Ali Şeriati

İran’da doğan ve muhtemelen yazdığı yazılar ve düşünceleri dolayısıyla kaçarak yaşadığı İngiltere’de SAVAK tarafından öldürülen büyük bir devrim adamını anlatacağız.

Aslında Ali Şeriati ile ilgili konuşurken İran Devrimi’ninde bilinmesi gerektiği kanısındayım. Belki fırsat bulursam İran Devrimi ile ilgili bir iki yazıda sonradan ekleyebilirim.

Ali Şeriati çocukluğunda yoksul ve alt tabaka insanlar ile yaşama fırsatı bulmuştur. Babası büyük bir alim olan Muhammed Taki Şeriati’dir. Çok küçük yaşta Arapça öğrenip çeviriler bile yapar. 23 yaşındayken (1956) Meşhed Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girer. Burada Ulusal Direniş Cephesi’ne katılınca tutuklanır ve hapse atılır. Kısa süre sonra çıkıp okulunu bitirdikten sonra açılan burslu sınavı kazanıp Fransa’ya Sosyoloji Eğitimi almak için gider.

13925200_1825918820974926_6525417124252832823_n

Fransa’da iken yine rahat durmayan Şeriati burada Cezayir Kurtuluş Hareketi’ni destekleyici yazılar ve görüşler ortaya atar. Saldırıya uğrayıp 3 ay hastanede yatmışlığı bile vardır.

Sosyoloji ve dinler tarihi alanında doktora yapıp İran’a gidecekken (1964) Türkiye’den İran’a geçerken sınırda tutuklanır ve 6 ay hapis yatar. Sonunda serbest bırakılır fakat üniversiteye kabul edilmez. Lakin kısa süre sonra okuduğu Meşhed Üniversitesi’ne başvurur ve dinler tarihini anlatmaya başlar.

Burada fikirleri ve devrimci düşünceleriyle insanları etkileyen Ali Şeriati için kısa süre sonra zor yıllar başlayacaktır. Şah’ın iktidarda kalması için CIA tarafından kurulmuş olan gizli SAVAK teşkilatı, hakkında tutuklama kararı çıkartarak Ali’yi hapse atar. Yaklaşık iki yıl sonra serbest bırakılır. (1976). Serbest bırakılmasına bırakılır da ne iş bulabilir nede kalacak yer. Ancak gizli toplantılar ile sesini duyurur. Böyle yaşayamayınca 1977 yılında İran’dan kaçar. Lakin sadece 40 gün sonra İngiltere’deki otel odasında 45 yaşında öldürülür.

sadece-devletin-konusma-hakkina-ali-seriati-580x262

Öz’e Dönüş

Ali Şeriati’nin öldürülmesine kadar geçen süreçte ortaya koyduğu fikirler kısa süre sonra yaşanacak İran Devrimi’nin alt tabaka tarafından benimsenmesinde yardımcı olacaktır.

Şeriati insanları “Öz’e Dönmeye” çağırmaktadır. Paki hangi öz? “Dayanağımız, İslami kültürümüzdür ve bu kültürel öze dönüşte şiarımız olacaktır” demektedir.

Bahsettiği İslami özü ise açıkça ortaya koymaktadır;

“İslam var olan haliyle çöküşün, gelenekselciliğin, cehaletin, gericiliğin, şahsa tapıcılığın, tekrarcılığın ana sebebi haline gelmiştir. Oysa hakiki İslami öz; irfan, edebiyat, astronomi ve matematiksel bilimler ve askeri alanlarda yetişen yetenek ve dehalarla kabul gören kültürel bir özdür. Ve öyle bir öz ki Rönesans geçirmiş bir Avrupalı’ya karşı “Ben büyük İslam kültürüne mensubum” diyebileceğimiz bir özdür”

İslam dünyasındaki geri kalmışlığı “Batı bizi sömürüyor” argümanına yaslayıp sıyrılmaktansa şu önemli soruyu gündeme getirmiştir; Batı mı bizi sömürmektedir yoksa biz mi batıya sömürülmekteyiz?

eriati1.jpg

Şeriati’ye göre sömürülmenin sebebi İslami Öz’ün bilerek tahrip edilmesi, İslamın tamamen ahiret kavramıyla halka anlatılarak dünyanın kenara itilmesi ve bilerek sömürülmeye açık hale getirilmesidir.

Yaşadığı süre boyunca hem batının sömürücü düzeni ve kapitalist yaşamı/düzeni eleştirmiş hem de geleneksel ve gerici hale getirilen İslami yobazlık ile mücadele etmiştir. Bu sebeple iki kanat tarafından da düşman ve hain gözüyle bakılmıştır ki bu son derece normaldir.

Komünist İslam Filozofu

Ali Şeriati dünya iktisadi yapılarını, dinlerini ve toplumlarını okumuş ve onları değerlendirdiktek sonra İslami olarak en eşitlikçi sistemin Soslayalizm’de olduğunu düşünmüştür. Ona göre bireysel hırs (güç, arzu, nefis) ve mülkiyet toplumların bozulmasındaki en büyük etkenlerdir.

