Ali Şeriati

İran’da doğan ve muhtemelen yazdığı yazılar ve düşünceleri dolayısıyla kaçarak yaşadığı İngiltere’de SAVAK tarafından öldürülen büyük bir devrim adamını anlatacağız.

Aslında Ali Şeriati ile ilgili konuşurken İran Devrimi’ninde bilinmesi gerektiği kanısındayım. Belki fırsat bulursam İran Devrimi ile ilgili bir iki yazıda sonradan ekleyebilirim.

Ali Şeriati çocukluğunda yoksul ve alt tabaka insanlar ile yaşama fırsatı bulmuştur. Babası büyük bir alim olan Muhammed Taki Şeriati’dir. Çok küçük yaşta Arapça öğrenip çeviriler bile yapar. 23 yaşındayken (1956) Meşhed Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girer. Burada Ulusal Direniş Cephesi’ne katılınca tutuklanır ve hapse atılır. Kısa süre sonra çıkıp okulunu bitirdikten sonra açılan burslu sınavı kazanıp Fransa’ya Sosyoloji Eğitimi almak için gider.

13925200_1825918820974926_6525417124252832823_n

Fransa’da iken yine rahat durmayan Şeriati burada Cezayir Kurtuluş Hareketi’ni destekleyici yazılar ve görüşler ortaya atar. Saldırıya uğrayıp 3 ay hastanede yatmışlığı bile vardır.

Sosyoloji ve dinler tarihi alanında doktora yapıp İran’a gidecekken (1964) Türkiye’de tutuklanır ve 6 ay hapis yatar. Sonunda serbest bırakılır ve İran’a döner. Fakat üniversiteye kabul edilmez. Lakin kısa süre sonra okuduğu Meşhed Üniversitesi’ne başvurur ve dinler tarihini anlatmaya başlar.

Burada fikirleri ve devrimci düşünceleriyle insanları etkileyen Ali Şeriati için kısa süre sonra zor yıllar başlayacaktır. Şah’ın iktidarda kalması için CIA tarafından kurulmuş olan gizli SAVAK teşkilatı, hakkında tutuklama kararı çıkartarak Ali’yi hapse atar. Yaklaşık iki yıl sonra serbest bırakılır. (1976). Serbest bırakılmasına bırakılır da ne iş bulabilir nede kalacak yer. Ancak gizli toplantılar ile sesini duyurur. Böyle yaşayamayınca 1977 yılında İran’dan kaçar. Lakin sadece 40 gün sonra İngiltere’deki otel odasında 45 yaşında öldürülür.

sadece-devletin-konusma-hakkina-ali-seriati-580x262

Öz’e Dönüş

Ali Şeriati’nin öldürülmesine kadar geçen süreçte ortaya koyduğu fikirler kısa süre sonra yaşanacak İran Devrimi’nin alt tabaka tarafından benimsenmesinde yardımcı olacaktır.

Şeriati insanları “Öz’e Dönmeye” çağırmaktadır. Paki hangi öz? “Dayanağımız, İslami kültürümüzdür ve bu kültürel öze dönüşte şiarımız olacaktır” demektedir.

Bahsettiği İslami özü ise açıkça ortaya koymaktadır;

“İslam var olan haliyle çöküşün, gelenekselciliğin, cehaletin, gericiliğin, şahsa tapıcılığın, tekrarcılığın ana sebebi haline gelmiştir. Oysa hakiki İslami öz; irfan, edebiyat, astronomi ve matematiksel bilimler ve askeri alanlarda yetişen yetenek ve dehalarla kabul gören kültürel bir özdür. Ve öyle bir öz ki Rönesans geçirmiş bir Avrupalı’ya karşı “Ben büyük İslam kültürüne mensubum” diyebileceğimiz bir özdür”

İslam dünyasındaki geri kalmışlığı “Batı bizi sömürüyor” argümanına yaslayıp sıyrılmaktansa şu önemli soruyu gündeme getirmiştir; Batı mı bizi sömürmektedir yoksa biz mi batıya sömürülmekteyiz?

eriati1.jpg

Şeriati’ye göre sömürülmenin sebebi İslami Öz’ün bilerek tahrip edilmesi, İslamın tamamen ahiret kavramıyla halka anlatılarak dünyanın kenara itilmesi ve bilerek sömürülmeye açık hale getirilmesidir.

Yaşadığı süre boyunca hem batının sömürücü düzeni ve kapitalist yaşamı/düzeni eleştirmiş hem de geleneksel ve gerici hale getirilen İslami yobazlık ile mücadele etmiştir. Bu sebeple iki kanat tarafından da düşman ve hain gözüyle bakılmıştır ki bu son derece normaldir.

Komünist İslam Filozofu

Ali Şeriati dünya iktisadi yapılarını, dinlerini ve toplumlarını okumuş ve onları değerlendirdiktek sonra İslami olarak en eşitlikçi sistemin Soslayalizm’de olduğunu düşünmüştür. Ona göre bireysel hırs (güç, arzu, nefis) ve mülkiyet toplumların bozulmasındaki en büyük etkenlerdir.

