Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli – Piri Reis/Dünya Haritacılığı ve Takiyüddin Efendi – IV

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi yazı dizisi 4 (yazıdan) oluşmaktadır;

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi-I

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi-II

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi-III

Hemen önceki yazımızın sonunda Müslüman coğrafyasının İslam Aydınlanmasından bir süre sonra gözleme dayalı felsefi biliminden inanca dayalı hayali bilime geçtiğinden bahsetmiştik. Bunun ayrıntılarını dediğimiz gibi Seküler Devlet Tarikat-Vakıf-Ticaret yazılarımızda bulabilirsiniz. Şimdi biraz özetleyelim;

Arap halkları 11.y.y. itibari ile İmam Gazali’yi felsefe olarak daha çok benimsemiş, açıklayamadığı doğa olaylarını akıl ile değil vahiy veya hadis yoluyla öğrenmeye çalışmıştır. Bilmediği şeyler için örneğin “gökyüzü neden mavidir?” diye düşünmüş sebebini araştırmaktansa “fazla kurcalamayalım dinden çıkarım” düşüncesini hayatına yerleştirmiştir. Gazali modern bilimlerin kısmen öğrenilmesi, dahasının dinden çıkmaya götürebileceğini söyleyerek gelişen bilimsel metotların öğrenilmesini de engellemiştir.

Gazali’nin 16.y.y.’da Osmanlı Devleti’nde artan etkisine şaşırmamak gerekmektedir. Medreseler Türk-İslam sentezinden bu ekollere kaydığı için 1550’li yıllardan itibaren Matematik, Coğrafya, Modern Bilimler, Astronomi, Fizik vb. dersler tümden kaldırılarak içi boş din derslerine geçilmiştir. Doğa ve gözlemden uzaklaşan bilim tarikatların amacını saptırmış dini şimdi de gördüğümüz haline getirmiştir. Bu sebeple uygulamalı bilimlerden uzak bir dini inanışın yetiştireceği gençlik gördüğüne inanan, yapılan yanlışı sorgulamayan, hırsızlığa/cinayete/tecavüze sessiz kalan ve zamanla dini yaptırımları çarptırarak kendi dini kanunlarını dinmiş gibi yaşayan insanlara dönüşmüştür. Zaten 400 yıl evvelki hadiseler günümüzde de gözlerimizin önündedir.

Neyse dönelim 1554 yılına. Öldürülen Piri Reis’in yaptığı coğrafya araştırmalarının değerlendirilmemesinin, bir adım daha atılmamasının asıl sebebi budur. Piri Reis cinayetinden sonra Osmanlı Bilim’i ikinci darbeyi hemen peşi sıra ünlü bir astronoma yapacaktır.

Medreselerden modern bilim dersleri günah diye çıkartılırken geçmişten gelen bilimsel tecrübeleri ile büyük bir matematikçi ve astronom olan Taküyiddin Bin Maruf-i sahneye çıkmıştır.

Dönem padişahı III.Murad’ın şehzade iken lalası olan Hoca Saadettin ve büyük veziri Sokullu Mehmed Paşa dönüştürülen medreselerin aksine modern bilimi destekliyorlardı. Bu sebeple sarayda müneccim olarak çalışan Taküyiddin Efendi’nin gökyüzünü incelemesi için büyük bir rasathane yapılması konusunda padişahı ikna ettiler. Aslında ikna etmenin en büyük sebebi namaz vakitlerinin, ramazan zamanı, günlerin ölçümü ve gelecek hakkında bilgi verilme vb. konularının tam anlamıyla tekrar kontrol ve ölçülmesinin istenmesiydi. Daha doğrusu padişaha bu şekilde anlattılar ve köstek olanlara da bu şekilde durumu naklettiler. Padişah ana amacın bu olması yanında araştırmalarında destekçisi olarak rasathane kurulması için tam 10 bin altını Taküyiddin Efendi’ye verdi.

Taküyiddin Efendi bütün parayı harcayarak 1577 yılında o zaman için dünyanın en büyük gözlem evini inşa ettirdi ve çalışmalara başladı. Taküyiddin Efendi sadece gelecek ile ilgili atıp tutan bir adam değildi. Mühendis ve mucitti…

Mekanik saat, gönye, kum saati, gök küreleri, pergel ve cetvel gibi mesleki araçlarla doldurduğu rasathane aletlerini bizzat kendisi imal ettiği gibi içine güzel de bir kütüphane yaptırmıştı. Trigonometri alanında bir çok çalışma yapmış, şimdi bile kullandığımız sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjantın tanımlarını verdiği gibi ispatlarını yapmış ve cetvellerini hazırlamıştır. 10’lu sistemle çarpma, bölme, karekök alma yollarını ortaya koydu. Gezegenleri, ayı, meteorları ve güneşi izliyor güneş sistemi ile ilgili çalışmalar yapıyordu.

