Öğretmenlere

Bugün öğretmenler günü. Bütün öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun. Öğrenmek ve eğitim belkide toplumların gelişimi açısından en önemli mesele. Bunun bilincinde olması gerekenler ise yine öğretmenlerimiz olmalıdır. Öğretmenleri iyi olan toplumlar, öğretmenlere yatırım yapan toplumlar çok daha başarılı bir kalkınma ve medeniyet seviyesine ulaşmışlardır.

Burada öğretmenlerimize çok daha fazla iş düşüyor. Bildiğimiz gibi üniversite sınavlarında öğretmen ve branşları fazla yüksek puanlar alamıyor. Birinci sebebi para. Ülkenin en çalışkan öğrencileri gün boyu oturmaktan başka bir iş yapamayan eczacılık gibi boş mesleklere yöneliyorlar. Halbuki ülkenin en değerli mesleği öğretmenlik olmalıdır. En zeki, çalışkan ve azimli kişiler öğretmen olmalı ki yeni nesillere bunları aşılasın.

151120151556132460122_2

Ne yazık ki bu kesimin bir kısmını daha ilk etaptaki saçma üniversite sınavında kaybediyoruz. Peki sonraki dönemde öğretmen arkadaşlarımız düzgün bir eğitim sisteminde yetiştiriliyorlar mı? Öğretmenlik fakültelerindeki öğrencilerin bir çoğu “nasıl daha iyi bir öğretmen olurum” diye değil “nasıl atanırım da işe girerim” diye düşünüyor. Ezberci ve boş üniversitelerde yine kalitesiz öğretmen-öğrenci ilişkilerinden dolayı yetersiz kapasitede öğretmenlerimiz ortaya çıkıyor.

Öğretmenler bana kızmasınlar. Kusura bakmasınlar ama kitap okumayan, dergi kurcalamayan veya sanatsal/sporsal bir etkinliğe sahip olmayan bir öğretmen gerçekten bir öğretmen olabilir mi? Elbette hayat mücadelesi ve imkanlar dolayısıyla bazı eksiklikler olacaktır. Fakat samimi olarak öğretmenlerin kendisini geliştirmesi ve özellikle kitap okuması gerekmektedir.

Ataturk_Istanbul_universitesinde
“Unutmayınız ki cumhurbaşkanı bile sınıfta öğretmenden sonra gelir” M.Kemal Atatürk

Dostoyevski’den okuduğunuz Raskolnikov’un içsel azabını, Victor Hugo’dan okuduğunuz Jean Valjean’ın hayatı suçlamasını, Jose Mauro De Vasconcelos’dan okuduğumuz küçük Zeze’nin portakal ağacıyla arkadaşlığını ve daha nicelerini bilmeden öğretmen olabilir misiniz?

Aylık bilimsel gelişmeleri, edebiyat tartışmalarını, coğrafi keşifleri, uzay araştırmalarını, yazarları, şairleri takip etmeyen, en azından bir ressamı veya besteciyi sevmeyen kişi öğretmen olabilir mi?

Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini okumadan Anadolu öğrenilebilir mi? Bir Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Turgut Uyar gibi efendim şairlerin ne dediğini hissetmeden. İlk önce ülkeni tanıyacaksın yurdunu, vatanını, kültürünü, dinini… En önemlisi tarihini bilmeden öğretmen olabilir misiniz?

Osmanlı devletinin nasıl yok olmanın eşiğine geldiğini, hangi şartlarda savaşıldığını, ne tür kültür hareketleri yapıldığını bilmiyor iseniz.. Mustafa Kemal’e “İngiliz ajanı” diyene mal mal bakıp iki üç hakaret cümlesinden öte bir cevap veremiyorsanız nasıl öğretmen olacaksınız?

24-Kasim-Ogretmenler-Gunu-Ataturk

Öğretmenler gününüz elbette kutlu olsun. Fakat bu genel olarak kutlanan bir gün olup bunun ötesine geçecek olan öğretmenlerdir. Öğretmen günlerinde çiçekleri koklamak ile sorumluluk bitmez. Siz ilk önce bilinçleneceksiniz, öğreneceksiniz, okuyacaksınız, bileceksiniz ki sorulan sorulara tereddütsüz tokat gibi cevabı yapıştırabilesiniz.

Öğretmenlik diploma ile değil, bilgi ile kazanılır..

Yazıyı daha fazla uzatmadan Mustafa Kemal Atatürk’ün Kütahya’da 1923 yılında yaptığı konuşmayı buraya koymak istiyorum müsaade ederseniz. Sadece bu konuşma bile zamanının ne kadar ilerisinde bir kişi olduğunun ispatıdır zaten. Lütfen etrafınızdaki öğretmenlere bu yazıyı okutun arkadaşlar ve sizde bir zahmet okuyun. Öyle “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” demeyle olmuyor işte. Söylediklerini okumak lazım.

Saygılarımla. Bütün öğretmenlerimin ellerinden öpüyorum;

“….Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir.