Cz-2fb7WIAEPObM.jpg

Marksist düşüncenin iktisadi yapısı ile dine karşı tavrını ise ayrı ayrı değerlendirmek gerektiğini de anlatmıştır. Yani soyal devlet yapısının kabul edilebilirliğini tartışırken dine karşı sert tutumunu ancak şimdiki dinlere karşı yapılabileceğini söylemiş ve haklı da bulmuştur.

“Din afyondur” sözü için tarihi süreçlerden bakıldığında çok doğru bir söz olduğunu söyleyen Ali Şeriati gerçek İslam için ise bunun elbetteki kabul edilemeyeceğini söylemiştir. Yaşanan İslam geleneğinin tahripi sebebiyle doğru yoldan uzaklaşılması, devletin sosyal devlet olarak fakirliğe engel olması, yöneten kesimin saraylarda/villalarda zenginlik ile yaşarken fakir halka şükür etmesi gerektiğini anlatmalarının İslama aykırı olduğunu vs. dile getirmiştir.

Genel anlamı ile fakirliği kader olarak görmeyen ve bunun sebeplerini araştıran düşünürleri kendine yakın görmüştür. Bu uğurda rahatsız ettiği kitle elbette fakir ve cahil halkı sömüren devlet yönetimi ve dini tarikat liderleri olmuştur.

CZ1AlU0WkAAaz4q.jpg

Bunların dışında kendini aydın olarak nitelendiren kesimi de kıyasıya eleştirmekten kaçınmamıştır. Aydınların dine saldırı olduğunda koşa koşa gelip eleştirilerini yaptığını ve sırf batı taklidi nedeniyle bunu modernlik diye ülkeye yerleştirdiğinden bahsetmiş, bunun sonucunda batı emperyalizminin kültürünü ve tüketim manyaklığını topluma yerleştirerek şimdiki İslami geleneğin yaratıldığını savunmuştur.

Ölümünden yıllar sonra bile saygıyla anacağımız bir yazar olan Ali Şeriati İslama belli dar kalıplardan bakmamış, doğumundaki devrimci düşünce ve sosyal adalet duygusunun günümüz dünyasında neden yaşanmadığını araştırıp buna çözüm yolları bulmaya çalışarak yaşamını sürdürmüştür.

Ali Şeriati “Din’e karşı Din” ile İslami Öz’ün şimdiki din ile mücadelesini çok güzel anlatmıştır. Başlıca eserlerinin ufkunuzu genişleteceği çok açıktır.

Kendisini saygıyla anıyoruz..

Arapların Gözünden Haçlı Seferleri

Bu yazarın Afrikalı Leo isimli bir kitabını daha buraya aktarmıştım. Bu kitabı ilk çıktığı zaman alıp okumuştum. 11.y.y. ile 13.y.y. tarihleri arasında orta doğu bölgesine gerçekleşen haçlı seferlerini arap dünyasının dilinden anlatıyor.

Daha doğrusu bu zaman aralığında orta doğu güç dengelerini iyi analiz ediyor. Kitap bir roman değil her şeyden evvel. Tarihi bir kitabı romansı bir dille anlatıyor buna dikkat edelim.

Yine önemli noktalardan bir tanesi müslümanlar arasındaki iç mücadelenin de tarihi olarak anlatılması. İhanet edenlerden tutun da Selahaddin Eyyubi gibi büyük bir liderin yaşam kesitlerini kitapta bulabiliyorsunuz.

800px-saladin_and_guy

Benim okuduğum kitaplar arasında böyle bir tarih kitabı yok sanırım. Eğer tarihe merakınız var ise mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. Çünkü sizi sıkmadan masalsı bir anlatımla tarihi öğrettiğini söyleyebilirim. Yine haçlı tehditi sırasında dönem içinde Hasan Sabbah’ın yaptığı suikastler de tarihte gözler önüne serilecek.

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – VII

Bir önceki yazıya buradan

İmam Gazali antik çağ felsefik kitapları okumuş, dönem içinde yaşayan filozofların düşünce yapılarını incelemiş, bunların İslam ile uygunluklarını masaya yatırmış, Aristotales düşüncesini benimseyen İbni Sina ve Farabi’yi eleştirmiştir.

İmam Gazali’nin kısaca “eğer akıl ile kanıtlanamıyor ise vahiy temel alınmalıdır” felsefesi gelecek İslam Bilimi’nin önünü tıkayan ana etkendir. Benzeri antik Yunan filozoflarında Sokrates’ten sonra görülmektedir.

Felsefe biraz karışıktır ki basitçe şöyle özetleyelim; Sokrates atıyorum “sürekli kıyıya vuran dalgalara” bakmış ve “bu dalgalar niçin oluşturulmuştur?” demiş ve bunun üzerinden felsefe yapmıştır. Sokrates öncesi öncesi doğa felsefecileri ise “sürekli kıyıya vuran dalgalara” bakmış ve “bu dalgalar nasıl oluşuyor?” demiş ve bunun üzerinden felsefe yapmıştır. Doğa filozofları (örneğin Thales) doğa yasalarını anlamaya, nasıl meydana geldiklerini tartışarak ispat etmeye, ispat ettikleri şeyi eleştirmenin önemine ve gerçeği aramaya doğru uzanan ilk bilimsel düşüncenin temellerini atmışlardır. Sokrates ise doğa kanunlarının nasıl olduğu ile ilgilenmekten ziyade tanrı tarafından yaratılan insana nasıl bir faydası olduğunu düşünerek felsefi düşüncesini buna yöneltmiştir.

