Yakın Siyasi Tarih X

Bir önceki yazı için buradan

DP dönemine devam etmeden evvel Cumhuriyet kuruluşundan sonra izlenen dış politika hareketlerini bilmemiz gerekmektedir. Dünyada politika ve değerlendirmeyi yapalım. Onları da kısaca özetlersek;

1) Kuruluştan itibaren dışarıya karşı savunma ve barış anlaşmaları imzalanarak bağımsız bir yapı kurulmaya çalışılıyor. Bu II.Dünya savaşında da devam etmektedir.

2) Dışarıdan gelebilecek askeri tehlikelere karşı adımlar atılmaya çalışılmıştır. Kuruluşun peşinden Yunanistan, Arnavutluk, Yugoslavya, Romanya ile dostluk/saldırmazlık anlaşmaları imzalandı. Doğuda İran, Irak, Afganistan ile yine benzer anlaşmalar yapıldı. İtalya’nın yayılmacı Akdeniz politikası sebebiyle aramız pek iyi değil. Sovyetler ile yine saldırmazlık imzalanıyor.

3) I.Dünya savaşının sonuçlarından bir tanesi çok sert barış yaptırımlarıdır. Osmanlıya dayatılan Sevr ve diğer kaybeden ülkelerin masaya yatırıldığı Versailles anlaşması oldukça ağırdır. Bu anlaşmaların ağırlığı sebebiyle ABD görüşmelerden çekilmiştir. Gerçekten onuru ve bağımsızlık ruhu olan ulusların bu dayatmaları kabul etmesi mümkün değildir. Osmanlı devletine piyango vurmuş Mustafa Kemal gibi mükemmel bir askerin yanında bir çok yeteneğe sahip bazı generaller yine ülkedeki İslami değerlerin korunması adına hareket eden bir çok yerel eli silah tutan çeteler, ağalar, hocalar vs. birlik olup peşi sıra milli mücadeleyi başlatarak imkansız bir savaşı kazanmışlardır. Burada söylemek gerekir ki eğer o dönem başlatılmasaydı Türk milleti mutlaka bir noktada isyan bayrağını açacaktı. Tıpkı İtalya veya Almanya’nın ayaklanıp II.Dünya savaşına girmesi gibi. Dayatılan ağır şartlara karşı yıldan yıla biriken kin ve özgürlük ruhu bu saydığımız bir çok ülkeyi II.Dünya savaşına sürüklemişti.

4) Anlattığımız bu anlaşmalar ayakta kalması askeri ve ekonomik olarak mucizelere/dış kuvvetlere kalan İtalya/Almanya gibi ülkelerde küresel buhranlar ile kızgın halk kitleleri yaratmış, bu durumu fırsat bilen faşist/otokratik diktatörler milliyetçilik/din eksenini kullanarak insanları peşlerinden sürüklemiştir. Yani Faşizm ve diktatörlük dönemi daha kuvvetli olarak başlamaktadır.

5) Saldırgan tutum takınan İtalyanlara karşı İngiltere ve Fransa ile yakınlaşılmıştır. Almanya ise günden güne patlayacak bombaya doğru gitmekteydi. Avrupa bu bombayı Rusya tarafına yönlendirmek için ilişkilerini soğutmaya çalıştı. Fakat Hitler Sovyetler ile 1939 yılında saldırmazlık anlaşması imzalayarak bu planı boşa çıkarttı.

6) Pek bilinmeyen bir şeyi söyleyelim. Türkiye savaş döneminde hiçbir şekilde katılmamak adına İngiltere-Fransa ile savunma anlaşması imzaladı. Amaç aslında bir Rus saldırısına karşı ülkeyi garantiye almaktı. Almanya Fransa’ya saldırınca bu devletler anlaşma gereği Türkiye’nin savaşa girmesini istediler. İsmet İnönü ise bunu istemediğinden tam tersine bahaneler üretmiş ve Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzalamıştır. 

20150731_172028

7) Hitler İsmet İnönü’ye Afrika ve Balkanlardaki bir çok yerden toprak vaat etse de savaşa girmesini sağlayamadı. İsmet İnönü beğenirsiniz beğenmezsiniz bu savaşa ülkeyi sokmayarak belkide en büyük siyasi hamlesini oynamıştır. 

8) Savaş bitimine doğru İngiltere ile temaslar kurulmaya başlanıyor. Fakat İngiltere savunma anlaşması şartlarına uymayan ve destek çıkmayan Türkiye’ye karşı oldukça soğuk davranıyor. Yine kritik bir başarı olarak gördüğümüz “savaşa girilmemesi”nin bir sonucu daha oluyor. Avrupa yeniden şekillendireceği yapıda Türkiye’yi bu tavrından dolayı dışlıyor ve oluşturulan yapıya almıyor.

9) Savaş bittikten sonra Sovyetler ile 1925 yılında imzalanan saldırmazlık anlaşmasını imzalamayacağını ve tekrar görüşülme talebini bu fırsatla değerlendirmek istiyor. Sınırdan toprak ve boğazlarda ortak savunma bunlardan bazılarıydı.

10) Avrupa’da savaş öncesi müttefiki olan İngiltere/Fransa ikilisine destek çıkmadığı için tek kalan İsmet İnönü savaş sonunu fırsata çevirmek isteyen Sovyet tehlikesine karşı tek kalmıştı. Bir nevi mecburiyetten dünyanın öbür ucundan kendisini Sovyetlere karşı tampon olarak gören ABD ile 12 Mart 1947 yılında hemde başkan Truman açıklamasıyla müttefiklik anlaşması imzaladı. (gördüğümüz gibi aslında seçeneği yok gibi ülkenin)

11) 1949 yılında ortak bir Avrupa savunma birliği olan NATO kuruldu. CEHAPE hükümeti buna katılmak istese de işte yazdığımız sebeplerden hep soğuk davranıldı. Ancak AP döneminde yani 1951 yılında istekleri doğrultusunda Güney Kore’ye asker gönderdiğimiz ve ülkemiz topraklarını ABD üslerine açtığımız zaman kabul edildik. Fakat bunları kabul eden başbakan Adnan MENDERES aslında ülkemize gelmiş geçmiş en büyük kazığı da iktidar hırsı yüzünden atmış oldu. İktisadi tarihimiz kısmında çok daha iyi anlayacaksınız arkadaşlar.

Bir sonraki yazı için buradan

Yakın Siyasi Tarih – IX

Önceki yazı için buradan

32) Bir ay sonra valiler daha serbest olması için CHP il başkanlığından alındılar ve devlete bağlandılar.

33) Yapılamayan devrim hamlelerini uygulamak için Köy Enstitüleri planlandı. Köydeki gençleri eğitip orada değerlendirilecek bir sistem (ileride anlatacağım eğitim bölümünde)

34) 17 Nisan 1940 köy enstitüleri kanunu kabul edildi. Baya bir grup buna karşı çıktı (çünkü bunlar yöredeki cahil halkın içinden okumuşun çıkıp öğretmenlik yapmasını istemiyordu. Çoğu ağa olan veya ticaret yapan bu adamların en büyük düşmanı eğitimdi). Yine halk odaları ile kütüphaneler gezdirilip kültürel birikim artırılacaktı. Amaç genel olarak toprak reformu yapmak ve bir bilinç oluşturarak ekonomik kalkınma yaratmaktı. Feodaliteyi kırmak için işte

20150731_172028

35) 1945’lerde 21 olan köy enstitüleri 25 bin öğretmen yetiştirdi. Fakat bakım ve diğer ihtiyaçları köylüden alınıyordu. Cahil köylü kız/erkek çocuklarını buna göndermek istemiyor, gereksiz para kaybı görüyor, feodal ağaların satın alınan dini üfürükçülerin gazına geliyorlardı. Güya bu okullarda fuhuş yapılıyordu, millet çıplak geziyordu, karı satılıyordu falan. Mal olma inanma dicem ama yapacak bir şey yok. 1950’lerde Adnan Menderes döneminde yavaş yavaş bitirileceklerdi

36) Başbakan Refik Saydam ölünce başbakanlığa Şükrü Saraçoğlu geliyor. 1942

37) Savaş zamanı ekonomik bunalım çok zorluyor ülkeyi. Şehirlerdekiler için “varlık” köylü için ise “toprak mahsülleri vergisi” alınıyor. Fakat uygulama denetimsizlikten dolayı çok adaletsizdir. Gayri müslimlerden toplam gelirlerin %55-60 arası toplanıyor

38) Celal Bayar bunu eleştiriyor. 1939 yılında siyasetten uzaklaşıyor. Uygulamanın adaletsizliği bozuk ekonomi ve savaşa endeksli olmasının yanında denetimsizlik ve bozuk siyasi düzen etki ediyor.

39) 1943-44 yıllarında medyada “ırkçılık” hareketi canlanıyor (Hitler zamanı). Bir grup Turancılık yaptığı için tutuklanıyor. Bir çok muhalif yerde yine kapatılıyor. Yine hükümet eleştirisi tutuklanma için yetiyor.

