Demokratik Hukuk Devleti

Bu sabah internetin ve telefon hatlarının kapalı olmasından dolayı oldukça gergin bir gün başlangıcı gerçidim. Malum Laik Demokratik Hukuk ilkelerine bağlı Cumhuriyet muhtemelen böyle bir şekilde yıkılacağından “acaba şimdi mi?” diye düşündüm. Elbette hükümetin ve devletin bu kadar karışık bir ortamda böyle bir girişime girmesinin sırası olmadığına daha fazla kanaat getirerek “bakalım neler olmuş” diyerek etrafı soruşturdum.

Bazı arkadaşlarım “İnternet çalışmıyor DNS değiştirdim olmuyor” tarzı cümlelerinden beni telekom bilgi işlem merkezi zannetmelerini kınıyorum. Artık DNS ile girme dönemlerinin de sonlarındayız zaten. Fazla kalmadı az dayanın derim.

Neyse meğerse gündem gece alınan HDP vekilleriyle ilgiliymiş ve elbette patlayan bombalar falan varmış. Ölen askerlere ve patlamada parçalananlara Allah’tan rahmet dilerken yapılacak bir şey olmadığını, her orta doğu ülkesi gibi bunun da hemen ertesi günü unutulacağını söylerek taziyelerimi bildireyim. Ben tutuklanan milletvekilleri ile ilgili görüşümü bildirmek istiyorum.

Malum peşinen çıktığım ve görüştüğüm bir çok arkadaşım olayı çok normal karşılayıp tutuklanmayı hakettiklerini dile getirdiler. Zaten ülke geneli olarak kah gelen şehit haberleri kah patlayan bombalar dolayısıyla biriken bir sinir olduğundan bu da son derece normal karşılanacak bir şeydir. Fakat yapılan bu tutuklamalar kesinlikle yanlıştır ve demokratik hukuk sistemine aykırıdır! Elbetteki bu PKK terör örgüte destek vermek demek değildir. Açılayalım;

Demokratik Hukuk Devleti nedir? Nasıl olmalıdır?

Demokratik hukuk devletlerinde toplum bireylerini oluşturulan kanunlar korur. Kanunlar belli hukuksal düzenlemeler ile evrensel değerlerden destek alarak mecliste yaratılır. Kanun yapıcıları ise halk demokratik ve tam bağımsız bir seçim ile toplumda yaşayan insanlar seçer. Seçilmiş kişiler bazı demokratik hukuk toplumlarında “Kürsü Dokunulmazlığı” hakkı dolayısıyla dokonulmazlık alırlar ve istediklerini kürsüden söyler ve tartışırlar. Ülkemizde de bu dokunulmazlık hakkı çok daha ileri boyutlarda (yolsuzluk, torpil, fesat, terör vb.) dahil olmak üzere gözardı edilerek bir zırh gibi kuşanılır.

Peki demokratik hukuk sistemlerinde dokunulmazlığa sahip olan kişi istediğini yapabilir mi? Elbette yapamaz. Bu yine seçilen kişiler veya sistemin denetimiyle (bağımsız bir üst yargı veya senato) ile denetlenebilir, soruşturma açılabilir veya dokunulmazlığı bireysel olarak kaldırılabilir.

Siyasi tarihimizde bir çok parti mensubu çeşitli bahaneler ile dokonulmazlığı kaldırılmış veya partisi mahkemelerce kapatılmıştır. Bunun haklılığı veya haksızlığı veyahutta sebepleri konumuz değil. Bunları toplum değerlendirir ve kararını yine demokratik seçimler ile belirler.

Bahsettiğimiz üle sistemimiz bir çok demokrasi katliamına seyirci olmuş, ideolojik ve çıkar uğruna bir çok kişi siyasetten keyfi olarak uzaklaştırılmış veya partisi kapatılmıştır. Bunlar genel anlamda darbeler içinde olduğu gibi siyaset içinde de gerçeleştirilmiştir.