Evet Osmanlı Devleti dönem içinde bu tip çalışmaları bireysel gayretler ile devam ettirirken ne yazık ki medreselerde uygulamalı dersler günah olduğu için kaldırılırken kafamızı batıya çevirelim şimdi. Taküyiddin efendi niçin rasathane kurdurup araştırmalarını buna yoğunlaştırmak istiyor cevabını bulacağız;

kopernik-1-.jpg
Nicolaus Copernicus (Kopernik)

1543 yılında Nicolaus Copernicus “De revolutionibus orbium coelestium” (Göksel kürelerin devinimleri üzerine) isimli yapıtıyla “Güneş Sistemini” tanımlamış yer yerinden oynamıştır. Copernicus (Kopernik) uzun süre önce bir çok kez kanıtlamaya çalıştığı teorisini büyük bir tepki çekeceği için yayınlamaktan korkmuş, dine karşı geleceği için aforoz edilmekten endişe etmiştir. Bu sebeple ancak tam öleceği zaman kitabını basım için teslim etmiş, 70 yaşında kitabı bastırıp hayata veda etmiştir. Bilim dünyasında eleştirel düşünce “yoksa Dünya evrenin merkezinde değil mi?” noktasına kayarken doğuda 1577 yılında Taküyiddin bu çalışmaların devamını getirmek istemektedir. Çünkü batıda ki dini yobazlık bu çalışmaları “Kutsal kitaba aykırı” diyerek kabul etmek istememiştir. Devamını getirmek isteyen bilim adamının adı; Taküyiddin Bin Maruf-i’dir!

Getirmektedir ama yobazlık, cahillik ve ikiyüzlülük ne yazık ki söylemek istemiyorum lakin tarikat adamları yüzünden araştırmaları engellenmiştir. Olayların başlangıcı Kasım 1577 tarihi başlarında yaşanan bir dizi olaydır. Gökyüzünde izlenen yıldız kaymasını yorumlayan Taküyiddin Efendi bunu “hayra olacak, güzel günler göreceğiz” şeklinde sallamış lakin peşi sıra veba salgını başlamıştır.

Taküyiddin Efendi’nin en büyük destekçisi Hoca Saadettin ile dönem şeyhülislamı Ahmed Şemseddin Efendi kavgalıydı. İşte bu iki olay dolayısıyla yeni yapılan rasathane hakkında “Rasathanede meleklerin bacakları gözlendiği” için bunların olduğu halk arasında konuşulmaya başlandı. Şeyhülislam Ahmed Şemseddin Efendi padişaha sürekli yapılan bu araştırmaların günah olduğunu, modern bilimlerin ancak felaket getireceğini telkin etmiştir. (Anlattığımız Tarikat yazılarımızda ayrıntılı bir şekilde bu dönemi işledik arkadaşlar)

“Gözlem yapmak uğursuzluk getirir. Meleklerin sırlarını küstahça anlamaya çalışmanın vahim sonuçları çok açıktır. Gözlem yapılan hiçbir memlekette işler yolunda gitmemiş ve devlet yapısı mutlaka zelzeleye uğramıştır.”

Şeyhülislam Ahmed Şemseddin Efendi

Böyle mücadeleler ile geçen kısa bir süre zarfında yapabildiği kadar araştırma yapan Taküyiddin Efendi’ye son darbeyi 1580 yıllarında yaşanan küçük bir deprem yaşatmıştır. Depremin “Rasathanedeki gözlem aletleriyle meleklerin bacaklarını dikizledikleri yüzünden” olduğuna inananın halk galeyan ile ayaklanmış ve saray önünde gece yarısı toplanmıştır. Yine hamile bir kadının rasathane önünden geçtikten sonra düşük yapması da bu galeyanın etkilerindendir.

III.Murad sonunda ikna olarak Kaptanı Derya Kılıç Ali Paşa’ya emir vererek gecesinden top atışlarıyla rasathaneyi yıktırtmıştır. Bütün araştırma aletleri yok edilmiştir. Taküyiddin ise dışlanmış zaten kısa bir süre sonrada kahrından 1583 yılında ölmüştür.

