Fatih ve Devri Üzerine

Önceki yazıya buradan

Evet arkadaşlar İstanbul’u feth ettik. Tabi yaptığım yorumların bazı arkadaşlar tarafından Osmanlı tarihini karalama olarak görecekleri dolayısıyla açıklama yapmak istiyorum. Ben Osmanlı tarihini karalamıyorum. Anlatılan yalanlarla, yada anlatılmayan şeylerle kendi kendimize yarattığımız tarihin yalan olduğunu söylüyorum. O dönemlerde milliyetçilik akımlarından ziyade, din ve tarım toplumları dönemi olduğundan insanların din ekseni etrafında toplandığı yadsınamaz. Fakat, o zamanda anladığınız din ve müslümanlık, bu zamanda anladığınız din ve müslümanlıktan çok farklı bunu/yazdık söyledik. Halklar ve toplumların din anlayışı başlarındaki beylere, padişahlara, krallara bağlı. Osmanlı devleti 1400’ler ile beraber bir miktar daha olumlu anlamda islama yönelse de hiç bir dönemde dindeki şeriatı tam manasıyla yaşamamıştır. Hukuk bakımından şeriat hükümlerine dikkat edilse de, yapılanların ne derece islamiyetle alakalı olduğu tartışılacak şeylerdir. İstanbul’un fethine kadar 1453 yılına kadar yani, Osmanlı tarihinde tasvip edilmeyen bir çok şeyinde yaşandığı, bu şekilde davranmanında bazen gerekli olduğunu takdir edersiniz etmezsiniz görülmektedir. Özellikle Fatih devrinden biraz evvel yaşanan mezhep çatışmalarını Osmanlının oldukça kanlı engellediği ve gelecekte de kanlı engellemeye çalıştığını görüyoruz. Buralara yazmadım fakat bunlarda var yani. Fatih dönemini bitirmeden evvel yaptığı büyük değişikliklerden bahsetmek gerekir diye düşünüyorum.

1) Fatih kanunname çıkararak padişah olanların kardeşlerini öldürmelerine karar vermiştir. {bu çok acımasız görünse de, osmanlı devletini uzun yıllarca ayakta tutan kararlardan bir tanesidir. Şehzadeler ve işbirlikçileri arasındaki bu mücadele bazen her ne kadar mide bulandırıcı olsa da ülkenin parçalanmasını engelleyen etkenlerden bir tanesi olmuştur}

2) Padişah ve vezirlerin katıldığı, devlet erkanıyla ilgili kararlar Divanda tartışılırdı. Ülkenin gidişatı, borçlar, istekler, hedefler tartışılır herkes istediği gibi fikrini söylerdi. Padişahlarında katıldığı ve birebir halkın sorunlarıyla ilgilendiği bu divan şeklini Fatih istanbul’un fethinde kaldırmıştır. Bu bilgileri artık vezirinden alan padişah, ülke kötüye gittikçe vezirlerin oyuncağı haline ilerde gelmişlerdir ve halktan uzaklaşmışlardır.

3) Şehzadeler gençken lala ve anneleriyle sancaklara verilirdi. Gelecekteki padişah genelde yakın sancağa verilir oradan birşey olursa hemen çağırılır ve padişah ilan edilirdi. Tabi her zaman kazın ayağı öyle olmazdı. Casuslarını ve kışkırtmalarını, rüşvetlerini ve analarını iyi kullanan şehzade padişahta olabiliyordu, tabi kardeşlerini de bir güzel öldürerek.

4) Fatihe kadar çoğu padişah devleti kendi yönetmiş, sadece II.Murad pek dirayetli davranmamış devlet yönetimini İbrahim ve oğlu Halil paşaya bırakmıştır.

5) En önemli noktaki USA daki dayımında her ne kadar sosyalist olsa da milliyetçi davrandığı konudur ehehe, Fatih döneminden sonra kanın bozulduğudur. Şöyle ki, yazdık padişahlar birçok prenses ve kızlarla evleniyorlar. Bunlardan da çocukları oluyor haliyle. Fatihe kadar baştaki padişahların hepsi türk gelinlerin çocuklarıdır. Fatih devamında türk kanı bozulmuş, yabancı kanı yönetime girmiştir. “Girmiştirde ne olmuştur ulan” derseniz, sonuçta hristiyan kökenli olan genelde bu gelinler ve yine hristiyan kökenli olna devşirmeler yönetimde söz sahibi olmaya başlamışlardır. Sakın ha, bunlar gavur bunların kanı bozuk gibi bir fikir söylemiyorum. Fakat o kültürde yetiştirilse de bir hristiyan yine hristiyan olarak veya o devletin etkisiyle yönetimde söz sahibi olabilir. Nebileyim bir şehzdeyle evlenen macar prensen 18 yaşındaki, ne yaparsan yap hristiyan ve macardır. Her neyse sonuçta bir diğer etkide yine devlet işlerinde devşirmelerin önünün açılmasıdır.