Cz-2fb7WIAEPObM.jpg

Marksist düşüncenin iktisadi yapısı ile dine karşı tavrını ise ayrı ayrı değerlendirmek gerektiğini de anlatmıştır. Yani soyal devlet yapısının kabul edilebilirliğini tartışırken dine karşı sert tutumunu ancak şimdiki dinlere karşı yapılabileceğini söylemiş ve haklı da bulmuştur.

“Din afyondur” sözü için tarihi süreçlerden bakıldığında çok doğru bir söz olduğunu söyleyen Ali Şeriati gerçek İslam için ise bunun elbetteki kabul edilemeyeceğini söylemiştir. Yaşanan İslam geleneğinin tahripi sebebiyle doğru yoldan uzaklaşılması, devletin sosyal devlet olarak fakirliğe engel olması, yöneten kesimin saraylarda/villalarda zenginlik ile yaşarken fakir halka şükür etmesi gerektiğini anlatmalarının İslama aykırı olduğunu vs. dile getirmiştir.

Genel anlamı ile fakirliği kader olarak görmeyen ve bunun sebeplerini araştıran düşünürleri kendine yakın görmüştür. Bu uğurda rahatsız ettiği kitle elbette fakir ve cahil halkı sömüren devlet yönetimi ve dini tarikat liderleri olmuştur.

CZ1AlU0WkAAaz4q.jpg

Bunların dışında kendini aydın olarak nitelendiren kesimi de kıyasıya eleştirmekten kaçınmamıştır. Aydınların dine saldırı olduğunda koşa koşa gelip eleştirilerini yaptığını ve sırf batı taklidi nedeniyle bunu modernlik diye ülkeye yerleştirdiğinden bahsetmiş, bunun sonucunda batı emperyalizminin kültürünü ve tüketim manyaklığını topluma yerleştirerek şimdiki İslami geleneğin yaratıldığını savunmuştur.

Ölümünden yıllar sonra bile saygıyla anacağımız bir yazar olan Ali Şeriati İslama belli dar kalıplardan bakmamış, doğumundaki devrimci düşünce ve sosyal adalet duygusunun günümüz dünyasında neden yaşanmadığını araştırıp buna çözüm yolları bulmaya çalışarak yaşamını sürdürmüştür.

Ali Şeriati “Din’e karşı Din” ile İslami Öz’ün şimdiki din ile mücadelesini çok güzel anlatmıştır. Başlıca eserlerinin ufkunuzu genişleteceği çok açıktır.

Kendisini saygıyla anıyoruz..

Reklamlar

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – VI

Önceki yazıya buradan

Osmanlı devleti neredeyse 200 yıl süren Tasavvufi İslam ve Türk Ahi geleneğini devam ettirmiştir. Ahi geleneği ile hareket eden devlet adamları türk müslüman anlayışını islami kültürü ile birleştirmiştir. Artık bununda adını koyalım bu Türk İslam geleneği yani Anadolu Aleviliği’dir.

Aleviliğin ülkemizde çeşitleri olduğu için derinlerine hiç girmeyeceğim. Fakat anlattığım Anadolu Aleviliği bu düstur üzerine inşa edilmiştir. Ne demiştik?; Fatih Sultan Mehmed gelene kadar bu böyle gitmiştir. Peki ne yapmıştır Fatih Sultan Mehmed?

Osmanlı tarih yazılarımızda ki Fatih bölümünde bunun ile ilgili bilgi vermiştik aslında. Babasının da veziri olan Osmanlı Tarihi’ndeki en kuvvetli ve zengin adam olan Ahi Çandarlı Halil Paşa İstanbul fethinden sonra hemen tutuklatıldı peşinden hapse atılıp öldürüldü. Ayrıntılarını orada yazdım. Bunun ana sebebi Türk Müslüman olan Çandarlı Halil Paşa’nın tahtın varisliğine karşı çok kuvvetlenmesiydi. Devleti o idare ediyor, her atamayı o yapıyor, mal varlığıyla dudak uçuklatıyordu. Bundan çok korkan Fatih Sultan Mehmed (geçmiş yazılarımızda anlattığımız türk-müslüman bir ailenin tahtı ele geçirebilmesi Avrupa’daki gibi) hem bahane ile Çandarlı Halil Paşa’yı öldürtmüş hemde devşirme sistemini getirerek çok kuvvetlenen Ahi teşkilatını çökertmiştir. Peki ama nasıl çökertmiştir?