36290_08_1024.jpg
Galileo Galilei

Bilim işte bu tarihte Osmanlı Devleti için tam anlamı ile biterken batıda ünlü bilim adamı Galileo Galilei 1500’lü yılların sonunda Taküyiddin’in yaptığı çalışmaların üzerinden devam etmiş ve Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü kanıtlamıştır! Sadece Galilei değil hep bahsediyoruz artık Avrupa (yani batı) kısmi bağımsız üniversiteler ve aristokratlar sayesinde bağnazlığa karşı mücadeleyi kazanıyordu. Copernicus bir rahipti ve kiliseden korktuğu için çalışmalarını saklamak zorunda kaldı. Fakat bir çok yerde bu araştırmaları bulup okuyan ve devamını getiren bilim adamları vardı. Almanya’da Johannes Kepler, İngiltere’de Thomas Digges ve Oxford Üniversitesinden Thomas Harriot, İspanya’da Dieogo De Zuniga, İtalya’da bahsettik Galileo Galilei ve Giordano Bruno.. ve daha ismini yazmadığım niceleri özellikle Alman bilim adamları bu görüşe sahip çıktılar.

Günümüzde bile hala modern uygulamalı bilimlerin önemi ve halk tarafından benimsenmemesinin sebebi işte bu Gazali ekolünün hayatın içine sokulmasından kaynaklanmaktadır. Etrafınızda duyduğunuz “fizikteki dalga hareketi ne işime yarayacak?” veyahutsa “sinüsü öğrenip ne yapacağım araba mı aldıracak?” tarzı düşünce yapısı bu sakat zihniyetten kaynaklanmaktadır. Gazali ekolü modern bilimleri öğrenmeyi gereksiz kıldığından  (Elbette Gazali’yi öyle anlama isteği) İslam devletleri 1000 yıldır bilimde, teknolojide, coğrafyada, tıpta ve dolayısıyla sanatta geri kalmıştır ve geri kalmaya da mahkumdur!

Copernicus’in teoremini bağımsız üniversitelerde tartışıp cesurca “evet doğrudur” diyen bilim adamları sebebiyle Almanya büyük bir devlet olmuş, bu sebeple son 200 yılın en başarılı bilim adamları bu yörelerden çıkmıştır. Yani “Alman yapıyor işte yauw” deyip fırsat bulunca da batıyı her aşağılamamızdaki iki yüzlülük o rasathanenin yıkılmasında gizlidir.

Kendi beceriksizliğimiz ve bağnaz İslam’i öğretimiz neticesinde bilimsel bir teorem bile çıkartamayacak, söyleyeceğimiz tek şey “batı bize engel oluyor” dan öteye gidemeyecektir.

Kendi beceriksizliğimiz ve bağnaz İslam’i öğretisi neticesinde üreteceğimiz tek şey zikirmatikler, hacca giden robotlar, papaz eriklerinin imam eriğine çevrilme projeleri olacaktır.

Kendi beceriksizliğimiz ve bağnaz İslam’i öğretisi neticesinde felsefeyi bilmeden öğrenilmeye çalışılan dinin gittiği yer kadercilik, hurafe, sorgulamadan üzerine atlanan hadisli ezbercilikten öteye gidemeyecektir.

1550’li yıllarda terk edilen modern bilimsel eğitimlerin yeni kurulan cumhuriyet ile bir miktar tekrar canlanırken (Yakın Kültür Tarihi) şu anda artık terk edildiğini görüp kahrolmamak, ülkemizin geleceği hakkında endişe duymamak elde değildir. Hep söylediğimiz gibi tarih tekerrürden ibaret olup ülkenin seçtiği bağnaz yoldan hayır gelmeyeceğini söylüyor ve bu yazı dizisini de sonlandırıyorum.

Bilim ile kalın hoşça kalın.

Reklamlar

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – VII

Bir önceki yazıya buradan

İmam Gazali antik çağ felsefik kitapları okumuş, dönem içinde yaşayan filozofların düşünce yapılarını incelemiş, bunların İslam ile uygunluklarını masaya yatırmış, Aristotales düşüncesini benimseyen İbni Sina ve Farabi’yi eleştirmiştir.

İmam Gazali’nin kısaca “eğer akıl ile kanıtlanamıyor ise vahiy temel alınmalıdır” felsefesi gelecek İslam Bilimi’nin önünü tıkayan ana etkendir. Benzeri antik Yunan filozoflarında Sokrates’ten sonra görülmektedir.