Örneğin yüksek oy potansiyeli olan Erbekan ve partisi iktidarda etkili olduğu vakit bir dönem sürekli “Bunlar şeriatçı Atatürk düşmanı efendim” diye karalanıp partilerine baskı yapılmış veya kapatılmıştır. Amaç ne Atatürk’ün korunması ve demokrasinin bekçiliğidir. Amaç siyasi oyları kendi merkezinde toplamaktır. Keza yer yer Ecevit’te komünizmle suçlanmış ve bunlarla mücadele etmiştir veya işte sol paritlerden de kapatılanlar olmuştur.

Neyse uzatmayalım. Bu anti demokratik siyasi yaklaşım ve kapatmalar bile oluşturulan Demokratik Hukuk sisteminde “yasalar aracılığı” ile yapılmış şeylerdir.

Demokratik Hukuk Devletlerinde seçimle meclise gönderilen kişiler hiçbir yargı kararı olmadan üstelik dokunulmazlıkları varken apartopar gözaltına alınması kabul edilemez bir davranıştır.

Vatan Hainlerini Mecliste Besleyelim Mi?

Bir kere vatan haini kavramı salt terörizm desteği ve fikir beyanı ile açıklanabilecek bir kavram değildir. Devlet malını çalan, devletin kurumlarını ele geçirip kuvvetler ayrılığını yıkarak yargı, eğitim, asker, polis, meclis, cumhurbaşkanlığı sistemini kendi tekeline bağlayanlar/bağlamak isteyenler, kendi çıkarları doğrultusunda ikili anlaşmalarla ülke geleceğini satan, iktisadi yapısını yabancı sermayeye peşkeş çeken, kendi kafasına göre hukuksuz tutuklamalar ve işkenceler yapanlar da vatan hainidir!

Vatan haini diyerek hukuksuz bir şekilde tutuklanan kişiler 10 yıl evvelde, dünde bugünde teröristler ile ilişkiler içerisinde olan kişilerdir. Bunlar yeni ortaya çıkmış gibi birden saldırmanın ve tutuklamanın amacı nedir?

Amaç teröristler ile iş birliği ise bu adamlar yıllardır mecliste değiller midir?

Keza amaç vatan hainlerinin temizlenmesi ise o mecliste adam kalır mı?

Yapılan bu tutuklamalar (terör eylemlerine destek olan vekiller tutuklansa da) demokratik hukuk devletini hiçe saymaktır. Hiç bir kurum veya oluşum seçimle oraya gönderen vekilleri şu andaki yasalar çerçevesinde tutuklayamaz (Gerekirse dokunulmazlığını kaldırıp yargılar).

Türkiye tam olarak bir guguk kuşu devleti haline gelmiştir. Teröre destek olan parti mensuplarının alınması sevindirici olduğu kadar hukuk adına düşündürücü ve üzücüdür. AKP hükümeti yıllardır yarattığı ve beceremediği devlet-cemaat yapılanması ve devlet-PKK anlaşmasını eline yüzüne bulaştırmış, ülkede zaten az olan adalet güvencesini sıfırın altına indirmeyi başarmıştır.

Çekincem yarın meclise gönderilen diğer parti vekillerinin de benzer şekillerde tutuklanması ve meclisin artık içi boş bir arı kovanı haline getirilmesidir.

Bizi bekleyen en büyük tehlike birilerinin silahlanması ve askerle çatışması değildir. En büyük tehlike bağımsız devlet kurumlarının yıkılması ve adalet sisteminin çökmesi sonucu bir iç savaşın kapımızda olmasıdır.

Demokratik Hukuk Devleti bu iç savaşın engelleyicisidir. Kendi keyfi hukuk sistemlerini kuranların dönüp orta doğu devletlerine bakmaları yeterlidir.

Saygılarımla..

Reklamlar

Atalarım Hep Darbeciyse Demek Ki!

8 yıl evvel “Balyoz ve Ergenekon davaları saçma duruyor Fettullah içeride yapılanmış yargıya, eğitime, polise ve askeriyeye yerleşmiş bu çok tehlikeli” dedim “vay darbecisin yani” dediler nasılsa babam asker kökenli ya!
 