Küçük yaşlarda alınan devşirmeler etraftan toplanıp sarayda eğitildikten sonra yavaş yavaş devlet kademelerinde bulunan Ahi-Türk çalışanların yerlerine atanmaya başlamıştır. Türk müslümanlığından gelen daha doğrusu Anadolu Alevi inancına sahip olanlar devlet kademelerinden el etek çektirilerek kadrolar devşirmelere bırakılmaya başlanmıştır. Bunun en büyük sebebi türk-müslüman bir ailenin tahtı ele geçirmemesini sağlamaktır. Bu anlayış o kadar ileri boyuttadır ki ticaret ve kolay para kazandıran işlerde bile Ermeni veya Yahudi tüccarlar avantajlı konuma getirilerek burada bile nefes almalarına izin verilmemiştir.

alevi-dervisleri-638x359.jpg

Yani Osmanlı Devleti Türk-Tasavuufi geleneğine sahip olan Türk Alevilere demiştirki “gidin kardeşim tarımla uğraşın çobanlık yapın veya asker olun savaşın fazla devlet erkanına girmeyin”. İşte zamanla gittikçe zayıflayan ve temizlenen kadrolar ile tahtını tehlikeden koruyan Osmanlı Hanedanlığı farklı bir tehlikenin odağında yaşamaya başlamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun başlangıcı Türk-Alevi kökenli olup daha sonradan Türklüğü dışlamış ve bu geleneği bırakarak mezhepçi sünni müslüman akımını tercih etmiştir. Günümüz hala bu uzantıların ceremesini çekmektedir. Bu sebeple ülkemizin yobaz kesimi kulaktan duyduğu şeylerle Alevi denilince irkilir ve iftiraları anlatır. Burada asıl hedef Türk geleneğidir, yaşantısıdır, ahlakıdır, hayat tarzıdır…

“Ben Sultan Beyazıt oğlu Sultan Selim, sen ki ey eşek Türk…”

Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Savaşında karşılaşacağı Şah İsmail’e yazmalarından bir cümle

Toplum geleneksel Ahi teşkilatını zamanla kaybedecek, ticari yaşamı ele geçiren yabancı devşirme kişiler piyasayı kontrol edecektir. Vurgunculuk, bozulan Tımarlı sistemi, rüşvet ve adam kayırma baş gösterecek kısacası ekonomik düzen ve en önemlisi toplumun ahlaki seviyesi düşecektir. Dağlardan arada şehre inen Türkler aşağılanacak, hor görülecek ve toplumdan dışlanacaktır. Sanıldığının aksine Osmanlı vatandaşı kendisini Türk olarak tanımlamaktan kaçınacaktır. Devlet-i Aliyye mensubuyum diyerek Türk’leri dışlayacaktır hor görecektir. Bunlar ilgili bir çok yazı, görüş, yazma, konuşma, hikaye vs. bulunmaktadır. (Örnek olsun diye yukarıya Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail ile girdiği savaştan önce yazdığı mektuptan bir kısım koydum ama çok var koymuyorum).

isid-el-kaide-ve-boko-haramin-osmanlidaki-ornegi-kadizadeliler_1163425_720_400

Orta çağ devletleri içinde kurulan mükemmel sistematik yapı ve Türk-Alevi tarikat ahlakı sayesinde uzun müddet ayakta kalabilen Osmanlı Devleti zaman sonra terk ettiği tasavvufi türk tarikatlarının yerlerine farklı tarikatları geçirmeye başlayacaktır. Bu tarikatlar geçmişteki “ne olursan ol gel” düsturundan ziyade “benim gibi namaz kılacaksın kılmazsan sen kafirsin” düşüncesiyle hareket eden arap tarikat ekolunü sistemimizin içine sokacaktır. Bunun ile iligli de bir Tarikat doğuşu yazısı yazmıştım okuyun mutlaka.

“Fakilerden bir zengin, güzel bir delikanlıya cinsi münasebette bulunurken, ikrahla yüzünü buruşturarak sesleniyor; Topla şu ipek uçkurunu, haram şey değmesin mübarek vücuduma.”

Mevlanadan Sonra Mevlevilik – Abdülbaki Gölpınarlı

Tarikatlar ile iligli yazdığım yazıya örnek olması bakımından yukarıda artık sapkınlıklarını anlattığımız Kadızadeler ve peşi sıra gelen tarikat düşüncesinin dayandıkları gelenek ne yazık ki İmam Gazali felsefesi olmuştur.

İslam dünyasındaki bu gerileme İmam Gazali’nin genel düşünce ve geliştirdiği hayat felesefesi sebebiyle olduğu kabul edilmektedir. Ben İmam Gazali’yi direk suçlamamakla beraber İslam biliminin kendisinden sonra gerilemesinin baş aktörlerden bir tanesi olduğunu düşünüyorum.

Şimdi devam etmeden evvel İslam dünyasında kısa bir felsefi gelişim turuna çıkalım arkadaşlar. Onuda bir sonraki yazımızda anlatalım. Uzun ve dallı budaklı gidiyor biliyorum lakin bunları bilerek Vakıf sistemine gelir isek daha sağlıklı yorumlamada bulunabileceğiz. Yani Vakıf-Ticaret-Siyaset ilişkileri toplumun ahlaki bozulması, İslam coğrafyasının bilimi reddetmesi peşi sıra gelen bir oluşumdur. Anlatacağız acele etmeyin..

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – V

Bir önceki yazıya buradan

Efendim ne dedik? Türklerin islamı kabul etmesiyle beraber bunu kültürleriyle harmanlaması sonucu yeni bir yapı meydana getirildi dedik. Peki yeni yapı derken ne demek istiyoruz? Lan bunun laiklik ve sekülerizm ile ne alakası var?

Bir kere konuyu vakıf sistemine getireceğim için alakası var. İkincisi tarikatların gelişimini ve toplum üzerindeki yansımalarını da anlatmak istiyorum.