Felsefe biraz karışıktır ki basitçe şöyle özetleyelim; Sokrates atıyorum “sürekli kıyıya vuran dalgalara” bakmış ve “bu dalgalar niçin oluşturulmuştur?” demiş ve bunun üzerinden felsefe yapmıştır. Sokrates öncesi öncesi doğa felsefecileri ise “sürekli kıyıya vuran dalgalara” bakmış ve “bu dalgalar nasıl oluşuyor?” demiş ve bunun üzerinden felsefe yapmıştır. Doğa filozofları (örneğin Thales) doğa yasalarını anlamaya, nasıl meydana geldiklerini tartışarak ispat etmeye, ispat ettikleri şeyi eleştirmenin önemine ve gerçeği aramaya doğru uzanan ilk bilimsel düşüncenin temellerini atmışlardır. Sokrates ise doğa kanunlarının nasıl olduğu ile ilgilenmekten ziyade tanrı tarafından yaratılan insana nasıl bir faydası olduğunu düşünerek felsefi düşüncesini buna yöneltmiştir.

675px-Persian_Scholar_pavilion_in_Viena_UN_(Avicenna).jpg
İbni Sina

İşte benzer bir felsefik düşünce ile sürekli sorgulayan, merak eden, tartışan, doğayı tanımaya çalışan büyük islam felsefecilerini oluşturan yapı İslam Bilimi’nin altın çağı olmuştur (keza antik Yunan tarihinin ilk safhaları gibi). İslam Dünya’sı küçümsenen, yakılan ve yok edilen Antik Yunan felsefesinin koruyucusu olarak eserleri arapçaya tercüme etmiş, kopyalar çıkartmış, latince öğrenmiş ve bilimde önder olarak uygarlığı elinde tutumuştur. Lakin Özellikle Sünni İslam geleneğinde önder kabul edilen El-Eşari ve peşi sıra gelen El-Gazali (İmam Gazali) ise doğa bilimlerinin dinden ayrı düşünülemeyeceğini savunarak (Sokrates gibi) bunu yapanları eleştirmiş hatta dinsiz ilan etmiştir (İslam Bilim’i ile ilgili eserler için Fuat Sezgin’in kitaplarına bakmanızı tavsiye ederim). Bunun ile kalmamış fikirlerinden bazıları saptırılmış bazıları ise doğrudan alınarak bilimin önü tıkanmıştır.

İmam Gazali’nin örneğin Matematik hakkında yazdığı şu cümlelere dikkat edelim;

“Matematik; hesap, hendese ve heyet ilimlerinden ibarettir. Bunların hiç birinde ne müsbet, ne de menfi cihetten dine taaluk eden bir cihet yoktur. Bunlar akli delillerle ispat olunan şeylerdir. Anlaşılıp öğrenildikten sonra inkara mahal kalmaz. Fakat bunlardan iki fenalık doğmuştur. Birincisi şudur: bu ilimleri mutaala eden kimse oradaki incelikleri ve delilleri hayret ve taacüp ile karşılar. Bu yüzden felsfecilere karşı içinde takdir hissi uyanır. Zanneder ki felsefecilerin bütün ilimleri açık olmak ve kuvvetli delile dayanmak hususunda bu ilim gibidir. Sonra felsefecilerin bu küfürünü, Allah’ı inkar ettiklerini, maneviyata kıymet vermediklerini şundan bundan işitir, sırf onları taklit etmek sebebiyle kafir olur. Kendi kendine “din hak bir şey olsaydı, matematiği bu kadar incelemiş olan bu büyük adamlarca malum olurdu, gizli kalmazdı” der, onların küfürünü, inkarını işitince dini inkar etmenin doğru olduğuna kanaat getirir. Başka hiç bir dayanağı olmadığı halde , yalnız böyle bir düşünce ile doğru yoldan çıkan nice adam gördüm.

Bazan bunlar başka ilimlerde de cahil ve ahmak durumuna düşerler. Eskilerin matematiğe ait sözleri delilleri vardır. Fakat ilahiyatta tahminidir. Bunu ancak tecrübe eden, onunla meşgul olan anlar.

Bu sebeple bu ilimlerle fazla meşgul olanları men etmek vacip olur. Çünkü bu ilimler dine taaluk etmezler. Ancak felsefecilere ait ilimlerin başlangıcı olduğu için, felsefecilerin fenalığı ve uğursuzluğu, okuyana sirayet eder. Bununla fazla uğraşanlar içinde dinden çıkmayan, takva gemini başından atmayan pek az kimse vardır.”