20150731_172131

40) Dünya’da düzen çok partili hayata kaymakta artık. CHP ekonominin düzelmesi ve dışa açılım dalgası dolayısıyla muhalefet baskısına uğruyor.

41) II.Dünya savaşı döneminde türk siyaseti savaşa girmeyen batı yanlısı tutum sergilemişti. 1945 yazında parti içinde bazı vekiller demokrasi talebinde bulunmuşlar bunlarda sonradan partiden çıkartılmışlardı. Celal Bayar 28 Eylül’de bu gelişmeler olunca istifa etti.

42) İsmet İnönü 1 Kasım 1945 yılında bir muhalefet partisi kurulmasını dile getirdi ve Bayar ile görüştü. 7 Ocak 1946 yılında Celal Bayar Demokrat partiyi kurdu ve parti tüzüğünü açıkladı. CHP ile çok benzer olan parti tüzüğü genel olarak daha özgürlükçüydü;

*Temel hak ve özgürlüklere saygılı

*Ekonomide özel girişime fırsat tanıyan

*Seçim güvenliğini isteyen

*Laikliği dinsizlik olarak görmeyen

* Çalışan haklarına sahip çıkan…

43) 21 Temmuz 1946 ilk seçim yapıldı. 395 vekili CHP, 66 vekili DP aldı (4 bağımsız). Demokrat parti bu seçime itiraz etti ve usulsüz seçim olarak tanıdı (gerçekten öyledir)

Celal Bayar

44) DP bu anti demokratik hareketlerin bitmesini, tek adam rejiminin kaldırılmasını, cumhurbaşkanının partiler ile ilişkisinin bitirilmesini istiyordu. Bu sert tartışmalar yaşanınca Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Recep Peker ve Celal Bayar’ı köşke çağırdı. Bu görüşme ortamı bir miktar yumuşatmıştı.

45) Tabi çok kısa bir süre sonra tek parti rejimini isteyen Recep Peker ve CHP’nin bir kısmı İsmet İnönü’nün bu hareketini eleştirdiler. İsmet İnönü buna karşı durdu.

46) CHP içerisindeki “gençler grubu” daha ılımlı bir siyaset istiyordu. İnönü onları destekledi ve baskılara dayanamayan Recep Peker 9 Eylül günü istifa etti. Böylece tek parti rejimi destekçisi Peker ve son CHP grubu partiden ve siyasetten tasfiye edildi.

47) DP cephesi ise benzer bir çatışma içerisindeydi. Sertlik yanlısı olanlar ve ılımlı olanlar çatışıyordu. Bunu da yine ılımlılar kazandı ve sertlik gurubu tasfiye edildi.

48) Daha uzlaşmacı politikacılara sahip olan iki parti 14 Mayıs 1950 yılında seçime girdi. %89,3 oranında katılımla gerçekleşen seçimleri DP %53,3 oy alarak rahatlıkla kazandı. CHP ancak %39,9 oy alabilmişti. Toplam seçmen sayısı 8,9 milyondur.

Sonraki yazı için buradan

Sineklerin Tanrısı

Sineklerin Tanrısı

Lisede okuduğum kitaplardan bir tanesi de bu kitaptı. Son zamanlarda okuduğum romanları tekrardan okuduğum için özleyip tekrar aldım ve bitirdim. Zaman var özetleyelim buraya da. Yazarımız William GOLDING olup kendisi bir öğretmen.

Kitap askeri öğrencileri taşıyan uçağın düşmesini konu alıyor. Kitapta bir çok ayrıntı olmasının yanında düşündüğünüz gibi çocuk kitabı değil ve öyle kolay bir kitapta olduğu söylenemez. Ama kurgu ve anlatımda sıkıntı var yani. Neyse onu konuşuruz. Düşen uçakla beraber sahile vuran kazazedelerin hepsi çocuk. En büyüğü 12 yaşlarında olan çoğu 6-10 yaş arası 20’ye yakın çocuğun kurtuluş mücadelesi ve toplu halde yaşama mücadeleleri anlatılıyor. İkide benzer filmi olmak ile beraber eski olanı kitabına sadıktır yenisini izlemeyin.

Kitapta modern dünyadaki değerler imgeleştirilerek çocuklar üzerinden yansıtılmış. Yani çocuklardan bazıları temsili karakterleri oynuyorlar aslında. Bu sebeple bunları bilip okumakta fayda var. Mesela çocuklardan dombili, gözlüklü, astımlı olanı modern dünyadaki entellektüel ve sanatsal düşünceyi temsil ediyor. Zeki bir çocuk olan dombili çocuk liderlik yapmaktan uzak, neredeyse fiziksel olarak hiç çalışmayan ve kendisini zorbalığa karşı koyamayan şeyi yani “bilim ve zeka” kombinesini temsil etmekte.

uP1I6SCQwA3iv0mPfksVVXQhH6a.jpg

İkinci önemli karakter onun yakın arkadaşı Ralph. Bu çocuk doğuştan lider karakterde olup iyi niyetli, demokratik ve özgürlükçü karakteri temsil ediyor. Yani modern toplumların olması gereken liderini. Ama o da zor anlarda ne yapması gerektiğini tam bilmiyor. Dombili gibi düşünemiyor ve bu sebeple ondan yardım istiyor sürekli. Yani modern toplum yönetimi ve devlet yapısının bilim ve sanata muhtaç olduğunu işlemiş yazar.

Üçüncü karakter ise Jack. Oda lider karaktere sahip olup demokrasiyi değil otokratik yapıyı temsil ediyor. Yani tek adam liderliğini, toplumu korku ile sindirmeyi, yönetimi elinde tutmak için her türlü şeyi yapan kişiyi anlatıyor.

Dördüncü karakter Simon. Simon karanlıktan korkmayan, saçma sapan şeylere inanmayan, herkese yardım etmeye çalışan saf iyiliği temsil etmekte. Belkide insan için gönderilen din veya peygamber olarak tasvir edilmekte.

İşte bu dörtlünün dışında bazı karakterler arada geçmekle beraber toplumun diğer parçaları. Yukarıdaki karakterler birbirleri ile ilişki halindeler sürekli. Doğal olarak temsil ettikleri şeylerin öncülüklerini yapıyorlar. Dombili eleman kendini koruyamadığı için ve otokratik yapıda yaşayamayacağını bildiği için Ralph’in başta kalmasını istiyor. Jack ise istediği düzeni sağlaması için en büyük düşmanının demokratik yapı isteyen Ralp olduğunu düşünmekle beraber kendisinden daha zeki olan ve toplumdaki diğer çocukları kandırmasını engelleyen dombili çocuktan nefret ediyor. Simon ise haliyle iyilik yapmaya çalışmak ile beraber ara konuşmalarında doğadaki en büyük canavarın “insan” olduğunu vurguluyor.

Karışık gelmesine bakmayın oldukça iyi bir işleniş tarzı var aslında. Sadece toplumun yönelimine odaklanılması için adada kadın veya küçük kız yok mesela. Çocuklar bu sebeple ondan etkilenmeden beraber yaşamaya çalışıyorlar. Yazar temelde; eğer belli hukuki, ahlaki veya dini kurallar olmadığında insanın aslında vahşileşeceğini hatta doğadaki en korkunç hayvan olacağını anlatmaya çalışıyor.

Çocuklar ilk başlarda demokratik yapılarını ve ahlaki değerlerini devam ettirerek yaşıyorlar. Seçim yapıyorlar, sırayla konuşup beraber çalışıyorlar. Fakat belli bir yerden sonra içlerinden en güçlülerinden birisi olan ve otoriter bir kişi olduğundan yani Jack’inde kışkırtmalarıyla çocuklar yavaş yavaş “güçlü” den yana olmaya başlıyorlar. Seçimleri, eşit paylaşmayı önemsemiyorlar. Ellerinde olmayan bir şeyi zorla saldırıp çalıyorlar ve hatta öldürüyorlar. Kendi korkularından dolayı adada bir canavar hayal edip bu korku ile yaşamaya başlıyorlar.

Yani savaşı Jack kazanıyor. Okuduğunuzda göreceksiniz ki, eğer toplumsal (hukuki, ahlaki veya dinsel) değerlerden uzaklaşırsanız güçlü olan savaşı mutlaka kazanacaktır. Ve burasıda önemli; ilginç bir şekilde otokratik yapıyı aslında istemeyen diğer çocukların “gücü” elinde bulunduranın yanına gittiğine şahit olacaksınız.

Toplumlar tiranlarını tasvir edildiği gibi aslında kendileri yaratıyorlar. Güçten ilk başlarda etkileniyorlar, sonra gücün yaptığı zulümleri görüyorlar. Daha sonra yapılan zulümlere içten içe karşı gelseler de eğer gücün yanında olmazlar ise kendilerininde zulme uğrayacağını düşünmeye başlıyorlar. Sonrasında kendilerinin yarattığı bu gücün zamanla tiranlaşmasına izin verip ileride kendilerine zulüm edilmeye başlandığında ise tepki veremiyorlar.