Türkistan topraklarında Hoca Ahmet Yesevi önderliğinde bir çok derviş müslümanlığı Anadolu topraklarına yaymaya başladı. Anadolu erenleri ve babaları diye sağda solda gördüğünüz eski türbeler muhtemelen Ahmet Yesevi’nin öğrencileridir. Anadolu Selçuklu devleti hem geleneksel türk kültürü hem de islami anlayış ve hoşgörü yapısı içinde yaşamaya başladı. Mevlana, Yunus Emre, Şeyh Edebali vs. bir çok eren bu topraklarda örnek müslümanlığı ve yaşam biçimleriyle islamiyete önder oldu.

Yani “ben oruç tutuyorum tutmayan o…pu çocuğudur” tarzı bir anlayışın tam tersi “Ben oruç tutuyorum, oruç aç kalmak değil insanın nefsini kontrolüdür. Oruç yürekte aşk ile tutulur gönül ile yaşanır” diyen tarikat hocalarının anlayışıdır. Bu tarikatların amacı islami ve türk geleneğine uygun insan yetiştirmektir. Bunun temeli de Selçuklu geleneğindeki Ahi teşkilatıdır. Peki Ahi teşkilatı nedir?

resized_328b3-623859e2hocaahmedyesevikimdir
Ahmet Yesevi

Ahiliğin günümüzdeki adı kısaca esnaf grubu olarak adlandırılabilir. Anlattığımız tarikat hocaları destekli ve onlardan feyz alan, dürüstlüğe ve onura önem veren, tefeciliği yasaklayan, falza para kazandıysa para kazanamayan arkadaşına destek olan, fazla para kazanmayı uygun görmeyen bunu fakir ile paylaşan, “1 liraya aldım 50 liraya yapıştırdım aki” demeyip “1 liraya aldıysam en fazla 2 liraya satayım ticaret adabına uygun olmalı” diyen, genel olarak misafirperverliğe önem veren, “yanımdaki ekmek fırını çok para kazanıyor bende karşısına açayım parayı vurayım” dediği zaman bunu engelleyen ayıp sayan, ahlaklı, namazında, eline-diline-beline sahip çıkan insanlar topluluğudur. (Ahiler ile ilgili istek olursa genel bir yazı yazabilirim).

Ahi teşkilatı Anadolu Selçuklu Devleti’nin temel taşıdır. Esnafın örnek müslüman anlayışını benimsemiş tasavvufi tarikat desteğiyle adeta kendi içinde sosyal adaleti sağlaması ve vurgunculuğa göz açtırmaması zenginleşmeyi ve bir Türk-İslam anlayışını meydana getirmiştir.

Lakin doğudan gelen Moğol akınları neticesinde vergiye bağlanan Selçuklu Devlet’i gücünü yitirince ve zaman içinde dağılınca bu tarikat erenleri batı topraklara kaçmaya başlamıştır. Şeyh Edebali mesela Osman beyin yanındadır.

Osmanlı devletinin kuruluşu ve bu türk-islam yani tarikat-ahi teşkilatının üzerinde olmuştur. Başarısının sırrı torpilsiz ehli kişilerin görev yerlerine getirilmesi ve ahlakı/onuru öne alan bir anlayış üzerine inşa edilen toplum yapısında gizlidir. Bu ahlaki ve tasavvufi islam anlayışı zaten gavur topraklarında saldırıları da şekillendirmiştir. Saldırma amaçları elbette gaza olmakla beraber “eğer teslim olursanız canınız bize emanet” denmesinin ve bunun adilane bir şekilde yapılmasının gayesi budur.

ahilik-nedir-kurulusu-kurallari-main-img.jpg

Toparlarsak Osmanlı devleti içerisindeki farklı din-mezhep-etnik kökenlerin bir arada yaşamasının sebebi geçmişten gelen Türk kültürünün islami gelenek ile harmanlanması sonucu ortaya çıkan tarikat-ahi teşkilatıdır. Bu düşünce “yahudi o zaman kellesini kesmek sevaptır” demeyerek veya ormanda domuz kovalamak yerine “ben ahlakım, dürüsütlüğüm, yaşantım ve onurum ile yahudiye veya hristiyana örnek olayım böylece müslümanlığa davet edeyim onları da kurtarayım” tarzında bir yaşam felsefesini kabul etmiştir. Alınan yerlerde yaşatılan hoşgörü ve anlayışın temeli budur.

Fakat Osmanlı devletinin ilk 200 yılında işleyen bu gelenek Fatih Sultan Mehmed zamanında kırılacak ve toplum farklı bir yola gidecektir. Onu da bir sonraki yazımızda anlatacağız.

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – IV

Bir önceki yazıya buradan

Evet arkadaşlar Avrupa’nın laik devlet sistemine geçişini ve yaşadıklarını kısaca anlattık. Şimdi gelelim bizim durumumuza. Avrupa’da soylu kesim fakirleri din adamları ile milleti yontarken bizimkiler ne yapıyordu?