EL-MÜNKIZİ MİN-AD-DALLAL – El-Gazali

İmam Gazali’nin bu ve benzer doğa bilimlerini tehlikeli görmesi, peşi sıra yunan filozoflarını dışlayarak dinsizliğe yolların çizileceğini açıklaması neticesinde İslam Bilimi (ister onun dediğini ters anlasın ister anlamasın) 11 y.y.’dan itibaren modern bilimlere soğuk bakmaya başlamıştır. Peşi sıra gelen eleştirel düşünce ve filozoflar arap dünyasında “dinsizlik” ile eş tutulmaya, Allah’ın yarattığı doğayı insan aklı ile sorgulamaktansa vahiye dayandığı söylenen sahte hadis ve hurafelere kaymaya, Kuran’ın ayetlerindeki anlamı özümsemektense ezberleyerek şekilci bir inanışa doğru geçmişlerdir.

Bu sebeple Türklerin kendi kültür ve gelenekleri ile yoğurduğu Türk-İslam tasavvufu arap dünyasında hızla dışlanmıştır. Türkler arap dünyasında “Kötü müslüman” olarak görülmüş hele ki Yavuz Sultan Selim’in halifeliği kılıçla almasından sonra bu nefret daha da artmıştır.

Türklerin geçmiş yazımızda da belirttiğimiz İslam’i değerleri tekrar hatırlması ise çok uzun sürmemiştir. Bahsettiğimiz sebeplerden dolayı devlet ve şehir kadrolarından uzaklaştırılan Türk-Ahi tarikat yapısı yine anlattığımız Gazali ekolüne sahip Sünni Arap tarikat geleneğine doğru kaymıştır.

162432_m.jpg

Arap dünyası ve peşi sıra geleceğimiz Osmanlı toprakları 1550’li yıllarda (Kanuni Sultan Süleyman devrinden bahsediyorum gerileme dönemi cart curt değil daha öncesi) artık doğa bilimlerinin günah olup olmadığını düşünen sapık tarikatların eline geçmiştir. Osmanlı medreselerinde 1550’li yıllardan itibaren hızla artan ve tamamına yayılan Kadızade tarikat kültürü neticesinde Matematik, Coğrafya ve Felsefi bilimlerle beraber doğa bilimler, modern bilimler, fizik, kimya, astronomi vs. medreselerden ve eğitim sisteminden tamamen çıkartılmıştır. Çıkartılan ve öğrenilmesi günah kabul edilen bu derslerin yerine güzel yazma, konuşma, dini düşünce, dini hadis, dini toplum yaşantısı vb. tamamen din eksenli bir eğitim müfredata sokulmuştur. Cahil insanlara “Din eğer eğitimde fazla öğretilmez ise çocuk dinden uzaklaşır ve dinsiz olur. İlk önce müslümanlığı öğrenecek (ilimi) sonra ise gerektiği kadar bilimi öğrenecek” denerek ayetlerin anlamını bilmeden tekrarlandığı, türkçe kuran ayetlerinin öğrenilemeyeceği, matematik/fizik/kimya iyide fazla düşünülmemesi gerektiği (çünkü fazla düşünürsen dinden çıkarsın) vs. anlatılmıştır. Bu arap tarikat düşüncesi kendi yaptığı rüşvet, taciz, hırsızlık, adam kayırma, cinsel istismar vs. olaylarına yine hadisleri veya ayetleri çarptırarak dillendirmiş kısaca; İslam’ı kendi yaşamına değil, kendi yaşamını İslam’a oturtmuştur!

Sonuçta buradan mezun olan veya içinde yaşayan hacı hoca takımı İslam’ın felsefesini öğrenmenin anlamsız olduğunu kabul ederek, ezber yaparak namaz kılmış, rüşveti, sapıklığı, torpili, iki yüzlülüğü İslam gibi topluma anlatarak hem İslam dinini tahrip etmiş hemde İslam Bilimi’nin tam anlamıyla içine etmiştir.

Osmanlı Padişahları kötü dönemlerde Avrupa’da ki kadar olmasa da tarikatları ve atadıkları din adamlarını kullanarak halkı kontrol altında tutmaya çalışmışlardır. Haliyle sonuç olarak siyasete giren her din gibi kendi din adamlarını yetiştirmeye başlamış ve dinen farklı bir noktaya gelinmiştir. Peki ama bunun ne ilgisi var Laiklik ile diyorsunuzdur? Artık gelelim zurnanın öttüğü noktalara ve tarikat-vakıf ilişkilerine. Nihayet diyenlere;

