Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – IV

Bir önceki yazıya buradan

Evet arkadaşlar Avrupa’nın laik devlet sistemine geçişini ve yaşadıklarını kısaca anlattık. Şimdi gelelim bizim durumumuza. Avrupa’da soylu kesim fakirleri din adamları ile milleti yontarken bizimkiler ne yapıyordu?

Çok ayrıntıya girmeden İslam’ın doğuşu ile işe başlarsak cevabı bulacağız aslında. Avrupa’da hristiyanlık ana din olarak kendini gösterdiği M.S.600 yılların başında Orta Doğu topraklarında yeni bir din ortaya çıktı; Müslümanlık.

Bir önceki yazımızda anlattığımız Din-Tarım devletleri bu topraklarda da hüküm sürmekteydi. Kilise papazları dahil diğer din adamları veya dinsel gelenekler ile bu sağlanmaktaydı. İslamın doğuşu bu geleneklerin ve sözde özgür yaşanan feodal soylu/soysuz yaşam kurallarının kalbine hançer gibi saplandı.

İslam tarihini çocuklarımıza ve insanlarımıza “Peygamber efendimiz Hira dağındaydı sonra ışığı gördü…” şeklinde habire efsaneleştirerek ballandıra ballandıra anlattığımız için bu kısımlardan bahis edilmez. İslam’ın en büyük etkisi toplum yaşantısına katkılarıdır. İslam; din bezirganlarına ve sahte hurafelerden beslenen zengin kesime karşı bir başkaldırıdır aslında. Hz.Muhammed ve ona gelen emirler bu başkaldırının ve sömürü düzeninin kırılmasını sağladı. Peki ama nasıl sağladı?

Hz.Muhammed özet olarak dedi ki;

“İnsanlar dünyada farklı zenginlikte, cinste, renkte ve ırkta olabilir. Fakat onlar Allah katında birdir. Hiç biri bir ötekinden üstün değildir. Hiç bir insan alınıp satılmamalı, hiç bir kadın sırf kadın olduğu için öldürülmemeli hor görülmemeli, hiç bir hayvan zevk için katledilmemeli, hiç bir bitkiye zarar verilmemeli ve korunmalıdır. Tefecelik ile zengin olunmaz, savaşa sadece Allah yolunda sevdiklerinizi korumak için gidilir yani para için birisi uğruna ölünmez. Müslüman fakirlere yardım eder, elindekileri belli oranda dağıtır, zulüm yapmaz vs..”

Dönem içinde kendi çıkarları doğrultusunda yarattıkları tanrılarla alt sınıfı kandıran soylu yöneticiler bu büyük tehlikeyi hemen fark etmişler ve İslam ile savaşa girişmişlerdir. Bu sebeple paralı ordular kurmuşlar fakat İslam yani adalet simgesi ile yaptıkları mücadeleyi kaybetmişlerdir. İslam o kadar hızlı ve etkili bir şekilde alt kesim tarafından benimsenmiştir ki tarihte eşi benzeri yoktur.

cuma-hutbesi-tövbe

Fakat bu yayılmanın ve benimsemenin tek sırrının kelimeler ve ayetler olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Toplumsal olarak kendilerini mecburen alt tabaka gören proleterya sınıfı İslam ile soylu sınıfla aslında eşit olduğu fikrine sıkı sıkıya sarılmıştır. Köle ile zengin beraber camide saf tutmuş ve namaz kılmıştır. Elbette bu belli bir süre gidebilmiştir. Tam olarak anlatılmayan 4 halife dönemi ve sonrasında emeviler ile yaşanan İslami tahribat sonucu günümüze gelen anlayışın da bozulmasına sebebiyet vermiştir. Halife dönemi ile ilgili bir dizi yazı yazmıştım oradan ayrıntılara bakabilirsiniz.

İslamiyet inancını benimseyen atalarımız türkler (ki 200 yıl müslümanlarla savaşlardan sonra benimsemişlerdir) kendi kültür ve geleneklerini İslami usül ve kaideler ile harmanlamışlardır.

