Müteahhit

Yüklenici yada biraz daha açar isek “Kendi adına veya sözleşmeciden devraldığı inşaat işini yapmak ile yükümlü gerçek kişi” kısaca “müteahhit” demek. İnanın bazen çok moralim bozuk oluyor ve ne konuşasım ne de yazasım geliyor. Bazen karşılaştığım ve bana göre yanlış olan şeyleri karşımdaki ile tartışmak istiyorum. Anlatmak, kendimce olayı değerlendirmek. Ama bazen de bakıyorum “ya ne konuşacaksın bırak gitsin” diyorum artık.

Nereden geldik şimdi demi bu muhabbete. Benim yazılar böyle arkadaşlar. Çok yazmak isterim size böyle resimler koyayım, “kuş çıvıltıları arasında göle baktım ormanı gezdim” diye yaşadığım yeri ballandıra ballandıra nakledeyim size. Olmuyor arkadaşlar ne ben böyle bir hayat yaşıyorum temel anlamıyla ne de burası bu tarz bir yazı yeri değil. Bu sebeple eğer bir şeyler öğrenmek istemiyor veya tartışma ortamında bulunmak istemiyorsanız başka yere geçiniz.

Ne diyorduk efendim; Müteahhit. Memlekete gittim. İşte ananemin ve dedemin elini öpüp hasret giderdikten sonra pek insanın yaşamadığı bu yerin tek akşam sefasına yani çay bahçesine gittim iki üç defa. Genel olarak yaşlı veya orta yaş üstü diyebileceğimiz insanların ailesiyle gelip semaverde çay içtiği, okeye döndüğü veya “Ayşegulun elbisesi de bek şığımış gı” diyerek (yani Ayşegül’ün elbisesi çok güzelmiş diyor) dedikoduların döndüğü küçük Anadolu kasabası işte. Ben elbette dikkatleri çekiyorum farklı olarak. Çay getiren çocuk ikinci gün benle muhabbete girip konuşmaya çalışıyor. Kitap okumak için kısa cevaplarla geçiştirdiğim muhabbette ilerledikçe kendisi hakkında kurduğu bazı hayalleri öğreniyorum.

emrahcaliskan4.jpg

Çocuk bana ismini hiç söylemedi nedense. Benim yerlisi olmamı öğrenmesi dışında nerede yaşadığımı, ne iş yaptığımı, hangi kitabı okuduğumu falan sormadı. Henüz 16 yaşında olan bu genç çocuk benim de gençken yaptığım gibi yazın yaşadığı Samsun’dan buraya dedesini görmeye geliyormuş. Parkta çalışarak harçlığını çıkarttığını söyledi. Ben okuduğum dönemlerde hiç çalışmadım açıkçası (Yüksek lisansımı yaparken çalışıyordum gerçi fabrikada ama o da sayılmaz artık). Gencin bu çabası bende takdir uyandırdı ne yalan söyleyeyim. Bana göre gençlerin okurken bu şekilde küçük işlerde para kazanmak için çalışması ve bir şeylerin değerini bilmesi çok önem arz etmekte. Kitabımla meşgul olmayı bırakıp hayat ve felsefe alanında görüşlerle bir şeyler konuşmayı düşünürken birden konuşmasını kesip telefonla nenesini aradı sanırım. Nenesine özet olarak çalıştığını, yorulduğunu ama harçlığını kazandığını, bir şey isteyip istemediğini çarşıdan (ki aslında saat akşam 11’di ve muhtemelen kapalıydı dükkanlar) anlattıktan sonra üstüne basa basa kazandığı paranın az olduğunu ama bazı kişilerin yüklü bahşiş bırakarak yardım ettiğini söyledi. Küçük bir yerde yaşayan bu gencin yaptığı uyanıklık aslında hoş görülebilir elbette. Fakat genç arkadaş buranın köylerinde yaşayan fakir bir ailenin çocuğu olmadığı hatta tam tersine Samsun gibi oldukça büyük bir şehirde büyüdüğünü bana daha önce anlattığı için yaptığını yadırgadım. Muhtemel benim bahşiş bırakmamı istiyordu hemde “yüklü” bahşişlerden.

