İstanbul’a Bir Yolculuk 1657-1658 – Claes Ralamb

İstanbul’a bir yolculuk isimli eser, 1657 yılında İsveç ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ikili ilişkileri kuvvetlendirmek için İstanbul’a gönderilen Claes Ralamb’ın gözlemlerini içermekte.

Genç yaşta kralın gözüne giren soylu, bir çok dil bilen, eğitimli ve zeki bir adam olan Ralamb yolculuğuna gizlenerek başlıyor. Çünkü Osmanlı’nın desteğini isteyen İsveç Kral’ı düşmanlarından bu birlikteliği saklamak niyetinde. Bu sebeple kendisini yol boyunca genelde tüccar gibi tanıtıp farklı ulaşım araçlarıyla Osmanlı sınırına kadar geliyor. Kendisini bekleyen paşa ve ekibinin karşılamalarından sonra ise nihayet İstanbul’a ulaşıyor.

Osmanlı Devlet’inin bozulan devlet sistemini ancak 1623 yılında padişah olan IV.Murad toparlayacaktır. Fakat erken yaşta ölümü ile beraber tahta Deli İbrahim oturacaktır (Bu tarihsel gelişmeleri ayrıntısına girmeden ben yazmıştım isteyen gidip okuyabilir). Deli İbrahim haliyle bir çok kırıklık ve dengesizlikler yaptığı için devlet yeniden saçmalayarak karmakarışık hale girmiştir. Çocuk yapması için sürekli uğraş verilen İbrahim muhtemelen de kısırdır. Lakin çocuğu birden oluveriyor. Buhranlı dönemde çöken devlet sistemi artık daha fazla dayanamayarak askeri bir ayaklanmayla İbrahim’in küçük oğlunu tahta geçirecektir. 1648 yılında 7 yaşındayken tahta geçirilen IV.Mehmed ise sadece bir kukladan ibret yaşamını sürdürür. Saray yandaş çekişmeleri ve kavgaları ile mücadele halindeyken sahneye I.Ahmed’in kocası ve hem IV.Murad ve Deli İbrahim’in annesi olan 80 yaşındaki Kösem Sultan çıkacaktır. Deli oğlunu istediği gibi kontrol eden, fakat darbeyle tahtan inen oğlunu tekrar koltuğa oturtmak için kolları sıvayacaktır. Lakin erken davranılacak ve Deli İbrahim boğdurularak öldürülecektir. Kösem bunu unutmaz ve sultanı öldürmek için girişimlerde bulunur. Ancak planladığı gece baskını haber alındığı için başarısızlığa uğrayacak ve Saray içinde korkunç bir şekilde can verecektir. 1651 yılında yaşanan bu son girişimi, henüz 10’lu yaşlarında gözleriyle gören IV.Mehmed uçan kafaları ve parçalanan bedenleri unutmayacaktır. Zaten hafif salak olan IV.Mehmed devlet idaresinde kuklalıktan hiç bir zaman kurtulamayacaktır. Ancak devleti toparlaması için bir çok büyük yetkiyle (adeta padişah yetkileriyle) baş vezirliğe gelen yaşlı kurt Köprülü Mehmed Paşa imdada yetişmiştir. Artık kendi güvendiği adamları ile devleti tekrar toparlamaya çalışan Köprülü Mehmed Paşa 1657 yılının yaz ayında bir yandan devlet içerisinde rüşvetçileri ve rakiplerini temizlerken, bir yanda artık güçlenen batı devletinin elçileri ile diplomatik bir savaş vermektedir.

Kitapta Ralamb 1657 yılında İsveç elçisiyken yukarıda anlattığım tarihsel olayları büyük bir doğruluk ile bize anlatmakta ve Osmanlı Devleti’nin durumunu iyi bilmektedir. Artık 17 yaşında olan padişahın pek bir önemi olmadığını anladığı için Köprülü ile temasın önemine dikkat çekmektedir. Bu görüşmeler ise İsveç’e düşman veya olası dostluğu istemeyen elçiler tarafından engellenecek, Ralamb tarafından da bu durum eleştirilecektir.

Yazarın kuvvetli gözlem yeteneği toplum ve devlet yapısındaki çarpıklıkları da kitabına taşımıştır. Madde madde Osmanlı Devleti’nin eskisinden nasıl farklı bir yapıya büründüğü anlatılmış ve son olarak da yakın bir gelecekte çökeceklerini öngörmüştür.

ali-ufkc3ae-bey-bobowski-klasik-tc3bcrk-musikisi-bestekc3a2rc4b1-santc3bbrc3ae-mc3bczikolog-ve-mecmua-i-sc3a2z-c3bc-sc3b6z-adlc4b1-nota-ve-gc3bcfte-mecmuasc4b1-mc3bcellifid

Bunun dışında ilginç bir rastlantı eseri Venedik Savaşı’nda tutsak olan büyük bir sanatçıyla tanıştığını anlatıyor. Adının Albertus Bobovius olduğundan bahseden Ralamb sarayın durumunu ve anlattığı tarihi bilgileri ondan öğreniyor. Asıl adı Wojciech Bobowski olan bu büyük sanatçının ismi ise daha önce bir yazı ile işlediğimiz Ali Ufki Bey‘den başkası değildir. Onun anlatımları ve 24 Eylül 1657 yılındaki alay geçidi sayesinde 24 adet renkli resimler çizerek bir albümde hazırlamıştır. Meraklıları bu muazzam albümü Alay-ı Hümayun isimli kitapla aynı yayın evinden temin edilebilir.