675px-Persian_Scholar_pavilion_in_Viena_UN_(Avicenna).jpg
İbni Sina

İşte benzer bir felsefik düşünce ile sürekli sorgulayan, merak eden, tartışan, doğayı tanımaya çalışan büyük islam felsefecilerini oluşturan yapı İslam Bilimi’nin altın çağı olmuştur (keza antik Yunan tarihinin ilk safhaları gibi). İslam Dünya’sı küçümsenen, yakılan ve yok edilen Antik Yunan felsefesinin koruyucusu olarak eserleri arapçaya tercüme etmiş, kopyalar çıkartmış, latince öğrenmiş ve bilimde önder olarak uygarlığı elinde tutumuştur. Lakin Özellikle Sünni İslam geleneğinde önder kabul edilen El-Eşari ve peşi sıra gelen El-Gazali (İmam Gazali) ise doğa bilimlerinin dinden ayrı düşünülemeyeceğini savunarak (Sokrates gibi) bunu yapanları eleştirmiş hatta dinsiz ilan etmiştir (İslam Bilim’i ile ilgili eserler için Fuat Sezgin’in kitaplarına bakmanızı tavsiye ederim). Bunun ile kalmamış fikirlerinden bazıları saptırılmış bazıları ise doğrudan alınarak bilimin önü tıkanmıştır.

İmam Gazali’nin örneğin Matematik hakkında yazdığı şu cümlelere dikkat edelim;

“Matematik; hesap, hendese ve heyet ilimlerinden ibarettir. Bunların hiç birinde ne müsbet, ne de menfi cihetten dine taaluk eden bir cihet yoktur. Bunlar akli delillerle ispat olunan şeylerdir. Anlaşılıp öğrenildikten sonra inkara mahal kalmaz. Fakat bunlardan iki fenalık doğmuştur. Birincisi şudur: bu ilimleri mutaala eden kimse oradaki incelikleri ve delilleri hayret ve taacüp ile karşılar. Bu yüzden felsfecilere karşı içinde takdir hissi uyanır. Zanneder ki felsefecilerin bütün ilimleri açık olmak ve kuvvetli delile dayanmak hususunda bu ilim gibidir. Sonra felsefecilerin bu küfürünü, Allah’ı inkar ettiklerini, maneviyata kıymet vermediklerini şundan bundan işitir, sırf onları taklit etmek sebebiyle kafir olur. Kendi kendine “din hak bir şey olsaydı, matematiği bu kadar incelemiş olan bu büyük adamlarca malum olurdu, gizli kalmazdı” der, onların küfürünü, inkarını işitince dini inkar etmenin doğru olduğuna kanaat getirir. Başka hiç bir dayanağı olmadığı halde , yalnız böyle bir düşünce ile doğru yoldan çıkan nice adam gördüm.

Bazan bunlar başka ilimlerde de cahil ve ahmak durumuna düşerler. Eskilerin matematiğe ait sözleri delilleri vardır. Fakat ilahiyatta tahminidir. Bunu ancak tecrübe eden, onunla meşgul olan anlar.

Bu sebeple bu ilimlerle fazla meşgul olanları men etmek vacip olur. Çünkü bu ilimler dine taaluk etmezler. Ancak felsefecilere ait ilimlerin başlangıcı olduğu için, felsefecilerin fenalığı ve uğursuzluğu, okuyana sirayet eder. Bununla fazla uğraşanlar içinde dinden çıkmayan, takva gemini başından atmayan pek az kimse vardır.”

EL-MÜNKIZİ MİN-AD-DALLAL – El-Gazali

İmam Gazali’nin bu ve benzer doğa bilimlerini tehlikeli görmesi, peşi sıra yunan filozoflarını dışlayarak dinsizliğe yolların çizileceğini açıklaması neticesinde İslam Bilimi (ister onun dediğini ters anlasın ister anlamasın) 11 y.y.’dan itibaren modern bilimlere soğuk bakmaya başlamıştır. Peşi sıra gelen eleştirel düşünce ve filozoflar arap dünyasında “dinsizlik” ile eş tutulmaya, Allah’ın yarattığı doğayı insan aklı ile sorgulamaktansa vahiye dayandığı söylenen sahte hadis ve hurafelere kaymaya, Kuran’ın ayetlerindeki anlamı özümsemektense ezberleyerek şekilci bir inanışa doğru geçmişlerdir.

Bu sebeple Türklerin kendi kültür ve gelenekleri ile yoğurduğu Türk-İslam tasavvufu arap dünyasında hızla dışlanmıştır. Türkler arap dünyasında “Kötü müslüman” olarak görülmüş hele ki Yavuz Sultan Selim’in halifeliği kılıçla almasından sonra bu nefret daha da artmıştır.