Osmanlı devletinde ilk yıllarda olsun Selçuklu’da olsun rüşvet veya çıkar ile zengin olduğu tespit edilen devlet adamı veya vezirler boğdurulur ve mallarına el konulurdu. Çünkü mal rüşvet ile kazanıldığı için hazineye aktarılmasında bir sakınca görülmezdi. Kazanç “helal” olmadıktan sonra hayrının gelmeyeceği kabul edilir, yapan kınanır, hor görülürdü. Bu düşünceyi uzun uzadıya Türk-Ahi yani Anadolu Aleviliği yaşatısı olarak adlandırmıştık. Zamanla Ahi geleneğini kaybeden çoğu devşirme adamlar piyasayı kontrol etmeye başlamıştır. 1550’li yıllarda Sünni Arap geleneğinin bilimi kenara atarak boşalan Osmanlı kültürüne yerleşmesi sonucu toplum bozulmuş haliyle rüşveti normal görmeye başlamıştır. Kendisi de bulabilirse birilerini tokatlamaya, taciz etmeye, yanındakini batırmaya, piyasayı ele geçirip tefeciliğe başlamıştır. İşte bu rüşvet mekanizmasına yakalanmamak amacıyla tarikatlarla beraber kurdukları farklı bir rüşvet aklama mekanizması yaratmışlardır. Bununda adına ne dediler?;Vakıf…

Bir sonraki yazıda bozulan İslami geleneğe bağlı vakıfları anlatıp artık konuyu yavaştan bağlayacağız arkadaşlar.

Hoşçakalın.

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – VI

Önceki yazıya buradan

Osmanlı devleti neredeyse 200 yıl süren Tasavvufi İslam ve Türk Ahi geleneğini devam ettirmiştir. Ahi geleneği ile hareket eden devlet adamları türk müslüman anlayışını islami kültürü ile birleştirmiştir. Artık bununda adını koyalım bu Türk İslam geleneği yani Anadolu Aleviliği’dir.

Aleviliğin ülkemizde çeşitleri olduğu için derinlerine hiç girmeyeceğim. Fakat anlattığım Anadolu Aleviliği bu düstur üzerine inşa edilmiştir. Ne demiştik?; Fatih Sultan Mehmed gelene kadar bu böyle gitmiştir. Peki ne yapmıştır Fatih Sultan Mehmed?

Osmanlı tarih yazılarımızda ki Fatih bölümünde bunun ile ilgili bilgi vermiştik aslında. Babasının da veziri olan Osmanlı Tarihi’ndeki en kuvvetli ve zengin adam olan Ahi Çandarlı Halil Paşa İstanbul fethinden sonra hemen tutuklatıldı peşinden hapse atılıp öldürüldü. Ayrıntılarını orada yazdım. Bunun ana sebebi Türk Müslüman olan Çandarlı Halil Paşa’nın tahtın varisliğine karşı çok kuvvetlenmesiydi. Devleti o idare ediyor, her atamayı o yapıyor, mal varlığıyla dudak uçuklatıyordu. Bundan çok korkan Fatih Sultan Mehmed (geçmiş yazılarımızda anlattığımız türk-müslüman bir ailenin tahtı ele geçirebilmesi Avrupa’daki gibi) hem bahane ile Çandarlı Halil Paşa’yı öldürtmüş hemde devşirme sistemini getirerek çok kuvvetlenen Ahi teşkilatını çökertmiştir. Peki ama nasıl çökertmiştir?

Küçük yaşlarda alınan devşirmeler etraftan toplanıp sarayda eğitildikten sonra yavaş yavaş devlet kademelerinde bulunan Ahi-Türk çalışanların yerlerine atanmaya başlamıştır. Türk müslümanlığından gelen daha doğrusu Anadolu Alevi inancına sahip olanlar devlet kademelerinden el etek çektirilerek kadrolar devşirmelere bırakılmaya başlanmıştır. Bunun en büyük sebebi türk-müslüman bir ailenin tahtı ele geçirmemesini sağlamaktır. Bu anlayış o kadar ileri boyuttadır ki ticaret ve kolay para kazandıran işlerde bile Ermeni veya Yahudi tüccarlar avantajlı konuma getirilerek burada bile nefes almalarına izin verilmemiştir.