2016 yılındaki darbe girişimi için “mantık hataları var darbenin bu şekilde yapılması için ya salak olunmalı veya başka bir şey var. Haydi diyelim salaklar ve Fettullahçılar yaptı. Bunu daha önce söyledik ve uyardık bunun suçlusu hükümettir” dedim “vay darbecisin yani” dediler nasılsa babam asker kökenli ya!
 
Kafa bir aylık çalışıyor demek ki. Bir adım sonrayı göremiyorsun patlat “demek ki darbecisin yani komunistsin yani işte dinsizsin” yaftasını. Ve bir şey daha diyeyim madem diyorum lan duvar benim;
 
“AKP Fettullah’ın yapılanmasına bilerek izin verdiği yerleri temizleyip yerine başka tarikatçıları veya kendi parti yandaşlarını yerleştirmekte. Bakın bu çok tehlikeli ileride güç çatışması yaşanır iç karışıklık olur kanlar dökülür arkadaşlar”
 
Bu kısa yazıdan ne anladık? Darbeciyim…
 
Kalın selametle.

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi III

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi serisi toplamda üç yazıdan oluşmaktadır;

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi – I

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi – II 

Kendimi “İşte Gerçek Tarih” diyen geri zekalılar gibi hissettim ama cidden böyle oluyor İslam Tarihi başlangıcı. Özet olarak yazdığım bu dönemin ayrıntıları çok daha kötü ve entrika içeriyor arkadaşlar. Bu sebeple fazla ayrıntıya girmeden sadece olanı yazdım. Mesela örneğin Kerbela Savaşında öldürülen Hz.Hüseyin’in kafası kesilmiş ve mızrağa takılmıştır. Vücudu yarı çıplak soyulmuş cesedi yağmalanmıştır. Yani Yezid öyle bir kin ve nefret içerisindedir ki bunları yaptırmıştır. Hz.Muhammed’in torunu peygamberin ölümünden sadece 48 yıl sonra cesedi parçalanarak öldürülmüş ve öldürenler “İslam Bayrağını” teslim almıştır ki bu süreç oldukça uzundur.

Bunların ışığında görüldüğü üzere bize anlatılan “İslamın Barış Işığı” cümlelerinin aslında Hz.Muhammed’in ölümüyle sonlandığı görülmekte. Yukarıda ki tarihi akışı ilk defa okuyorsanız inanmak gelmiyor insanın içinden. Çünkü son peygamberi görmüş, onun ile beraber yaşamış, savaşmış ve nefes almışsınız yıllarca. Sonra bu dine inanmış ve kalbiniz ile kabul etmişsiniz düşünebiliyor musunuz çok yakın bir zaman sonra yaşananları. Günümüz muhafazakar kesim bu yaşananları “dış mihrakların oyunlarına” bağlıyor gibi görünüyor. Gerçekten öyle mi? Tam olarak bilemiyoruz ama oyunsa bile bu kadar kısa sürede bu denli bir islami grubun dağılması ve iç savaşı daha çok siyasi iktidar ve hırslara dayanıyor gibi görünüyor. İslami anlayışın aslında hiçte anlaşılamadığının bir kanıtı gibi.

45774-kur-an-siirleri-iki-dunya-kardesleri

Ben bunları yaşasam zaten kalpten inandığım için bütün dünya mal varlıklarından vazgeçer ve maneviyat ile günümü geçirir hızlı ve çabucak öbür dünyaya gitmeye uğraşırdım. Bu kadar ayet ve emir gelmiş. Kuran kitaplaştırılmış yahu son peygambere dokunmuşsun konuşmuşsun. Sünnet ve hadisleri görmüşsün dinlemişsin. Sonuç; “Peygamberimiz öldü ben halife olmalıyım” karşı taraf “hayır o olamaz bu halife olsun” diyerek daha ölümü peşinden gelen 4 halifeden (hadi Hz.Ebubekir’i geçelim) hepsi öldürülüyor. Hz.Ali camide öldürülüyor…

Peki peşinden Hz.Hüseyin’in ve destekçilerinin öldürülmesi ne olacak? Kerbela katliamını kim kaç kere nasıl anlatıyor müslüman camiaya. Sanırım durup elimizi vicdanımıza götürüp bunları iyi değerlendirmeliyiz.