İşte yine tasvir edildiği gibi otokratik yapıların ilk düşmanı demokratik düzen isteyenler. İkinci düşmanı ise sanat ve bilim oluyor. Simon kitapta iyi niyetli elçiyi (belki insanlığın evrenselliğini, belki dini veya peygamberi simgeliyor) oynarken insanlara başlarına gelen kötülüklerin kaynağının aslında kendileri olduğunu anlatıyor. Bu sebeple otokratik yapı üçüncü bir düşman ediniyor haliyle Simon’u….

Ve aslında onun temsil ettiği şeylere değil (yani dine veya peygamberliğe) aslında onun insanları yönlendirdiği etik değere karşı düşmanlık besliyor. Bu sebeple Simon’un tasvir ettiği ve anlattıklarının yerine toplumun kendi yarattığı korkuları körükleyerek onları yönlendiriyor ve istediği şekilde bir toplum inşa etmeye çalışıyor.

Simon

Uzun ve karmaşık oldu birazcık ama özetlersek; kitapta aslında geçmiş yıllarda krallar veya tanrısal varlıklar olarak nitelendirilen yarı tanrı/beyler ile yönetilen toplum yapılarının oluşumunun temelini açıklamış diye düşünüyorum. Bu sayede binlerce yıldır toplumlar “peygamberler” veyahutta “bilim ve sanat” taraflarına yönelmektense, kendi tepesine oturttuğu babadan oğula geçen ve kendini kutsal eden krallara itibar etmiştir. Kendi istekleri ve çıkarları doğrultusunda yönlendirdikleri dinler zaman ile yıpranmış ve yok olmuştur elbette. Peki toplumlar bu dönüşümlerden dersler çıkaramadığında ne olmuştur? Bilim ve sanata yönelmedikleri için başka bir zalimin eline geçmişlerdir. Aynı kısır döngü en nihayetinde birileri tarafından kırıldığında bu günün modern toplumları ve liderlerin çıkarlarında istedikleri gibi şekillenen dinsel yönetimlerden ziyade “laik devlet yapısı” (yani dinsizlik diyenler siz sktirin gidin artık yeter okuduğunuz) ortaya çıkmıştır.

Bu dönüşümü sağlayamamış toplumlar ise geçmişin bataklığına düşmüş gibi otokratik liderlerin yönetimine özlem duymuşlar ve halada yönetilmektedirler. Bu sebeple “mezhep eşitliği” dediğinizde toplumu oluşturan çoğu kişi normal bir şekilde “evet onlarında yaşamaya hakkı var elbette” diye içinden düşünürken, uygulamada tepedeki otokratik yapıya karşı gelemediği için yaratılan iğrenç din, mezhep, ırk veya cinsiyet ayrımcılığına ses çıkaramamakta veyahutta kendi inandığı değerleri ortaya koyamamaktadır. Kendi değerleri bu otokratik yapının söylemleri ile çelişmekte ise yine otokratik yapı kendi yarattığı korkular ile topluma sesini kesmesini ve durumu kabul etmesini salık vermektedir.

Ek olarak kitap sadece geçmişte yaşayan dinsel vasıflar yüklenmiş krallara seslenmemiş, günümüz devlet yapısında ve ülkelerde benzer yapıların bulunduğunu bu sebeple belkide insanlığın en sonunda tekrar vahşileşeceğinin işaretini vermiştir. Belkide tek bir 3.dünya savaşı yeterli olacaktır kim bilir?

Bir alıntı yapalım sonlara doğru;

“Peki nedir bu Sineklerin Tanrısı denilen şey? İbranilerin eski bir Tanrısıyken Hristiyan inancında Lucifer ile birlikte Cehennemi yöneten Beelzebub denilen şeytani bir figürdür Sineklerin Tanrısı. Gözleri sinek gözü şeklindedir ve aynı zamanda böceklerin Tanrı’sıdır. Yani mitolojiye göre Şeytan diyebiliriz kısaca. Romandaki rolü ise çok derindir. Simon gerçeği aramak üzere Canavar’ın yolunu tutar. Fakat Canavar’a varmadan önce Jack ve kabilesinin Canavar’a sundukları mızrağa saplı domuz başına rastlar. Çürümeye yüz tutmuş, etrafında sineklerin uçuştuğu bir domuz başıdır bu. Simon, kendi iç dünyasında domuzla diyaloga girer. İşte burada domuzun görevi Sineklerin Tanrısı’nı, yani Şeytan’ı oynamaktır Golding’in dünyasında. Simon’u gerçekten uzak tutmak ister Sineklerin Tanrısı. Onu, hakikati aramaktan caydırmaya çalışır çünkü adadaki varolan bütün kötülüğün kaynağı aslında hiç var olmayan Canavar’dır. Canavar’ın avlanıp öldürülecek bir şey olmadığını söyler Simon’a. Aslında Şeytan içlerindedir, cahillikleridir, korkularıdır. Jack ve hayali Canavar bir nevi iş birliği içerisindedir. Jack’in tahtını koruyan çocukların Canavar’dan korunma istekleridir(Hitler, 1.Dünya Savaşı’nı kaybetmelerinin suçunu Yahudilere yüklemişti). Çocuklar hayali korkularının, Canavar’ın aslında bir hiçten ibaret olduklarını anlarlarsa, asıl Canavar olan Jack’in iktidarı sarsılacak, kötülük son bulacaktır. Gerçek bilinirse, Sineklerin Tanrısı yok olacaktır. Simon’un dediği gibi tek canavar kendileridir.”

Kendal Erincik

Yazdıklarımın ışığında kitabı okumanızı ve bu mücadeleyi yorumlamanızı isterim arkadaşlar. En önemlisi de tepede tek başına kurduğu iktidarda halkı kendi korkularıyla besleyip bilime ve sanata saldıranları görün lütfen. Hoşçakalın….

Allah kimseyi doğru yoldan ayırmasın..

Propaganda III

Önceki yazı için buradan

Bir önceki yazımızın temel alındığı propaganda ilkelerinin ülkeler tarafından nasıl icra edildiğini anlatacağız şimdi. Aslında tam olarak sadece Almanya uygulamakla beraber diğerleri de ucundan kıyısından bir şeyler yapmaya çalışmışlardır. İkinci dünya savaşından sonra ise propagandanın uzmanları Amerika ve Rusya olmuştur.

Almanya’da Kullanılan İletişim Araçları

a) Fotoğraf:

Televizyon olmadığından gazatecilik, afişler ve diğer fotoluk görsellerin yayınlanmasına özellikle dikkat edilmiştir. Örneklerle anlatırsak gazetelerde kullanılan haberlerin yanında kullanılan fotoğrafların özellikle dikkatle seçilmesi gerektiğini düşünmüşler. Aşağıdaki bazı haberleri yazıyorum;

* Halkın zor anlarını bilen, zamanı olmasa da bunlar için zaman ayıran ve onlarla görüşmeyi başarıp çok yoğun olan işine dönen lider.

* Halkına onların en ümitsiz zamanlarında düşüncesinin derinliklerini ayıran gerçek bir sanatçı, mimar ve ressamdı. (Daha önce prensiplerde belirttiğim gibi liderin şair, mimar veya ressam olmasına kültürlü görünmesini istedikleri için dikkat edilirdi)

Hitlerin Resimlerinden Birisi

* Gözleri parlak ve yüce alnı asil ve cesur. Hafifçe gümüşi rengini andıran saçları, çalışarak ve endişe içinde geçirdiği günlerin, uyanık ve yalnız olduğu gecelerin bir işaretiydi. Ağzından hiç bir zaman yalan ve adilikle ilgili bir kelime çıkmamıştır. (gördüğünüz gibi hitlerin yalnız, çok çalışan ama bu kederle yaşayan yakışıklı bir adam izlenimini yaratmaya çalışıyorlar. Alman kadınları Hitlerin oldukça yakışıklı bir insan olduğunu, hatta erkekliğin sembolü olduğunu düşünüyorlardı)

*Hitler başarılarının hesabını vermek için Tanrının yüksek huzurunda mihraba çıkan kişiydi. O sabah Köln’de pek çok zorluğun üstesinden gelebilecek çetin ve güçlü insanların gözlerinden Führer’in kapanış konuşması sırasında yaşlar boşandığını gördük. Bunun nedeni inançtı… (Hitler’in aynı zamanda dindar bir insan olarak görünmesi de oldukça önemliydi elbette)

Hitler önceki yazımızda belirttiğimiz başarısız Birahane darbesinden sonra kendine destek olmayacak ordunun en büyük ayak bağı olacağını gördüğünü söylemiştik. İlk fırsatta ordudan birçok kişiyi sonradan vatana ihanet ile suçlamış (150 kişi öldürülmüştür) ve yerlerine kendi hesabına çalışan adamları getirtmiştir. Peşi sıra tepkilere karşı şu tip yazılar yazılmıştır;

*Hitler ordunun yönetimini devralmak için gizli planlar yaptıklarından şüphelendiği 150 eski arkadaşının katledilmesinin organize etti ve bu organizasyonu da özel olarak denetledi.