Çok ayrıntıya girmeden İslam’ın doğuşu ile işe başlarsak cevabı bulacağız aslında. Avrupa’da hristiyanlık ana din olarak kendini gösterdiği M.S.600 yılların başında Orta Doğu topraklarında yeni bir din ortaya çıktı; Müslümanlık.

Bir önceki yazımızda anlattığımız Din-Tarım devletleri bu topraklarda da hüküm sürmekteydi. Kilise papazları dahil diğer din adamları veya dinsel gelenekler ile bu sağlanmaktaydı. İslamın doğuşu bu geleneklerin ve sözde özgür yaşanan feodal soylu/soysuz yaşam kurallarının kalbine hançer gibi saplandı.

İslam tarihini çocuklarımıza ve insanlarımıza “Peygamber efendimiz Hira dağındaydı sonra ışığı gördü…” şeklinde habire efsaneleştirerek ballandıra ballandıra anlattığımız için bu kısımlardan bahis edilmez. İslam’ın en büyük etkisi toplum yaşantısına katkılarıdır. İslam; din bezirganlarına ve sahte hurafelerden beslenen zengin kesime karşı bir başkaldırıdır aslında. Hz.Muhammed ve ona gelen emirler bu başkaldırının ve sömürü düzeninin kırılmasını sağladı. Peki ama nasıl sağladı?

Hz.Muhammed özet olarak dedi ki;

“İnsanlar dünyada farklı zenginlikte, cinste, renkte ve ırkta olabilir. Fakat onlar Allah katında birdir. Hiç biri bir ötekinden üstün değildir. Hiç bir insan alınıp satılmamalı, hiç bir kadın sırf kadın olduğu için öldürülmemeli hor görülmemeli, hiç bir hayvan zevk için katledilmemeli, hiç bir bitkiye zarar verilmemeli ve korunmalıdır. Tefecelik ile zengin olunmaz, savaşa sadece Allah yolunda sevdiklerinizi korumak için gidilir yani para için birisi uğruna ölünmez. Müslüman fakirlere yardım eder, elindekileri belli oranda dağıtır, zulüm yapmaz vs..”

Dönem içinde kendi çıkarları doğrultusunda yarattıkları tanrılarla alt sınıfı kandıran soylu yöneticiler bu büyük tehlikeyi hemen fark etmişler ve İslam ile savaşa girişmişlerdir. Bu sebeple paralı ordular kurmuşlar fakat İslam yani adalet simgesi ile yaptıkları mücadeleyi kaybetmişlerdir. İslam o kadar hızlı ve etkili bir şekilde alt kesim tarafından benimsenmiştir ki tarihte eşi benzeri yoktur.

cuma-hutbesi-tövbe

Fakat bu yayılmanın ve benimsemenin tek sırrının kelimeler ve ayetler olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Toplumsal olarak kendilerini mecburen alt tabaka gören proleterya sınıfı İslam ile soylu sınıfla aslında eşit olduğu fikrine sıkı sıkıya sarılmıştır. Köle ile zengin beraber camide saf tutmuş ve namaz kılmıştır. Elbette bu belli bir süre gidebilmiştir. Tam olarak anlatılmayan 4 halife dönemi ve sonrasında emeviler ile yaşanan İslami tahribat sonucu günümüze gelen anlayışın da bozulmasına sebebiyet vermiştir. Halife dönemi ile ilgili bir dizi yazı yazmıştım oradan ayrıntılara bakabilirsiniz.

İslamiyet inancını benimseyen atalarımız türkler (ki 200 yıl müslümanlarla savaşlardan sonra benimsemişlerdir) kendi kültür ve geleneklerini İslami usül ve kaideler ile harmanlamışlardır.

Kralların ve filozofların elinde dönüşüm geçirerek farklı mezhep ve fikir ayrılıklarına giren İslamiyetin Türkler tarafından kabulü elbette kısmettir. 1100’lü yıllarda Türkistan topraklarında (şimdiki türk devletleri diyebiliriz) yaşayanlar bahsettiğimiz türk kültür ve geleneğini İslamiyet ile beraber yaşayarak dönem için örnek bir yaşam ve felsefe yapısına sahip olmuşlardır.

Araplar ise 11.y.y. itibariyle İmam Gazali etkisine girecek ve düşünce fikirlerini benimseyerek bilimsiz bir ilimi takip etmeye başlayacaktır.

Bir sonraki yazımıza Türklerin İslamiyet ile beraber yaşam geleneklerini ve İmam Gazali’yi de kısaca anlatıp dönem sonrası Osmanlı’da nasıl dönüşüm geçirdiğini ele alacağız.

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi

Yazmayayım yazmayayım diyorum ama arkadaş o kadar çok duyuyorum ki bu lafları çevremden. İster istemez bunların anlatılmasının gerekliliğini hissediyorum artık. Son günlerde ne yazık ki iki üç kişinin sosyal ortamda tehdit ve saldırısına maruz kaldım. Saldıranların yazdıklarımı yanlış anlaması veya tam okumadan hakaret etmesi ortak özellikleri oldu.