Son peygamberi görüp onunla yaşamış, namaz kılmış, ayetleri okuyup yazmış, sünnetlerini nakletmiş insanların ölümü peşi sıra halifelik kavgalarına tutuşması insanoğlunun ne kadar nefsine hakim olamadığının ve kötülük dolu olduğunun kanıtlarıdır. Daha onun ile beraber yaşamış küçük bir grup insan Kuran’da bahsedilen yaşamı becerememişken, karmakarışık hiyerarşik düzende ve bir çok toplum/kültür keşmekeşinde yaşayan insanların ileriki yıllarda bunu becermeleri mümkün müdür?

islamda_savas_hukuku2-702x336

Elbette tarihe baktığımızda mümkün olmadığını görüyoruz zaten. Mümkün değil; çünkü insanoğlu karakter olarak yönetimi ve gücü eline geçirmek istiyor. Alçak gönüllü değil. Bu sebeple dini yönetim yapılanmasında iktidarını kaybetmemek, çocuğuna bırakmak için veya bazı kişileri kendilerine rakip olarak gördüklerinden dolayı sahip oldukları “din temsilciliğini” kötüye kullanmışlar ve kullanacaklardır. Sırf bu sebeple “İslam Tarihi” tam olarak anlatılmamakta ve hayali bir islam devleti görünümlü “Osmanlı İmparatorluğu” yaratılmaktadır. Hayalidir işte; cariyeler ve köle pazarları yoktur, içki, kumar, fuhuş yoktur, herkes cumaya gider, devlet hep adildir, ırk/din/mezhep ayrımı yapmaz, rüşvet yoktur, fakir yoktur, dünyanın hakimiyizdir vs. Halbuki yıkılıştan 100 yıl geçmiş olmasına rağmen etrafındaki insanlar hala bu ayrımları yapmaktadır. Gerçi onun suçunu da “laik devlet” yapısına bozulmaya bağlarlar.

Bu sebeple orta çağ din/tarım imparatorluklarını modern devlet mekanizmaları haline getiren yapılar din devletleri değil, dini eğitim/yönetim kademelerinden uzaklaştıran devletler olmuştur. Ama yıl olmuş 2015 milenyuma girilmiş. Biz hala bu din/tarım devleti zihniyetinden kurtulamamışız ve hala insanlara “laik devlet demek dinsiz devlet demek değildir” cümlesini açıklamaya çalışıyoruz. Anlattıklarım neticesinde yöneleceğiniz dini devlet sistemi hep bahsedilen orta doğu bataklığına sizi sürükleyecektir. Çünkü “dini devlet” taraftarları tarihte hiç yaşanmamış hayali bir “İslami Hoşgörü” hikayesi ile gözlerinizi boyayacaktır. Bu bataklığın yiyeceği din/mezhep/köken ayrımcılığıdır. Tarih tekerrürden ibarettir arkadaşlar. Geçmişinden ders almayan geleceğini de yok eder bunu unutmayın.

Saygılarımla…

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi II

Bir önceki yazımı uzun süre evvel yazmıştım. Okumadıysanız o yazıdan sonra buraya geçin lütfen. Önceki yazımızda anlatılan ve tasvir edilen “İslami Hoşgörü ve Yaşam” kavramının aslında tarihte böyle olmadığını anlatmıştım. İslami hoşgörü ve yaşam tarzı Hz.Muhammed’in dönemi ve onun hemen ölümünden sonra tarihte bir daha pek görülememiştir. Bu ister Asya ister Arap veya Anadolu bölgesinde ki islam devletlerinde veya toplumlarında olsun böyledir. Tarihin içerisindeki Osmanlı İmparatorluğunun aslında İslam Devleti olmadığının ortada olması en büyük örneklerden bir tanesidir. Yine önceki yazıda bundan bahsetmiş ve aslında şu an benimsemeye çalıştığımız “İslami Hoşgörü” yaşantısının laik cumhuriyetle tasavvufi boyutta değerlendirilmeye başlanarak geniş anlamda insanlara yansıtıldığını söylemiştik.