Kralların ve filozofların elinde dönüşüm geçirerek farklı mezhep ve fikir ayrılıklarına giren İslamiyetin Türkler tarafından kabulü elbette kısmettir. 1100’lü yıllarda Türkistan topraklarında (şimdiki türk devletleri diyebiliriz) yaşayanlar bahsettiğimiz türk kültür ve geleneğini İslamiyet ile beraber yaşayarak dönem için örnek bir yaşam ve felsefe yapısına sahip olmuşlardır.

Araplar ise 11.y.y. itibariyle İmam Gazali etkisine girecek ve düşünce fikirlerini benimseyerek bilimsiz bir ilimi takip etmeye başlayacaktır.

Bir sonraki yazımıza Türklerin İslamiyet ile beraber yaşam geleneklerini ve İmam Gazali’yi de kısaca anlatıp dönem sonrası Osmanlı’da nasıl dönüşüm geçirdiğini ele alacağız.

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Reklamlar

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi III

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi serisi toplamda üç yazıdan oluşmaktadır;

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi – I

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi – II 

Kendimi “İşte Gerçek Tarih” diyen geri zekalılar gibi hissettim ama cidden böyle oluyor İslam Tarihi başlangıcı. Özet olarak yazdığım bu dönemin ayrıntıları çok daha kötü ve entrika içeriyor arkadaşlar. Bu sebeple fazla ayrıntıya girmeden sadece olanı yazdım. Mesela örneğin Kerbela Savaşında öldürülen Hz.Hüseyin’in kafası kesilmiş ve mızrağa takılmıştır. Vücudu yarı çıplak soyulmuş cesedi yağmalanmıştır. Yani Yezid öyle bir kin ve nefret içerisindedir ki bunları yaptırmıştır. Hz.Muhammed’in torunu peygamberin ölümünden sadece 48 yıl sonra cesedi parçalanarak öldürülmüş ve öldürenler “İslam Bayrağını” teslim almıştır ki bu süreç oldukça uzundur.

Bunların ışığında görüldüğü üzere bize anlatılan “İslamın Barış Işığı” cümlelerinin aslında Hz.Muhammed’in ölümüyle sonlandığı görülmekte. Yukarıda ki tarihi akışı ilk defa okuyorsanız inanmak gelmiyor insanın içinden. Çünkü son peygamberi görmüş, onun ile beraber yaşamış, savaşmış ve nefes almışsınız yıllarca. Sonra bu dine inanmış ve kalbiniz ile kabul etmişsiniz düşünebiliyor musunuz çok yakın bir zaman sonra yaşananları. Günümüz muhafazakar kesim bu yaşananları “dış mihrakların oyunlarına” bağlıyor gibi görünüyor. Gerçekten öyle mi? Tam olarak bilemiyoruz ama oyunsa bile bu kadar kısa sürede bu denli bir islami grubun dağılması ve iç savaşı daha çok siyasi iktidar ve hırslara dayanıyor gibi görünüyor. İslami anlayışın aslında hiçte anlaşılamadığının bir kanıtı gibi.

45774-kur-an-siirleri-iki-dunya-kardesleri

Ben bunları yaşasam zaten kalpten inandığım için bütün dünya mal varlıklarından vazgeçer ve maneviyat ile günümü geçirir hızlı ve çabucak öbür dünyaya gitmeye uğraşırdım. Bu kadar ayet ve emir gelmiş. Kuran kitaplaştırılmış yahu son peygambere dokunmuşsun konuşmuşsun. Sünnet ve hadisleri görmüşsün dinlemişsin. Sonuç; “Peygamberimiz öldü ben halife olmalıyım” karşı taraf “hayır o olamaz bu halife olsun” diyerek daha ölümü peşinden gelen 4 halifeden (hadi Hz.Ebubekir’i geçelim) hepsi öldürülüyor. Hz.Ali camide öldürülüyor…

Peki peşinden Hz.Hüseyin’in ve destekçilerinin öldürülmesi ne olacak? Kerbela katliamını kim kaç kere nasıl anlatıyor müslüman camiaya. Sanırım durup elimizi vicdanımıza götürüp bunları iyi değerlendirmeliyiz.