Fakat bu iki ordudan hangisi daha değerlidir, hangisi bir diğerinden üstündür? Şüphesiz böyle bir tercih yapılamaz. Bu iki ordunun ikisi de hayatidir.

Yalnız siz irfan ordusu mensupları, sizlere mensup olduğunuz ordunun değer ve yüceliğini anlatmak için şunu söyleyeyim ki sizler ölen ve öldüren birinci orduya, niçin öldüğünü öğreten bir orduya mensupsunuz.

Biz iki ordudan birincisine, vatan çiğnemeye gelen düşman karşısında kan akıtan birinci orduya -bütün dünya bilir, bütün dünya şahit oldu ki- pek mükemmelen sahibiz. Vatanın dört sene önce düştüğü büyük felaketten sonra, yoktan var olan bu ordu, vatanı yok etmeye gelen bu düşmanı kutsal vatan toprağında boğup mahvetti. Yalnız bu orduya sahip olmakla, işimiz bitmiş, gayemiz bu ordunun zaferiyle son bulmuş değildir.

Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun elde ettiği kazanımlar sönük kalır. Milletimizi geçek mutluluğa, kurtuluşa ulaştırmak istiyorsak, bizi ölümden kurtaran ve hayata götüren bugünkü idare şeklimizin sonsuzluğunu istiyorsak, bir an önce büyük, kusursuz, nurlu bir irfan ordusuna sahip olmak zorunluluğunda bulunduğumuzu inkar edemeyiz.

Arkadaşlar, asker ordusu ile irfan ordusu arasındaki birliktelik ve alakayı belirtmek için şunu da ifade edeyim, kıymetli bir eserden ordunun ruhu kumanda heyetidir deniliyor. Hakikaten böyledir. Bir ordunun kıymeti kumanda heyetinin kıymeti ile ölçülür. Siz öğretmenler, sizler de irfan ordusunun kumanda heyetisiniz. Sizin ordunuzun kıymeti de sizlerin kıymetinizle ölçülecektir. İstiklal mücadelesinde üç dört senedir düşmanı topraklarımızda mahvetmek için yaptığımız savaşla ordunun ruhu olan kumanda heyeti değerlerinin yüksekliğini nasıl ispat etmişse, bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek savaşında da irfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim.

Bu konuda size güveniyor ve saygı ile selamlıyorum.”

Şeker Portakalı

Şeker Portakalı

Daha öncede yazmıştım da unutmuştum ya işte. Eskiden beri okuduğum kitapları önermek istiyorum hem okumayanlar için hem de okuyanlar için hafiften hatırlatmak amacıyla. Genç arkadaşlar veya okumayanlar var ise tekrar canlandırırız kitapları da işte ne olacak.

İlk kitabımız Şeker Portakalı olacak. Benimde ilk romanımdır kendisi tanıştırayım. Resim de denk geldi kapağı işte o kapaktır ilk kitabımın da. Sonradan değişiyor bazen. Yazarı ünlü isim José Mauro De Vasconcelos olup aslen amcamız Brezilya’lıdır. Kitap sanırım 11-15 yaş arası çocuklara verilebilecek en güzel hediyelerden bir tanesi olacaktır. Yani benim için olmuştur.

Zeze

Kitapla buluşmam 1993 veya 94 galiba tam hatırlayamıyorum. Ankara’da ben KBB bölümünde ameliyat olduğum zaman çok canım sıkılırdı. Genelde Barbar Conan veya Red Kit çizgi romanlarımı okuduğumdan onlardan da uzak kalmıştım. Yaz sıcağında yatakta yatarken babam gelmişti bir amcayla. Kendisi Ankara Ulusta’ki Ziraat Bankası genel müdürüymüş. Geçmiş olsun faslından sonra bana jelatin kaba sarılmış dikdörtgen bir şey verdi hediye olarak. Teşekkür ettik vs. gittikten sonra “ya bu sıcakta bu çikolata yenmez bari birileriyle beraber yerim sonra erimesin dolaba atayım” deyip buzluğa sallamıştım hastanedeki. Bir hafta falan sonra halamlar geldi ziyaretime. Onlarla konuşurken aklıma geldi çikolata. “Durun çikolata ikram edeyim” dedim. 11 yaşındayım sanırım o civarlar işte. Dolaptan alıp geldim jelatinli hediyeyi. Kurdelasını söküp jelatini de açınca hoppa çikolata yerine kitap çıkmasın mı içinden! Halam da çikolatayı sever bir moral bozukluğu tabi ortamda 🙂