Goebbels katliamın ertesi sabahı Führer’in yüzündeki trajik yalnızlığı vurgulayan bir fotoğraf yayınladı. Bu olayla Führer, Almanya’nın varlığını sürdürebilmesi için kan dökmek zorunda olan kişiydi. Yüzündeki ifade kendi ülkesine komplo kuran eski arkadaşlarının infaz kararını vermekten duyduğu üzüntü ve keder doluydu. Fakat Hitler Almanya’yı korumak ve halkını kollamak zorundaydı yapacağı bir şey yoktu. Sadece o insanları yahudilerin ve komünistlerin şerrinden ülkeyi koruyabilirdi.

Yine Avusturya ziyaretinde fakir halk ile konuşup nasıl gözyaşlarını tutamadığı anlatılmıştır. (ahhh Bülent Arınç ahh sen olaymışın ya orada)

b) Miting;

Mitingler propagandanın en büyük silahlarından birisiydi. Yapılabilecek en büyük alanlarda, en kalabalık, ışıklı ve gürültülü mitingler yapılmaya çalışılıyordu. Bu sayede kişisel psikolojiye değil, kitle (sürü) psikolojisine geçilmesi sağlanıyordu. Kalabalıklar konuşmalar ile çoşturuluyor ve birbirlerine temas etmesi sağlanıyordu. Psikolojik olarak bireylerin tek başlarına cesaret edemeyecekleri şeylerin, kitle haline geldiklerinde yapabilecekleri biliniyor ve bu kullanılıyordu (toplu tecavüzler, taşkınlıklar, toplu kavga vs. örneklemek gerekirse)

Jestleriyle Hitler (Saatlerce Hareketlerini Çalışırken)

Hitler toplanan kalabalığı şehvetli bir kadına benzetiyor sürekli. Kadınlar çocuklarına baba olması için sayısız mektup göndermişler o zamanlar.

c) Sinema;

Yine sinema özel ilgi alanlarından bir tanesidir. Bunun için bir fil şirketi birle kuruyorlar. 1932’lerde filmler kontrol edilmeye ve ele geçirilmeye başlanıyor. Elbette filmlerin konusu istedikleri doğrultuda yapılıyor. Vatan sevgisi ve fedakarlık, bireyin değil vatanın için yaşamak, alman ırkının üstünlükleri, aşağılık yahudiler vs. tarzı filmler izletiliyor.

Bu filmleri okullarda bile izlettiriyorlar. 1934’ten itibaren okullarda 227 film izletilmiş.

Hitler Almanya’nın imajı için büyük organizasyonları kovalıyor. 1936’da Berlin yaz olimpiyatları yapılıyor. Elbette yabancıların ağırlanmasına ve almanya imajına dikkat ediliyor. Dükkan ve duvarlardan yahudilikle ilgili pankartlar kaldırılıyor. Beyazların üstünlüğü ile ilgili demeçler veren Hitler’i dönemin büyük sprinteri Jesse Owens adete göt ederek olimpiyatlara damga vuruyor. Yarış tamamlanmadan Hitler’in stattan ayrıldığını da ekleyelim.

Jesse Owens

d) Eğitim Ve Gençlik;

Hitler fikrinin ve beyin yıkamasının inceliklerini gençken öğrenilmesi önemliydi. Bu sebeple “Hitler Gençlik Kolları” kurulmuştur. Bu kollara üye olanlara burs, iş ve kariyer fırsatları verilip toplumda örnek vatandaş olarak gösterilmesi sağlanıyordu. Diğer gençlik kolları 1936’da tamamen yasaklandı.

e) Afiş;

İnsanlar yapılan bu propaganda faaliyetlerine rağmen bu propagandanın içine dahil olamayabilirlerdi. Yani örneğin gazete okumaz, sinemaya gitmez veya radyo dinlemez iseniz yırtıyordunuz. Goebbels “ne yapsakta ördeği yakalasak allahım?” diye düşünürken işte bunları buldu; Afişler…

Afişlerden ve duvar posterlerinden kaçış yoktu. Sokağa çıktığınız anda her yere Hitler’in resmi yerleştirildi. Nazizm ve Hitler’den kaçış yoktu yani. Afişler ve duvar yazılarında “işte kahraman Alman erkeği Hitler” şeklinde yazılar yazılıyordu.

f) Resim,Heykel ve Posta Pulları;

Sanatsal olarakta propaganda önemliydi. Posta pulları ve resimler hızla değiştirildi. Diğer hükümetlerce yapılan soyut ve ekstrem ne kadar kötü sanat eseri varsa müzelerde halka bedava gösterildi. Halka “ödenen vergilerin buralara gittiği, paraları da yahudilerin aldığı” söyleniyordu. Nazi Art denilen bir sanat akımı bunların yerini almaya başladı. Bunlar genel olarak sarı saçlı çocuklar, kahramanlık hikayeleri, üniformalı askerler vs. konularını içeriyordu.

Burada daha çok duvar eserlerine yönelmişlerdi. Soyutsal ve sanatsal değil, içerik ve hedefe yönelik sanat yapılmalıydı. Diğer sanatsal değerler aşağılanır kendi sanatları yüceltilirdi.

g) Radyo;

Günümüze göre tv kadar önemliydi. Avrupa’da ki en ucuz radyo alıcısı üretildi ve her yerde radyo olması sağlandı. Yerel radyolar merkeze bağlantı yaparak yayın yapmaya başladılar (merkezi propaganda amacıyla). Bu alet o kadar önemliydi ki para yardımları yapılıyor, toplu radyo dinletilerine gidilme teşvik ediliyordu. Führer konuşma yaptığında halk işlerini bırakıp onu dinlemek zorundaydı (yuh). Radyo bekçileri denilen ajanlar radyo dinletilerinde kimlerin nasıl tepki verdiğini merkeze rapor ediyorlardı.

Radyoda çalan Lili Marleen‘nin şarkısı çok sevilmiş o zamanlar. Hatta bütün herkes sevmiş ve kendi dillerinde bu şarkıyı radyolarında çalmışlar. Şarkıyı dinleyen askerleri düşünüyor insan yazık bir sürü ölüm.. ne için üç beş orspu çocuğu için ölmüşler işte.

Lili Marlene

h) Gazete;

Goebbels halka karşı direkt konuşmanın çok daha etkili olduğunu biliyordu. Bu sebeple gazeteler günlük konuşma veya hitap tarzında veya sürekli slogan kelimeler verilerek çıkartılmaya başlandı. Gazeteler bedava dağıtılıyor (zaman gazetesi mesela) ve zorla okutuluyordu. Zamanla gazeteler tek kalemden yazılmış gibi çıkmaya ve sadece devletin öven bir afişe daha doğrusu bir devlet kuruluşu gibi olmaya başladı. 4500 gazete var iken savaşa doğru bu sayı hemen hemen hepsi taraflı olarak 1000’e kadar düştü.

Gazetecilik sadece denilenin yazıldığı ve sürekli hükümeti öven bir kuruma dönüştürüldüğünden olsa gerek Goebbels notlarında (1944 yılında) “İçinde en ufak bir onur kıvılcımı kalan bir insanın, gelecekte bir gazeteci olmamaya dikkat edeceğini sanıyorum” demiştir.

Basın ve yayında ki bu “alo Fatih” hattının temeli eskiye dayanmakta ve oldukça da geçerli sebebi olmaktadır yani.

ı) Tiyatro ve Edebiyat;

Edebi eserler fazla okunmadığı için pek dikkate alınmadı. Almanlar pek kitap okumazdı. Nazi yazar Schunzel “Biz Almanlar pek kitap okumayız. Yüzeriz, güreşiriz, halter kaldırırız” diyerek edebiyatta gelinen noktayı göstermiştir zaten. Ama yinede bu baskılardan bunalan yazar ve sanatçılar tek tek ülkeyi terk etmeye başladılar.

Gerçek bilim adamları ve sanatçılar ülkeyi terk ettiğinden satın alınamayanların dışında kendilerine ait ısmarlama sanatçılar ve yazarlar çıkartıldı. Elbette ısmarlama edebi eser yazılamayacağından o günlere ait doğru düzgün bir edebiyatçıda yetiştiremediler. Ayrıca kendi istekleri doğrultusunda kullanabilecekleri tanınmış kişilerin otobiyografilerini çarptırarak yazıyorlardı. Burada amaç tarihe atıf yaparak kendilerine pay çıkartmak ve doğru yolda oldukları izlenimini vermekti.

Ünlü humanist yazarların bütün kitapları ilk önce yasaklanmış sonrada topluca yakılmıştı.

Kitap Yakma Töreni

Çünkü teokratik ve baskıcı düzende sanat ve bilim ya bulduğu çatlaklardan adeta fışkırır yada yeşerebileceği yerlere göç eder. Nazi Almanya’sındaki baskının sonucu ise kaçış olmaktaydı.