Son peygamberi görüp onunla yaşamış, namaz kılmış, ayetleri okuyup yazmış, sünnetlerini nakletmiş insanların ölümü peşi sıra halifelik kavgalarına tutuşması insanoğlunun ne kadar nefsine hakim olamadığının ve kötülük dolu olduğunun kanıtlarıdır. Daha onun ile beraber yaşamış küçük bir grup insan Kuran’da bahsedilen yaşamı becerememişken, karmakarışık hiyerarşik düzende ve bir çok toplum/kültür keşmekeşinde yaşayan insanların ileriki yıllarda bunu becermeleri mümkün müdür?

islamda_savas_hukuku2-702x336

Elbette tarihe baktığımızda mümkün olmadığını görüyoruz zaten. Mümkün değil; çünkü insanoğlu karakter olarak yönetimi ve gücü eline geçirmek istiyor. Alçak gönüllü değil. Bu sebeple dini yönetim yapılanmasında iktidarını kaybetmemek, çocuğuna bırakmak için veya bazı kişileri kendilerine rakip olarak gördüklerinden dolayı sahip oldukları “din temsilciliğini” kötüye kullanmışlar ve kullanacaklardır. Sırf bu sebeple “İslam Tarihi” tam olarak anlatılmamakta ve hayali bir islam devleti görünümlü “Osmanlı İmparatorluğu” yaratılmaktadır. Hayalidir işte; cariyeler ve köle pazarları yoktur, içki, kumar, fuhuş yoktur, herkes cumaya gider, devlet hep adildir, ırk/din/mezhep ayrımı yapmaz, rüşvet yoktur, fakir yoktur, dünyanın hakimiyizdir vs. Halbuki yıkılıştan 100 yıl geçmiş olmasına rağmen etrafındaki insanlar hala bu ayrımları yapmaktadır. Gerçi onun suçunu da “laik devlet” yapısına bozulmaya bağlarlar.

Bu sebeple orta çağ din/tarım imparatorluklarını modern devlet mekanizmaları haline getiren yapılar din devletleri değil, dini eğitim/yönetim kademelerinden uzaklaştıran devletler olmuştur. Ama yıl olmuş 2015 milenyuma girilmiş. Biz hala bu din/tarım devleti zihniyetinden kurtulamamışız ve hala insanlara “laik devlet demek dinsiz devlet demek değildir” cümlesini açıklamaya çalışıyoruz. Anlattıklarım neticesinde yöneleceğiniz dini devlet sistemi hep bahsedilen orta doğu bataklığına sizi sürükleyecektir. Çünkü “dini devlet” taraftarları tarihte hiç yaşanmamış hayali bir “İslami Hoşgörü” hikayesi ile gözlerinizi boyayacaktır. Bu bataklığın yiyeceği din/mezhep/köken ayrımcılığıdır. Tarih tekerrürden ibarettir arkadaşlar. Geçmişinden ders almayan geleceğini de yok eder bunu unutmayın.

Saygılarımla…

İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi II

Bir önceki yazımı uzun süre evvel yazmıştım. Okumadıysanız o yazıdan sonra buraya geçin lütfen. Önceki yazımızda anlatılan ve tasvir edilen “İslami Hoşgörü ve Yaşam” kavramının aslında tarihte böyle olmadığını anlatmıştım. İslami hoşgörü ve yaşam tarzı Hz.Muhammed’in dönemi ve onun hemen ölümünden sonra tarihte bir daha pek görülememiştir. Bu ister Asya ister Arap veya Anadolu bölgesinde ki islam devletlerinde veya toplumlarında olsun böyledir. Tarihin içerisindeki Osmanlı İmparatorluğunun aslında İslam Devleti olmadığının ortada olması en büyük örneklerden bir tanesidir. Yine önceki yazıda bundan bahsetmiş ve aslında şu an benimsemeye çalıştığımız “İslami Hoşgörü” yaşantısının laik cumhuriyetle tasavvufi boyutta değerlendirilmeye başlanarak geniş anlamda insanlara yansıtıldığını söylemiştik.