Türklerin geçmiş yazımızda da belirttiğimiz İslam’i değerleri tekrar hatırlması ise çok uzun sürmemiştir. Bahsettiğimiz sebeplerden dolayı devlet ve şehir kadrolarından uzaklaştırılan Türk-Ahi tarikat yapısı yine anlattığımız Gazali ekolüne sahip Sünni Arap tarikat geleneğine doğru kaymıştır.

162432_m.jpg

Arap dünyası ve peşi sıra geleceğimiz Osmanlı toprakları 1550’li yıllarda (Kanuni Sultan Süleyman devrinden bahsediyorum gerileme dönemi cart curt değil daha öncesi) artık doğa bilimlerinin günah olup olmadığını düşünen sapık tarikatların eline geçmiştir. Osmanlı medreselerinde 1550’li yıllardan itibaren hızla artan ve tamamına yayılan Kadızade tarikat kültürü neticesinde Matematik, Coğrafya ve Felsefi bilimlerle beraber doğa bilimler, modern bilimler, fizik, kimya, astronomi vs. medreselerden ve eğitim sisteminden tamamen çıkartılmıştır. Çıkartılan ve öğrenilmesi günah kabul edilen bu derslerin yerine güzel yazma, konuşma, dini düşünce, dini hadis, dini toplum yaşantısı vb. tamamen din eksenli bir eğitim müfredata sokulmuştur. Cahil insanlara “Din eğer eğitimde fazla öğretilmez ise çocuk dinden uzaklaşır ve dinsiz olur. İlk önce müslümanlığı öğrenecek (ilimi) sonra ise gerektiği kadar bilimi öğrenecek” denerek ayetlerin anlamını bilmeden tekrarlandığı, türkçe kuran ayetlerinin öğrenilemeyeceği, matematik/fizik/kimya iyide fazla düşünülmemesi gerektiği (çünkü fazla düşünürsen dinden çıkarsın) vs. anlatılmıştır. Bu arap tarikat düşüncesi kendi yaptığı rüşvet, taciz, hırsızlık, adam kayırma, cinsel istismar vs. olaylarına yine hadisleri veya ayetleri çarptırarak dillendirmiş kısaca; İslam’ı kendi yaşamına değil, kendi yaşamını İslam’a oturtmuştur!

Sonuçta buradan mezun olan veya içinde yaşayan hacı hoca takımı İslam’ın felsefesini öğrenmenin anlamsız olduğunu kabul ederek, ezber yaparak namaz kılmış, rüşveti, sapıklığı, torpili, iki yüzlülüğü İslam gibi topluma anlatarak hem İslam dinini tahrip etmiş hemde İslam Bilimi’nin tam anlamıyla içine etmiştir.

Osmanlı Padişahları kötü dönemlerde Avrupa’da ki kadar olmasa da tarikatları ve atadıkları din adamlarını kullanarak halkı kontrol altında tutmaya çalışmışlardır. Haliyle sonuç olarak siyasete giren her din gibi kendi din adamlarını yetiştirmeye başlamış ve dinen farklı bir noktaya gelinmiştir. Peki ama bunun ne ilgisi var Laiklik ile diyorsunuzdur? Artık gelelim zurnanın öttüğü noktalara ve tarikat-vakıf ilişkilerine. Nihayet diyenlere;

Osmanlı devletinde ilk yıllarda olsun Selçuklu’da olsun rüşvet veya çıkar ile zengin olduğu tespit edilen devlet adamı veya vezirler boğdurulur ve mallarına el konulurdu. Çünkü mal rüşvet ile kazanıldığı için hazineye aktarılmasında bir sakınca görülmezdi. Kazanç “helal” olmadıktan sonra hayrının gelmeyeceği kabul edilir, yapan kınanır, hor görülürdü. Bu düşünceyi uzun uzadıya Türk-Ahi yani Anadolu Aleviliği yaşatısı olarak adlandırmıştık. Zamanla Ahi geleneğini kaybeden çoğu devşirme adamlar piyasayı kontrol etmeye başlamıştır. 1550’li yıllarda Sünni Arap geleneğinin bilimi kenara atarak boşalan Osmanlı kültürüne yerleşmesi sonucu toplum bozulmuş haliyle rüşveti normal görmeye başlamıştır. Kendisi de bulabilirse birilerini tokatlamaya, taciz etmeye, yanındakini batırmaya, piyasayı ele geçirip tefeciliğe başlamıştır. İşte bu rüşvet mekanizmasına yakalanmamak amacıyla tarikatlarla beraber kurdukları farklı bir rüşvet aklama mekanizması yaratmışlardır. Bununda adına ne dediler?;Vakıf…

Bir sonraki yazıda bozulan İslami geleneğe bağlı vakıfları anlatıp artık konuyu yavaştan bağlayacağız arkadaşlar.

Hoşçakalın.

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – IV

Bir önceki yazıya buradan

Evet arkadaşlar Avrupa’nın laik devlet sistemine geçişini ve yaşadıklarını kısaca anlattık. Şimdi gelelim bizim durumumuza. Avrupa’da soylu kesim fakirleri din adamları ile milleti yontarken bizimkiler ne yapıyordu?