Genel Değerlendirme

Artık toparlarsak Almanya için işte yazılarda yazdığımız propaganda araçları ile halkın beyni yıkanmıştı. Bunlar ile beraber hükümetin yaptığı hamleleri özetlersek;

* Düşman olunacak ülkeye dost olunur sonra saldırı düzenlenirdi (bknz. Aziz YILDIRIM)

– 1939 Ağustos SSCB “İnsanlık Düşmanı Bir Ülkedir”

-1939 Ağustos 24 SSCB “Şüphesiz ki müttefikimiz ve dostumuzdur”

-1941’de SSCB işgal edilmiştir..

* Halka savaş düşüncesi, ırksal üstünlük, yahudi düşmanlığı, Hitlerin büyük bir lider olduğu vs. sürekli pompalanmıştır. Savaşa girerken de “aslında savaşın istenmediği mecbur kalındığı” düşüncesi yerleştirilmeye çalışılmış.

* Almanyanın aslında savunma yaptığı söyleniyor (aslında saldıran kendisiydi). Fakat propagandadan dolayı halk bunu sorgulayamıyordu artık

* Yapılan savaşlarda aslında “İngiliz Halkına” değil, “İngiliz Hükümetine” savaş ilan edildiği söyleniyor. Halk ile bir sorunları yoktu!! (yalanlarınızı ..m emi)

* Karşı tarafa örneğin Fransız’ların satın alınan radyolarında savaşa giden Fransızların karıları ve kızlarıyla İngilizlerin alem yaptığı söyleniyor, broşürler atılıyor.

* İngiltere’de ise İrlanda ve İskoçların kendi özgürlükleri için savaşması gerektiği anlatılıyor.

* Sovyet toprakları işgal edilirken Sovyet radyolarında “Hitlerin aslında bir Leninisttir” diye yayınlar yapılmıştır.

* Dış ülkelere yapılan anti yahudi kampanyası ise toplum yapıları farklı olduğundan ters tepmiştir.

* İngiltere başbakanı Winston Churchill için ayyaş, alkolik, iktidarsız!!, başarısız vs. olduğu yazılmıştır. İngiltere halkına çektikleri acının sorumlusu olarak o gösterilmiştir.

Winston Churchill

* Askeri kampanyalarda satın aldıkları sanatçıları propaganda aracı olarak kullanıyorlar.

* Yenilgilerden sonra tekrar coşkuyu yakalamak için miting içlerine önceden ayarlanmış kişiler yerleştiriliyordu. Onların gazıyla halk tekrar coşturuluyordu.

*Yenilgiler çok artınca ordunun V ve U tipi gizli silahları devreye sokacağı söylentisi yayıldı. Amaç ümit vermeye devam etmekti.

Efendim Almanya defterini artık kapatıyoruz. Ne diyelim eden bulurmuş. 30 Nisan 1945’te Hitler, peşinden de “Nazi olmayan bir Almanya’da yaşayamam” diyen Goebbels önce altı küçük çocuğunu zehirlemiş sonra karısını ve kendisini vurarak intihar etmiştir.

Goebbels ve Ailesi

Baya özet yazsam da uzun yazılar oldu biliyorum. Artık okuyanlara birazcık yapılan propagandayı anlatabildiysem ne mutlu bana. Bir matematik hocamız vardı Erşan hoca. Ders biterken genelde iki avucunu açarak tahta kalemini eline alır sınıfın ortasında dikilir ve bize dönerek “anlatmaya çalıştık, anlatabildiysek ne mutlu bize. Anlayabildiyseniz ne mutlu size. Göstermeye çalıştık, gösterebildiysek ne mutlu bize, görebildiyseniz ne mutlu size… Vermeye çalıştık, verebildiysek ne mutlu bize. Alabildiyseniz ne mutlu size…” diye süren bir konuşma yapardı. İyi hocaydı ya Erşan hoca bi ara lise yıllarını da yazayım lan komik olur ben eğlenceli adamdın ne gülerdik ya. Neyse arkadaşlar verebildiysek ne mutlu bize alabildiyseniz ne mutlu size. Yok alamadıysanız yapacak bir şey yok heh heh.

Bazı arkadaşlar “olm ibnelik yapmışsın (eşcinselleri tenzih ederim) hep AKP’ye yardırmışsın sen” diye düşünüyor olabilir. Arkadaşım ben bir şeye yardırmadım. Zaten olay ortada duruyordu onu anlattım. Benzetmeleri elbette başka liderler, başka yıllar içinde yapabilirsiniz. Lakin yaparken bu ilkelerin yukarıda ki adamdan sonra yaratıldığını dikkate almanız gerek ki buda 1945’li yıllara denk gelecektir. Yani bizim için yakın tarihe göz atıp bunları yapan adamları bulabilirsiniz. Artık gerisi sizin beyinsel fonksiyonlarınıza kalmış.

Tabi bitmedi yazı. Sadece Hitler değildir mesele. O yıllardaki diğer ülkeleri de hafiften yazacağım devamında. O da dördüncü bölümü oluşturacak. Aynı şeylerin bir Goebbels olmadan yapılması daha zor tabi ama gelişme sağlıyorlar zaman geçtikçe. İyi akşamlar arkadaşlar…

Sonraki yazı için buradan

Propaganda II

Önceki yazı için buradan

Devam yazımızda aslında bize esin kaynağı olan II.Dünya Savaşı liderlerinin en ünlüsü Hitler’in başlangıç sürecini ve propaganda bakanı ünlü bir kişilik olan Joseph Goebbels’i anlatacağız. Hitler’in nasıl iktidara geldiği ile ilgili bilmeyenler için fazla ayrıntıya girmeden bazı bilgiler vermek ile beraber, yazımızda odak noktamızın yapılan propaganda faaliyetlerine doğru yöneleceğini söyleyelim.

Nasyonal Sosyalizm temeli üzerinde oluşturulan bu yapı totaliter ve otoriter bir rejimdir. Temelini oluşturan yapıcı unsurlar “Volkgemeinshaft” ve “Führer” dir. Volkgemeinshaft ırk birliğine dayanan Alman halkının oluşturduğu bütünü ifade etmekte, Führer ise oluşturulan bu bütünün yöneticisi ve yönlendiricisi olarak nitelendirilmektedir.

Irk birliği sistemin ağırlık merkezini oluşturmaktadır. Bir halkı oluşturacak etnik grubun tek ve aynı ırka mensup insanlardan kurulu olması gerekir. Irkçı görüş, ırklar arasındaki eşitsizlik ilkesine dayanır. İnsanlarda yalnızca etnik farklılıklar yaratmakla kalmaz, entellektüel ve manevi değerler de farklılık yarattığından ırklar “üstün ırklar” ve “üstün olmayan ırklar” olarak ayrılır.

Nasyonal Sosyalistler üstün ırkın Kuzey Aryen Irkı olduğunu, aşağı ırkın da yahudi ırkı olduğunu ileri sürmektedirler. Kuzey Aryen ırkının da en saf ve temiz kalmış unsurları Alman halkı içinde bulunduğunu düşünürler. Bu sebeple devletin görevi bu üstün ve saf ırkı korumaktır.

Alman İşçi Partisi’ndeki bir grup fanatik, 1919 yılından sonra daha geniş bir kitleye hitap edecek bir isim aradılar. Hitler ve arkadaşları popüler kullanımda Nazi olarak adlandırılan (National Socialist German Workers Party) Milliyetçi Sosyalist Alman İşçi Partisi adını seçtiler.

Nazizmin zafer kazanması Alman halkının onurunun kırılmışlığından, umutsuzluğundan ve neredeyse her ne değişiklik olursa olsun iyiye doğru değişiklik olacağı yolundaki duygulardan beslenmiştir. İşsizlik, geçim sıkıntısı ve enflasyon insanları şaşkınlık ve umutsuzluk içende bırakmıştı. Durum o kadar kötüydü ki bir grup insan kendilerini kurtaracak bir “mesih” arayışı içindeydi. I.Dünya Savaşındaki yenilgi yine milliyetçilik duygularını da körüklemektedeydi.

Alman halkı karakter olarak otorite taraftarıydı. Theodore Abel kitabında Almanların “yönetime katılmak, bir parti seçmek ve siyasal konularda hüküm vermek” zorunda kaldıkları zaman şaşırdıklarını ve şoke olduklarını söylemiştir. Vasat bir almanın temel kişisel özellikleri sabit fikirli olarak tanımlanabilecek eğilime girmektir. Bu sabit fikirli karakter itaat, temiz olma, dakiklik, yeterlilik ve sıkı çalışma gibi varsayılmış faziletlerle yakından ilgilidir.