Aslında bir tanesi sonradan özür diledi ama bu genel bir sorun halinde. Neyse ya konu bu değil aslında. Saldırıda bulunanların yakın çevrede yaşaması ve “islami muhafazakarlıklarının” yukarıda olması ortak noktaları. Yani arkadaşlar muhtemelen cumaları kaçırmayan, selam veren alan, içki içmeyen ve aslında büyüğe veya olaya saygılı insanlar. Fakat son zamanların gergin ortamından kaynaklanmasının yanında eğer istedikleri cevap ve yorumları alamazlar ise oldukça sert tepki gösterip saldırabiliyorlar insana. Bunu genellemeyelim falan diyeceğim ama yok kusura bakmayın ama saldırgan bir yapıya sahipler.

36679

İslami hoşgörü diyerek sürekli dile getirilen ve bu temeller üzerine inşa edilmek istenen “İslami Devlet” yapısı işte bu tezatı da içinde barındırmakta. Benim anladığım islami veya dini diyelim değerleri hayatın önüne koyan insan dünya malına ve hayatına önem vermeyen, karşısındakini kırmadan konuşan, saldıranı Allah’a havale eden kişidir. İntikam ve cezalandırma tanrıya bırakılarak adalet için mücadele edilir. Başka dinden/mezhepten/ırktan olanlara saygı gösterilir. Baskı yapılmaz, aşağılanılmaz “ben dinim ile gurur duyuyorum” denilebilir ama “benim dinim doğru sen cehennemde yanacaksın şerefsiz köpek” denmez. Çünkü müslümanlığa göre gayri müslim her insan potansiyel bir müslüman adayıdır ve ona göre yaklaşım sergilenmelidir. Bu sebeple bir lafınız ile dininize belkide kalben yakın olan bir kişi uzaklaşır bunun sorumlusu da siz olursunuz.

Elbette bu yukarıda anlattığım işin kağıt üstünde olanı veyahutta benim için kişisel bazda kalanını teşkil etmektedir. Ne yazık ki iş uygulamaya gelince kişiler hiçte yukarıdaki hoşgörü ve saygıyı sergilememekte, karşısındakine hakaret etmeye ve hatta saldırıya geçmekte bir sakınca görmemekteler. Yaşadığımız çevremizde (toplumda) ve yönetilen dini devletlerde (her hangi bir din) de ne yazık ki böyledir. Burada halktan bazıları kendi inanışının yapay iyi niyetindeki aldanmacılığa kapılarak yukarıda belirttiğimiz hoşgörü devletinin kurulacağına inanmaktadır. Bunu samimi bir şekilde kalbinden söylemektedir. Peki söylediğimiz bu hoşgörü tarihsel süreçte yapılabilmiş midir?

Geçmiş dönem İslam odaklı devletlerdeki yönetim ve devlet anlayışları kutsal kitabın hoşgörüsü ve dirayetinden ziyade çok daha sert ve baskıcı iktidarlar ortaya çıkartmıştır. Bunun sebebi bir çok noktayı içermesiyle beraber ana hatlarıyla karşımıza iki unsuru çıkarmaktadır; Eğitim ve İnsanın Doğal yapısı.

islam-hosgoru

Bu tarz Dini devlet yapısını isteyen ve gerçekten yukarıda belirttiğimiz tarzda yaşayan iyi niyetli insanların bir kısmı kurulacak devlet yapısının zamanla daha iyi bir toplum yapısına doğru kayacağını ve bunun da dini eğitim ile sağlanacağını düşünmektedirler. Diğer kısmı ise mevcut laik eğitim sisteminin zaten islama aykırı olduğunu söyleyerek her türlü değişikliğin şimdiki yapıdan iyi olacağını belirtmektedirler.

Elbette kendi düşüncelerine saygı göstermek ile beraber bu söylenenlere katılmadığımı belirtmek istiyorum. Çünkü elimizdeki en büyük örneklemeler tarihte bulunmaktadır. Bir kere bahsi geçtiği gibi yönetilen bir devlet yapısı tarihte hiç bir zaman kurulmamış ve uygulanamamıştır. Ne İslam ne Hristiyanlık ne Yahudilik ne diğer dinler hiç biri bunu uygulayamadığı gibi dini devlet yapısı zamanla iktidarın halkı sömürüde ve ezmede kullandığı bir araç haline gelerek toplumun dinden uzaklaşmasına, dinin yıpranmasına, dinin amacından uzaklaşmasına ve iç karışıklıklara yönelmesine sebep olmuştur. 