Çok ayrıntıya girmeden İslam’ın doğuşu ile işe başlarsak cevabı bulacağız aslında. Avrupa’da hristiyanlık ana din olarak kendini gösterdiği M.S.600 yılların başında Orta Doğu topraklarında yeni bir din ortaya çıktı; Müslümanlık.

Bir önceki yazımızda anlattığımız Din-Tarım devletleri bu topraklarda da hüküm sürmekteydi. Kilise papazları dahil diğer din adamları veya dinsel gelenekler ile bu sağlanmaktaydı. İslamın doğuşu bu geleneklerin ve sözde özgür yaşanan feodal soylu/soysuz yaşam kurallarının kalbine hançer gibi saplandı.

İslam tarihini çocuklarımıza ve insanlarımıza “Peygamber efendimiz Hira dağındaydı sonra ışığı gördü…” şeklinde habire efsaneleştirerek ballandıra ballandıra anlattığımız için bu kısımlardan bahis edilmez. İslam’ın en büyük etkisi toplum yaşantısına katkılarıdır. İslam; din bezirganlarına ve sahte hurafelerden beslenen zengin kesime karşı bir başkaldırıdır aslında. Hz.Muhammed ve ona gelen emirler bu başkaldırının ve sömürü düzeninin kırılmasını sağladı. Peki ama nasıl sağladı?

Hz.Muhammed özet olarak dedi ki;

“İnsanlar dünyada farklı zenginlikte, cinste, renkte ve ırkta olabilir. Fakat onlar Allah katında birdir. Hiç biri bir ötekinden üstün değildir. Hiç bir insan alınıp satılmamalı, hiç bir kadın sırf kadın olduğu için öldürülmemeli hor görülmemeli, hiç bir hayvan zevk için katledilmemeli, hiç bir bitkiye zarar verilmemeli ve korunmalıdır. Tefecelik ile zengin olunmaz, savaşa sadece Allah yolunda sevdiklerinizi korumak için gidilir yani para için birisi uğruna ölünmez. Müslüman fakirlere yardım eder, elindekileri belli oranda dağıtır, zulüm yapmaz vs..”

Dönem içinde kendi çıkarları doğrultusunda yarattıkları tanrılarla alt sınıfı kandıran soylu yöneticiler bu büyük tehlikeyi hemen fark etmişler ve İslam ile savaşa girişmişlerdir. Bu sebeple paralı ordular kurmuşlar fakat İslam yani adalet simgesi ile yaptıkları mücadeleyi kaybetmişlerdir. İslam o kadar hızlı ve etkili bir şekilde alt kesim tarafından benimsenmiştir ki tarihte eşi benzeri yoktur.

cuma-hutbesi-tövbe

Fakat bu yayılmanın ve benimsemenin tek sırrının kelimeler ve ayetler olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Toplumsal olarak kendilerini mecburen alt tabaka gören proleterya sınıfı İslam ile soylu sınıfla aslında eşit olduğu fikrine sıkı sıkıya sarılmıştır. Köle ile zengin beraber camide saf tutmuş ve namaz kılmıştır. Elbette bu belli bir süre gidebilmiştir. Tam olarak anlatılmayan 4 halife dönemi ve sonrasında emeviler ile yaşanan İslami tahribat sonucu günümüze gelen anlayışın da bozulmasına sebebiyet vermiştir. Halife dönemi ile ilgili bir dizi yazı yazmıştım oradan ayrıntılara bakabilirsiniz.

İslamiyet inancını benimseyen atalarımız türkler (ki 200 yıl müslümanlarla savaşlardan sonra benimsemişlerdir) kendi kültür ve geleneklerini İslami usül ve kaideler ile harmanlamışlardır.

Kralların ve filozofların elinde dönüşüm geçirerek farklı mezhep ve fikir ayrılıklarına giren İslamiyetin Türkler tarafından kabulü elbette kısmettir. 1100’lü yıllarda Türkistan topraklarında (şimdiki türk devletleri diyebiliriz) yaşayanlar bahsettiğimiz türk kültür ve geleneğini İslamiyet ile beraber yaşayarak dönem için örnek bir yaşam ve felsefe yapısına sahip olmuşlardır.

Araplar ise 11.y.y. itibariyle İmam Gazali etkisine girecek ve düşünce fikirlerini benimseyerek bilimsiz bir ilimi takip etmeye başlayacaktır.

Bir sonraki yazımıza Türklerin İslamiyet ile beraber yaşam geleneklerini ve İmam Gazali’yi de kısaca anlatıp dönem sonrası Osmanlı’da nasıl dönüşüm geçirdiğini ele alacağız.

