamid her türlü önlemi alıyor, gazetelere bu tip ele geçirilme veya borç haberlerini koydurmuyordu. Bu yapı sayesinde zaten kitap okumayan sesini çıkartmayan halkı 40 yıl daha neredeyse idare etti padişah.

11) Avrupa devletleri bu duruma çok ayar oluyordu. II.Abdülhamid kapalı ülke düzeninde kendilerine sorun çıkartıyor, zaten yıkılacak devletin son kalesini teşkil ediyordu. Bu sebeple padişahlığın gitmesi ve daha kolay yönetilecek meclisin gelmesi için ittihatçıları destekliyorlardı. İttihatçılar ise padişahın iktidarını devirmek için onlardan yardım almayı bile kabul etmişti.

12) Efendim yeter kim ne düşünüyor ve neden böyle düşünüyor diye anlattık yeterince sanırım. İşte İttihatçıların mücadelesi tarihe 31 Mart Ayaklanması olarak geçen darbe ile II.Abdülhamid sonunda tahttan indirilerek hükümet ele geçirildi.

31-mart-2

Tabi insanlardan bazıları beyin jimnastiği yapıyor. “II.Abdülhamid eğer devam etseydi tekrar Osmanlı devleti yükselişe geçerdi” diye. Bu şimdiki hükümetin satın aldığı yazarlar tarafından yaratılan propagandadır arkadaşlar. II.Abdülhamid’te İttihatçılar’da vatan haini değildir. Sadece yöntemleri farklıdır. Ülke için izledikleri yol anlaşılabilir ve bu şekilde yorumlanabilir. II.Abdülhamid etnik milliyetçiliği 40 yıla yakın çok iyi idare etmiştir görülüyor. Fakat olayın sonu yok bu anlaşılamıyor. Yani deve kuşu gibi kafayı kuma gömmek bir nevi. Mutlaka düşünce özgürlüğü ve isyan patlak verecektir çünkü ekonomik olarak bağımsızlığın yok. Ekonomik olarak bağımsız olmadığın için çok farklı kültür/köken/mezhep/din ekseninde kurulan Osmanlı İmparatorluğu çatırdıyor. Savaşa gidecek askerlere para bulunamadığı zaman “savaşacak asker” bile bulunamıyor dönem dönem. Parasını geç alan asker savaşı bırakıp dönüyor. Çünkü sanıldığı gibi savaşlar cihad ayağıyla değil parayla işliyor çünkü ordunun yarısından fazlası ya gayri müslim yada sonradan devşirme karışık kökenli. Neyse etnik milliyetçilik ise krallığı yok edip cumhuriyet ile eğitim bilim özgürlüğüne devamında sanayi patlamasına geçti. Sen hem padişahlığını korumak, hem milliyetçilik eksini uzak tutmak isteyerek eğitim ve bilimde ilerleme sağlayamazsın. Çünkü bular birbirlerinin devamı olan şeyler. Özgür düşünceye sahip olmayan bireyler sanatçı veya bilim adamı yetiştiremez. 

Peki İttihatçılar mal mı? Göremiyorlar mı etnik ayrımları. Elbette görüyorlardı fakat bunun kaçınılmaz olduğunu da biliyorlardı. Aralarından çok azının hayali ilerisi için özgür ve demokratik bir cumhuriyet kurmaktı. Halkı teba görmeyen, kadın erkek eşitliğine inanan, dini serbestliğe sahip, ekonomik olarak bağımsız, emperyalizmin sömürüsüne karşı dik durabilecek aydın bir toplumun hayalini kuruyorlardı bu kişiler. İçlerinden birisi bu hayallerini kitaplarında ve notlarında yazdı. Genç bir teğmenken oluşturduğu düşünceleri sürgündeyken, aşıkken, savaşırken yerine oturdu. Birileri ısrarla İngiliz Ajanı diye iftiralar atarken o 18-19 yaşlarındaki notlarında, günlüklerinde bunları dile getirdi. Bu kişinin adı Mustafa Kemal Atatürk’tü…

Devamını için buradan..