Yukarıda yaptığım saptamaların ayrıntılarını zaten tarih yazılarımda bulabileceğiniz için onlara çok girmeyeceğim. Fakat yine belirttiğim gibi iktidarını dini yönetimsel sisteme geçirerek halkı geçmişteki gibi kandırıp siyasete alet etmek isteyen çevreler, günümüz iyi niyetli müslüman toplumunu kandırmak için bir çok yola başvurmaktalar;

Bunlardan en önemli argümanları elbette “Yeni Bir Tarih” yazıcılığı. Türkiye devlet tarihinin laik temelle kurulduğunu ve geçmiş yazılanların yalan olduğunu bazı “doğru örneklemeler” ile anlatarak kendilerine uygun bir tarih yazma girişimleri en büyük silahları. Bunun için hükümete yakın kolların sivil toplum örgütleriyle çalışarak kendi neferlerini üretme çabalarını görmekteyiz.

cuma-hutbesi-tövbe

İkinci büyük argümanları ise laik demokratik hukuk devletinde olmaması ve yapılmaması gereken gerek tek parti gerekse çok parti döneminde muhafazakar kesime yapılan baskılar ve engellemeler. Yine bunları tekrar tekrar dile getirerek propaganda ekseninde beyinler yıkanmaktadır. En çok anlatılanları örneğin; asılan İskilipli Atıf, Harf Devrimiyle cahil kalma, evlerin basılıp kuran yakılması/toplanması, camilerin ahıra çevrilmesi, laikliğin dinsizlik olarak tanımı, din derslerinin eğitimden çıkartılması, başörtüsü ile okumanın engellenmesi vb. bazıları doğru bazılarının yalan olduğu şeyler…

Üçüncü argüman ise ilki gibi “Yeni Bir İslam” anlayışı. İslam tarihini yeniden yazmaya cesaretleri olmadığından (çünkü ilk 500 yıla yakın dönem kalıplaşmış ve artık öyle kabul edilmiştir) kendilerinin çıkarları doğrultusunda yaratılan dini yapıdır. Bu dini yapıda İslamın bütün değerleri aynen kabul edilir fakat bazı şeyler görmezden gelinir veya öne çıkartılmaz. Bir nevi kendi kendini kandırmaktır aslında. Bu yapı düzeni Osmanlı Devletini bitirmiş ve yıkılışa giden sürece sebep olmuştur. Nasıl anlatayım? Adamın biri banka soydu diyelim ve 10 milyon doları çaldı. Çaldığı bu para ile kendine ev alıp birde fabrika açtı hemen yanına da cami yaptırdı. Fabrikaya insanları aldı onlara ekmek verdi geçimlerini sağladı iş adamı oldu. İşte bu durum için bana göre müslüman bir kişi “helal olmayan yolla” kazanılan bu parayla yapılan işin doğru olmayacağını düşünmeli ve bunu yapanı cezalandırmalıdır. Fakat yaratılan “Yeni Bir İslam” anlayışı çerçevesinde bu olay yadırganmaz hatta tebrik edilir. Bunun açıklaması da “müslümanlara hizmet” ile veyahutta “dinsizliğe karşı savaşta yapılanların kabul edilebileceği” düşüncesine doğru kayar. Bunu sadece banka soygunu ile düşünmeyin; avanta, rüşvet, ihalenin bağlanması, yine bir ihale almaya karşılık vakfa bağış vs. hepsini tabii olarak kapsamaktadır. Bu iddiaların temellerini ise yaratılan yeni “Osmanlı Devletine” atıf yaparak çözmeye çalışıyorlar.

ottoman_jerusalem

Yazdığım üç argümanın kullanılmasıyla beraber aslında olmayan bir tarihsel süreçte, aslında uygulamada bazı yanlışlıkları olan olmayan bazı tarihi şeylerin kullanılmasıyla, aslında dinde olmayan şeylerin “varmış tabi” denilerek “İslami Devletin” temelleri atılmaya çalışılıyor. Hakikat halktan gizlendiği gibi kamuflaj olarak da sürekli “İslamın Kardeşliği” argümanı kullanılıyor.

Aslında sürekli bahsedilen “İslam Kardeşliği” tarihini okursanız öyle olmadığını çok iyi anlayacaksınız. Başta söylediğim İnsan Doğası sanırım İslam Tarihinde devreye girmekte. Neden bu tarihi anlatıyorum? Çünkü kendini müslüman olarak gören arkadaşlarımın bana göre bunlara dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum. Ne diyorduk İslam Tarihi okullarımızda Hz.Muhammed’in ölümünden sonra hızlıca geçilen, kısa iki üç paragraf ile hemencecik Anadolu’ya Türklerin girişiyle müslümanlığı keşfetmesi şeklinde anlatılır. Hani diyorlar ya “Laik cumhuriyet bize tarihi yalan anlatıyor” diye. Aslında “Laik Cumhuriyet” tarihi anlatmıyor(eksik anlatıyor daha doğrusu). Osmanlının ayrıntılarını ve müslümanlık dönemini anlatsa ne vatanseverler ne dindarlar belki itikatlarını yitirir bundan çekiniyor belkide. Neyse bu başka konu şimdi. İslam, Hz.Muhammed’in ölümünden sonra ballandıra ballandıra anlatılan dört halife döneminin iktidar mücadeleleri, suikastler, katliamlar, köle/cariyelik sisteminin kullanımı ve zulüm dönemine giriyor. Kısa bir sürede yaşananlar ve tarihi gelişim anlatılan ütopik anlayışın olmayacağının çok iyi bir kanıtı aslında.

Çok ayrıntılarıyla anlatmamakla beraber özetle  ikinci bölümde Halifelik zamanında gerçekleşen olayları anlatacağım. Hoşçakalın efendim…

Bir sonraki yazıya buradan

Afrikalı Leo

20150822_135415

Kitabımızın yazarı ünlü bir isim olan Amin Maalouf. Kendisinin ilk romanlarından bir tanesi ve gerçekten dönemi hakkında oldukça ilgi çekici ve yine güzel bir anlatımla okunur bir kitap hazırlamış. 1500’lü yıllarda Granada’da yaşayan bir çocuğun yaşam öyküsüyle  romana başlıyoruz. Dönemin tarihi bilgileri de her zamanki gibi kitabın ana temasını oluşturuyor aslında. Yazar kitaplarında dönemde yaşamış ünlü kişileri, kralları, savaşları veya olayları hikayeye ekleyerek anlatıyor. Bu sebeple okuduğunuz da yaşanılan bir olayın benzerini tarihsel süreçte araştırdığınız zaman bulabiliyorsunuz. Elbette biliyorsanız da “aaa bunu da işlemiş” diyebiliyorsunuz. Bu sebeple tarih severlerin çok sevdiği bir isimdir Amin Maalouf.

Efendim Granada krallığında başlıyor dedik. Biraz tarihi bilgi verelim isterseniz. Müslümanlık batı İspanya topraklarında, doğuşunun hemen peşi sıra hızla hüküm sürmeye başlamıştır. Endülüs Emevileri ile başlayan müslümanlığın, aydın bilim ve ilim adamı yetiştirme merkezlerinden bir tanesi olmuştur. Zamanla gücünü yitiren bu bölgede bir çok krallık kurulmakla beraber işte kitabın anlatıldığı 1495 yılında Granada Krallığı bulunmaktaydı. Yaklaşık 800 yıllık islam egemenliği yakın bir dönemde yani 1492 yılında bitecektir. Tam bu noktalara yakın başlayan kitabımızın kahramanı buradan zorunlu olarak Afrika’ya göçmüş, oradan yine arap topraklarına geçmiş, sonrasında Osmanlı’nın Mısır işgali ve Vatikan’da esir düşmesiyle devam eden hayatı anlatılmıştır.

20150729_001859-e1440413617234

20150729_001951

Kitap aslında roman gibi okunmasından ziyade başta dediğim gibi dönem içi tarihsel olayları ve toplum yapısını da anlatmaktadır. Yukarıda resmini koyduğum kitaptan sayfalarda müslümanlığın artık üretkenliğini yitirmesini de eleştiriyor. Bir nevi “ele geçirilme sebebini” kendisinde arıyor denilebilir.

Arkadaşlarımdan bir tanesi “Türklerden ve müslümanlardan nefret ediyor bu adam” dediği yazarın aslında kimseden nefret ettiğini sanmıyorum. Mesela Granada bölümünü anlatırken dönem müslümanlarının toplum yapısını da gözler önüne sermesi sevmediği anlamına gelmez. Babasının bir hristiyan kız çocuğunu köle olarak beğenip alması ve evinde cariye yapması “Müslüman Geleneğe” aykırı değildir aslında. Orta çağ düşüncesi ve günümüz modern hukuk devletinin yarattığı islami düşünce farkıyla ilgili bir yazı yazabilirim aslında. Aşağıda evinde cariye olan bir müslüman kadının olası serzenişi belirtilmiş mesela;

20150729_002219

Yine benim bildiğim tarihteki bazı büyük deprem ve tsunamilerden birisini kitaba koymuş. Bir çok yerde karşılaşılan veba ve cüzzam gibi hastalıkları işlemiş. Zengin ticaret şehirlerini anlatmış. Birde bizi ilgilendiren elbette Yavuz Sultan Selim’in Kahire’nin fethinde yaşananları anlatması sanırım. Kent teslim olmayınca yapılan üç günlük yağmayı, esir olanlar, köle olarak alınanlar ve tecavüze uğrayanlar işlenmiş. Elbette tarihimizde anlatılan ırza namusa düşkün Türk Askeri profiline uymuyor. Belkide bu sebeple böyle “müslümanları ve türkleri sevmiyor” deniliyor. Fakat bunlar yaşanmıştır. Aslında kent teslim oluyor ki Osmanlı devleti kent savaşmadan teslim olur ise gerçekten de bir şey yapmaz. Lakin şehrin yöneticilerinden Tomambay gerilla savaşına girerek sürekli saldırılar düzenliyor ve sultan Yavuz’da buna sinirlenip bir nevi çatışmaya destek olunan veya olduğu düşünülen yerlerde yağma yaptırıyor. Sonuçta tarih boyunca egemenliğini Türklere kaybeden Arap ırkının büyük nefretini kazanıyoruz. Yine neredeyse bütün bilim adamları, filozoflar, tarihi eserler ve değerli ne var ise İstanbul’a götürülüyor. Zaten bu götürme Kanuni Sultan Süleyman adlı padişahımızın zengin devlet yapısının temelini oluşturmaktadır.

Efendim neyse bana sadece Vatikan’da esir düşüp zorla din değiştirip yaşadıkları tuhaf geldi açıkçası. Ne derseniz deyin gerçekten güzel bir kitap. Özellikle dediği gibi tarih sevenlerin mutlaka okuması gerek diye düşünüyorum. Hoşçakalın..