alevi-dervisleri-638x359.jpg

Yani Osmanlı Devleti Türk-Tasavuufi geleneğine sahip olan Türk Alevilere demiştirki “gidin kardeşim tarımla uğraşın çobanlık yapın veya asker olun savaşın fazla devlet erkanına girmeyin”. İşte zamanla gittikçe zayıflayan ve temizlenen kadrolar ile tahtını tehlikeden koruyan Osmanlı Hanedanlığı farklı bir tehlikenin odağında yaşamaya başlamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun başlangıcı Türk-Alevi kökenli olup daha sonradan Türklüğü dışlamış ve bu geleneği bırakarak mezhepçi sünni müslüman akımını tercih etmiştir. Günümüz hala bu uzantıların ceremesini çekmektedir. Bu sebeple ülkemizin yobaz kesimi kulaktan duyduğu şeylerle Alevi denilince irkilir ve iftiraları anlatır. Burada asıl hedef Türk geleneğidir, yaşantısıdır, ahlakıdır, hayat tarzıdır…

“Ben Sultan Beyazıt oğlu Sultan Selim, sen ki ey eşek Türk…”

Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Savaşında karşılaşacağı Şah İsmail’e yazmalarından bir cümle

Toplum geleneksel Ahi teşkilatını zamanla kaybedecek, ticari yaşamı ele geçiren yabancı devşirme kişiler piyasayı kontrol edecektir. Vurgunculuk, bozulan Tımarlı sistemi, rüşvet ve adam kayırma baş gösterecek kısacası ekonomik düzen ve en önemlisi toplumun ahlaki seviyesi düşecektir. Dağlardan arada şehre inen Türkler aşağılanacak, hor görülecek ve toplumdan dışlanacaktır. Sanıldığının aksine Osmanlı vatandaşı kendisini Türk olarak tanımlamaktan kaçınacaktır. Devlet-i Aliyye mensubuyum diyerek Türk’leri dışlayacaktır hor görecektir. Bunlar ilgili bir çok yazı, görüş, yazma, konuşma, hikaye vs. bulunmaktadır. (Örnek olsun diye yukarıya Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail ile girdiği savaştan önce yazdığı mektuptan bir kısım koydum ama çok var koymuyorum).

isid-el-kaide-ve-boko-haramin-osmanlidaki-ornegi-kadizadeliler_1163425_720_400

Orta çağ devletleri içinde kurulan mükemmel sistematik yapı ve Türk-Alevi tarikat ahlakı sayesinde uzun müddet ayakta kalabilen Osmanlı Devleti zaman sonra terk ettiği tasavvufi türk tarikatlarının yerlerine farklı tarikatları geçirmeye başlayacaktır. Bu tarikatlar geçmişteki “ne olursan ol gel” düsturundan ziyade “benim gibi namaz kılacaksın kılmazsan sen kafirsin” düşüncesiyle hareket eden arap tarikat ekolunü sistemimizin içine sokacaktır. Bunun ile iligli de bir Tarikat doğuşu yazısı yazmıştım okuyun mutlaka.

“Fakilerden bir zengin, güzel bir delikanlıya cinsi münasebette bulunurken, ikrahla yüzünü buruşturarak sesleniyor; Topla şu ipek uçkurunu, haram şey değmesin mübarek vücuduma.”

Mevlanadan Sonra Mevlevilik – Abdülbaki Gölpınarlı

Tarikatlar ile iligli yazdığım yazıya örnek olması bakımından yukarıda artık sapkınlıklarını anlattığımız Kadızadeler ve peşi sıra gelen tarikat düşüncesinin dayandıkları gelenek ne yazık ki İmam Gazali felsefesi olmuştur.

İslam dünyasındaki bu gerileme İmam Gazali’nin genel düşünce ve geliştirdiği hayat felesefesi sebebiyle olduğu kabul edilmektedir. Ben İmam Gazali’yi direk suçlamamakla beraber İslam biliminin kendisinden sonra gerilemesinin baş aktörlerden bir tanesi olduğunu düşünüyorum.

Şimdi devam etmeden evvel İslam dünyasında kısa bir felsefi gelişim turuna çıkalım arkadaşlar. Onuda bir sonraki yazımızda anlatalım. Uzun ve dallı budaklı gidiyor biliyorum lakin bunları bilerek Vakıf sistemine gelir isek daha sağlıklı yorumlamada bulunabileceğiz. Yani Vakıf-Ticaret-Siyaset ilişkileri toplumun ahlaki bozulması, İslam coğrafyasının bilimi reddetmesi peşi sıra gelen bir oluşumdur. Anlatacağız acele etmeyin..

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – IV

Bir önceki yazıya buradan

Evet arkadaşlar Avrupa’nın laik devlet sistemine geçişini ve yaşadıklarını kısaca anlattık. Şimdi gelelim bizim durumumuza. Avrupa’da soylu kesim fakirleri din adamları ile milleti yontarken bizimkiler ne yapıyordu?