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi III

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi serisi toplamda üç yazıdan oluşmaktadır;

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi – I

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi – II 

Kendimi “İşte Gerçek Tarih” diyen geri zekalılar gibi hissettim ama cidden böyle oluyor İslam Tarihi başlangıcı. Özet olarak yazdığım bu dönemin ayrıntıları çok daha kötü ve entrika içeriyor arkadaşlar. Bu sebeple fazla ayrıntıya girmeden sadece olanı yazdım. Mesela örneğin Kerbela Savaşında öldürülen Hz.Hüseyin’in kafası kesilmiş ve mızrağa takılmıştır. Vücudu yarı çıplak soyulmuş cesedi yağmalanmıştır. Yani Yezid öyle bir kin ve nefret içerisindedir ki bunları yaptırmıştır. Hz.Muhammed’in torunu peygamberin ölümünden sadece 48 yıl sonra cesedi parçalanarak öldürülmüş ve öldürenler “İslam Bayrağını” teslim almıştır ki bu süreç oldukça uzundur.

Bunların ışığında görüldüğü üzere bize anlatılan “İslamın Barış Işığı” cümlelerinin aslında Hz.Muhammed’in ölümüyle sonlandığı görülmekte. Yukarıda ki tarihi akışı ilk defa okuyorsanız inanmak gelmiyor insanın içinden. Çünkü son peygamberi görmüş, onun ile beraber yaşamış, savaşmış ve nefes almışsınız yıllarca. Sonra bu dine inanmış ve kalbiniz ile kabul etmişsiniz düşünebiliyor musunuz çok yakın bir zaman sonra yaşananları. Günümüz muhafazakar kesim bu yaşananları “dış mihrakların oyunlarına” bağlıyor gibi görünüyor. Gerçekten öyle mi? Tam olarak bilemiyoruz ama oyunsa bile bu kadar kısa sürede bu denli bir islami grubun dağılması ve iç savaşı daha çok siyasi iktidar ve hırslara dayanıyor gibi görünüyor. İslami anlayışın aslında hiçte anlaşılamadığının bir kanıtı gibi.

45774-kur-an-siirleri-iki-dunya-kardesleri

Ben bunları yaşasam zaten kalpten inandığım için bütün dünya mal varlıklarından vazgeçer ve maneviyat ile günümü geçirir hızlı ve çabucak öbür dünyaya gitmeye uğraşırdım. Bu kadar ayet ve emir gelmiş. Kuran kitaplaştırılmış yahu son peygambere dokunmuşsun konuşmuşsun. Sünnet ve hadisleri görmüşsün dinlemişsin. Sonuç; “Peygamberimiz öldü ben halife olmalıyım” karşı taraf “hayır o olamaz bu halife olsun” diyerek daha ölümü peşinden gelen 4 halifeden (hadi Hz.Ebubekir’i geçelim) hepsi öldürülüyor. Hz.Ali camide öldürülüyor…

Peki peşinden Hz.Hüseyin’in ve destekçilerinin öldürülmesi ne olacak? Kerbela katliamını kim kaç kere nasıl anlatıyor müslüman camiaya. Sanırım durup elimizi vicdanımıza götürüp bunları iyi değerlendirmeliyiz.

Son peygamberi görüp onunla yaşamış, namaz kılmış, ayetleri okuyup yazmış, sünnetlerini nakletmiş insanların ölümü peşi sıra halifelik kavgalarına tutuşması insanoğlunun ne kadar nefsine hakim olamadığının ve kötülük dolu olduğunun kanıtlarıdır. Daha onun ile beraber yaşamış küçük bir grup insan Kuran’da bahsedilen yaşamı becerememişken, karmakarışık hiyerarşik düzende ve bir çok toplum/kültür keşmekeşinde yaşayan insanların ileriki yıllarda bunu becermeleri mümkün müdür?

islamda_savas_hukuku2-702x336

Elbette tarihe baktığımızda mümkün olmadığını görüyoruz zaten. Mümkün değil; çünkü insanoğlu karakter olarak yönetimi ve gücü eline geçirmek istiyor. Alçak gönüllü değil. Bu sebeple dini yönetim yapılanmasında iktidarını kaybetmemek, çocuğuna bırakmak için veya bazı kişileri kendilerine rakip olarak gördüklerinden dolayı sahip oldukları “din temsilciliğini” kötüye kullanmışlar ve kullanacaklardır. Sırf bu sebeple “İslam Tarihi” tam olarak anlatılmamakta ve hayali bir islam devleti görünümlü “Osmanlı İmparatorluğu” yaratılmaktadır. Hayalidir işte; cariyeler ve köle pazarları yoktur, içki, kumar, fuhuş yoktur, herkes cumaya gider, devlet hep adildir, ırk/din/mezhep ayrımı yapmaz, rüşvet yoktur, fakir yoktur, dünyanın hakimiyizdir vs. Halbuki yıkılıştan 100 yıl geçmiş olmasına rağmen etrafındaki insanlar hala bu ayrımları yapmaktadır. Gerçi onun suçunu da “laik devlet” yapısına bozulmaya bağlarlar.