Osmanlı devleti nasıl savaşı kaybedip Sevr’i imzaladıysa, Almanlarda 28 Haziran 1919’da Versailles anlaşmasını imzalamıştır. Oldukça ağır olan bu anlaşma sonucunda topraklarının 1/8’ini, deniz aşırı sömürgelerinin tamamını kaybetmiş, ordusu büyük ölçüde dağıtılmış ve kısıtlamalar getirilmiş ve çok ağır savaş tazminatına mahkum edilmiştir. Onurları kırılan ve bizim gibi bir kurtuluş savaşıyla bu hayal kırığı anlaşmadan kurtulamayan Almanlar zamanla alınan dış borçlar ile ekonomisini tekrar canlandırdı. Lakin, 1927 yılından itibaren ağır borç yükü ile dengeler bozulmaya başlayınca işsizlik ve iflaslar artmaya başladı. Müttefik devletlerin Osmanlı ve Almanya’ya imzalattığı bu anlaşmalar aslında gelecekte dağıtılacak ülke anlaşmaları olduğunu herkes biliyordu. Türkler silkelenip erkenden bunun için savaşmış ve mücadele etmiştir. Almanya ise belkide bu fırsatı bulamadıklarından borç alıp büyümeye yönelmiştir. Neyse, borçla bir yere kadar arkadaşım.. 1929’da büyük buhran ile beraber durum iyice bka sarınca borçları bile ödeyememe noktasına gelindi. İşte bu noktada Nasyonal Sosyalist partisi sivrilmeye başladı.

Versailles Anlaşmasında Ülke Temsilcileri

Hitler Alman halkının karakteristik bütün özelliklerinden faydalanmaya başladı. Anti kapitalist ve anti sosyalist politikaları ile bu sınıflara seslendi. Bu alt sınıftaki düşük maaşlı, fazla eğitimi olmayan, sabit fikirli diyebileceğimiz kızgın kalabalığa karşı amerikanlaşmayı, kültürde yozlaşmayı, faiz köleliğini, yahudi ve bolşevizmi suçlu olarak öne sürdü. Halk yeniden “Büyük Cermen Ülkesi”ni geri istiyordu.

Hitler sürekli yahudi ve komünistler tarafından arkadan bıçaklandıklarını ve bu yüzden kaybettiklerini söylüyor, herkesin Alman halkına haksızlık ettiklerini dile getirerek güvenlerini yeniden sağlamalarına yardımcı oluyordu. Versailles anlaşmasını imzalayanları eleştiriyor, bunun onursuzluğundan bahsediyor, tarihte sadece alman halkı tarafından başarılabilecek şeylerin olduğunu sürekli dile getirerek, küçük esnafın ve tüccarın dostu olduğunu dile getiriyordu.

1923 yılında başarısız Birahane Darbesi sonrasında Hitler kendisine destek olmayan ordunun en büyük engelleri olacağını çok iyi anlamıştı. Bu sebeple ilk fırsatta kendisine muhalif olan generalleri tasfiye etmeyi düşünüyordu.

Uzatmayalım yapıyı falan anladınız işte. Hitler 1933 yılındaki Reichstag Yangını’nı kullanarak işte bu ezilen, hor görülen, az para kazanan ve aynı zamanda az eğitimli, sabit fikirli, çok çalışan kızgın almanların desteğiyle sonunda iktidara geldi. Yangının sonraki günü kişisel hak ve özgürlükleri kısıtlayan bir kararname çıkartmakla beraber meclisteki bütün komünist parti üyelerinide tutuklattırdı. Yangının komünistler tarafından çıkartıldığına halk o kadar inandırıldı ki seslerini çıkartamadılar. İstediklerini tam olarak yapamayan (çünkü kendisi gibi düşünmeyen ve halkın sevdiği isimler de vardı) Hitler, cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg’un 2 Ağustos 1934 yılındaki ölümünden sonra ortalıkta at koşturmaya başladı. Zaten sadece bir ay sonra ölen cumhurbaşkanının bütün yetki ve görevlerini üzerine aldı.

Ortadaki İri Yarı Kişi Paul von Hindenburg

Özetlersek; Hitler I.Dünya Savaşını kaybettikten sonra ağır bir anlaşmaya imza atan Almanya’nın bu durumunu çok iyi analiz etmiş ve kullanmış görünüyor. Ekonomik bunalımlar, işsizlik ve yoksulluğa karşı insanların içlerinde biriken nefreti bilerek yahudi ve komünist düşmanlığına yönlendirerek konuşmalarıyla yavaş yavaş insanları lehine çekmeye başlıyor. Askere yanında olmadıktan sonra güvenemeyeceğini anlıyor (ilerde bir çok generali kendisine ihanet ve darbe yapmaya girişimden tutuklatıp görevden alarak kendi generallerini göreve geçirecek). Ve son olarak meclise yapılan (muhtemelen kendisini organize ettiği) komünist saldırıyı kullanarak yasaları çıkartıp bütün yetkileri kısa sürede ele geçiriveriyor.

Gelelim proganda kısmına artık. Hitler meclis bombalandıktan sonra hükümeti kurmayı başardıktan sadece 13 gün sonra 13 Mart 1933 yılında basın, sinema, radyo ve tiyatroları kontrol etmek için Ministry for Popular Enlightenment and Propaganda (Propaganda ve Halkı Aydınlatma Bakanlığı) yı kurup başına da Dr.Josep Goebbels’i getiriyor. Daha önce hiçbir ülkede böyle bir bakanlık kurulmadığını söyleyelim. Peki kuruluyor da ne oluyor? Bundan öncede ülkeler propaganda yapmıyor muydu?

Elbette yapıyordu. Ama burada işin içine Goebbels adında bir dahi katılıyor. 1945 yılında Berlin’de Amerikan askerleri resmi makamları tarafından ele geçirilen Nazi belgeleri arasında 6800 sayfalık bir belge buluyorlar. Bu belgeler elle yazılmış olup, propaganda bakanı Goebbels tarafından dikte ettirilmiş belgelerdir. 21 Ocak 1942 ile 9 Aralık 1943’e kadar ki belgelerde propagandanın planları, gelişimi, etki alanları, strateji ve taktiklerini içeriyordu. Belgelerde yine Hitler’e ve Nazizm’e bağlılık, sadakat ve bağlılık gibi konulara değinilmiştir. Neyse efendim, belgeler bulunup tercümesinden sonra Amerikalı uzmanlar şoke olmuş, propagandanın yapılış tarzı, uygulaması, planlama metotları vs. gördükleri zaman Goebbels’in çağın çok ilerisinde bir dahi olduğunu anlamışlardır. Uyguladığı ve planladığı bu metotlar hala temel olarak kullanılmaktadır. Zaten bu metotlardan bahsederek nasıl devam edildiğini anlatmaya çalışacağım.

Bakanlık Binası

Propaganda İlkeleri

Bu belgelere göre propaganda yapılacağı zaman belli ilkelere mutlaka sadık kalınmalıdır. Yine özetle fazla kafa karıştırmadan bahsedersek

1) Propagandacı olaylar ve kamuoyu hakkında iyi bir istihbarat ağına sahip olmalıdır. Yani olayın gerçeği nedir, nasıldır vs. iyi bilinmelidir. Bu sbeeple iletişim ağı, casus ve ajanlar kullanılır ve haberleşme hızla yapılır.

2) Propaganda tek merkezden planlanmalıdır. Yani birisi bir şeyi, diğer birisi başka bir şeyi propaganda babında kullanmamalıdır. Tek merkezden ve tek elden bu propaganda yapılmalıdır. Alt kademelere propagandanın ne olduğu mümkün mertebe anlatılmamalıdır. Önemli kademelerdeki asker/memurlara olayların anlamsızlığı ile ilgili moral bozukluğu yaşayacakları için (yani bilerek yalan söylemek, olayın aslının öyle olmadığını bilmek ama ses çıkartamamak) onların moralini düzeltmek için yardımlar yapmak, geceler düzenlemek, yemekler vermek, hediyeler almak vs. önemlidir.

3) Yapılan propagandanın olumlu olumuz sonuçları tahmin edilmelidir. Yani “ortaya attığınız bir yalan ters teper ise ne yapacağız?” düşüncesini yakalamak.

4) Propaganda düşmanın eylemini ve politikasını etkilemelidir. Yani düşmana yönelik yapılmalıdır veya muhalefete. Düşmanın, düşmanları ile ilişkilerini kamçılama, muhalefetin eline geçer ise kendilerine zarar verecek malzemeleri ortada bırakmama vs.

5) Düşman ile dost görünmek için küçük girişimlerde bulunmalıdır. Mesela Finlandiyalı çocuklar Almanya’da gezdirilmiş, ölen aslında düşman olan ülkelerin liderleri bayramları gazetelerde bastırılmış.

6) Kitle İletişim Araçlarının ele geçirilmesi çok önemlidir. Tarafsız gazeteler ya satın alınmalı yada baskı uygulanarak yayın yapmaması sağlanmalıdır. Yani işte söyledik gazeteler, yazarlar, sanatçılar, sinemalar, tiyatrolar ve radyolar en büyük tehlike kaynağı. Eleştirel bir kelime kesinlikle istenmiyor. Bu sebeple buna uygun kendi amaçlarına yani belgeseller, sinema filmleri vs. kuruluyor. Radyolarda sürekli benzer yayın yapılıyor. Ha Goebbels analizlerinde insanlara sürekli propaganda yapmanın bir süre sonra ters etki yaptığını fark etmiş ve bu sebeple radyoda aralara eğlence programları, yarışmalar, müzikler vs. koydurmuştur. Böylece beyinler propagandaya daha açık oluyorlarmış (çok yaşa emi Acun)

Yine en önemli şey haberleri verirken direkt yalan haber değil, doğru gibi gözüken aslında yorum yapılmış çarptırılmış haberin verilmesi sağlanmalıydı.