Arkadaşımızın bu konuşması benim konuşma isteğimi kırıp kitaba tekrar dönmeme sebebiyet verdi. Akşam sonu hesaba beklediği kadar büyük olmasa da bahşişini bırakıp eve döndüm (gerçi hesabın yaklaşık yarıya yakını kadar bıraktım iyi diyebiliriz). Ertesi akşam yine koşarak yanıma gelip benim servisleri o yaptı. Muhabbete girmek için kendinden bahsetti falan. Babasının büyük bir çiftliği varmış ve hayvan yetiştiriyorlarmış Samsun’un bir yerinde. “Ne güzel bu mesleği devam ettirebilirsin, hayvancılık ve tarım güzel bir uğraştır” dediğimde ise bu işleri yapmanın aptallık olduğundan falan bahsetti. “Gençtir daha anlayamaz elbette ergen işte” diye düşünürken o kariyer hedefinin basamaklarını hızla çıkmanın planlarını çoktan yapmış gibiydi. “Hangi mesleği öğrenmek istiyorsun?” soruma “Müteahhitlik” deyivermesin mi? Yani sıvacılık, inşaat mühendisliği ne bileyim mimarlık falan değil ha bu arkadaş daha yukarılara çıkmış. Amcası da hayvancıymış eskiden hemde büyük bir çiftliği varmış. Satmış her şeyi girmiş müteahhitliğe. İlk evleri çok iyi değilmiş ama yapa yapa öğrenmişler artık. Amca oğlu alttan yetişmiş tabi. Okulu kazanamayınca yurt dışına İnşaat Mühendisliği okumaya göndermişler. Bunları bana hararetle anlatırken gözlerindeki hırsı ve sevinci görmeliydiniz. Benzer hırsı ve sevinci aynı yaşlarda bende göstermiştim çok iyi hatırlıyorum;

Okuduğum iki arkeoloji kitabından sonra elime geçen bir kaç paleontoloji makalesi büyüdüğümde hangi mesleği yapacağıma beni ikna etmeyi başarmıştı. Ülkemizdeki büyük paleontologlardan bir tanesi de ben olacaktım! Hatta kim bilir belki bulduğum bir dinozor kemiğine “Şekerozorus” ismini bile verebilirdim. Arkadaşlarıma eskiden yaşamış halkları, jeofizik çalışmalarını ve eski canlı bilimini anlatır onları bu hobimle bunaltırdım. Yeni bulunan bir arkeolojik keşfi gazetede/dergide görünce hemen yalayıp yutar arkadaşlarıma anlata anlata bitiremezdim. En sonunda “Şeker yeter arkadaşım bayılttın daaa neymiş hotroporosun ayağını bulmuşlar kuyruğuna basmışlar olm kafayı yedin iyice” diyerek bağırırlar ve muhabbeti sonuçlandırırlardı.

1utdnobel_1009.jpg

Karşımda, benim 15 yaşımdaki büyük bir bilim adamı olarak arazi araştırmaları yapacak olan halim vardı sanki işte o akşam. Fakat bu gencin hayalleri benimkilerden çok hemde çok farklıydı. Ben okuduğum kitap ve dergilerde görerek ülkemizdeki bilim adamlarından bir tanesi olmak istiyordum. Bu genç delikanlı ise amcasının oğlunun okurken Başbakanlık binasında yazın garsonluk yaptığını ballandıra ballandıra anlatmaya koyulmuştu. Birden irkilerek hayallerimden sıyrılıp kendime geldim. “Ne garsonluğu ne Başbakanlık binası ne alaka ya?” diye sordum ister istemez. Çocuk şaşırarak “olur mu abi sen hiç bir şey bilmiyormuşsun ya” dedi. “Böyle böyle tanışacaksın, göze gireceksin, ilişkilerde bulunacaksın vs. bunlar zorunlu. Amca oğlu okulu bitirdi sonradan oranın vasıtasıyla mühendis olarak işe girdi. Orada iki yıl çalıştı işi de öğrendi. Tak babasının yanına geldi şimdi kendileri iş bağlıyor ve müteahhitlik yapıyor. Bu işler böyle abi” diyerek ağzımı açık bıraktı. Çocuk enayi gibi maaşla çalışmayacağını, müteahhit olup hızla amcası ve amca oğlu gibi köşeyi döneceğini anlattı. Anlattıkça karanlıklaştı mevzular benim için. Onun için pis asgari ücrete çalışanlar aptal, siyasi ilişkiler ile ticarete yönelenler zekiydi. Yolunu çizmişti yani daha bu yaşta. Babası gibi çiftçilik yapıp aza tamah edecek hali yoktu ya!