Yani arkadaşlar anlatılmayan ve bahsedilmeyen bir İslami gelişimimiz bulunmakta. Şimdi en başa yani müslümanlığın doğuşu sonrası olayları tarihi olarak ele alalım. Hz.Muhammed dönemi çok anlatıldığı için geçiliyor. Zaten dediğimiz gibi onun hoşgörüsü ve yaşantısı ile bir alakamız yok fazla. Başlayalım ve kısaca anlatalım bakalım. Eminim ki bildiğinizi sandığınız islami tarihine bakışınız değişecektir;

İslam’da ilk ayrılık Hz.Muhammed’in ölümünün ardından meydana gelen halife sorunu sırasında ortaya çıkmıştır. Peygamberin ölümünden sonra Müslümanlar halife sorununa çözüm getirmek için bu mevkiye kimin layık olduğu konusunda aralarında tartışmaya başlarlar. Yaşlı ve saygın Müslümanlar ortaya atılan vasıflara en uygunu olduğu için Hz.Ebubekir’i halife olarak seçerler. Hz.Ebubekir’in seçilmesinde ilk Müslümanlardan olması ve Hz.Peygambere yakınlığı büyük rol oynar (bazı kaynaklar Hz.Ali seçilmesi istendi fakat Hz.Ayşe istemiyor dese de fazla kurcalamanın bir manası yoktur çünkü net değildir). Hz.Ebubekir’in ölümünün ardından Hz.Ömer ikinci halife olarak seçilir. Ardından Hz.Ömer’in düzenlenen bir suikast sonucu ölmesi üzerine hilafet makamına Hz.Osman geçer. Bu arada Hz.Ali’nin şahsî meziyetlerinin bu göreve daha uygun olduğunu düşünerek, asıl halifelik hakkının Hz.Muhammed’in yeğeni ve damadı Hz.Ali’ye ait olduğunu savunanlar ortaya çıkar. Böylece Hz.Osman’ın halife seçilmesi ile birlikte Müslümanlar arasında huzursuzluk ve ayrılıklar ortaya çıkmaya başlar.

sahabe

Hz.Osman’ın da şehit edilmesinin hemen ardından 656’da Hz.Ali halife seçilir. Ancak Hz.Osman’ın öldürülmesi ile birlikte ayrılıklar artık iyice belirginleşir ve Hz.Ali Medine’de istikrarın sağlanması gibi büyük bir sorunla yüz yüze kalır. Aralarında Talha, Zübeyr ve Peygamberin eşi Hz.Ayşe’nin de bulunduğu bir grup Hz.Ali’den Hz.Osman’ın katillerinin bulunarak cezalandırılmasını isterler. Bir süre sonra bu taleplerinin gerçekleşmediğini belirterek Hz.Ali’ye karşı çıkmalarım müteakip 656 yılında tarihe “Cemel Vakası” olarak geçen hadise yaşanır. Yani Hz.Muhammed’in eşi Hz.Ayşe (ilk halifeliğide muhtemelen engellediği Hz.Ali’yi ) Hz.Osman’ı öldürtmek veya öldürenleri gizleme ile itham eder ve halifeyi öldürmek için savaşa kalkışır. Bu vaka olarak bahsettiğimiz bildiğiniz savaştır aslında ve tarihte müslümanlar arasındaki ilk iç savaştır ki Hz.Muhammed’in ölümünden sadece 24 yıl sonra gelinen nokta peşi sıra gelen 3 halifenin ikisinin öldürülmesi ve dördüncüsünün de iç savaş ile halifeliğine başlamasıdır.

Bu olayda aralarında Talha ve Zübeyr’in de bulunduğu önde gelen çok sayıda sahabe ölür. Sonrasında Şam valisi olan Muâviye, Hz.Osman’ın katlinden dolayı kısas talep ederek Hz.Ali’ye biat etmeyi reddedince, 657 yılında Hz.Ali ve Muaviye arasında vuku bulan “Sıffın Savaşı” gerçekleşir. Savaşta zor durumda kalan Muaviye taraftarları Kur’ân’ın hakemliğini talep ederek, mızraklarının ucuna Kur’an yaprakları asarlar. Yapılan görüşmeler sırasında bir sonuca varılamayınca, Hz.Ali’nin saflarında bölünmeler yaşanır. Hz.Ali daha sonra “Haricî” olarak adlandırılacak olan bu ayrılıkçı gruba karşı sert tedbirler almasına rağmen, bu gruba mensup Abdurrahman İbn Mülcem isimli bir şahıs tarafından 661 (660) yılında kendisine karşı gerçekleştirilen bir suikast sonucunda öldürülür. Dolayısıyla Hz.Osman’ın son yıllarında ortaya çıkan ayrılıklar ve anlaşmazlıklar Cemel ve Sıffın savaşlarının ardından daha da belirgin bir duruma gelir ve bu nedenle Hz.Ali’nin halifeliği çok kısa sürer. Hz.Ali’nin halifeliği döneminde şiddetle devam eden bu olaylar, onun 661 yılında şehit edilmesiyle daha da alevlenir.