Joseph Goebbels

7) Kendisinin hep doğru, düşman/muhalefetin hep yalan söylediği dile getirilmelidir. Burada Goebbels yapılanları ahlaksızlık olarak değil, belli bir hedef doğrultusunda atılması gereken adımlar olarak görüyor. Yine yalanlar ortaya çıkana kadar kullanılmalıydı. Hitap edilen kesim eğer yalan söylendiğini fark etmeye başlar ise hızla yalan bırakılıp başka bir şey söyleniyordu.

8) Düşman propagandasına verilecek tepkiye dikkat edilmelidir. Goebbels düşmanın yaptığı propagandaya genel olarak hiç cevap vermemenin daha iyi olacağını düşünmüştür. Çünkü cevap vermek, yapılacak propagandanın zamanından çalmak ile beraber eğer doğru ise zarar verici olabilmektedir. Bu sebeple bariz bir yalan ortada yok ise görmezden gelinmelidir. Mesela karşı taraftan “Almanların vatikanı bombaladığı” propagandasına karşı vatikanın yerinde durduğu resimler ile karşı çıkılmış ve dalga geçilmiştir. Dini yapıların bombalandığı/bombalanacağı sık sık kullanılmaktaydı.

Eğer çok sıkışılır ise Hitler adına çok büyük bir miting düzenlenir, Hitler halka çok sert bir şekilde hitap ederek bunlara cevap verirdi. Bu cevap, bir çok propaganda aracından çok daha etkili bir etki yaratırdı. Mitingler bu amaç için çok önemli olup sık sık kullanılırdı. Bu mitingler mümkün oldukça kalabalık ve geniş mekanlarda yapılır, mümkün olduğunca kalabalık gözükülmeye çalışılırdı.

Yine çok sıkışılır ise konuyu değiştirmek için ortaya sahte gündem maddeleri atılmalıdır.

9) Sonucu kesinleşemeyecek olaylar/konular sansürlenir. Bazı konuların tartışmaları tam olarak netlik kazanamadığından bu olaylar tartışılmaz. Çekinilen konular;

Din, düşmanın samimi övgüleri, hükümet görevlilerine yapılan suikastler (eğer çıkar yok ise), Savunmada yapılan zaaflar başarısızlıklar vs.

10) Rakip liderler her zaman beceriksiz bir insan gibi gösterilmelidir. Muhalif/düşman liderlerin geçmişte düzgün yapamadığı yada yaptığı şeyleri çarptırarak beceriksizlik atfetmek, sürekli geçmişte yaşanılan ızdırapları acıları örnek göstererek “eğer onlar kazanırsa işte yine böyle olur” diyerek toplumda sürekli korku oluşturmak. (sanırım bu çok benziyor bizim ülkeye)(ha bu arada benzer şeyleri yazayım mı diye düşündüm sonra vazgeçtim. benzeyen liderler zaten belli ülkemiz için. yazdıklarımın isimlerini değiştirirseniz anlarsınız dediğimi. Kim medyayı ele geçirmek ve yazarların eleştirilerine tahammül edemiyor ise, kim orduyu kendine kumpas kurmayla itham edip hapsettirdiyse vs. o benzer olan liderdir zaten. Örnekler ile açıklamaya gerek yok bence)

Hitler Konuşmaya Giderken

11) Kara propaganda (yalan) çok ender kullanılmalıdır. Gerekirse halkın içine söylentiler yayarak yapılmalıdır (liderimizin soyu dini bir peygambere dayanıyor diyerek mesela)

12) Prestij sahibi bir lider seçilmeli. Sürekli muhalefet liderinin karizmatik ve liderlik özellikleri zayıf bir karakterde olduğu dile getirilmeli. (elbette beceriksizliği ile beraber)

13) Zamanlaması iyi ayarlanmalıdır. Düşmandan evvel yapılmalı (eğer aleyhinde bir olay ise “bize böyle böyle diyecekler bakın göreceksiniz” diyerek mesela), sürekli mutlaka tekrarlanmalıdır. 

14) İfade ve slogan seçilmelidir. Slogan kolay algılanır ve sade olmalıdır. Çünkü hedef kitle ülkenin entellektüel kesimi değildir. Defalarca gazetelerde, radyolarda tekrarlanmalıdır (amaç Pavlov’un köpeği deneyidir)

15) Endişe düzeyi kontrol edilmelidir. Gerekir ise baskı ve korku ile güç gösterilmelidir. Halka sürekli olumsuzluklara karşı direnmeleri gerektiği, çalışmaları, çocuk yapmaları, düşmanı dinlememeleri, geçmişte olanları sürekli söylemek ve insanlarda “eğer onlar başınızda olursa ne olacağını iyi biliyorsun!” düşüncesini yerleştirerek kıskaca almalıdır.

16) Kaçınılmaz hayal kırıklıkları hissettirilmelidir. Eğer bilgi ortaya çıkmış ve zarara uğranacağı kesin ise bunu hafiften dile getirilmesi gerekir (şoke olmamak için)

17) Halka sıkıntı, üzüntü, dertlerine karşı hedefler gösterilerek onlara sinirlenmeleri ve hırslanmalarını sağlamalıdır. Bu sayede içinde bulundukları durumu anlamayacaklardır.

18) Propagandanın zayıf noktaları belirlenmeli ve bunlara karşı çok dikkatli olunmalıdır. Bunlar;

Seks, Açlık ve Dini Duygulardır. Eğer böyle bir durum var ise gerçekler saptırılmalı, yalan söylenmeli ve sorunların üstünü örtmelidir. Mümkün değil ise baskı, şiddet ve eylem ile saldırganlık uygulanmalıdır.

Temel Kurallar

Bu ilkeler doğrultusunda propagandaya başlanır ise başarı peşi sıra gelecektir. Peki bunlar dışında propaganda da uyulması gereken kurallar nedir? Bunlarda kısaca aşağıda umarım karmaşık değildir ama hepsi önemli kısaca;

1) Sempatik olmalı. Yani halkın ne istediği, nasıl bir tabana sahip olduğu iyi bilinmeli. Ne yüzünden acı çekiliyor, neye kızgınlar vs. Sömürü kaynağı iyi bilinmelidir

2) Kabul ettirilmek istenen şey bir iki cümlede anlatılabilmelidir. Sonuçta hedef kitleniz profesörler değildir.

3) Sürekli yinelenmelidir.

4) Tek kurum tarafından yapılmalı

5) Zamanlaması doğru olmalı

6) Gerçekler çarptırılmalı veya abartılmalı

7) Basit ve hedefe yönelik olmalı

8) Hedef kitlenin genel eğilimine ters düşen şeylere karşı “hoşgörüsüzlük” yaratarak kitle imajı verilmeli (müslümanlarda oluşturulan yahudi düşmanlığı, alevilerin kötülenmesi, dinsizlerin ölmeyi hak etmesi vs.)

9) Mümkünse geçmiş bir efsaneye (bizde Türklük, Osmanlıcılık veya Peygamber Ümmeti Arapçılıktır) dayandırılarak mitler yaratmak, lidere dini/efsanevi veya geçmişe haiz ithamlar yapıştırmak (mesih, peygamber, padişah, kral vb.) yararlıdır.

Hitler Din Adamlarıyla

İşte bu yazdığımız ilkelerin ışığında yaratılan kurallar ile propaganda istenilen seviyeye ulaştırılarak halkı kandırmak mümkün olacaktır. Hitler yaptıklarını Kavgam kitabında “büyük yalan” ve “kitlelerin aldanırlığı” olarak lanse etmiştir. Hitler “eğer yalan söylerseniz ve hiç kimse kasıtlı olduğundan kuşkulanmaz ise küçük bir yalan söylemeyin. Çünkü yalan olduğu anlaşılır. En büyük ve düşünebildiğiniz en olanaksız şeyi söyleyin. İnsanlar gerçek olabileceğini düşünüp ona inanırlar. Yalanın büyüğü bir silahtan daha etkilidir.” demiştir. Ne diyelim doğru söylüyor. Açıkça amacının halkta zihni karışıklık, tutarsızlık, kararsızlık ve panik tohumları ekmek olduğunu da ekliyor. Çünkü bu yaptıkları sonucunda halka “işte durum bu benim anlattığım gibi, gazeteler, radyolar, sinemalar, yazarlar benim söylediklerimiz tasdik ediyor. Siz şimdi seçiminizi yapacaksınız. Ya beni seçeceksiniz (karizmatik, duygusal lideri) veyahutta eskiden yaşadığınız sıkıntılara geri döneceksiniz!” diyor.