6) Devlet işleri II.Murad zamanına kadar genelde türk kökenli kişilerdeyken, Fatih zamanıyla beraber yetişen devşirmeler ağırlık kazanmışlardır. Bunlardan birisi olan lala Zaganos paşa, Halil Paşayı çekememiş onun ile ilgili Fatihi gazlamış ve bahsettik İstanbul’un alınmasıyla da beraber Halil paşa hemen öldürülmüştür. Zaganos paşa, Halil paşanın ölümüyle sazı eline almış, değişik bağlama şarkılarla divandaki ve diğer bölgedeki türk kökenli kişileri aşağıya indirerek kendi adamlarını ve devşirme kökenli kişileri başa geçirmiştir. {şöyle bir bakınca günümüz siyaset partilerinin bize uyguladığının temeli 1450 de başlamış yani. Adamını işe yerleştirme, kayırma ve rüşvet işleri başlamış böylece)

Tabi Fatihin bu adamlarla ne derece etkileşimde olduğu tartışılsa da, çocukluğundan beri yanında olan akıl hocasınıda dinleyeceği çok açıktır. Yine divandan çekildiği için tamamen vezirlerin eline geçen sarayda, dertliler ilerde padişahla konuşmakta zorlanmıştır. Bu sebeple bazı padişahlar kılık değiştirip halkın içine bile karışmıştır.

Yine soruldu söyleyeyim, osmanlı zamanında kimsenin toprağı yoktu, hepsi devlete aitti (koministti dicem ayıp olacak). Kişiye tarım için verilir, ondan da vergi alınırdı. Toprağın satılması, bölünmesi mümkün değildi. Kalan mallar hamiline bırakılmaz devlet tarafından alınırdı. Bu sebeple özellikle zenginler ve vezirler tarafından vakıflar kuruldu. Bu sayede paralar oğullara kaldı. Sadece toprak devlet tarafından varise işlemesi için bırakılırdı.

Yine yanıma arkadaş geldi kendisi koyu milliyetçi olup benim ne yazdığımı merak etmiş. Hafif bir tartışma yaşasakta “senin beynini yıkamışlar amcoğlu” edasıyla sıyrılıp gitti beni de dinlemedi. Tartıştığımız konu çok basit bir konu aslında. İstanbul’un adı meselesi. Şöyle bir etraflıca okusa istanbulun adının daha yeni konduğunu öğrenir ama o inatla Fatih istanbul’u alınca adı istanbul oldu demekten geri kalmadı. Madem öyle bu konu hakkında da değerli hoca Amcoğlu İlber’in cümlelerine sizi bırakmak istiyorum;

“-Be Makam-ı Konstantiniyye el Mahmiyye- Yüzyıllar boyu Osmanlı İmparatorluğu`nun bütün fermanlarında ve kayıtlarında şehrin adı böyle geçerdi: Konstantiniyye; `korunmuş makam`… Memelik-i Mahrusa`nın korunmuş ülkelerinin merkezi Konstantiniyye bütün Arapların tarihinde, İslam tarihi boyunca bu adla anılırdı. Kimse şehrin kurucusu olan hükümdarın ne adını küçümserdi, ne de inkar ederdi. Hiç şüphesiz ki bu resmi ad, sadece resmi işlemlerde sınırlı değildi. Son döneme kadar, basılan bazı kitapların ilk sayfasında `konstantiniyye..matbaası`  künyesi vardır. Büyük Konstantin`in adını taşımaktan dolayı Osmanlı İstanbulu  hiçbir zaman yüksünmüş değildir. Dolayısıyla bu konuda bir hassasiyete de lüzüm yoktur… “

Tabi arkadaşımın fetvaların İstanbul diye verildiğinden, bunu sadece hristiyanların söylediğinden bahsetti ve son olarak bombayı bunun bir “yunan oyunu” olduğundan dem vurarak noktayı koydu. Kendisine yanımdaki kitapları (yanımda kitap taşırım evet allahtan halil hocanın fatih devri üstüne tetkikler ve vesikalıklar kitabıydı) önüne atsam da büyük insan adabazarlı adam “Halil kim lan, İlber ortaylı kim, bunlar söylüyorsa doğru olmak zorunda mı?” diyerek bir bomba daha patlattı. Peki senin tarihçilerin kim dediğimde benim tarihim türk tarihi anlı şanlı da diyerek mehter marşlarıyla salonu terk etti. Adete terör eylemi gibi bir izlenim bırakarak yanımdan da kaçıverdi.

Neyse bu konuyu da burada yazdığımız iyi oldu. Şimdi osmanlı bölümüne eğer istek olursa devam edeceğim. Devamı için okuduğum cildin özetini çıkarmamı beklemeniz lazım. Malum baya baya uzun bir kitap buraya yazması da oldukça zor.

Sonraki yazıya buradan