Dinlemedim daha fazla. Çok üzüldüm çocuğa içim acıdı, kalbi sıkışır ya insanın üzüntüden vallahi billahi kalbim sıkıştı yemin ediyorum. Henüz 15-16 yaşında lisede okuyan çocuğun siyasi ilişkiler ile kurduğu inşaat ihalelerinden zengin olmayı hayal etmesi nasıl olabilir? Biz mi küçükken aptaldık yoksa şimdi bu çocuk mu zeki?

Genellemek istemiyorum elbette ama gençlikte zaten benim dönemimde çok az olan “idealist bir insan” olma erdemi kaldı mı? Ülkesi için hiç bir siyasi iktidara köpek olmadan doğruyu dile getirmeye adanan bir ömür neden hayal edilmiyor? Karamsar mıyım? Belki benim hayalimdeki mesleği yapamam belki de yapabileceğim akademik bir kariyeri yine benzer etkenlerden dolayı bırakmam beni etkiliyordur. Fakat böyle olmamalı gerçekten. Gençlik bilim insanı olmayı hayal etmeli beş parasız bir hayatı olsa da siyasi iktidarın köpeği gibi yaşamadan ayak diretmeli haksızlığa. Doğruyu söylemeli kendi, araştırdıklarını bulduklarını yanlış bile olsa ispat etmeye çalışmalı. Kesesini doldurmaya çalışan bilim insanlarının olduğu ülkemizde nasıl olacak bunlar?

Ülkemizin Süleyman Demirel’lere değil beş parasız ölen ama doğru söyleyen sanatçılara, devlet adamlarına, yazarlara, şairlere ve bilim insanlarına ihtiyacı var.

Hadi selametle.

İdealistlik Falan

Şu yaşam dediğimiz şey bir garip lan hakkaten. 20 yıl evvelinde kesinlikle doğru dediğiniz bir şeyin günümüzde “yea olmasa da olur amcoğlu” şekline evrimleşmesine şaşırarak tanık olmaktayım. Evet belki benimde ne bileyim bazı hareketlerim fikirlerim değişmiştir bunlar normal şeyler ama bazı değerlerden bu kadar toplum olarak uzak olmamız, uzak olmaya çalışmamız ve bunu hatta tavsiye etmemizi aklım almıyor arkadaşlar. Ha bizdeki dönüşüm Yiğit BULUT dönüşümü tarzında değil elbette bu farklı bir şey yeni bir din gibi diyebiliriz bu adamlardaki dönüşümü.

Bu tip insanların yüzlerine afedersiniz sçtıklarından onlar için dün ne söylediklerinin veyahutta bugün ne söylediklerinin bir önemi yoktur. Onlar için önemli olan tek şey paradır bu kadar açık ve nettir. Uzaklaşalım bu meymenetsiz heriften ıyyğğğ pis herif. Hemen gülerek kurtulalım bu negatif elektriğimizden 🙂

Ne yalan söyliyim öyle dindar bir ailem olmadı hiç. Çocukken annem uyumadan evvel iki üç dua okuturdu gerçi, bizde kuran kursuna gittik yani durun hemen yan gözle bakmayın. Ebeveynlerimin herkes gibi doğruları yanlışları oldu yani ailesi olan normal arkadaşlardan bahsediyorum. Eğitimimiz aile içinde düzgün bir adam olmaya yönelikti gerçekten. Siyasetten uzak (ki zerre yanaşmadım ilk 22 yıla yakın) doğru konuşan, yalan söylemeyen, anaya babaya saygılı, vatana millete hayırlı bir evlet kıvamında aile içerisinde büyüdüm. Ülkemin her yerinde okuduğumdan ne lazı bildim, ne kürdü nede türkü. Arkadaşlarım vardı gittiğim yerde yeni yeni insanlar, dostlar, öğretmenler..

Okulda düzgün adam olmayı öğrenmeye çalıştık işte. Kıyıda kalmış devlet okullarında bazı gerçekten elmas gibi hocaların ellerinde bazen fişi prize takacak beceriden yoksun hocaların ellerinde büyüdük hadi ben öyle büyüdüm diyeyim sizi bilmem. Düzgün bir adam olmak amacıyla çıkmışız yola. Okuyacağız, cahil kalmayacağız, dürüst olacağız, soymayacağız, ihanet etmeyeceğiz falan. Hep beraber dostlarımızla yapacağız bunları elbette okuldaki çocuklarla. Bilmiyorum cinsiyet ayrımını, ırk ayrımını, milletin içindeki düşmanlıkları falan. Marangozun oğlu Engin var Giresun’da, çobanın oğlu sümüklü Ferdi var yanımda Amasya’da, “şimdi şöyle oluyor iiiiiiii” diyen Ümit var yanımda Sivas’tayken.. Bir çok arkadaşım var zengin/fakir, babası okumuş/cahil olan var, çingene Osman’da benle beraber oradaydı kaymakamın kızı da benle beraberdi. Harbi lan kaymakamın kızı vardı Kars’tayken ilkokulda bana aşıktı kız ilk onu öpmüştüm hayatımda sanırım ehehhe nerede kim bilir.