Bu sebeple orta çağ din/tarım imparatorluklarını modern devlet mekanizmaları haline getiren yapılar din devletleri değil, dini eğitim/yönetim kademelerinden uzaklaştıran devletler olmuştur. Ama yıl olmuş 2015 milenyuma girilmiş. Biz hala bu din/tarım devleti zihniyetinden kurtulamamışız ve hala insanlara “laik devlet demek dinsiz devlet demek değildir” cümlesini açıklamaya çalışıyoruz. Anlattıklarım neticesinde yöneleceğiniz dini devlet sistemi hep bahsedilen orta doğu bataklığına sizi sürükleyecektir. Çünkü “dini devlet” taraftarları tarihte hiç yaşanmamış hayali bir “İslami Hoşgörü” hikayesi ile gözlerinizi boyayacaktır. Bu bataklığın yiyeceği din/mezhep/köken ayrımcılığıdır. Tarih tekerrürden ibarettir arkadaşlar. Geçmişinden ders almayan geleceğini de yok eder bunu unutmayın.

Saygılarımla…

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi II

Bir önceki yazımı uzun süre evvel yazmıştım. Okumadıysanız o yazıdan sonra buraya geçin lütfen. Önceki yazımızda anlatılan ve tasvir edilen “İslami Hoşgörü ve Yaşam” kavramının aslında tarihte böyle olmadığını anlatmıştım. İslami hoşgörü ve yaşam tarzı Hz.Muhammed’in dönemi ve onun hemen ölümünden sonra tarihte bir daha pek görülememiştir. Bu ister Asya ister Arap veya Anadolu bölgesinde ki islam devletlerinde veya toplumlarında olsun böyledir. Tarihin içerisindeki Osmanlı İmparatorluğunun aslında İslam Devleti olmadığının ortada olması en büyük örneklerden bir tanesidir. Yine önceki yazıda bundan bahsetmiş ve aslında şu an benimsemeye çalıştığımız “İslami Hoşgörü” yaşantısının laik cumhuriyetle tasavvufi boyutta değerlendirilmeye başlanarak geniş anlamda insanlara yansıtıldığını söylemiştik.

Yani arkadaşlar anlatılmayan ve bahsedilmeyen bir İslami gelişimimiz bulunmakta. Şimdi en başa yani müslümanlığın doğuşu sonrası olayları tarihi olarak ele alalım. Hz.Muhammed dönemi çok anlatıldığı için geçiliyor. Zaten dediğimiz gibi onun hoşgörüsü ve yaşantısı ile bir alakamız yok fazla. Başlayalım ve kısaca anlatalım bakalım. Eminim ki bildiğinizi sandığınız islami tarihine bakışınız değişecektir;

İslam’da ilk ayrılık Hz.Muhammed’in ölümünün ardından meydana gelen halife sorunu sırasında ortaya çıkmıştır. Peygamberin ölümünden sonra Müslümanlar halife sorununa çözüm getirmek için bu mevkiye kimin layık olduğu konusunda aralarında tartışmaya başlarlar. Yaşlı ve saygın Müslümanlar ortaya atılan vasıflara en uygunu olduğu için Hz.Ebubekir’i halife olarak seçerler. Hz.Ebubekir’in seçilmesinde ilk Müslümanlardan olması ve Hz.Peygambere yakınlığı büyük rol oynar (bazı kaynaklar Hz.Ali seçilmesi istendi fakat Hz.Ayşe istemiyor dese de fazla kurcalamanın bir manası yoktur çünkü net değildir). Hz.Ebubekir’in ölümünün ardından Hz.Ömer ikinci halife olarak seçilir. Ardından Hz.Ömer’in düzenlenen bir suikast sonucu ölmesi üzerine hilafet makamına Hz.Osman geçer. Bu arada Hz.Ali’nin şahsî meziyetlerinin bu göreve daha uygun olduğunu düşünerek, asıl halifelik hakkının Hz.Muhammed’in yeğeni ve damadı Hz.Ali’ye ait olduğunu savunanlar ortaya çıkar. Böylece Hz.Osman’ın halife seçilmesi ile birlikte Müslümanlar arasında huzursuzluk ve ayrılıklar ortaya çıkmaya başlar.

sahabe

Hz.Osman’ın da şehit edilmesinin hemen ardından 656’da Hz.Ali halife seçilir. Ancak Hz.Osman’ın öldürülmesi ile birlikte ayrılıklar artık iyice belirginleşir ve Hz.Ali Medine’de istikrarın sağlanması gibi büyük bir sorunla yüz yüze kalır. Aralarında Talha, Zübeyr ve Peygamberin eşi Hz.Ayşe’nin de bulunduğu bir grup Hz.Ali’den Hz.Osman’ın katillerinin bulunarak cezalandırılmasını isterler. Bir süre sonra bu taleplerinin gerçekleşmediğini belirterek Hz.Ali’ye karşı çıkmalarım müteakip 656 yılında tarihe “Cemel Vakası” olarak geçen hadise yaşanır. Yani Hz.Muhammed’in eşi Hz.Ayşe (ilk halifeliğide muhtemelen engellediği Hz.Ali’yi ) Hz.Osman’ı öldürtmek veya öldürenleri gizleme ile itham eder ve halifeyi öldürmek için savaşa kalkışır. Bu vaka olarak bahsettiğimiz bildiğiniz savaştır aslında ve tarihte müslümanlar arasındaki ilk iç savaştır ki Hz.Muhammed’in ölümünden sadece 24 yıl sonra gelinen nokta peşi sıra gelen 3 halifenin ikisinin öldürülmesi ve dördüncüsünün de iç savaş ile halifeliğine başlamasıdır.

Bu olayda aralarında Talha ve Zübeyr’in de bulunduğu önde gelen çok sayıda sahabe ölür. Sonrasında Şam valisi olan Muâviye, Hz.Osman’ın katlinden dolayı kısas talep ederek Hz.Ali’ye biat etmeyi reddedince, 657 yılında Hz.Ali ve Muaviye arasında vuku bulan “Sıffın Savaşı” gerçekleşir. Savaşta zor durumda kalan Muaviye taraftarları Kur’ân’ın hakemliğini talep ederek, mızraklarının ucuna Kur’an yaprakları asarlar. Yapılan görüşmeler sırasında bir sonuca varılamayınca, Hz.Ali’nin saflarında bölünmeler yaşanır. Hz.Ali daha sonra “Haricî” olarak adlandırılacak olan bu ayrılıkçı gruba karşı sert tedbirler almasına rağmen, bu gruba mensup Abdurrahman İbn Mülcem isimli bir şahıs tarafından 661 (660) yılında kendisine karşı gerçekleştirilen bir suikast sonucunda öldürülür. Dolayısıyla Hz.Osman’ın son yıllarında ortaya çıkan ayrılıklar ve anlaşmazlıklar Cemel ve Sıffın savaşlarının ardından daha da belirgin bir duruma gelir ve bu nedenle Hz.Ali’nin halifeliği çok kısa sürer. Hz.Ali’nin halifeliği döneminde şiddetle devam eden bu olaylar, onun 661 yılında şehit edilmesiyle daha da alevlenir.

Hz.Ali’den sonra halifelik makamı altı ay kadar süren Hz.Hasan dönemini bir kenara bırakacak olursak, rakibi olan Muaviye’ye ve daha sonra onun sülalesi Emevilere geçer. Emevi hanedanı halifeliği yaklaşık yüzyıl (661-750) elinde tutarken, Hz.Ali’nin soyundan gelenler ise halifeliği tekrar Emevilerin elinden almak için mücadeleye girerler.

Hz.Ali ve Hz.Fatıma’nın büyük oğlu Hz.Hasan babasının ölümünün hemen ardından bazı Küfeli ailelerin desteğiyle halifeliğini ilan eder; fakat kısa bir süre sonra Muaviye ile anlaşarak halifelikten çekilir. Hz. Hasan’ın ölümünün ardından Şiîler halifeliği Emevilerin elinden tekrar almak ve halifelik makamına Hz.Hasan’ın küçük kardeşi Hüseyin’i geçirmek amacıyla yeniden girişimlerde bulunurlar. Hz.Hüseyin ise kendi taraftarlarına çok güçlü durumda bulunan Muaviye’ye karşı o ölmeden hiçbir girişimde bulunmayacağını söyler.

Kerbela

Halifeliğin babasının ölümüyle elinden alınacağını çok iyi bilen Yezid (Muaviye’nin oğlu ) planını yapar. Babası öldükten hemen sonra Hz.Hüseyin ve ona sâdık kalanlar 10 Muharrem 61 Cuma (10 Ekim 680) tarihinde Kerbela’da 4.000 kişilik Emevi ordusu tarafından katledilirler. Hz.Hüseyin’in Kerbela’da feci bir şekilde şehit edilmesi, Hz. Peygamberin bütün Müslümanlara emaneti durumunda bulunan Ehl-i Beyt’e azami saygı, sevgi ve bağlılık hisleri ile dolu samimi Müslümanları derinden sarsar ve kalplerinde kapanmaz bir yara açılır.

Aslında bu acı hadise, Hz.Ali ve oğullarının haklarını aramak ve intikamlarını almak için, ister samimi ister başka amaçlarla olsun ortaya çıkan bir takım zümrelerin kamuoyu oluşturmasına ve siyasi manada Şiîliğin ilk işaretlerini veren bir takım hareketlerin başlangıç noktası haline gelmesine neden olmuştur. Bu açıdan “Kerbela Vakası” ve ondan sonraki olaylar ilk Şiî hareketlerinin çıkış noktası denebilir.

Süreç içinde oluşan muhalif tavırlar sonucunda Sünnîlik ve Şiîlik arasında keskin ayrımlar ortaya çıkmaya başlar. Daha sonraları Şiiler de kendi aralarında oluşan muhalefetten ötürü çeşitli gruplara ayrılırken, zaman zaman sessiz kalırlar. Bu süreç içerisinde Şiî-Emevî çatışmaları devam ederken, Abbasîler Horasan bölgesinde faaliyetlere başlar. 750’de Büyük Zap Irmağı kıyısında Emeviler ile yapılan savaşı kazanarak, kendi hanedanlıklarını kurmuşlardır. Böylece Hz.Ali döneminden beri Şiilerin Emevilere karşı mücadelesinde önemli bir etmen olan Irak-Suriye çekişmesi, Suriye aleyhine son bulur. Bu süreçte siyasi ayrılık içine giren İslam toplumunda Şiiler yeniden yapılandılar.

Son yazımız ile bu konuyu artık kapatacağız arkadaşlar..

Sonraki yazı için buraya