Hz.Ali’den sonra halifelik makamı altı ay kadar süren Hz.Hasan dönemini bir kenara bırakacak olursak, rakibi olan Muaviye’ye ve daha sonra onun sülalesi Emevilere geçer. Emevi hanedanı halifeliği yaklaşık yüzyıl (661-750) elinde tutarken, Hz.Ali’nin soyundan gelenler ise halifeliği tekrar Emevilerin elinden almak için mücadeleye girerler.

Hz.Ali ve Hz.Fatıma’nın büyük oğlu Hz.Hasan babasının ölümünün hemen ardından bazı Küfeli ailelerin desteğiyle halifeliğini ilan eder; fakat kısa bir süre sonra Muaviye ile anlaşarak halifelikten çekilir. Hz. Hasan’ın ölümünün ardından Şiîler halifeliği Emevilerin elinden tekrar almak ve halifelik makamına Hz.Hasan’ın küçük kardeşi Hüseyin’i geçirmek amacıyla yeniden girişimlerde bulunurlar. Hz.Hüseyin ise kendi taraftarlarına çok güçlü durumda bulunan Muaviye’ye karşı o ölmeden hiçbir girişimde bulunmayacağını söyler.

Kerbela

Halifeliğin babasının ölümüyle elinden alınacağını çok iyi bilen Yezid (Muaviye’nin oğlu ) planını yapar. Babası öldükten hemen sonra Hz.Hüseyin ve ona sâdık kalanlar 10 Muharrem 61 Cuma (10 Ekim 680) tarihinde Kerbela’da 4.000 kişilik Emevi ordusu tarafından katledilirler. Hz.Hüseyin’in Kerbela’da feci bir şekilde şehit edilmesi, Hz. Peygamberin bütün Müslümanlara emaneti durumunda bulunan Ehl-i Beyt’e azami saygı, sevgi ve bağlılık hisleri ile dolu samimi Müslümanları derinden sarsar ve kalplerinde kapanmaz bir yara açılır.

Aslında bu acı hadise, Hz.Ali ve oğullarının haklarını aramak ve intikamlarını almak için, ister samimi ister başka amaçlarla olsun ortaya çıkan bir takım zümrelerin kamuoyu oluşturmasına ve siyasi manada Şiîliğin ilk işaretlerini veren bir takım hareketlerin başlangıç noktası haline gelmesine neden olmuştur. Bu açıdan “Kerbela Vakası” ve ondan sonraki olaylar ilk Şiî hareketlerinin çıkış noktası denebilir.

Süreç içinde oluşan muhalif tavırlar sonucunda Sünnîlik ve Şiîlik arasında keskin ayrımlar ortaya çıkmaya başlar. Daha sonraları Şiiler de kendi aralarında oluşan muhalefetten ötürü çeşitli gruplara ayrılırken, zaman zaman sessiz kalırlar. Bu süreç içerisinde Şiî-Emevî çatışmaları devam ederken, Abbasîler Horasan bölgesinde faaliyetlere başlar. 750’de Büyük Zap Irmağı kıyısında Emeviler ile yapılan savaşı kazanarak, kendi hanedanlıklarını kurmuşlardır. Böylece Hz.Ali döneminden beri Şiilerin Emevilere karşı mücadelesinde önemli bir etmen olan Irak-Suriye çekişmesi, Suriye aleyhine son bulur. Bu süreçte siyasi ayrılık içine giren İslam toplumunda Şiiler yeniden yapılandılar.

Son yazımız ile bu konuyu artık kapatacağız arkadaşlar..

Sonraki yazı için buraya