Yani arkadaşlar anlatılmayan ve bahsedilmeyen bir İslami gelişimimiz bulunmakta. Şimdi en başa yani müslümanlığın doğuşu sonrası olayları tarihi olarak ele alalım. Hz.Muhammed dönemi çok anlatıldığı için geçiliyor. Zaten dediğimiz gibi onun hoşgörüsü ve yaşantısı ile bir alakamız yok fazla. Başlayalım ve kısaca anlatalım bakalım. Eminim ki bildiğinizi sandığınız islami tarihine bakışınız değişecektir;

İslam’da ilk ayrılık Hz.Muhammed’in ölümünün ardından meydana gelen halife sorunu sırasında ortaya çıkmıştır. Peygamberin ölümünden sonra Müslümanlar halife sorununa çözüm getirmek için bu mevkiye kimin layık olduğu konusunda aralarında tartışmaya başlarlar. Yaşlı ve saygın Müslümanlar ortaya atılan vasıflara en uygunu olduğu için Hz.Ebubekir’i halife olarak seçerler. Hz.Ebubekir’in seçilmesinde ilk Müslümanlardan olması ve Hz.Peygambere yakınlığı büyük rol oynar (bazı kaynaklar Hz.Ali seçilmesi istendi fakat Hz.Ayşe istemiyor dese de fazla kurcalamanın bir manası yoktur çünkü net değildir). Hz.Ebubekir’in ölümünün ardından Hz.Ömer ikinci halife olarak seçilir. Ardından Hz.Ömer’in düzenlenen bir suikast sonucu ölmesi üzerine hilafet makamına Hz.Osman geçer. Bu arada Hz.Ali’nin şahsî meziyetlerinin bu göreve daha uygun olduğunu düşünerek, asıl halifelik hakkının Hz.Muhammed’in yeğeni ve damadı Hz.Ali’ye ait olduğunu savunanlar ortaya çıkar. Böylece Hz.Osman’ın halife seçilmesi ile birlikte Müslümanlar arasında huzursuzluk ve ayrılıklar ortaya çıkmaya başlar.

sahabe

Hz.Osman’ın da şehit edilmesinin hemen ardından 656’da Hz.Ali halife seçilir. Ancak Hz.Osman’ın öldürülmesi ile birlikte ayrılıklar artık iyice belirginleşir ve Hz.Ali Medine’de istikrarın sağlanması gibi büyük bir sorunla yüz yüze kalır. Aralarında Talha, Zübeyr ve Peygamberin eşi Hz.Ayşe’nin de bulunduğu bir grup Hz.Ali’den Hz.Osman’ın katillerinin bulunarak cezalandırılmasını isterler. Bir süre sonra bu taleplerinin gerçekleşmediğini belirterek Hz.Ali’ye karşı çıkmalarım müteakip 656 yılında tarihe “Cemel Vakası” olarak geçen hadise yaşanır. Yani Hz.Muhammed’in eşi Hz.Ayşe (ilk halifeliğide muhtemelen engellediği Hz.Ali’yi ) Hz.Osman’ı öldürtmek veya öldürenleri gizleme ile itham eder ve halifeyi öldürmek için savaşa kalkışır. Bu vaka olarak bahsettiğimiz bildiğiniz savaştır aslında ve tarihte müslümanlar arasındaki ilk iç savaştır ki Hz.Muhammed’in ölümünden sadece 24 yıl sonra gelinen nokta peşi sıra gelen 3 halifenin ikisinin öldürülmesi ve dördüncüsünün de iç savaş ile halifeliğine başlamasıdır.