Çok ayrıntıya girmeden İslam’ın doğuşu ile işe başlarsak cevabı bulacağız aslında. Avrupa’da hristiyanlık ana din olarak kendini gösterdiği M.S.600 yılların başında Orta Doğu topraklarında yeni bir din ortaya çıktı; Müslümanlık.

Bir önceki yazımızda anlattığımız Din-Tarım devletleri bu topraklarda da hüküm sürmekteydi. Kilise papazları dahil diğer din adamları veya dinsel gelenekler ile bu sağlanmaktaydı. İslamın doğuşu bu geleneklerin ve sözde özgür yaşanan feodal soylu/soysuz yaşam kurallarının kalbine hançer gibi saplandı.

İslam tarihini çocuklarımıza ve insanlarımıza “Peygamber efendimiz Hira dağındaydı sonra ışığı gördü…” şeklinde habire efsaneleştirerek ballandıra ballandıra anlattığımız için bu kısımlardan bahis edilmez. İslam’ın en büyük etkisi toplum yaşantısına katkılarıdır. İslam; din bezirganlarına ve sahte hurafelerden beslenen zengin kesime karşı bir başkaldırıdır aslında. Hz.Muhammed ve ona gelen emirler bu başkaldırının ve sömürü düzeninin kırılmasını sağladı. Peki ama nasıl sağladı?

Hz.Muhammed özet olarak dedi ki;

“İnsanlar dünyada farklı zenginlikte, cinste, renkte ve ırkta olabilir. Fakat onlar Allah katında birdir. Hiç biri bir ötekinden üstün değildir. Hiç bir insan alınıp satılmamalı, hiç bir kadın sırf kadın olduğu için öldürülmemeli hor görülmemeli, hiç bir hayvan zevk için katledilmemeli, hiç bir bitkiye zarar verilmemeli ve korunmalıdır. Tefecelik ile zengin olunmaz, savaşa sadece Allah yolunda sevdiklerinizi korumak için gidilir yani para için birisi uğruna ölünmez. Müslüman fakirlere yardım eder, elindekileri belli oranda dağıtır, zulüm yapmaz vs..”

Dönem içinde kendi çıkarları doğrultusunda yarattıkları tanrılarla alt sınıfı kandıran soylu yöneticiler bu büyük tehlikeyi hemen fark etmişler ve İslam ile savaşa girişmişlerdir. Bu sebeple paralı ordular kurmuşlar fakat İslam yani adalet simgesi ile yaptıkları mücadeleyi kaybetmişlerdir. İslam o kadar hızlı ve etkili bir şekilde alt kesim tarafından benimsenmiştir ki tarihte eşi benzeri yoktur.

cuma-hutbesi-tövbe

Fakat bu yayılmanın ve benimsemenin tek sırrının kelimeler ve ayetler olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Toplumsal olarak kendilerini mecburen alt tabaka gören proleterya sınıfı İslam ile soylu sınıfla aslında eşit olduğu fikrine sıkı sıkıya sarılmıştır. Köle ile zengin beraber camide saf tutmuş ve namaz kılmıştır. Elbette bu belli bir süre gidebilmiştir. Tam olarak anlatılmayan 4 halife dönemi ve sonrasında emeviler ile yaşanan İslami tahribat sonucu günümüze gelen anlayışın da bozulmasına sebebiyet vermiştir. Halife dönemi ile ilgili bir dizi yazı yazmıştım oradan ayrıntılara bakabilirsiniz.

İslamiyet inancını benimseyen atalarımız türkler (ki 200 yıl müslümanlarla savaşlardan sonra benimsemişlerdir) kendi kültür ve geleneklerini İslami usül ve kaideler ile harmanlamışlardır.

Kralların ve filozofların elinde dönüşüm geçirerek farklı mezhep ve fikir ayrılıklarına giren İslamiyetin Türkler tarafından kabulü elbette kısmettir. 1100’lü yıllarda Türkistan topraklarında (şimdiki türk devletleri diyebiliriz) yaşayanlar bahsettiğimiz türk kültür ve geleneğini İslamiyet ile beraber yaşayarak dönem için örnek bir yaşam ve felsefe yapısına sahip olmuşlardır.

Araplar ise 11.y.y. itibariyle İmam Gazali etkisine girecek ve düşünce fikirlerini benimseyerek bilimsiz bir ilimi takip etmeye başlayacaktır.

Bir sonraki yazımıza Türklerin İslamiyet ile beraber yaşam geleneklerini ve İmam Gazali’yi de kısaca anlatıp dönem sonrası Osmanlı’da nasıl dönüşüm geçirdiğini ele alacağız.

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan