Devlet Adamlığı

Az önce sahilden eve giderken “hocam bakar mısınız?” diye bir ses işittim. Jandarma karakolunun orada nöbetçi asker beni çağırıyordu. Yanına gittiğimde benden mümkünse sigara vermemi rica etti. Sigara içmediğim için yardımcı olamadım. Kendimi tanıtıp biraz konuşma fırsatı buldum. Hani askere ne sorulur? Askerlik nasıl gidiyor, memleket neresi falan…

Asker arkadaşımız babamın da jandarma subayı olduğunu öğrenmesiyle beraber dertlendi. Çok rahat ve güzel bir yerde askerlik yaptığını söylememe rağmen askerlerin oldukça mutsuz olduğunu, aslında bütün alaydaki askerlerin mutsuz olduğunu söyledi. Hani biraz da askerlik mi ağır geldi dedim ama yok. Seve seve askere gelmiş lakin komutanlarından şikayetçi. Bir çok şeyden bahsetti bana. En büyük şikayetiyse bildiğimiz bir mesele; “Adalet yok abi!”

18555908_10154435303961560_3605500151962726660_n.jpg

Fotoğrafa dikkatli bakmanızı rica ediyorum. 1997-98 terhisli bölük askerlerimizin geleneksel buluşma fotoğrafını görüyorsunuz. 20 yıl geçmiş olsa da buluşup bir şeyleri paylaşan, hasret gideren, eski günleri anlatan vs. bir buluşma yapıyorlar. Aslında babamın bölüklerinden bir çok asker yıllar sonra bile babamı bir şekilde bulur hal hatır sorar. Nöbetçi askere bunu gösterdiğimde hayretler içerisinde kaldı tabi. Şaka yapıyorum falan zannetti ama fotoğraflardan kabul etti.

Nasıl Oluyor Abi?

Babam döneminin liste başlarından olduğunu daha önce yazdığım bazı yazılarda bahsetmiştim. Buna sebep sürekli sınır karakollarında geçen bir ömür yaşadık beraber. Gençlik yıllarında PKK kurulmuşken, orta yaş subaylığında yine terörün en azgın döneminde bulunmuş kişilerden bir tanesi. Sadece o değil tabi. Devre arkadaşları ile bu ülke için çalışan, ismini hiç duymadığımız ve aslında hiç bir zaman gitmeyeceğimiz, yolu geçtim patikası bile olmayan dağlarında tepelerinde yaz/kış pusu atan/yiyen adamlardan bahsediyoruz. Operasyon nasıl yapılır, pusuya nasıl düşülür, hangi yerden nasıl baskın yapılır vs. askerliği kağıt üzerinden bire bir uygulamaya geçirmiş adamlar bunlar. Koltuğunda yayılıp güneşlenirken “Bu çay soğuk yeni getir lan!” veyahutta ordu evlerinde “yarım kilo su böreği ver oğlum” komutanlığı yapmayanlar..

Devlet adamlığının komutan kanadı yani. Eğitimli, askerini kendi oğlu gibi gören. Askerini gerekirse döven hatta bazen söven ama asla onurunu kırmayan insanlar. Onuru ve gururu bilen, yaptığı hareketin sonucunda askerin yarın atacağı pusuda sakat kalırsa veya ölürse kahrolacak kişiler bunlar. Bölükteki her askeri oğlu gibi gördüğü için şehit olan askerlerine gerçekten ağlayan ve onları unutmayan komutanlarımız. Hepsine verdikleri hizmetten dolayı minnet ve şükran borçluyuz. Onlar olmasaydı verdiğimiz şehitler terörün azgın olduğu yıllarda katlanırdı bunu çok iyi bilmeliyiz.

Yıllar süren mücadelelerinden sonra devrelerinin 1/3’nün şehit olduğu (bazılarının parçalarını bile bulamadılar), 1/3’nün sakat kaldığı (bizim pederde bacağı eline alanlardan), kalan 1/3’nün de bir kısmının sahte davalarla tutuklandığı hapse atıldığını üzülerek tekrar hatırlatmak istiyorum. Beraber savaştığınız, sakatlandığınız, parçalara ayrıldığınız bu mücadelede ayakta kalan son komutanlarında hapislerle sahte davalarla imha edildiğini düşünmenizi istiyorum. Hani eskilere gidin biraz. Şehit isimlerini ekranlarda görüp üzüldüğümüz yıllardı o eski dönemler.

Hakkari’de Pusuya Düşen 7 Asker 1 Astsubay Şehit Oldu Başımız Sağ Olsun Şimdi Survivor’a Bağlanalım Turabi Golden Sonra Kaç Takla Attı? 

Geldiğimiz nokta da artık adına ne dersiniz bilmiyorum. İster “Fetö devleti çökertti” deyin isterseniz “Hükümet içine etti” deyin fark etmez. Bana kalırsa ülke temel vicdanını kaybederek kendi içine etti de neyse. Görülen şey bir çok devlet ayağında olduğu gibi “Kaliteli Komutan” argümanını kaybettiğimizdir. Kaldı ki kalite eğer masalarda tatbikatlarda eğitimse haydi onu yapıyoruz diyelim. Bu ülkenin birebir operasyon yapan, pusu yiyen ve onlarca askerini çatışmalarda kaybeden tecrübeli komutan sınıfı bana göre bu tanıma daha çok uymakta. İtiraf etmeyi pek bilmiyoruz ama şöyle bir gerçek var arkadaşlar. Devlet adamlığının bitmesiyle orduda ki Komutan kavramı da çökmüş bulunmakta.

Bunu bir nöbetçi askerden çıkartmıyorum sakın yanılmayın. Zaten uzun süredir bunu dillendiriyorum. Önceden de askeriye verimli ve düzenli bir yer elbette değildi. Fakat bu ülkede operasyon tecrübesine sahip komuta kademesi gerçekten dünya standartlarında bulunmaktaydı. Artık ülkemiz bu standartların çok çok altında bulunmaktadır.

Lafı nereye getireceğim. Hazır ülke olarak ona buna çatıp operasyon gümbürtüsü yapıyorken bunu da göz önünde bulundurmanızı rica ediyorum. Allah toplumumuza savaş göstermez inşallah. Çünkü kahvehane köşelerinde futbol goy goyu yapmaktan çok daha fazla sonuçları olacağının ne yazık ki farkında değiliz. Elbette bunun sorumluları da yıllar sonra buna izin verenler veyahutta ülkemizi bu hale sokanlar olacaktır.

Yukarıda ki fotoğrafa tekrar bakın. Bırakalım şimdi terhis olanlar 20 yıl sonra tekrar buluşabilsin.

Yöneticinin iyisi savaşı kazanan değil, o savaşı yapmadan kazanandır.

Hoş çakalın.

Birlik Ve Beraberliğe En Çok İhtiyaç Duyduğumuz Şu Günlerde

 

Arkadaşlar lütfen yayalım ve herkeze duyuralım;

Ülkemizin mağduriyetin sorumlusu 65 yıldır muhalefet partileri olan MHP ve CHP’nin omuzlarında olmak üzere bütün aydın, entellektüel ve okumuş kesimindir!

Ne demiş ünlü bir düşünür? “Ben en çok okuyan adamdan korkarım, okudukça bana afakanlar basıyor. Bize ilkokul mezunu lazım hatta onu bile okumamış adam lazım…” Ne de güzel demiş..

Hükümet verdiği tecavüz yasa tasarısını tekrar değerlendirip yürürlüğe sokarak Hüseyin Üzmez gibi namazında niyazında, kandırılıp gazozuna ilaç atılarak küçük kızları taciz ettikten sonra madur olan kişileri korumalı, madden ve manen büyük bir yıkım yaşayan bu kişilere ve ailesine tazminat ödemelidir.

Ayrıca defalarca tacize uğrayan küçük kızın muhtemelen defalarca gazozuna ilaç katılarak safça kandırılan Hüseyin Üzmez gibi hayırsever, vatansever, hacı ve en önemlisi örnek bir müslümana karşı ufacık tacizlerinden dolayı hemen yargıya başvurması manidardır!

Kamuoyu bu bağlamda bilinçlendirilmeli, benzer maduriyeti tadan tecavüz ve tacizciler ile ilgili olan yasanın tazminat eklenerek tekrar kanunlaştırılmasının sağlanması gerektiğini kabul etmek gerekmektedir.

Orta çağın en güzel günlerini yaşadığımız bu günlerde artık bunun gibi gündem maddelerinin değil hangi ülkeye, hangi atlı ve topçu birlikleriyle saldıracağımız konuşulmalı, oyuna gelinmeyerek yahudi Almanya’nın büyük oyunu bozulmalıdır.

Avrupa’yı biz beklersek çok bekleriz bunu unutmayın!

Yarından tezi yok sefer hazırlıklarına başlanarak Avrupa’nın fethine geçilmesini, böylece artık dünya standartlarının üzerinde olan eğitim, yargı, ulaşım, enerji, sağlık vb. alanlarda yakaladığımız bu üstünlüğün kullanılarak yaratılan büyük askeri ve ekonomik devimizi yani Yeni Türkiye’mizin tutulmamasını/tutulamayacağını bildirmek istiyorum!

Son 10 yılda sürekli cari fazla verdiği için elinde bulunan ihtiyaç fazlası parayı bildiğiniz gibi IMF olsun, Dünya Bankası olsun, ihtiyacı olan Güney Kore, Almanya, Kanada, Norveç vb. ülkelere aktarmaktaydık.

Artık başlanması gereken Avrupa ve devam eden Orta Doğu’nun tekrar fethiyle beraber sarkacağımız Güney Afrika kıyıları, oradan uzanacağımız Samoa adalarının ele geçirilmesi sebebiyle verilen bu cari fazla paranın artık verilmemesini temenni ediyorum.

Ülkemizin şaha kalkarak sürekli büyüdüğü, kişi başı milli gelirin tam 128 bin dolar seviyelerine gelecekken yapılmaya çalışılan hain darbe sebebiyle birden 7 bin dolara düşmesi tartışılması gereken diğer bir konudur!

Türk halkı unutulmamalıdır ki en zor gününde bile hiç kimseye boyun eğmeyip gerekirse araya soktuğu adamlarla oğlunu işe sokturmaya, ihtiyacı olmadığı halde beleş kömür almaya, hayatında Ankara’nın doğusuna gitmediği ve askeriliği parayla yaptığı halde her daim PKK olsun veya IŞID olsun veyahutta BRAZZERS olsun çatışmaya her zaman hazırdır!

M.Ö.1071 yıllarında Anadoluya gelen Osmanlı Devleti’nde bir tek bira içilmemiş, tek bir zina yapılmamış, sadaka verecek tek bir kişi bulunamamıştır! Sadece balık tutmaya gittiği yerde güneşi görünce mayışan ve tarihteki ilk astronot olan Sektiri Sıpace Paşa göl kenarında uyuya kaldığı için cuma namazını kaçırmıştır. Bunun dışında devlet erkanında tek bir cum-a namazı kaçıran kişi yoktur!

Tarihimiz Padişahlarının hükmettiği dönemlerde ortalama olarak %68 at üstünde, %26 namazda, %5 yemek yemekte geriye kalan %12’lik kısmında ise uyudukları hepimiz tarafından bilinen bir gerçektir (Üstat Kadir Mısırlıoğlu bunu padişahların ruhlarını tek tek çağırarak sormuş ve istatistik olarak bulmuştur). Peki soruyorum size bu yüzdelerin arasında sevişmek var mıdır?

Utanmadan padişahlarımızın seviştiği kamu oyunda anlatılmakta bu büyük insanların sanki normal canlılar gibi yaptıkları söylenmektedir! Bu şanlı tarihimize atılan büyük bir iftiradır! Padişahların böyle bir şey yaptığı bir fani kul tarafından bile görülmemiştir. Hepsi uydurmadır…

Son olarak birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bu günlerde yukarıda anlattığım olayların iyi analiz edilmesi, büyük oyunun bozularak gavurlara fırsat verilmemesi, yok efendim dolar pahalıymış yok efendim enflasyon varmış gibi hayali iddiaların hızla kınanması (gerekirse AKP internet trollerine hedef gösterilmesi) önemle duyurulur.

Zaman birlik beraberlik zamanıdır!

 

Ülke Var Uzakta

Yazarım söylerim çok şey de sosyal ağlarda anlatılan şeyleri ne kendi sayfamda ne burada tekrar tekrar anlatmak istemiyorum.

Ülkemiz son yıl içerisinde yurdun değişik noktalarında patlayan bombalar sebebiyle bir çok masum vatandaşını kaybetti bir o kadarı da sakat kaldı.

Siyaseti suçlamak ve istifa olayların sonucuna götürür bizi. Bu sebeple olay olduktan sonra boş istifa söylemleri bize bir şey kazandırmaz. Çünkü terörist eline silahı veya bombayı ele geçirdiği anda bu eylemi büyük ihtimal gerçekleştirecektir.

Peki siyasi iktidar, emniyet ve asker tam anlamı ile suçsuz mudur?

Terör ve saldırılar en başta yapılacak önlemler dizisi ile engellenebilir. Teröristin yerleşmesine ve adam toplamasına izin verilmez. Bu yurt içi ve yurt dışı için de böyledir. İkincisi siyasi propaganda yapmasına ve silah/propaganda amacıyla para kazanmasına izin verilmez. Üçüncüsü teröristin kullanacağı silah ve bombaların yurt içinden çalınmasına ve yurt dışından sokulmasına izin verilmez.

Ana hatlarıyla terör ile mücadele böyle yapılır. O zaman ülkemiz için şunu sormak gerekir; Geçmiş 10 yılda iktidar teröristlerin yerleşmesine ve adam toplamasına izin vermiş midir? Siyasi propaganda yapmasına ve para kazanmasına izin vermiş midir? Teröristlerin kullandığı silah ve bombaların yurt dışından girmesine izin vermiş midir?

Bu basit soruları beyni olan ve bu ülkede yaşayan herkes kendisine sormalıdır. Düşünmek ve fikir yürütmek sadece sizin seçtiğiniz yöneticilere mahsus bir ayrıcalık değildir. Başkasının ağzından konuşmak veya fikrini anlatmak düşünmek ve fikir yürütmek değildir. İki üç kelam ile bahsi geçen soruları kendinize sormalı ve fikir alışverişini yapmalısınız.

Eğer yapılan fikir yürütmelerinden birisinde bile hataya ve ihmale rastlar iseniz buna izin verenlerin suçlu olduğu ortaya çıkacaktır.

Eğer bir tanrıya inanıyor, eğer az da olsa ahlakınız ve onurunuz var ise lütfen düşünün.

Not: Ben düşündüm inanın bir zararı yok sadece biraz mutsuz ediyor hepsi bu

Söyle Bakalım Ne Çalsın?

Bence Ordunun Dereleri Aksa Yukarı Aksa çalsın..

Ülke geriye gidiyor derken barajdan köprüden bahsederek ileriyi anlatırlar genelde. Geriye gitmenin örneklerinden bir tanesi budur. Kültür ve bilgi açısından boş muhabbetlerin tam merkezinde bulunuyoruz. Bir tarafta İslamın hoş görü dini olduğunu palavralar sıka sıka anlatırken İzmir’de Yahudi bir esnafın ölüm anonsunu bile kabul etmeyen diyanet, “cenazede şu çalsın” diye açıklama yapıyor. 45 çocuğa 10 yıldır tecavüz eden vakfa bir cümle söylenmemesini falan geçiyorum yukarıda ki geyik muhabbetinin gereksizliğine dikkat çekmek istiyorum.

Arkadaş sen diyanet işleri başkanısın ne işin var müzikte bandoda? Zaten millet çatacak yer arıyor sen neden ateşe körükle gidiyorsun?

Ayasofya’nın cami yapılması tartışmalarını bakanlarımızın katılımıyla dile getirmelerini şiddetle öneriyorum. Nasılsa teknoloji NASA’dan iyi hacı. Uzay ve kainat araştırmalarımızdan tutun elektronik yazılımda falan kimse bize akıl vermesin. En iyisini biz biliriz. Ayasofya’yı da cami yaparsak işte Dünya’ya en büyük dersi vermiş olacağız.

Yönetim kademesindeki insanların kalitesi rezalet boyutlarda şu an. Belli ki bakanlığı veya diğer kurum müdürlüklerini ehil kişilere değil sesi soluğu çıkmayan kişilere teslim etmişler. Bunu zarar ve sıkıntılarını çok çekeceğiz gibi görünüyor.

Yeni Türkiye’de Bilim

Hayırlı olsun Türkiye..

Son üç aydır haftada bir veya iki haftada bir yapılan, dünyanın sayılı bilim insanlarından olan Prof.Dr.İlber Ortaylı ve Prof.Dr.Celal Şengör’ün konuk olarak katıldığı Teke Tek Özel programı yayından kaldırıldı. Program sunucusu Fatih Altaylı’nın sözleri ve hareketleri durumun emir verilerek yapıldığını göstermekte.

Program benzer şekilde yayından kaldırılan Tarihin Arka Odası isimli programdan sonra yayından kaldırılan ikinci tarih programı oldu.

Ne anlatılıyordu bu programda? Bilimsel verilerle tarih ve genel kültür konuşmaları ağırlıklı olmak üzere “bilim” anlatılıyordu.

Yabancı ülkele üniversitelerinin seminer yapıp “lütfen gelip bize bir şeyler anlatın” diyerek kürsü açtığı, misafir hoca olarak çağırdığı, bir çok yabancı yayına, kitaba veya makaleye imza atmış iki büyük hocanın kültür konuşmalarını anlatıyordu.

Fazla geldi evet. Televizyondan Columbia Üniversitesi’nin yıllık araştırma için ayırdığı bütçenin 3 milyar dolar olduğunun anlatılması fazla geldi. Osmanlı’nın İstanbul’u aldıktan kısa bir süre sonra Kristof Kolomb’un keşif için gezerken nasıl “mal” gibi bu keşiflere seyirci kaldığımızın anlatılması da fazla geldi. Osmanlı’nın nasıl bilimden uzaklaşarak tarikat ve hurafe peşinde bok batağına sürüklenildiğinin anlatılması ki hele çok çok fazla geldi ülkeye.

Dikkat ederseniz “Teke Tek” programı değildir kaldırılan. Bu iki büyük profesörün katıldığı “Teke Tek Özel” programıdır asıl hedef. Yıl başındaki programda Fatih Altaylı’ya gelen bir mailde seyirci şunu söylüyor Altaylı’la; “Efendim programınıza keşke dini ne olduğu belli olmayan adamları çıkaracağınıza Kadir Mısırlıoğlu gibi müslüman tarihçileri çağırsanız daha iyi olur”. Fatih Altaylı bu mesaja sinirlenip “Beyefendi benim için kişinin hangi dinden, hangi ırktan olduğu önemli değil. Ben bilgiye bakarım, bilime bakarım. Sizin söylediğiniz kişiyi tanımam. Bilgisi kabul ediliyorsa onuda çağırırız yoksa gerisi ile uğraşamayız” diye cevap veriyor.

20150420095502_fft16_mf1944254

İşte budur “Yeni Türkiye” arkadaşlar;

Müslüman adı altında otorite kabul ettirilmek istenen paranoyak, yalan ve cehaletle dolu irin yuvası sözde adamların hikayelerini dinlettirmeye çalışmaktır Yeni Türkiye!

Hayatında bir tane kitap okumamış adamların “Alo Fatih” telefon hatlarıyla bilimi yasaklaması, kendi örümcek kafalı dünyalarında yarattıkları ütopik arap ümmetçiliğini övmek, her fırsatta suçu dış mihraklara yıkarak elinde ne var ise satmak, çalmak, çırpmak yok etmektir Yeni Türkiye.

Ve yukarıdaki iki hocanın yine ünlü bazı bilim insanlarını program konuğu olarak ayarlamışken dünyaya yeniden rezil olmamızdır. Darwin yılında Bilim Ve Teknik dergisinin Darwin kapağına tahammül edemeyen asıl maymun soyundan olanların evrimsel mücadelesidir bu.

Bir kez daha ülkede yaşadığımıza utanacağımız şeydir aslında.

Sonra “Türkiye bilimsel olarak gerekli çalışmaları yapmaktadır” falan. Çok cahilsiniz abi keşke ölseniz ve lütfen ölün artık.

Terör

Ankara’da daha dün yaşanan ve yaklaşık 100 kişinin öldüğü saldırıyı milletçe kınıyoruz. Ölenlere Allah’tan rahmet ve sabır diliyorum. Hep söylediğimiz gibi terör saldırılarının ne milleti ne ırkı nede dini vardır. Masum halka yapılan bu tip bombalı terör saldırıları en aşağılık ve kabul edilemez saldırılar elbette. Çünkü orada sizinde yakın bir tanıdığınız olabilir. Amcanız, anneniz veya çocuğunuz..

Sizin belki bu saldırıda bir tanıdığınız ölmedi veya sakat kalmadı. İleriki dönem için yine olmayacağının garantisini verebiliyor musunuz? Ülkemiz ne yazık ki iktidar hırslarının, yanlış yapılan çözüm girişimlerinin ve devlet içerisine yerleştirilen sivil toplum örgütlerinin oyuncağı haline gelmiştir. Lafı eveleyip gevelemeden sorumlu ve suçlularının bizzat hükümet olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Geçmişte PKK terör örgütünün destekçileri ve kampları yabancı ülkelerdeydi de biz adamlara küfür ediyorduk hatırlarsanız. Ben sınırlarda büyüdüm. Babam operasyonlara katıldığında belki dönmeyeceğini bilerek uyurduk. Arkadaşları ölürdü sakat kalırdı. Askerler ölürdü karakollar basılırdı falan. Bunlara destek olanları lanetledik.

Şimdi başka ülkede bu tip saldırı yapanlara kampları biz açtık. Gizli saklı tırlarla uçaklarla gemilerle birilerine silah gönderdik. Eğitimler verdik hastanelerde tedavi ettik. Yabancı basın IŞID’e destek olduğumuzu bir çok kez yazdı. Adres verdi ya adamlar adres! Ama akıllanmamışız ki bunları görmezden gelip normal hale getirmişiz.

Uzun yazmadan bitirmek istiyorum. Suruç’ta patlayan bombanın faili kesin olarak tespit edilmişti. İsmi Şeyh Abdurrahman Alagöz isimli genç polisin ifadesiyle; Abisi Yunus Emre Alagöz tarafından işletilen İslam Çay ocağında çalışıyor. Okulunu dondurmuş. Bu çay ocağında “IŞID’e adam toplamak” ile ilgili bazı şikayetler yapılıyor. Bunun üzerine Adıyaman’daki belediye ruhsatsız olduğu için çay ocağını kapatıyor…..”  Haberi iyi dinleyin arkadaşlar.

Birileri ülkemizde “IŞID’e militan topluyor” diyerek bu çay ocağını şikayet ediyor. Devlet yetkilileri “Sen kimsin, kime ne yardımı yapıyorsun, kimlerle görüştün, kimleri IŞID’e gönderdin, bağlantıların nedir?” diye soracağına ruhsatı olmadığı için çay ocağını kapatıyor!

İşte açmadığınız soruşturma neticesinde bombayı Suruç’ta ve muhtemelen aynı tip düzenek ve patlayıcı miktarlarıyla bağlantılı olduğu düşünülen ikinci/üçüncü bombayı da Ankara’da patlatıyor. Bu demek oluyor ki “Devlet IŞID’e militan alan yerlerin üzerini ört bas ediyor” bu açıkça görülmektedir. Zaten durum yurt dışı basında da tekrar tekrar dile getiriliyor. Bende yazdım daha önce ne yazık ki devletimiz “IŞID ve PKK ile çatışıyorum” diyerek PKK kamplarını bombalarken IŞID hedeflerine bir şey yapıyor. Dış basın ne kadar doğru söylüyor elbette bilemiyoruz ama bizim basından çok daha güvenilir oldukları kesin. Zaten son deliller ışığında devletin bir şekilde IŞID ile ilişkide olduğu izlenimi var gibi. Kesin kanıtlarına ise sonra ulaşacağız hükümet değişirse yargılamalar ile yani.

Teröre doğrudan veya dolaylı yoldan silah/para/teçhizat/sağlık yardımı yapmanın cezalarını ileriki dönemde çekebileceğimizi düşünüyordum. Ne yazık ki beklediğim gibi sağa sola gizlice dağıtılan bombalar veya silahlar artık bize doğrultulmuş durumda.

Bir diğer üzücü nokta ise olaylar sonrası artık bir kesimin saldırıları devletin yaptığını çok ciddi bir şekilde düşünmesi. Terör saldırılarının faillerinin devlet olduğunu düşünmek olayın ilk adımı elbette. Bunun sebebi de yine iktidarın yargı/polis/eğitim ağına bilerek yerleşmesine izin verdiği cemaatin yaptıkları. Sonradan “kandırıldık” demesi bir şey ifade etmiyor. Artık insanlar yargıya güvenini tamamen yitirdi. Bomba patlıyor ve MİT’ten şüpheleniliyor. Çelişkili yargı kararları, ciddi şekilde açılması gereken soruşturmaların açılmayarak başka noktalarda gündem soğutma çabaları AKP partisinin artık çok yıprandığının ve bittiğinin göstergeleri. İnat etmeye devam etmek iç karışıklıkları daha da körükleyecektir.

Saygılarımla hoşçakalın

Propaganda II

Önceki yazı için buradan

Devam yazımızda aslında bize esin kaynağı olan II.Dünya Savaşı liderlerinin en ünlüsü Hitler’in başlangıç sürecini ve propaganda bakanı ünlü bir kişilik olan Joseph Goebbels’i anlatacağız. Hitler’in nasıl iktidara geldiği ile ilgili bilmeyenler için fazla ayrıntıya girmeden bazı bilgiler vermek ile beraber, yazımızda odak noktamızın yapılan propaganda faaliyetlerine doğru yöneleceğini söyleyelim.

Nasyonal Sosyalizm temeli üzerinde oluşturulan bu yapı totaliter ve otoriter bir rejimdir. Temelini oluşturan yapıcı unsurlar “Volkgemeinshaft” ve “Führer” dir. Volkgemeinshaft ırk birliğine dayanan Alman halkının oluşturduğu bütünü ifade etmekte, Führer ise oluşturulan bu bütünün yöneticisi ve yönlendiricisi olarak nitelendirilmektedir.

Irk birliği sistemin ağırlık merkezini oluşturmaktadır. Bir halkı oluşturacak etnik grubun tek ve aynı ırka mensup insanlardan kurulu olması gerekir. Irkçı görüş, ırklar arasındaki eşitsizlik ilkesine dayanır. İnsanlarda yalnızca etnik farklılıklar yaratmakla kalmaz, entellektüel ve manevi değerler de farklılık yarattığından ırklar “üstün ırklar” ve “üstün olmayan ırklar” olarak ayrılır.

Nasyonal Sosyalistler üstün ırkın Kuzey Aryen Irkı olduğunu, aşağı ırkın da yahudi ırkı olduğunu ileri sürmektedirler. Kuzey Aryen ırkının da en saf ve temiz kalmış unsurları Alman halkı içinde bulunduğunu düşünürler. Bu sebeple devletin görevi bu üstün ve saf ırkı korumaktır.

Alman İşçi Partisi’ndeki bir grup fanatik, 1919 yılından sonra daha geniş bir kitleye hitap edecek bir isim aradılar. Hitler ve arkadaşları popüler kullanımda Nazi olarak adlandırılan (National Socialist German Workers Party) Milliyetçi Sosyalist Alman İşçi Partisi adını seçtiler.

Nazizmin zafer kazanması Alman halkının onurunun kırılmışlığından, umutsuzluğundan ve neredeyse her ne değişiklik olursa olsun iyiye doğru değişiklik olacağı yolundaki duygulardan beslenmiştir. İşsizlik, geçim sıkıntısı ve enflasyon insanları şaşkınlık ve umutsuzluk içende bırakmıştı. Durum o kadar kötüydü ki bir grup insan kendilerini kurtaracak bir “mesih” arayışı içindeydi. I.Dünya Savaşındaki yenilgi yine milliyetçilik duygularını da körüklemektedeydi.

Alman halkı karakter olarak otorite taraftarıydı. Theodore Abel kitabında Almanların “yönetime katılmak, bir parti seçmek ve siyasal konularda hüküm vermek” zorunda kaldıkları zaman şaşırdıklarını ve şoke olduklarını söylemiştir. Vasat bir almanın temel kişisel özellikleri sabit fikirli olarak tanımlanabilecek eğilime girmektir. Bu sabit fikirli karakter itaat, temiz olma, dakiklik, yeterlilik ve sıkı çalışma gibi varsayılmış faziletlerle yakından ilgilidir.

Osmanlı devleti nasıl savaşı kaybedip Sevr’i imzaladıysa, Almanlarda 28 Haziran 1919’da Versailles anlaşmasını imzalamıştır. Oldukça ağır olan bu anlaşma sonucunda topraklarının 1/8’ini, deniz aşırı sömürgelerinin tamamını kaybetmiş, ordusu büyük ölçüde dağıtılmış ve kısıtlamalar getirilmiş ve çok ağır savaş tazminatına mahkum edilmiştir. Onurları kırılan ve bizim gibi bir kurtuluş savaşıyla bu hayal kırığı anlaşmadan kurtulamayan Almanlar zamanla alınan dış borçlar ile ekonomisini tekrar canlandırdı. Lakin, 1927 yılından itibaren ağır borç yükü ile dengeler bozulmaya başlayınca işsizlik ve iflaslar artmaya başladı. Müttefik devletlerin Osmanlı ve Almanya’ya imzalattığı bu anlaşmalar aslında gelecekte dağıtılacak ülke anlaşmaları olduğunu herkes biliyordu. Türkler silkelenip erkenden bunun için savaşmış ve mücadele etmiştir. Almanya ise belkide bu fırsatı bulamadıklarından borç alıp büyümeye yönelmiştir. Neyse, borçla bir yere kadar arkadaşım.. 1929’da büyük buhran ile beraber durum iyice bka sarınca borçları bile ödeyememe noktasına gelindi. İşte bu noktada Nasyonal Sosyalist partisi sivrilmeye başladı.

Versailles Anlaşmasında Ülke Temsilcileri

Hitler Alman halkının karakteristik bütün özelliklerinden faydalanmaya başladı. Anti kapitalist ve anti sosyalist politikaları ile bu sınıflara seslendi. Bu alt sınıftaki düşük maaşlı, fazla eğitimi olmayan, sabit fikirli diyebileceğimiz kızgın kalabalığa karşı amerikanlaşmayı, kültürde yozlaşmayı, faiz köleliğini, yahudi ve bolşevizmi suçlu olarak öne sürdü. Halk yeniden “Büyük Cermen Ülkesi”ni geri istiyordu.

Hitler sürekli yahudi ve komünistler tarafından arkadan bıçaklandıklarını ve bu yüzden kaybettiklerini söylüyor, herkesin Alman halkına haksızlık ettiklerini dile getirerek güvenlerini yeniden sağlamalarına yardımcı oluyordu. Versailles anlaşmasını imzalayanları eleştiriyor, bunun onursuzluğundan bahsediyor, tarihte sadece alman halkı tarafından başarılabilecek şeylerin olduğunu sürekli dile getirerek, küçük esnafın ve tüccarın dostu olduğunu dile getiriyordu.

1923 yılında başarısız Birahane Darbesi sonrasında Hitler kendisine destek olmayan ordunun en büyük engelleri olacağını çok iyi anlamıştı. Bu sebeple ilk fırsatta kendisine muhalif olan generalleri tasfiye etmeyi düşünüyordu.

Uzatmayalım yapıyı falan anladınız işte. Hitler 1933 yılındaki Reichstag Yangını’nı kullanarak işte bu ezilen, hor görülen, az para kazanan ve aynı zamanda az eğitimli, sabit fikirli, çok çalışan kızgın almanların desteğiyle sonunda iktidara geldi. Yangının sonraki günü kişisel hak ve özgürlükleri kısıtlayan bir kararname çıkartmakla beraber meclisteki bütün komünist parti üyelerinide tutuklattırdı. Yangının komünistler tarafından çıkartıldığına halk o kadar inandırıldı ki seslerini çıkartamadılar. İstediklerini tam olarak yapamayan (çünkü kendisi gibi düşünmeyen ve halkın sevdiği isimler de vardı) Hitler, cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg’un 2 Ağustos 1934 yılındaki ölümünden sonra ortalıkta at koşturmaya başladı. Zaten sadece bir ay sonra ölen cumhurbaşkanının bütün yetki ve görevlerini üzerine aldı.

Ortadaki İri Yarı Kişi Paul von Hindenburg

Özetlersek; Hitler I.Dünya Savaşını kaybettikten sonra ağır bir anlaşmaya imza atan Almanya’nın bu durumunu çok iyi analiz etmiş ve kullanmış görünüyor. Ekonomik bunalımlar, işsizlik ve yoksulluğa karşı insanların içlerinde biriken nefreti bilerek yahudi ve komünist düşmanlığına yönlendirerek konuşmalarıyla yavaş yavaş insanları lehine çekmeye başlıyor. Askere yanında olmadıktan sonra güvenemeyeceğini anlıyor (ilerde bir çok generali kendisine ihanet ve darbe yapmaya girişimden tutuklatıp görevden alarak kendi generallerini göreve geçirecek). Ve son olarak meclise yapılan (muhtemelen kendisini organize ettiği) komünist saldırıyı kullanarak yasaları çıkartıp bütün yetkileri kısa sürede ele geçiriveriyor.

Gelelim proganda kısmına artık. Hitler meclis bombalandıktan sonra hükümeti kurmayı başardıktan sadece 13 gün sonra 13 Mart 1933 yılında basın, sinema, radyo ve tiyatroları kontrol etmek için Ministry for Popular Enlightenment and Propaganda (Propaganda ve Halkı Aydınlatma Bakanlığı) yı kurup başına da Dr.Josep Goebbels’i getiriyor. Daha önce hiçbir ülkede böyle bir bakanlık kurulmadığını söyleyelim. Peki kuruluyor da ne oluyor? Bundan öncede ülkeler propaganda yapmıyor muydu?

Elbette yapıyordu. Ama burada işin içine Goebbels adında bir dahi katılıyor. 1945 yılında Berlin’de Amerikan askerleri resmi makamları tarafından ele geçirilen Nazi belgeleri arasında 6800 sayfalık bir belge buluyorlar. Bu belgeler elle yazılmış olup, propaganda bakanı Goebbels tarafından dikte ettirilmiş belgelerdir. 21 Ocak 1942 ile 9 Aralık 1943’e kadar ki belgelerde propagandanın planları, gelişimi, etki alanları, strateji ve taktiklerini içeriyordu. Belgelerde yine Hitler’e ve Nazizm’e bağlılık, sadakat ve bağlılık gibi konulara değinilmiştir. Neyse efendim, belgeler bulunup tercümesinden sonra Amerikalı uzmanlar şoke olmuş, propagandanın yapılış tarzı, uygulaması, planlama metotları vs. gördükleri zaman Goebbels’in çağın çok ilerisinde bir dahi olduğunu anlamışlardır. Uyguladığı ve planladığı bu metotlar hala temel olarak kullanılmaktadır. Zaten bu metotlardan bahsederek nasıl devam edildiğini anlatmaya çalışacağım.

Bakanlık Binası

Propaganda İlkeleri

Bu belgelere göre propaganda yapılacağı zaman belli ilkelere mutlaka sadık kalınmalıdır. Yine özetle fazla kafa karıştırmadan bahsedersek

1) Propagandacı olaylar ve kamuoyu hakkında iyi bir istihbarat ağına sahip olmalıdır. Yani olayın gerçeği nedir, nasıldır vs. iyi bilinmelidir. Bu sbeeple iletişim ağı, casus ve ajanlar kullanılır ve haberleşme hızla yapılır.

2) Propaganda tek merkezden planlanmalıdır. Yani birisi bir şeyi, diğer birisi başka bir şeyi propaganda babında kullanmamalıdır. Tek merkezden ve tek elden bu propaganda yapılmalıdır. Alt kademelere propagandanın ne olduğu mümkün mertebe anlatılmamalıdır. Önemli kademelerdeki asker/memurlara olayların anlamsızlığı ile ilgili moral bozukluğu yaşayacakları için (yani bilerek yalan söylemek, olayın aslının öyle olmadığını bilmek ama ses çıkartamamak) onların moralini düzeltmek için yardımlar yapmak, geceler düzenlemek, yemekler vermek, hediyeler almak vs. önemlidir.

3) Yapılan propagandanın olumlu olumuz sonuçları tahmin edilmelidir. Yani “ortaya attığınız bir yalan ters teper ise ne yapacağız?” düşüncesini yakalamak.

4) Propaganda düşmanın eylemini ve politikasını etkilemelidir. Yani düşmana yönelik yapılmalıdır veya muhalefete. Düşmanın, düşmanları ile ilişkilerini kamçılama, muhalefetin eline geçer ise kendilerine zarar verecek malzemeleri ortada bırakmama vs.

5) Düşman ile dost görünmek için küçük girişimlerde bulunmalıdır. Mesela Finlandiyalı çocuklar Almanya’da gezdirilmiş, ölen aslında düşman olan ülkelerin liderleri bayramları gazetelerde bastırılmış.

6) Kitle İletişim Araçlarının ele geçirilmesi çok önemlidir. Tarafsız gazeteler ya satın alınmalı yada baskı uygulanarak yayın yapmaması sağlanmalıdır. Yani işte söyledik gazeteler, yazarlar, sanatçılar, sinemalar, tiyatrolar ve radyolar en büyük tehlike kaynağı. Eleştirel bir kelime kesinlikle istenmiyor. Bu sebeple buna uygun kendi amaçlarına yani belgeseller, sinema filmleri vs. kuruluyor. Radyolarda sürekli benzer yayın yapılıyor. Ha Goebbels analizlerinde insanlara sürekli propaganda yapmanın bir süre sonra ters etki yaptığını fark etmiş ve bu sebeple radyoda aralara eğlence programları, yarışmalar, müzikler vs. koydurmuştur. Böylece beyinler propagandaya daha açık oluyorlarmış (çok yaşa emi Acun)

Yine en önemli şey haberleri verirken direkt yalan haber değil, doğru gibi gözüken aslında yorum yapılmış çarptırılmış haberin verilmesi sağlanmalıydı.

Joseph Goebbels

7) Kendisinin hep doğru, düşman/muhalefetin hep yalan söylediği dile getirilmelidir. Burada Goebbels yapılanları ahlaksızlık olarak değil, belli bir hedef doğrultusunda atılması gereken adımlar olarak görüyor. Yine yalanlar ortaya çıkana kadar kullanılmalıydı. Hitap edilen kesim eğer yalan söylendiğini fark etmeye başlar ise hızla yalan bırakılıp başka bir şey söyleniyordu.

8) Düşman propagandasına verilecek tepkiye dikkat edilmelidir. Goebbels düşmanın yaptığı propagandaya genel olarak hiç cevap vermemenin daha iyi olacağını düşünmüştür. Çünkü cevap vermek, yapılacak propagandanın zamanından çalmak ile beraber eğer doğru ise zarar verici olabilmektedir. Bu sebeple bariz bir yalan ortada yok ise görmezden gelinmelidir. Mesela karşı taraftan “Almanların vatikanı bombaladığı” propagandasına karşı vatikanın yerinde durduğu resimler ile karşı çıkılmış ve dalga geçilmiştir. Dini yapıların bombalandığı/bombalanacağı sık sık kullanılmaktaydı.

Eğer çok sıkışılır ise Hitler adına çok büyük bir miting düzenlenir, Hitler halka çok sert bir şekilde hitap ederek bunlara cevap verirdi. Bu cevap, bir çok propaganda aracından çok daha etkili bir etki yaratırdı. Mitingler bu amaç için çok önemli olup sık sık kullanılırdı. Bu mitingler mümkün oldukça kalabalık ve geniş mekanlarda yapılır, mümkün olduğunca kalabalık gözükülmeye çalışılırdı.

Yine çok sıkışılır ise konuyu değiştirmek için ortaya sahte gündem maddeleri atılmalıdır.

9) Sonucu kesinleşemeyecek olaylar/konular sansürlenir. Bazı konuların tartışmaları tam olarak netlik kazanamadığından bu olaylar tartışılmaz. Çekinilen konular;

Din, düşmanın samimi övgüleri, hükümet görevlilerine yapılan suikastler (eğer çıkar yok ise), Savunmada yapılan zaaflar başarısızlıklar vs.

10) Rakip liderler her zaman beceriksiz bir insan gibi gösterilmelidir. Muhalif/düşman liderlerin geçmişte düzgün yapamadığı yada yaptığı şeyleri çarptırarak beceriksizlik atfetmek, sürekli geçmişte yaşanılan ızdırapları acıları örnek göstererek “eğer onlar kazanırsa işte yine böyle olur” diyerek toplumda sürekli korku oluşturmak. (sanırım bu çok benziyor bizim ülkeye)(ha bu arada benzer şeyleri yazayım mı diye düşündüm sonra vazgeçtim. benzeyen liderler zaten belli ülkemiz için. yazdıklarımın isimlerini değiştirirseniz anlarsınız dediğimi. Kim medyayı ele geçirmek ve yazarların eleştirilerine tahammül edemiyor ise, kim orduyu kendine kumpas kurmayla itham edip hapsettirdiyse vs. o benzer olan liderdir zaten. Örnekler ile açıklamaya gerek yok bence)

Hitler Konuşmaya Giderken

11) Kara propaganda (yalan) çok ender kullanılmalıdır. Gerekirse halkın içine söylentiler yayarak yapılmalıdır (liderimizin soyu dini bir peygambere dayanıyor diyerek mesela)

12) Prestij sahibi bir lider seçilmeli. Sürekli muhalefet liderinin karizmatik ve liderlik özellikleri zayıf bir karakterde olduğu dile getirilmeli. (elbette beceriksizliği ile beraber)

13) Zamanlaması iyi ayarlanmalıdır. Düşmandan evvel yapılmalı (eğer aleyhinde bir olay ise “bize böyle böyle diyecekler bakın göreceksiniz” diyerek mesela), sürekli mutlaka tekrarlanmalıdır. 

14) İfade ve slogan seçilmelidir. Slogan kolay algılanır ve sade olmalıdır. Çünkü hedef kitle ülkenin entellektüel kesimi değildir. Defalarca gazetelerde, radyolarda tekrarlanmalıdır (amaç Pavlov’un köpeği deneyidir)

15) Endişe düzeyi kontrol edilmelidir. Gerekir ise baskı ve korku ile güç gösterilmelidir. Halka sürekli olumsuzluklara karşı direnmeleri gerektiği, çalışmaları, çocuk yapmaları, düşmanı dinlememeleri, geçmişte olanları sürekli söylemek ve insanlarda “eğer onlar başınızda olursa ne olacağını iyi biliyorsun!” düşüncesini yerleştirerek kıskaca almalıdır.

16) Kaçınılmaz hayal kırıklıkları hissettirilmelidir. Eğer bilgi ortaya çıkmış ve zarara uğranacağı kesin ise bunu hafiften dile getirilmesi gerekir (şoke olmamak için)

17) Halka sıkıntı, üzüntü, dertlerine karşı hedefler gösterilerek onlara sinirlenmeleri ve hırslanmalarını sağlamalıdır. Bu sayede içinde bulundukları durumu anlamayacaklardır.

18) Propagandanın zayıf noktaları belirlenmeli ve bunlara karşı çok dikkatli olunmalıdır. Bunlar;

Seks, Açlık ve Dini Duygulardır. Eğer böyle bir durum var ise gerçekler saptırılmalı, yalan söylenmeli ve sorunların üstünü örtmelidir. Mümkün değil ise baskı, şiddet ve eylem ile saldırganlık uygulanmalıdır.

Temel Kurallar

Bu ilkeler doğrultusunda propagandaya başlanır ise başarı peşi sıra gelecektir. Peki bunlar dışında propaganda da uyulması gereken kurallar nedir? Bunlarda kısaca aşağıda umarım karmaşık değildir ama hepsi önemli kısaca;

1) Sempatik olmalı. Yani halkın ne istediği, nasıl bir tabana sahip olduğu iyi bilinmeli. Ne yüzünden acı çekiliyor, neye kızgınlar vs. Sömürü kaynağı iyi bilinmelidir

2) Kabul ettirilmek istenen şey bir iki cümlede anlatılabilmelidir. Sonuçta hedef kitleniz profesörler değildir.

3) Sürekli yinelenmelidir.

4) Tek kurum tarafından yapılmalı

5) Zamanlaması doğru olmalı

6) Gerçekler çarptırılmalı veya abartılmalı

7) Basit ve hedefe yönelik olmalı

8) Hedef kitlenin genel eğilimine ters düşen şeylere karşı “hoşgörüsüzlük” yaratarak kitle imajı verilmeli (müslümanlarda oluşturulan yahudi düşmanlığı, alevilerin kötülenmesi, dinsizlerin ölmeyi hak etmesi vs.)

9) Mümkünse geçmiş bir efsaneye (bizde Türklük, Osmanlıcılık veya Peygamber Ümmeti Arapçılıktır) dayandırılarak mitler yaratmak, lidere dini/efsanevi veya geçmişe haiz ithamlar yapıştırmak (mesih, peygamber, padişah, kral vb.) yararlıdır.

Hitler Din Adamlarıyla

İşte bu yazdığımız ilkelerin ışığında yaratılan kurallar ile propaganda istenilen seviyeye ulaştırılarak halkı kandırmak mümkün olacaktır. Hitler yaptıklarını Kavgam kitabında “büyük yalan” ve “kitlelerin aldanırlığı” olarak lanse etmiştir. Hitler “eğer yalan söylerseniz ve hiç kimse kasıtlı olduğundan kuşkulanmaz ise küçük bir yalan söylemeyin. Çünkü yalan olduğu anlaşılır. En büyük ve düşünebildiğiniz en olanaksız şeyi söyleyin. İnsanlar gerçek olabileceğini düşünüp ona inanırlar. Yalanın büyüğü bir silahtan daha etkilidir.” demiştir. Ne diyelim doğru söylüyor. Açıkça amacının halkta zihni karışıklık, tutarsızlık, kararsızlık ve panik tohumları ekmek olduğunu da ekliyor. Çünkü bu yaptıkları sonucunda halka “işte durum bu benim anlattığım gibi, gazeteler, radyolar, sinemalar, yazarlar benim söylediklerimiz tasdik ediyor. Siz şimdi seçiminizi yapacaksınız. Ya beni seçeceksiniz (karizmatik, duygusal lideri) veyahutta eskiden yaşadığınız sıkıntılara geri döneceksiniz!” diyor.

Bu süreçte simgesel semboller (selam, gamalı haç) oluşturuluyor. Bütün basın yayın organları ele geçirilip yazarlar baskı altına alınıyor veya tutuklanıyor. Bütün ajanslara sansür uygulanıp, istenmeyen haberler yayınlanmıyor ve kaldırılıyor. Kendi yaptıkları hataları düşmana yükleyip bundan çıkar sağlamaya çalışılıyor. Hedef kitle olarak yahudiler, komünist düzen, Versailles anlaşması, ticari birlikler ve demokrasi seçiliyor. Saldırı yapılacak ülke ile ilk olarak dost görülüyor (yemekler, anlaşmalar basitçe). Bu sayede yakın temasta ajanlar vasıtasıyla rüşvete yatkın olanlar, skandallar vs. sonradan kullanılmak üzere ele geçiriliyor.

İşte böyle böyle Alman halkının beyni iyice yıkanmış ve ne verilirse alınacak düzeye getirilmişti. 1939 yıllarında bir çok insan Hitler’in mesih olduğunu düşünmeye başlamıştı. Gazetelerde ve radyolarda dini olarak seçilmiş bir kişi olduğu söyleniyordu.

Artık hedef kitle haline getirilen yerlere çok daha sert saldırılar düzenleniyordu. Mesela;

1) Katolikliğin aslında bir yahudi kuruluşu olduğu,

2) Medeni ne kadar şey var ise beyazlar tarafından yapıldığı,

3) Özürlü, zayıf kişilerin aslında alman olmadığı, (150 bine yakın Alman özürlü, sakat, deli vs. kişi hastanelerde öldürülmüştür)

4) Bildiğimiz komünist saldırıları söylenmeye başlanmıştı.

Lider Dediğin Böyle Olmalı Kanka

Elbette artık bu dönemde yaratılan lider vasıfları da propagandaya uygun olmalıydı. Lider (daha doğrusu diktatör);

1) Halktan olan fakat (onların çektiği acılarını yaşamış) çok kaliteli bir insan (kültürlü yani şair, ressam veya yazar olmalı),

2) İnsanlar ile kaynaşmaya hazır (halkın sorunlarını dinler görünen ve gözü yaşlı olmalı),

3) Mantıklı,

4) Ulaşılamaz,

5) Yalnız bir lider olduğu izlenimi verilmelidir.

Evet bu yazıyı da burada noktalayalım arkadaşlar uzun oldu yine ama. Birde yazıyı uzun olduğu için zahmete girdiğini ve okuyamadığını söyleyen arkadaşları da kınıyorum. Hadi bari kitap okumuyorsunuz ulan özetlerini ve yorumlamalarını yazıyorum buraya ona bile üşeniyorsunuz… Birde yazdıklarımın başbakana (şimdiki cumhurbaşkanına) karşı yazılmış saldırılar olarak gören arkadaşlarım oldu. Kaynaklarımın en yakını henüz AKP hükümetinin kurulmadığı veya yeni iktidara geçtiği zamanlardan alınmıştır. Onları da sonda yazıcam zaten gidip okuyun diye ayrıntılarını. Burada anlatmak istediğim işte tam da bu. Geçmişte yapılan hareketlerin benzerlerinin yapıldığını söylediğinizde ilk önce “olamaz aynısı sanki” deniliyor ama propagandaya maruz kalan arkadaşımız savunma olarak “yazılanların yalan” olduğuna kendi kendini inandırmaya çalışıyor. Ne diyelim belki bu yazdıklarımı tekrar okurlar ve yazı dizisini takip ederlerse sadece Hitler’in değil, Mussolini, Lenin, Churchill vs. diğer liderlerinde benzer taktikleri kullandığını göreceklerdir. Tekrar ediyorum burada amaç toplumu tanımak, bunun üzerinden propagandayı uygulayarak kendini iktidarda tutarak istediklerini yapmaktır. Bu sebeple meselenin özünde ülkemizde 800 liraya asgari ücretle tek göz evde yaşayan çöpçüye “ülkemizin büyümesi çok iyi dünyada ilk üçteyiz” denildiğinde sevinmekte, adamı alıp “abi bak haftalık çalışma saati aslında 35 saattir iş hukukuna göre ama seni 65 saat çalıştırıyorlar bir dinle” dediğinizde kafası karışınca mitingte “ah o eskiden neler yapmışlar camileri ahır yapmışlaaarr” cümlelerine inanarak (belki doğrudur belki yanlıştır mesele bu değildir dikkat) ona sinirlenmesi ve kendisinin 65 sat çalıştığını unutmasıdır. Bu yazılar ile propagandayı öğreneceğiz arkadaşlar. “bu yazıyı işte koyun sürüleri okusun” demek bizi bir şeye ulaştırmaz. Ne yazık ki bazı arkadaşlarınızın bu yazıyı okuduktan sonra bunlara hakkında değerlendirme yapmak yerine, size kendilerine öğretilen başka şeylerden bahsettiklerini göreceksiniz. (örneğin II.Abdülhamit’e kızıl sultan dediler buda mı yalan şeklinde). Sadece çöpçünün kazandığı para değil zaten mesele, zihinlerde yönlendirilen şeyler bunlara. Burayı yorumlamalarını çok isterim. İnsanların nasıl bu propagandaya kapıldığını ve kendinize yapılan propagandayı da bu sayede nasıl analiz etmeniz gerektiğini anlamınızı sağlamak istiyorum. Çünkü ilerde AKP hükümeti gider ise benzerini CHP veya MHP yapacaktır bundan eminim. Amaç bilinçli vatandaş yaratmak olmalı.

Üçüncü bölümde artık Almanya’nın nasıl propaganda araçlarını kullandığını anlatacağız. Sadece onların değil diğer savaşa dahil olan büyük uluslarında kısaca nasıl propagandaya sarıldıklarını göreceğiz. Bir Goebbels değiller ama olsun onlarda bu ilke ve prensipleri kendilerince yarım yamalak yapmışlar sonuçta yani. Hızla devam edeceğiz..

Yazının devamı için buradan