Zeze

Eminim benden ayrılınca çikolatalı dondurma falan yemiştir eheheh. Neyse ben tabi şaşırdım kitap çıkınca o zamanlar. Böyle bir çocuk kayalarda mı ne oturuyor ağaç falan var kapağında “bu ne lan?” dedim. Ama canımda çok sıkılıyor o zamanlarda sıkıntıdan patlayacağım. Ankara’dan döneceğimiz zamanlar olmalıydı. Kitabı okumaya başlayınca yavaştan içime çekmeye başladı beni. Fakir bir ailenin ki oldukça fakir olan bu ailenin bir çocuğunun yaşadıkları anlatılıyordu kitapta. Kahramanımızın adı Zeze. Ben nasıl okunuyor bilmiyorum öyle okuyorum hala. Bu çocuğu evlatlık vermeye çalışıyorlar falan yaşadıkları anlatılıyor işte kitapta. Çocuk olduğundan hayallerinin peşinden gidiyor Zeze. Bahçesindeki küçük portakal ağacıyla da konuşmaya başlıyor yalnızlığından. Öyle devam ediyor işte anlatmayayım okumadıysanız ama çocuğunuz var ise veya 10-15 yaş arasında hediye verilecek sanırım en güzel kitaptır kendisi. Kitabı eve döndüğümüzde bitirmiştim hüngür hüngür ağlayarak. Çok üzülmüştüm sonuna belki aynı yaşlardaydım çocukla ondan bilemiyorum.

Sonra annemlere utanarak söylediğimde gülmüşlerdi. O zaman idealist bir öğretmen olan, şimdinin “skerim ülkesini ben Amerikan vatandaşıyım eden bulur” diyen dayım kitabın devamının olduğunu söylemişti. Heyecanla atılmıştım tabi ortaya. Ne olmuştu ya Zeze’ye?

Güneşi Uyandıralım

İşte bu ümitlerle Ankara’ya doktor kontrolleri için gitmiştim. Kontrollerden ve muayenelerden sonra (çok acı çekmiş ve ağlamıştım zor yıllardı) babam ünlü lafıyla “çocuğun kalbi kırılmasın” diyerek beni zafer çarşısına götürmüştü. Hayatımda göremeyeceğim kadar kitap vardı çarşıda. Babamın işi iyi olsa da durumumuz çok iyi değildi o sıralar. Bir ev kooperatifine girmişti (sonradan inanılmaz kazık yemişti ya neyse ama maaşının 1/3 kadardı şimdinin 1000-1500 civarı bir parası sanırım ayda). Babam görevde bacağından sakatlandığından uzun süredir birliğine de gidememişti. Kendi sağlık sorunlarının yanında benimde ameliyatım falan çıkınca bu sefer iyileşse de gidemedi. Askeriye birliğe gidemeyince de paraya kesik atmıştı. İkimizin harcamaları, annemin ev masrafları artı ev ücreti sıkıştırmıştı yani. Neyse lan nereden girdik bu konuya çarşıda babam “istediğin kitapları al” demişti ama fazlada almayayım diyordum. Bir yerde bulduk kitabı ismi “Güneşi Uyandıralım”‘dı. Kapakta kurbağa vardı sanırım.

Zeze

Kitapta Zeze biraz daha büyümüştü artık. Bu sefer yalnız gecelerinde kalbini küçük bir kurbağaya açmıştı. Kalbini yiyerek onun yerine geçen bu kurbağa artık onun en yakın arkadaşı olmuştu. Büyümeyi ve ergenliği anlatıyordu az buçuk. Zeze evlatlık verilmişti bir aileye. Fazla girmeyeyim okursunuz işte.

Satıcı amca “bir kitabı daha var” demişti. “Pek kişi bilmez ama onu da vereyim mi?” canım sorulur mu? Ver tabi amcacım..

Delifişek

İnce bir kitaptı Delifişek. Pek hoşlanmadım ama alacaktık elbette. Başka iki kitap daha almıştım oradan ucuzlarından. Onları sonra yazıcam buradan yine. Bir tanesini biliyorsunuz zaten…

Delifişek kitabında Zeze artık 20’li yaşlarında. Aşık oluyor ve aşk acısı çekiyor kitabında. Çocuk olduğumdan pek anlayamadım kitabı o zamanlar. Sonradan düşününce bu kitap daha anlaşılır oldu benim için. Zeze bir işte çalışmıyor ilginçtir okula da gitmiyor artık. Bildiğiniz serseri gibi yaşıyor. Bir yandan üvey babasıyla arası bozuluyor, bir yandan vicdan azabı çekiyor “iyi bir evlat olamadığı için”. Özgür yaşamak istiyor Zeze.

Ne diyim ya işte hep bu Zeze dayı başımıza ne geldiyse. Ne işin var özgür mözgür bak işine arkadaşım işine git falan ne bileyim bana demek ki kötü örnek olmuş 🙂 Şaka bir yana sanırım son kitap biraz daha ergenlere özel ama dikkat sonra işte çalışmazsa falan çocuk bana gelmeyin.

Bu akşamlık uzatmadan kitap köşemize veda ediyoruz arkadaşlar. Başka bir kitapta buluşmak dileğiyle.

Ha bu arada ekleyelim bunu da unutmadık arkadaşlar. Hayatlarında bir kitap okumamış damacana kıvrımından şehvet çıkaran vatandaşımızı yaptığı bu işten dolayı saygıyla kınıyorum.