Bu olayda aralarında Talha ve Zübeyr’in de bulunduğu önde gelen çok sayıda sahabe ölür. Sonrasında Şam valisi olan Muâviye, Hz.Osman’ın katlinden dolayı kısas talep ederek Hz.Ali’ye biat etmeyi reddedince, 657 yılında Hz.Ali ve Muaviye arasında vuku bulan “Sıffın Savaşı” gerçekleşir. Savaşta zor durumda kalan Muaviye taraftarları Kur’ân’ın hakemliğini talep ederek, mızraklarının ucuna Kur’an yaprakları asarlar. Yapılan görüşmeler sırasında bir sonuca varılamayınca, Hz.Ali’nin saflarında bölünmeler yaşanır. Hz.Ali daha sonra “Haricî” olarak adlandırılacak olan bu ayrılıkçı gruba karşı sert tedbirler almasına rağmen, bu gruba mensup Abdurrahman İbn Mülcem isimli bir şahıs tarafından 661 (660) yılında kendisine karşı gerçekleştirilen bir suikast sonucunda öldürülür. Dolayısıyla Hz.Osman’ın son yıllarında ortaya çıkan ayrılıklar ve anlaşmazlıklar Cemel ve Sıffın savaşlarının ardından daha da belirgin bir duruma gelir ve bu nedenle Hz.Ali’nin halifeliği çok kısa sürer. Hz.Ali’nin halifeliği döneminde şiddetle devam eden bu olaylar, onun 661 yılında şehit edilmesiyle daha da alevlenir.

Hz.Ali’den sonra halifelik makamı altı ay kadar süren Hz.Hasan dönemini bir kenara bırakacak olursak, rakibi olan Muaviye’ye ve daha sonra onun sülalesi Emevilere geçer. Emevi hanedanı halifeliği yaklaşık yüzyıl (661-750) elinde tutarken, Hz.Ali’nin soyundan gelenler ise halifeliği tekrar Emevilerin elinden almak için mücadeleye girerler.

Hz.Ali ve Hz.Fatıma’nın büyük oğlu Hz.Hasan babasının ölümünün hemen ardından bazı Küfeli ailelerin desteğiyle halifeliğini ilan eder; fakat kısa bir süre sonra Muaviye ile anlaşarak halifelikten çekilir. Hz. Hasan’ın ölümünün ardından Şiîler halifeliği Emevilerin elinden tekrar almak ve halifelik makamına Hz.Hasan’ın küçük kardeşi Hüseyin’i geçirmek amacıyla yeniden girişimlerde bulunurlar. Hz.Hüseyin ise kendi taraftarlarına çok güçlü durumda bulunan Muaviye’ye karşı o ölmeden hiçbir girişimde bulunmayacağını söyler.

Kerbela

Halifeliğin babasının ölümüyle elinden alınacağını çok iyi bilen Yezid (Muaviye’nin oğlu ) planını yapar. Babası öldükten hemen sonra Hz.Hüseyin ve ona sâdık kalanlar 10 Muharrem 61 Cuma (10 Ekim 680) tarihinde Kerbela’da 4.000 kişilik Emevi ordusu tarafından katledilirler. Hz.Hüseyin’in Kerbela’da feci bir şekilde şehit edilmesi, Hz. Peygamberin bütün Müslümanlara emaneti durumunda bulunan Ehl-i Beyt’e azami saygı, sevgi ve bağlılık hisleri ile dolu samimi Müslümanları derinden sarsar ve kalplerinde kapanmaz bir yara açılır.

Aslında bu acı hadise, Hz.Ali ve oğullarının haklarını aramak ve intikamlarını almak için, ister samimi ister başka amaçlarla olsun ortaya çıkan bir takım zümrelerin kamuoyu oluşturmasına ve siyasi manada Şiîliğin ilk işaretlerini veren bir takım hareketlerin başlangıç noktası haline gelmesine neden olmuştur. Bu açıdan “Kerbela Vakası” ve ondan sonraki olaylar ilk Şiî hareketlerinin çıkış noktası denebilir.

Süreç içinde oluşan muhalif tavırlar sonucunda Sünnîlik ve Şiîlik arasında keskin ayrımlar ortaya çıkmaya başlar. Daha sonraları Şiiler de kendi aralarında oluşan muhalefetten ötürü çeşitli gruplara ayrılırken, zaman zaman sessiz kalırlar. Bu süreç içerisinde Şiî-Emevî çatışmaları devam ederken, Abbasîler Horasan bölgesinde faaliyetlere başlar. 750’de Büyük Zap Irmağı kıyısında Emeviler ile yapılan savaşı kazanarak, kendi hanedanlıklarını kurmuşlardır. Böylece Hz.Ali döneminden beri Şiilerin Emevilere karşı mücadelesinde önemli bir etmen olan Irak-Suriye çekişmesi, Suriye aleyhine son bulur. Bu süreçte siyasi ayrılık içine giren İslam toplumunda Şiiler yeniden yapılandılar.

Son yazımız ile bu konuyu artık kapatacağız arkadaşlar..

Sonraki yazı için buraya

Hukukun Üstünlüğü

Uluslararası yargı indeksi 2015 yılı için yayınlandı;

http://worldjusticeproject.org/sites/default/files/roli_2015_0.pdf

Rapora göre Türkiye genel yargı güveni açısından 21 basamak düşerek 102 ülke arasından 80. sıraya geriledi ve hızla aşağılara gidiyor.

Geçen bir arkadaşa “Ülke Zambiya’ya döndü olm” demiştim. Kendisinden özür diliyorum çünkü Zambiya 73. sırada şu anda. Ama yukarıda Allah var Kenya’dan daha iyi bir yargımız var. Bu ortamı sağlayan hükümet yetkililerine ve adalet bakanımıza teşekkürü bir borç bilirim…

Ülkemize Suudi Arabistan ve Libya üzerinden gelen silahları tırlar ile nereye gittiğini bilmediğimiz birilerine gönderen hükümet yetkilileri “yahu bir şeye kalkıştık yakalandık şimdi ne diyeceğiz kamu oyuna?” diye kara kara düşünmesi gerekirken hala pişkin pişkin “onu biz oraya gönderdik efendim” “yahu bu açıklanmaz ayıptır” tarzı cümlelere yöneliyor. Vatan hainliğinin adı sana “devlet adamlığı” olmuş anasını satayım. Telefon konuşmalarında “bir emir verip türbeyi bombalatırım” denmesi vatan hainliğiydi. Haydi o sahte denildi yasal bir şeyimiz elde yok. Bu tır videoları nedir?

Yalan falan da denemiyor (gerçi onu dediler yalanı yani eskiden yok böyle bir şey demişler ve araştırmayı yapanları tutuklamışlardı) ama bir pişkinlik Allah’ım sen bana sabır ver yarabbim.

Ülkede yargı ve güvenilirliği tamamen bitti çok defa söylediğim gibi. Başkanlık gelse ne olur gelmese ne olur adı değişir sadece yönetimin.

Son yazım seçimden evvel oy atacaklar yargı ve ilerideki iç karışıklıkların sorumluluğunu iyi düşünmeliler. 1980 öncesi dönemin iç çatışmaya sürüklenmesinin ana sebebi yargıya güvenin kalmaması, polisin kadrolaştırılması ve herkesin kendi adaleti için silaha sarılmasıydı.

Anlaşılıyor ki kadrolaştığı hem söylenip, hem bunun temizlenmesi için operasyonlar yapan hükümet kendi kadrolaşmalarını ülkeye dayatmakta yargıyı ve adaleti hiçe sayarak birde utanmadan milleti tehdit etmektedir. Önümüzdeki günler seçim sonuçlarıyla gidişatı daha iyi değerlendirebileceğiz bana kalırsa.

Giderayak oy tahminlerimi yapayım;

Akp %44-45

Chp %27-28

Mhp %15-17

Hdp %9-9,5