Hocalarımız vardı işte çeşit çeşit boy boy. Yeni acemiler vardı, çok yaşlı konuşamayan vardı be kimi görücen anasının nikahında doğuda. Hepimizi tek bir şey için yetiştirdi bu sistem; düzgün bir insan olmak. Bu sebeple liseye giderken dünya klasiklerini okuyup bitirmem tavsiye edildi. Diğeri işte çalıştı babasının yanında çırak olarak ekmek parasını öğrendi, beriki dualar öğrendi kuran okudu ne farkı var? Niçin insanlar çocuklarına bunları yaptırıyor? Bizde öyle yaparız zaten bu amaç doğrultusunda ama şu bu eğitimle yetişen adamlar “hayat” dediğimiz şey ile karşılaştıklarında dumur olmuyorlar mıdır?

Yok hani çocuklukta teletabileri seyredip daha sonra dumura uğramış olabilirsiniz çok normal bir şey zaten bu durum. Benim dediğim farklı bir şey aga. Hani yetiştirildik, okuduk, askere gittik cart curt geldik yumurtanın zort dediği yere baktık ki toplum dürüst değil, ırkçı, cinsiyet ayrımcılığı yapılıyor. Mezhepçilik var, din sömürüsü inanılmaz boyutlarda. Atatürk diye diye içi boşaltılmış. Nerede ulan benim çırak olan emekçi arkadaşım, nerede haram lokma boğazından geçmeyen hocanın oğlan? Yani ne bileyim babası marangozluk yapan Engin şimdi “sktiret yapıştır yamuk suntayı anlamaz gerizekalılar” mı diyor? Bu nasıl bir halk olmuşuz lan biz böyle?

Neden bunları yazdım başta yazacağımızı sona yazdım neyse artık. Habire bana yakıştırılan bir şey varda arkadaşlar arasında. “Şeker sen çok idealist olmuşsun kanka alırlar aklını” tarzı veya “amcoğlu tamam haksızlıklara sesini çıkaracaksın ama öyle kolay değil bakacaksın çorbana” gibi cümleler ile geliniyor. Bu arkadaşlar kızmıyorum okudular ise üzülmesinler gerçekten ama neden bozulduk böyle arkadaşlar. Farklı dünya görüşlerine sahip olabiliriz, farklı partilere oy verebiliriz, ortak zevklerimiz azdır vs ama bizi bağlayan bir şey var ilişkilerimizi tutan birşey bunu kaybediyoruz hatta kaybetmişiz sanırım. Böyle “kendimi kurtarayım yanımdakinden banane” düşüncesi nasıl işlemiş içimize. Kafa eğen olmuşuz pis insanlara, bu beş para etmez sisteme.

Sen ailenden dürstlüğü, okuldan paylaşmayı, askerden vatan sevgisini öğren, o kadar Uğur MUMCU kitabı oku, klasikleri bitir, menkıbelerden feyz al felsefeye dal efemdim sonra gelsinler sana “eee işine bakacaksın yoksa geberir gidersin”….Üzücü ne diyeyim.

Nasıl birileri olduk yaşamak için? Yaşamak için başkalarının üstüne basmalı mıyız gerçekten? 20 yıl bunları öğrenmediğimiz halde neden farklı davranmamız isteniyor?

Ve bu değerlerin arkasına saklanıyor insanlar. Emekçi ustalığın, dindarlığın, Atatürkçülüğün, vatan sevgisinin… Üç kağıtlar çevirerek kurdukları düzenlerinin üstünde yaşıyorlar her gün belkide kurdukları dünyanın üstünde. Çekiniyorlar bu sebeple benim gibilerden sanırım belkide bu sebeple bu aklı veriyorlar. Belki de üzüldüklerinden bilemiyorum. Naparım ilerde bunu da bilmiyorum ama kolay değil gerçekten. Daha öncede yazdığım bir MUMCU yazısı sanırım hep aklımda kalacak.