İlişkilerini, saray adamlarını kontrol eden diğer elçiler yüzünden daha fazla geliştiremeyen Ralamb zar zor iknalar ile İstanbul’dan yaklaşık bir yıl sonra hiç bir sonuç alamadan geri dönecektir. Ralamb, Osmanlı sarayının diğer elçilerin dostane görünümleri ile kandırıldığını ve ileride bunun cezasını çekeceklerini de düşünür. Ralamb gerçekten İsveç ile Osmanlı Devleti’ni dost yapmak için gelmiş fakat başarılı olamamıştır. Tarih Ralamb’ın sözlerini haklı çıkartacak ve elçiler tarafından kandırılan Osmanlı Devleti önümüzdeki yıllarda bir çok cephede savaşmak zorunda kalarak 1699 yılında Karlofça’yı imzalayacaktır.

Ne diyelim?

Devleti ehline vermez de yandaşa peşkeş çekersen kimin dost kimin düşman olduğunu anlayamazsın işte ve sonunda madara veya köle olursun.

400 yıl önce ülkemizde sadece bir yıl kalan bir İsveç’linin nokta gözlemlerinin hala geçerli olması gerçekten utanç verici bir durum sanırım.

Hoşçakalın.

Reklamlar

Taksim Olayları

Yakın zaman önce başlayan ve gelişimi kar topu misali büyüyen olaylarıyla ilgili bizde buradan bir iki şey yazalım dedim. Uzun zaman oldu bir şeyler yazmayalı. Gerçi söylemiştim benim bölümde havaya girince yazarım veya ara veririm diye. İş icabı uzun bir eğitim programına katılmak durumunda kaldım. Sabah onunla uğraşıp, akşamda yok takımın maçı yok anasının gözü derken buraları boşladık. Birazda haliyle ilk hevesim gitti sanki. Yazıcam ama ara ara yine. Belki uzun sürecek ama hiç olmazsa 1985’lere kadar yakın tarihi yazmayı planlıyorum. Birazda siyasete çok girmeyip şiir falan paylaşmakta lazım tabi. Sonra kitap önerisinde bulunmayışımız okuyan arkadaşlara ayıp olmuş sanki. Neyse, konuyu dağıtmadan şu Taksim için söylenenleri toparlayıp değerlendirelim.

Beklemek iyi oldu sanki. Birçok olayın, bir çok şehirde yaşandığı bu süreçte sıcağı sıcağına yazmayıp seyretmekte soğuk kanlı analizleri yapmamızı sağlayacaktır bana göre.

Elbette genel olarak olayları anlatmayacağım. Zaten nasıl başladığını ve geliştiğini hemen hemen hepimiz biliyoruz. Parkın bir kısmının yıkılıp tarihi kışlanın ve ortasına dikilecek olan alışveriş merkezini protesto eden gruba polisin gece baskınıyla dalmasının ardından insanlar internet ve telefon aracılığıyla bu müdaheleyi protesto etmek için Taksime yürüdü. Bunlara yine polisin gereksiz müdehalesinin üstüne olaylara sağ duyuyla yaklaşıp ortalığı sakinleştirmesi gereken başbakanın yaptığı bu açıklama;

tuz biber ekerek daha fazla kişinin toplanmasına ve müdehaleninde büyümesine olanak sağladı. Burada olayları başlangıç noktasından itibaren takip edersek; cidden üç beş ağaç ve alışveriş merkezini protesto etmekten polisin aşırı ve gereksiz müdehalesine, buradan da başbakanın inadına inat protestoya, buradan da artık komple aşağılanınca ve terörist damgası yeyince hükümete yönelik sesini çıkartma eylemine dönüştü. İnanılmaz bir gelişme ve dönüşüm içerisindeki bu olayların nasıl buralara geldiğini başbakana sormak lazım. Bizde bir taksim direnişçileri kadar olmasa da küçük bir protestoyla hükümeti tutumu sebebiyle protesto ettik. Sadece bu olayları değil, uzun süreli iktidarlarındaki tahammülsüzlüğü protesto etti aslında insanlar.

Ve en önemli nokta bu olayların bir parti eksenine oturtulamamasıydı. Ben dahil bir çok kişi hükümeti yönetim olarak beğenmeyen insanlar. Muhalefeti de beceriksizlikleri sebebiyle eleştiren arkadaşlarımın hepsinin bu olaya destek vermesi en dikkat çeken noktadır. Başbakan ve ekibinin ısrarla “siyasi ideolojiye” sokmaya çalıştığı bu grupların belki küçük gruplar halinde ama kesinlikle bir siyasi parti veya örgütle organize olarak buralara geldiğini söylemek için sanırım biraz kör olmak gerek. Gerçi “bir gtün kılı” olmaya bu kadar meraklı olan bir toplum kesiminin kör olması zor olmasa gerek.

Yalnız söyleyelim; yazının amacı kahrolsun başbakan, yaşasın demokratik direnişçiler demek değildir. Haklı veya haksız durumları anlatırsak birisi bir resim koyar polisin vurduğu, birisi de bir video koyar molotof atan böyle sürer gider. İşimiz sakince olayları izlemek ve doğru bir şekilde analiz etmek olmalı. Kaldı ki, neyi savunursanız savunun devletin güvenlik güçlerine içinizden her hangi birisi taş atarsa, araba devirir ise siz ne yaparsanız yapın suçlu olursunuz zaten. Elbette genellememek lazım ama toplum algısı bunu getiriyor. Bu karmaşadan nemalanacak olan yine hükümet elbette.

İki kelimede polise söylemek lazım tabi bu arada da. Karşınızda bir grup insan ki çoğunluğun pasif direnişçi olduğu görünen bir gruba bu saldırının sebebi amacı nedir? 100 kişilik bir gösterici grubunda 5 kişi polise taş atıp küfür ediyorsa buna dayanarak bütün gruba su sıkıp gaza boğmak mantıklı bir polis müdehalesi midir? Yoksa mantıklı olan bu kişileri tespit edip kalabalıktan çekip almak mıdır? Polisimiz ne yazık ki bu gösterilerde başarısız olmuştur, diğer bazı başarısızlıklarına da yenisini eklemiştir. Ayrıca polislerin bu denli şiddetli ve saldırgan olmasının arka yüzünü arkadaşlarla konuştuğumuzda ortak olabilecek düşüncemiz; başbakanın bizzat şiddetli bir şekilde saldırı talimatı verdiğiydi.  Çünkü hiç bir güvenli görevlisi belli bir yerlere sırtını dayamadan bu tip bir şiddeti uygulayamazdı. Ne yazık ki haklı çıktık, çünkü onuda başbakan yine kendi açıkladı;

İlk gördüğümüz nokta her zaman ki gibi başbakanın tuhaf bir egemenlik havasında duruma bakış atmasıydı. Bu tip bir oluşumda bana göre ve bir çok sanırım siyasetçiye göre de yapılması gereken halkı sağduyuya davet etmek, baktın olmuyor planlanan alışveriş merkezinden vazgeçmek olmalıdır. Aslında, Kadir Topbaş yapılması planlanan şeyleri güzelce anlattı, Bülent Arınç yine bu sağduyu açıklamasını yapıştı.Yine başbakan kürsüden “efendim ne alakası var kim demiş alışveriş merkezi falan..” diyerek Çoban Süloya yıllar sonra tekrar selam yollarken akşamında işler yine değişti. Dolunayla beraber kurt adama dönüşen başbakan aldı sazı eline başladı dinsel vecibelerden çalmaya ki ne çaldı ne oynadı be arkadaş. Hemen muhafazakar kanadı etrafında toplayan diğer siyasi liderler gibi “camide içki içtiler” dedi, “türbanlı yakınımı çocuklarıyla beraber yerlerde sürüklediler” dedi, “12 yaşındaki çocuğu köprüden aşağıya attılar” dedi… dedi de dedi.

Bir diğer konuşulması gereken nokta da medyamızın zaten bildiğimiz durumu. Fazla bir şey demek istemiyorum çünkü söyleyecek kelime bulamıyorum. Medyanın ve yazarların nasıl baskı altında olduklarını bir kez daha görmekteyiz. Dünyada bile bazı haber kanalları canlı yayınlar ile olayları verirken, bizim kanalların penguen belgesellerini bize göstermesini uzun bir süre unutmayacağız.

Bana göre korktu bu sefer başbakan. Hani bir ay evvel bir yazı yazmıştım Aydın Dediğin II diye. İşte sanki benim yazımı okumuş ve sessizliğinden sıyrılmış bir grup vardı karşıda bu sefer. “Hangi partidensin” dediğinizde “partim yok” diyen bu grup işte. Bunları karşıya aldı başbakan bu sefer. Ve matematiksel olarak bakarsak, ülkemizde oy kullanmayan 10 milyona yakın insanı ne kadar karşıya aldı önemli yani. Bu sebeple o partilere güvenmeyip oy vermeyenlerden çekindiği için ısrarla “ideolojileri nedir” diye saldırıyor durmadan. Medya bu sebeple ellerinde. Baktı olmayacak, kendi camiasına “bunlar anarşist, bunların kökü dışarıda, bunlar vandalizmin temsilcileri” diyerek yine uyku moduna alıyor temsilcilerini.

Benim yakın arkadaşlarımın bizleri göre göre, gözümüzün içine bakarak başbakanın söylediklerini papağan gibi tekrarlamaları üzücü gerçekten. Olmuyor artık iki lafta bunlara söylemek lazım. Benim bir partiye yakın olmadığımı bilerek ısrarla başbakan gibi kendi kafalarında yarattığı siyasi ideolojiye sokmaya çalışıp, eldeki verileri değil de hedef saptırıp geçmişe atıf yapmalarını iyi anlıyorum aslında. Çünkü bu arkadaşlarımızın gerçek fikirleri, protestoları dinlemek sebeplerini araştırmak gibi bir amaçları yok. Tek amaçları var söylemlerine göre düşünce özgürlüğünü destekliyorlar. Elbette kendileri gibi düşünülürse. Dahasına tahammülleri yok çünkü. Bu sebepten liderlerinin cümleleriyle geliyorlar ve tosluyorlar mantık bariyerlerine. Çünkü yapılanların demokrasiyle, insan haklarıyla, eşitlikle, özgürlükle hiç bir ilgisi yok ki ellerinde salladıkları muhafazakar kimlikle ve din ile hiç mi hiç ilgisi yok. Ha bunu görürler mi? Bunun analizini yapacak zekaları elbette var ama bakış açıları yok. O kadar yok ki, bu insanlar hedefleri doğrultusunda sizi bile kalemde silecek olduklarını anlıyorsunuz.

Peki bu beklentimizin temeli nedir? Başbakan Tayyip Erdoğan neden eleştiriliyor bir düşünelim? Demokrat değil diye, din ayrımı mezhep ayrımı yaptığı için, otoriter baskıcı bir tavrı olduğu için, laik hukuk sistemini bozmaya çalıştığı için veya yasama/yürütme/yargı üçgenini kırmaya çalıştığı için mi eleştiriyoruz?

Şöyle bir bakalım adama, ekibine. Bu adam söylediğimiz insan değil zaten. Demokratik laik bir hukuk devletine inanmıyor. Tek adamlı yönetimi istiyor, mezhep ayrımcısı arada ağzından kaçırıyor zaten. Medyayı satın alan, yazarları susturan, sanata karşı, özgür düşünceyi değil II.Abdülhamit tarzı kontrollü ve baskıcı bir camia istiyor işte elimizdeki malzeme bu. Ve bunu takip eden bundan nemalananları kenara atar isek 10 milyondan biraz fazla kişinin siyasi düşüncesi ve hayat felsefeleri de bu zaten.

Kendini kandırmasın AKP’ye oy veren kişiler. Sen zaten demokrasiyi hiçbir zaman istemedin. Sen çoğunluğu ele geçirip baskıyla yönetmek istedin. “Yapmayın bu demokrasi değil” dendiğinde ise buna cevap vermeyip “geçmişte neler yapıldı bize” dedin. Yani yine verdiğin cevap ile bizi doğruladın. Sen mezhep ayrımcılığına muhtemelen inanıyorsun arada “mum söndü yapıyorlar” diyerek muhabbet çevirdin hatırla başbakan da çeviriyor işte arada. Sen hayatında bir yahudiyi tanımadığın, ticaret yapmadığın halde öğretildiği için onlardan nefret ettin. Hayatında bir yıl güneydoğuda yaşamadığın halde geçtim ankaradan öteye gidemediğin halde kürtleri bana anlattın adamların hepsini pkk sempazitanı yaptın. Atatürkten belki nefret ettin, belki etmedin ama işte dinen sakıncalı buldun ve evet benimsemedin içten bir şekilde hiç bir devrimini anlamadın, anlamakta istemedin. Çünkü ne yazık ki düz yetiştin, etrafının düz bakmasını istedin ve öyle baktın, bakıyorsun. Sana düz bakma, insanca bak dediğimizde “e geçmişte neler neler yapmışlar camileri ahıra çevirmişler” ile geldin sanki ben çevirmişim gibi. Kabul edin arkadaşım, iyisi kötüsü belki hepsi, belki bir tanesi sizde var işte bu sebeple bu adamın peşindesiniz, bu sebeple bir bildiği vardır diyorsunuz. Belki yanlışları gördüğünüz halde bu sebeple sessizsiniz.

Kendini kandırmasın artık CHP’ye MHP’ye ve Milli Görüşçü’ye oy veren kişiler. İşte bu sizin eseriniz değil mi yine? Siz sosyal demokrasiyi ırkçılık ile işlediniz, geçişte yapılan baskıları ortaya koymadınız, bunları eleştirmediniz. Siz kafanızın ardında muhafazar insanları ötelediniz. Bu adamları yine din tüccarlarının önüne attınız. Uçları keskinleştirdiniz ve hala kömürcü makarnacı diye dalgaya alıyorsunuz. Ve siz MHP teşkilatı siz değil misiniz Süleyman Demirelin peşi sıra yıllarca giden. Sizin vatan millet duygularıyla yoğrulan saf anadolu çocuklarına sahip çıkıp bu bilinçle yetiştirmeniz gerekirken mafya oldunuz, kabadayı oldunuz, yurtlarda haraç kestiniz ulan biz ülkücüyüz diye. Sosyal devlet nedir, komunizm nedir bilmeden körü körüne saldırdınız ve uzaklaştınız belki sizin kadar ülkesini seven sosyal aydınlardan. Ve siz Milli Görüşçüler. Hiç kusura bakmayın siz de suçlusunuz dayı. Hadi geçtim Erbakan vefat etti, peşinden gittiğiniz adamın din tüccarları olduğunu göremediniz. “Bunlar haçlı uşağııı, bunlar cehennemde yanacaklar..” diyen parti başkanınız gitti AKP’ye yardımcı oldu! “muhafazakarız dinimiz bütün” dediniz mezhep ayrımcılığı sizde yaptınız. Dinde ruhbanlık olmadığı halde hacının hocanın gtünden ayrılmadınız, dinin tasavvufunu ve hoşgörüsünü değil baskısını ve “ya allah bismillahını” aldınız. Hoşgörü dini dedik, sizde CHP kesiminden aşağıya kalmadınız başı açık kadınlara orospu dediniz, namaz kılmayana dinsiz dediniz hurafelere sahte hadislere inandınız ve dini yıprattınız.

Kim var meydanlarda? Hepsi var işte muhalefetten ve hepsi var işte bu söylediklerimi destekleyecek. Bilinçli bir şekilde oradalar mı peki. Hayır değiller ama hükümetin yaptıkları için oradalar. Kendilerince haksızlıkları protesto etmek için oradalar.

Ve artık her protesto eylemini kafamızın örümcelekmiş tarafındaki ötekileştirme kavramıyla bağdaştırmayın. İnsanların ne için protesto ettiğini dinleyin çünkü muhtemelen yanlış yapılan bir durumu protesto ediyorlardır. “heaa yobaz işte” veya “bunların hepsi aynı komunist” demek ile demokrasi beraber yürümüyor arkadaşlar. Mesela hala bu eylemlerin “ağaç için yapıldığını” söyleyen adamların olduğu hatta ötesine nihayet geçip “demek ki ağaç için değil başka bir şey varmış” diyen adamların olduğunu görüyorum. Yazık, birazcık etrafın ne dediğini dinleyin hatta ayıp yaptığınız.

Yazıyı fazlada uzatmadan bu olayları çözümlemek için adımlar atılması gerektiğini ve bu adımların hükümetten gelmesi gerektiğini söyleyelim. Şu haklı bu haklı meselesi değil tekrar ediyorum konuştuğum. Şiddet ise bana göre polisin, “devlete başkaldırıyorlar” diyerek halkın bütün kesimine sıktığı gaz bombalarının adıdır. Devletin güvenlik görevlileri, bilakis militan gibi gaza gelemez bunu yapamamalı yani. Yine avukatların gözaltına alınması, doktorların tutuklanması, gazdan etkilenenlere kapıları açanlardan hesap sorulacağının belirtilmesi düşündürücü etkenlerdir. Geçtim devletin internetten tweet atanların bile soruşturacağını açıklamasına ne denilebilir ki?

Yine bunların dışında olaylar sebebiyle hayatını kaybeden bütün insanlara allahtan rahmet diliyorum. Birisi üniversite öğrencisi, diğeri polis olsa fark eder mi? Hepsi insan sonuçta. Ailelerine sabır diliyorum tekrar.

Gelecek ile ilgili yazımın arasında söylediğim gibi bana göre seçimde bu sefer bir sürpriz olabilir. Oy vermeyen kesim, artık muhalefeti eleştirip sandığa ne sebeple olsun yığılırsa aradaki 3-4 milyonluk oylar kapanır belki biraz daha dengeli bir yönetim sergilenir. En önemlisi de başbakanın “artık ben tek adamım” psikolojisinden çıkmasının sağlanmasıdır.

Fetih Sonrası ve Genel Bir Değerlendirme

Önceki yazıya buradan

En son İstanbul’un alınmasını yazmıştık. Buradan uzun bir aradan sonra devam edelim yine. Fetih sonrası dünya çalkalanıyor ve yeni bir döneme gerçekten giriliyor bir nevi. Bu sadece Osmanlı devletinde yasalar ve kanunlar ile değil, Avrupa’nın dönüşümü ve gerçek tehdit olarak Türklerin görülmesi vs. olaylarla açıklanabilir.

1) Fetihle beraber Papa ve Napoli karallığı dehşete düşmüştür. Buna karşılık Papa 1453’te bir haçlı münasebeti düzenlemek istese de başarılı olamaz. Ortadoks ülkeler, Rumlar, cenevizliler fethi tebrik edip vergiye devam etmişlerdir.

2) Papa, etrafa gazı verip Cenevizlileri, Napolileri ve Venediklileri kullanarak Jan Hunyad komutasında haçlı düzenlemeye çalışsa da Napoli/Venedik düşmanlığı bunu engellemiştir. {Burada bir yorum yapmak istiyorum. Avrupa’nın durumu nasıldı? Avrupa’nın durumu anlattığımız gibiydi. Yani bir iç savaş halinde, sefalet, din yobazlığı, kralların kilisenin baskısı, haksızlıklar, kıtlık ve hastalıklar. Doğuda Türklerden nefret ediliyor, zaferler ilerledikçe papayıda telaş alıyordu. Durum o kadar kötüydü ki, sırf mezhep ayrımcılığından İstanbul’a yardım gönderilmemişti. Ülkeler arasındaki anlaşmazlık ve düşmanlık sebebiyle Haçlı seferi bile düzenlenemiyordu. Tabi bu 1700’lerden sonra yavaş yavaş değişiyor.}

3) Vezir Halil paşa fetihten hemen sonra tutuklanıp hapse atılmıştı. Fakat nüfuzu o kadar büyüktü ki öldürülmesi bir iç karışıklığa sebep olabilirdi. Bu sebeple hapsedilip, halk arasında rüşvet aldığı iddiaları ortaya atıldı. Yine fetihi engellediği, vatan haini olduğu vs. iftiralar atılıp söylentiler yayarak 40 gün sonra öldürüldü. Çandarlı ailesinden başka oğlu İbrahim paşa, II.Beyazidin vezir olmuştur. {daha öncede yazdım, olaya tek taraflı bakan genelde muhafazakar tarihçiler Halilin vatan hainliğinden bahsederler.}

4) Halil paşanın ölümüyle  sarayda ve nüfuzda iyice güçlenen devşirmeler her yere sızıp kadrolaşmıştır. Daha sonra gelen vezirlerin hepsi (34 tane) devşirmelerden oluşur.

Sırbistan seferi ve Mora Fethi

1) Fetihten sonra Sırplar tebrik ve vergi gönderse de, Papa teşvikiyle Macarlarla da haçlı için konuştuğu ajanlar tarafından anlaşılmıştı. Bu sebeple sefer düzenlendi. Bazı kaleler alındı ve gözdağı verildi. 1454

2) İki yıl sonra orta avrupanın kapısı Belgrad’ı almak için tekrar sırp seferi yapıldı. Belgrad’ın alınması için toplar döküldü ve çok hazırlık yapıldı. Fakat bunu engellemek isteyen Papa, Jan Hunyad aracılığıyla yardıma yetişti. Jan, oldukça başarılı oldu ve Osmanlı askerlerini püskürttü. Fatih kaçmayıp savaşarak olası bir bozgun önlendi. Fatih savaşta kalçasından yaralanırken, Jan ağır yaralanmış 11 gün sonrada ölmüştür. 1456

3) Peşinden Sırp kalı ölünce seferle alınmıştır 1458

4) Mora alınıyor 1460

5) Mora despotu, kızını Fatih’e nikahlayıp emekliliğini açıklıyor.

6) Papa 1463’te Macarları gaza getirip Bosna taraflarına, Venediklileri de Mora tarafına saldırtmıştır. Venedikliler def edilmiş, Mora ve Atina dolayları kontrol altına alınmış 1463

Osmanlıların Denizciliği Ve Doğu Akdeniz Faliyetleri

1) Osmanlılar ilk büyüme dönemlerinde denizciliğe hiç önem vermezlerdi. Bunun yerine belirttik Venedik/Ceneviz çekişmesini kullanırlardı. Lakin dönem dönem özellikle Venedikliler ihanet etmiş ve devlet zor durumda kalmıştır.

2) Yıldırım, Geliboluda liman ve deniz üstü yaptırdı

3) Fatih devrinde İstanbul’un alınmasıyla donanmaya daha çok önem verildi. Çünkü Venedik ve Papa gemileri arada bir Çanakkale’yi geçip Gelibolu limanını harap ediyorlardı. Yine ege ve marmarada küçük liman ve gemiler korsanlar tarafından tahrip ediliyorlardı. Ele geçirilen yerlere limanlar yapıldı, Turgud, Kemal Reis, barbaros vs. türk gemicilerlede donanmaya ağırlık verildi.

4) Ege ve adaları için Napoli, Venedik ve Papa ile mücadele edilmiş sonunda adaları Osmanlılar almıştır.

Karadeniz Kıyılarının Fethi

1) Bir yanda adalarda mücadele devam ederken diğer yanda Fatih karadeniz kıyılarına gözünü dikmiştir. Ceneviz elindeki Amasra’ya gitti, şehir valisi şehri teslim etti (1460)

2) Candarlardan İsmail bey tırstı birazcık. Kardeşi Ahmet bey osmanlıya kaçtı. Fatih Trabzon’u alacağım ayağına Sinop’a demir attı. Şehri isteyip vergide talep etti. Kabul edilmeyince kardeşi salarak Kastamonu’ya girdi. Oradaki halk Kızıl Ahmet beyi kabul edip bey ilan etti. Sinop’taki İsmail beyle konuşuldu, ikna edildi. Kendisi şehri verip, Bursa’da sancağa yerleşti. Kastamonu sancağı olan Kızıl Ahmet, daha sonra Akkoyunlara kaçtı (1461)

3) 1203 senesindeki IV.haçlı seferinde İstanbul’dan kaçan rumlardan bir aile İznik’e, diğeride Trabzon’a gitti biliyorsunuz 1206. Orada mücadele veren Trabzon rumları, venedik/ceneviz hakimiyetine girmişlerdi. Sol taraftaki candarların dağılmasıyla işi sıkıya bağlayan rum beyi, kızını güçlenen Akkoyunlu hükümdarına nişanladı. Akkoyunlular rumların vergilerini alıp, Fatihe’de akıllı ol diye elçi gönderdiler. Papadan da yardım isteyen Trabzon rumlarına iyice ayar olan Fatih sefere çıkmıştır.

4) Fatih kıyıları denizden çevirip karadan da yöneldi. Geçitleri, dar yolları açtıra açtıra ilerleyen Fatih’i gören rumlar şaşırdı. Kale çok iyi korunsa da, karadan ve denizden kuşatılması, dönemin en iyi toplarının olması ve “Fatih” faktörü teslim olmaya zorladı. Kendisi Serez’e yerleştirildi. (1461)

5) Trabzon’un alınmasına sinirlenen Akkoyun hükümdarı çekinmiş bir şey yapamamıştır. Sonradan Trabzon imparatoru yeğenini Akkoyunlardan getirtmek için mektup yazında Fatih işkillenmiş, hükümdarı, biri müslüman olan dört oğlunu ve yeğenini hapsettirmiştir. 7 ay sonra da öldürtmüştür 1463

Arnavutluk Eflak Boğdan Bosna Seferi

1) Arnavutluk dolaylarına ilk sefer II.Murat devrinde yapılmıştır 1443. Birçok boydan oluşan bu topraklarda en önemli kişi İskender bey idi. Kazanılan yerlere sürekli saldırmış ve başarılar elde etmiştir. Osmanlı buralarla fazla ilgilenememiştir. Çünkü o dönemlerde Haçlı ve :Jan Hunyad belası vardı. İskender bey buradaki beylerle toplantı düzenleyip . Arnavut beyi oldu 1 Mart 1444

2) İskender bey 1447’de Venediklilere de akınlar düzenliyordu. Yine Milan dukası da Venediklilere saldırdığından, Venedikliler dertliydi. Yine Venediklilere düşman olan Napoli krallığı alttan alta Arnavutluğu destekliyordu {Yani karmakarışıktı oralar hala, herkes düşmandı birbiriyle dalaşıyordu ve doğudan gelecek Osmanlıya karşı güçsüz düşüyorlardı}

3) Haçlılara katılmak için İskender bey söz verdi. Venediklilerle sulh yapıldı lakin Kosova savaşına yetişemediler. Zafer ile II.Murat İskenderin üzerine 1449’da yürüdü. Ertesi sene de gelerek Sigetrov ve Kroya’yı almış

4) Napoli, İskender’i kullanıp kışkırtırken Venedikliler artık gıcık olmuşlardı heh heh. Osmanlıyı buraya sefer için kışkırttılar. İstanbul’un alınması, Venediklileri korkuttuğundan bu siyasetten sonra vazgeçtiler, çünkü arnavut ötesi Venedik’ti.

5) İskender bey, Napoli kralının ölümüyle yalnız kaldı ve Osmanlı himayesini tanıdı 1460

6) Papanın gazıyla tekrar Osmanlıya saldıran İskender, sonuç alamasa da çatışmalara devam etti. Fatih o sıralar karadenizle ilgilenmekteydi. İskender daha fazla çatışmaya gerek görmeyip barış yaptı 1463

7) Osmanlıların Bosnayı almasıyla iyice tırsan Venedikliler, Napoli ve Arnavutluğu desteklemeye başladı. Barıştan bir yıl sonra yine azan İskender bey başarılar elde etti ve üstüne gönderilen iki Osmanlı vezirini yendi. Buna sinirlenen Fatih sefere geliyorum deyince Yusuflayan İskender bey artık kim varsa Napoli, Venedik, Macar, Papa yardım istedi haçlı talep etti.1464

8) 1465’in ilkbaharında sefere çıkıldı. İskender bey karşısına çıkmamıştı. Bu yerler alındı geçitler tutuldu, ilerlenmedi. İskender bey Papaya gitti fakat para sıkıntısı olan Papa bol dua verebildi. Napoli’den biraz daha para alıp döndü. 1467’de Osmanlı birliklerine saldırıp başarılı oldu.

9) Fatih, aynı sene yeniden sefere çıktı. Birçok yeri alıp kaleler inşa etti. Asker yığdı. İskender bey taarruz için beyleri toplasa da hummaya yakalandı. 17 Ocak 1468 de öldü.

10) İskender bey, geçitler ve dağlara sahip Arnavutlukta kahramanca savunma yapmıştır. Birçok ajan ve adamların hiyanetine rağmen 25 yıl mücadele vermiştir. Ölümüne Fatih sevinmiş “hristiyanlar kılıç ve kalkanını kaybetti” demiştir.

11) İskenderin oğlu Venedik ve Napoli altında ülkeyi yönetti. Fatih, uzun süre buralara gelmedi Boğdan’a gitti. 1478’de buralara tekrar gelip alamadığı yerleri aldı. Venedik daha fazla savaş tehlikesini görüp barış imzaladı.

Sonraki yazıya buradan

Fatih ve Devri Üzerine

Önceki yazıya buradan

Evet arkadaşlar İstanbul’u feth ettik. Tabi yaptığım yorumların bazı arkadaşlar tarafından Osmanlı tarihini karalama olarak görecekleri dolayısıyla açıklama yapmak istiyorum. Ben Osmanlı tarihini karalamıyorum. Anlatılan yalanlarla, yada anlatılmayan şeylerle kendi kendimize yarattığımız tarihin yalan olduğunu söylüyorum. O dönemlerde milliyetçilik akımlarından ziyade, din ve tarım toplumları dönemi olduğundan insanların din ekseni etrafında toplandığı yadsınamaz. Fakat, o zamanda anladığınız din ve müslümanlık, bu zamanda anladığınız din ve müslümanlıktan çok farklı bunu/yazdık söyledik. Halklar ve toplumların din anlayışı başlarındaki beylere, padişahlara, krallara bağlı. Osmanlı devleti 1400’ler ile beraber bir miktar daha olumlu anlamda islama yönelse de hiç bir dönemde dindeki şeriatı tam manasıyla yaşamamıştır. Hukuk bakımından şeriat hükümlerine dikkat edilse de, yapılanların ne derece islamiyetle alakalı olduğu tartışılacak şeylerdir. İstanbul’un fethine kadar 1453 yılına kadar yani, Osmanlı tarihinde tasvip edilmeyen bir çok şeyinde yaşandığı, bu şekilde davranmanında bazen gerekli olduğunu takdir edersiniz etmezsiniz görülmektedir. Özellikle Fatih devrinden biraz evvel yaşanan mezhep çatışmalarını Osmanlının oldukça kanlı engellediği ve gelecekte de kanlı engellemeye çalıştığını görüyoruz. Buralara yazmadım fakat bunlarda var yani. Fatih dönemini bitirmeden evvel yaptığı büyük değişikliklerden bahsetmek gerekir diye düşünüyorum.

1) Fatih kanunname çıkararak padişah olanların kardeşlerini öldürmelerine karar vermiştir. {bu çok acımasız görünse de, osmanlı devletini uzun yıllarca ayakta tutan kararlardan bir tanesidir. Şehzadeler ve işbirlikçileri arasındaki bu mücadele bazen her ne kadar mide bulandırıcı olsa da ülkenin parçalanmasını engelleyen etkenlerden bir tanesi olmuştur}

2) Padişah ve vezirlerin katıldığı, devlet erkanıyla ilgili kararlar Divanda tartışılırdı. Ülkenin gidişatı, borçlar, istekler, hedefler tartışılır herkes istediği gibi fikrini söylerdi. Padişahlarında katıldığı ve birebir halkın sorunlarıyla ilgilendiği bu divan şeklini Fatih istanbul’un fethinde kaldırmıştır. Bu bilgileri artık vezirinden alan padişah, ülke kötüye gittikçe vezirlerin oyuncağı haline ilerde gelmişlerdir ve halktan uzaklaşmışlardır.

3) Şehzadeler gençken lala ve anneleriyle sancaklara verilirdi. Gelecekteki padişah genelde yakın sancağa verilir oradan birşey olursa hemen çağırılır ve padişah ilan edilirdi. Tabi her zaman kazın ayağı öyle olmazdı. Casuslarını ve kışkırtmalarını, rüşvetlerini ve analarını iyi kullanan şehzade padişahta olabiliyordu, tabi kardeşlerini de bir güzel öldürerek.

4) Fatihe kadar çoğu padişah devleti kendi yönetmiş, sadece II.Murad pek dirayetli davranmamış devlet yönetimini İbrahim ve oğlu Halil paşaya bırakmıştır.

5) En önemli noktaki USA daki dayımında her ne kadar sosyalist olsa da milliyetçi davrandığı konudur ehehe, Fatih döneminden sonra kanın bozulduğudur. Şöyle ki, yazdık padişahlar birçok prenses ve kızlarla evleniyorlar. Bunlardan da çocukları oluyor haliyle. Fatihe kadar baştaki padişahların hepsi türk gelinlerin çocuklarıdır. Fatih devamında türk kanı bozulmuş, yabancı kanı yönetime girmiştir. “Girmiştirde ne olmuştur ulan” derseniz, sonuçta hristiyan kökenli olan genelde bu gelinler ve yine hristiyan kökenli olna devşirmeler yönetimde söz sahibi olmaya başlamışlardır. Sakın ha, bunlar gavur bunların kanı bozuk gibi bir fikir söylemiyorum. Fakat o kültürde yetiştirilse de bir hristiyan yine hristiyan olarak veya o devletin etkisiyle yönetimde söz sahibi olabilir. Nebileyim bir şehzdeyle evlenen macar prensen 18 yaşındaki, ne yaparsan yap hristiyan ve macardır. Her neyse sonuçta bir diğer etkide yine devlet işlerinde devşirmelerin önünün açılmasıdır.

6) Devlet işleri II.Murad zamanına kadar genelde türk kökenli kişilerdeyken, Fatih zamanıyla beraber yetişen devşirmeler ağırlık kazanmışlardır. Bunlardan birisi olan lala Zaganos paşa, Halil Paşayı çekememiş onun ile ilgili Fatihi gazlamış ve bahsettik İstanbul’un alınmasıyla da beraber Halil paşa hemen öldürülmüştür. Zaganos paşa, Halil paşanın ölümüyle sazı eline almış, değişik bağlama şarkılarla divandaki ve diğer bölgedeki türk kökenli kişileri aşağıya indirerek kendi adamlarını ve devşirme kökenli kişileri başa geçirmiştir. {şöyle bir bakınca günümüz siyaset partilerinin bize uyguladığının temeli 1450 de başlamış yani. Adamını işe yerleştirme, kayırma ve rüşvet işleri başlamış böylece)

Tabi Fatihin bu adamlarla ne derece etkileşimde olduğu tartışılsa da, çocukluğundan beri yanında olan akıl hocasınıda dinleyeceği çok açıktır. Yine divandan çekildiği için tamamen vezirlerin eline geçen sarayda, dertliler ilerde padişahla konuşmakta zorlanmıştır. Bu sebeple bazı padişahlar kılık değiştirip halkın içine bile karışmıştır.

Yine soruldu söyleyeyim, osmanlı zamanında kimsenin toprağı yoktu, hepsi devlete aitti (koministti dicem ayıp olacak). Kişiye tarım için verilir, ondan da vergi alınırdı. Toprağın satılması, bölünmesi mümkün değildi. Kalan mallar hamiline bırakılmaz devlet tarafından alınırdı. Bu sebeple özellikle zenginler ve vezirler tarafından vakıflar kuruldu. Bu sayede paralar oğullara kaldı. Sadece toprak devlet tarafından varise işlemesi için bırakılırdı.

Yine yanıma arkadaş geldi kendisi koyu milliyetçi olup benim ne yazdığımı merak etmiş. Hafif bir tartışma yaşasakta “senin beynini yıkamışlar amcoğlu” edasıyla sıyrılıp gitti beni de dinlemedi. Tartıştığımız konu çok basit bir konu aslında. İstanbul’un adı meselesi. Şöyle bir etraflıca okusa istanbulun adının daha yeni konduğunu öğrenir ama o inatla Fatih istanbul’u alınca adı istanbul oldu demekten geri kalmadı. Madem öyle bu konu hakkında da değerli hoca Amcoğlu İlber’in cümlelerine sizi bırakmak istiyorum;

“-Be Makam-ı Konstantiniyye el Mahmiyye- Yüzyıllar boyu Osmanlı İmparatorluğu`nun bütün fermanlarında ve kayıtlarında şehrin adı böyle geçerdi: Konstantiniyye; `korunmuş makam`… Memelik-i Mahrusa`nın korunmuş ülkelerinin merkezi Konstantiniyye bütün Arapların tarihinde, İslam tarihi boyunca bu adla anılırdı. Kimse şehrin kurucusu olan hükümdarın ne adını küçümserdi, ne de inkar ederdi. Hiç şüphesiz ki bu resmi ad, sadece resmi işlemlerde sınırlı değildi. Son döneme kadar, basılan bazı kitapların ilk sayfasında `konstantiniyye..matbaası`  künyesi vardır. Büyük Konstantin`in adını taşımaktan dolayı Osmanlı İstanbulu  hiçbir zaman yüksünmüş değildir. Dolayısıyla bu konuda bir hassasiyete de lüzüm yoktur… “

Tabi arkadaşımın fetvaların İstanbul diye verildiğinden, bunu sadece hristiyanların söylediğinden bahsetti ve son olarak bombayı bunun bir “yunan oyunu” olduğundan dem vurarak noktayı koydu. Kendisine yanımdaki kitapları (yanımda kitap taşırım evet allahtan halil hocanın fatih devri üstüne tetkikler ve vesikalıklar kitabıydı) önüne atsam da büyük insan adabazarlı adam “Halil kim lan, İlber ortaylı kim, bunlar söylüyorsa doğru olmak zorunda mı?” diyerek bir bomba daha patlattı. Peki senin tarihçilerin kim dediğimde benim tarihim türk tarihi anlı şanlı da diyerek mehter marşlarıyla salonu terk etti. Adete terör eylemi gibi bir izlenim bırakarak yanımdan da kaçıverdi.

Neyse bu konuyu da burada yazdığımız iyi oldu. Şimdi osmanlı bölümüne eğer istek olursa devam edeceğim. Devamı için okuduğum cildin özetini çıkarmamı beklemeniz lazım. Malum baya baya uzun bir kitap buraya yazması da oldukça zor.

Sonraki yazıya buradan