Bu süreçte simgesel semboller (selam, gamalı haç) oluşturuluyor. Bütün basın yayın organları ele geçirilip yazarlar baskı altına alınıyor veya tutuklanıyor. Bütün ajanslara sansür uygulanıp, istenmeyen haberler yayınlanmıyor ve kaldırılıyor. Kendi yaptıkları hataları düşmana yükleyip bundan çıkar sağlamaya çalışılıyor. Hedef kitle olarak yahudiler, komünist düzen, Versailles anlaşması, ticari birlikler ve demokrasi seçiliyor. Saldırı yapılacak ülke ile ilk olarak dost görülüyor (yemekler, anlaşmalar basitçe). Bu sayede yakın temasta ajanlar vasıtasıyla rüşvete yatkın olanlar, skandallar vs. sonradan kullanılmak üzere ele geçiriliyor.

İşte böyle böyle Alman halkının beyni iyice yıkanmış ve ne verilirse alınacak düzeye getirilmişti. 1939 yıllarında bir çok insan Hitler’in mesih olduğunu düşünmeye başlamıştı. Gazetelerde ve radyolarda dini olarak seçilmiş bir kişi olduğu söyleniyordu.

Artık hedef kitle haline getirilen yerlere çok daha sert saldırılar düzenleniyordu. Mesela;

1) Katolikliğin aslında bir yahudi kuruluşu olduğu,

2) Medeni ne kadar şey var ise beyazlar tarafından yapıldığı,

3) Özürlü, zayıf kişilerin aslında alman olmadığı, (150 bine yakın Alman özürlü, sakat, deli vs. kişi hastanelerde öldürülmüştür)

4) Bildiğimiz komünist saldırıları söylenmeye başlanmıştı.

Lider Dediğin Böyle Olmalı Kanka

Elbette artık bu dönemde yaratılan lider vasıfları da propagandaya uygun olmalıydı. Lider (daha doğrusu diktatör);

1) Halktan olan fakat (onların çektiği acılarını yaşamış) çok kaliteli bir insan (kültürlü yani şair, ressam veya yazar olmalı),

2) İnsanlar ile kaynaşmaya hazır (halkın sorunlarını dinler görünen ve gözü yaşlı olmalı),

3) Mantıklı,

4) Ulaşılamaz,

5) Yalnız bir lider olduğu izlenimi verilmelidir.

Evet bu yazıyı da burada noktalayalım arkadaşlar uzun oldu yine ama. Birde yazıyı uzun olduğu için zahmete girdiğini ve okuyamadığını söyleyen arkadaşları da kınıyorum. Hadi bari kitap okumuyorsunuz ulan özetlerini ve yorumlamalarını yazıyorum buraya ona bile üşeniyorsunuz… Birde yazdıklarımın başbakana (şimdiki cumhurbaşkanına) karşı yazılmış saldırılar olarak gören arkadaşlarım oldu. Kaynaklarımın en yakını henüz AKP hükümetinin kurulmadığı veya yeni iktidara geçtiği zamanlardan alınmıştır. Onları da sonda yazıcam zaten gidip okuyun diye ayrıntılarını. Burada anlatmak istediğim işte tam da bu. Geçmişte yapılan hareketlerin benzerlerinin yapıldığını söylediğinizde ilk önce “olamaz aynısı sanki” deniliyor ama propagandaya maruz kalan arkadaşımız savunma olarak “yazılanların yalan” olduğuna kendi kendini inandırmaya çalışıyor. Ne diyelim belki bu yazdıklarımı tekrar okurlar ve yazı dizisini takip ederlerse sadece Hitler’in değil, Mussolini, Lenin, Churchill vs. diğer liderlerinde benzer taktikleri kullandığını göreceklerdir. Tekrar ediyorum burada amaç toplumu tanımak, bunun üzerinden propagandayı uygulayarak kendini iktidarda tutarak istediklerini yapmaktır. Bu sebeple meselenin özünde ülkemizde 800 liraya asgari ücretle tek göz evde yaşayan çöpçüye “ülkemizin büyümesi çok iyi dünyada ilk üçteyiz” denildiğinde sevinmekte, adamı alıp “abi bak haftalık çalışma saati aslında 35 saattir iş hukukuna göre ama seni 65 saat çalıştırıyorlar bir dinle” dediğinizde kafası karışınca mitingte “ah o eskiden neler yapmışlar camileri ahır yapmışlaaarr” cümlelerine inanarak (belki doğrudur belki yanlıştır mesele bu değildir dikkat) ona sinirlenmesi ve kendisinin 65 sat çalıştığını unutmasıdır. Bu yazılar ile propagandayı öğreneceğiz arkadaşlar. “bu yazıyı işte koyun sürüleri okusun” demek bizi bir şeye ulaştırmaz. Ne yazık ki bazı arkadaşlarınızın bu yazıyı okuduktan sonra bunlara hakkında değerlendirme yapmak yerine, size kendilerine öğretilen başka şeylerden bahsettiklerini göreceksiniz. (örneğin II.Abdülhamit’e kızıl sultan dediler buda mı yalan şeklinde). Sadece çöpçünün kazandığı para değil zaten mesele, zihinlerde yönlendirilen şeyler bunlara. Burayı yorumlamalarını çok isterim. İnsanların nasıl bu propagandaya kapıldığını ve kendinize yapılan propagandayı da bu sayede nasıl analiz etmeniz gerektiğini anlamınızı sağlamak istiyorum. Çünkü ilerde AKP hükümeti gider ise benzerini CHP veya MHP yapacaktır bundan eminim. Amaç bilinçli vatandaş yaratmak olmalı.

Üçüncü bölümde artık Almanya’nın nasıl propaganda araçlarını kullandığını anlatacağız. Sadece onların değil diğer savaşa dahil olan büyük uluslarında kısaca nasıl propagandaya sarıldıklarını göreceğiz. Bir Goebbels değiller ama olsun onlarda bu ilke ve prensipleri kendilerince yarım yamalak yapmışlar sonuçta yani. Hızla devam edeceğiz..

Yazının devamı için buradan

Propaganda Nedir Cu?

Tarihin bize öğrettiği en acı derslerden biri şudur: Eğer yeterince uzun bir süre kandırılarak bir şeye inandırılmışsak, bu kandırılmışlığın kanıtlarını reddetmeye yatkınlaşırız. Artık doğru olanı bulmakla ilgilenmez oluruz. Yapılan kandırma bizi eline geçirmiştir. Bunu kendimize bile itiraf etmek artık fazlasıyla acı verici olacaktır. Bir şarlatana böylesi bir gücü sizin üzerinizde kullanmak üzere bir kere verdiğinizde bir daha onu neredeyse hiç geri alamazsınız.”                                                                                                                                                     Carl Sagan

Hep denir ya “tarihini bilmeyen toplumlar, geleceklerine yön veremezler” diye. Aslında “tarihten ders almayan toplumlar, geleceklerine yön veremezler” şeklinde düzeltelim…

İşte hazırda cumhurbaşkanlığı seçimleri yeni bitmiş ki beklemediğim bir şekilde ikinci turda değil birinci turda kazandı Recep Tayyip ERDOĞAN. Geleceğe doğru gidiyoruz bakalım. Karanlık mıdır aydınlık mıdır nedir ne değildir göreceğiz. Ha bana göre kötü dönemlere gidiyoruz da sizi bilemem. Konuyu “bu insanlar salak olmalı bu adama oy verdikleri için” ekseninden daha ileriye taşımak istiyorum. Uzun konuşmalar yazılar falan sonrasında, karşımızdaki kişiye hakaret etmeden aşağılamadan bu peşinden gitme muhabbetini incelemek lazım diye düşünüyordum. Hani oy verme mesele değil, mesele takım tutar gibi bir şeye sarılmakta, yapılan haksızlıklara, din, mezhep ayrımcılığı yapan düşüncelerin bile eleştirilmemesinde, hırsıza “çalsın abi yeter ki çalışsın” düşüncesinde vs.

Ha çok kısa sayılabilecek (8-10 yıl falan) çalışma hayatımda gördüğüm başka şeylerde var. Çıkarı olan insanların desteklediği şeyler yani. Bunlar sivil toplum örgütleridir, derneklerdir, takımlardır ve elbette siyasal parti teşkilatlarıdır. Bunları “peşinden neden koştukları?” argümanına dahil etmeyelim mümkünse. Çünkü bu adamlar bal gibi neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlayabilecek adamlardır. Bundan nemalanan ve hırsıza çaldığını bile bile “hırsız” diyemeyen, dolandırıcıya insanları kandırdığını bile bile “dolandırıcı” diyemeyen vs. kişilerdir. Bunlar en aşağılık, en pislik yapıda insanlar olup bu gün MHP bayraklarıyla vatan sever, yarın sol elleri yukarıda devrimci liderler, öbürsü gün jöleli kafalarıyla liberal olabilirler. Çizgisini bozmaz bu adamlar nerede ne durumda olurlarsa olsun bukalemun gibi dönüşüm geçiriverirler. Bunlar işte o soyguncuların, yalancıların, düzenbazların yanındaki kaymağı yiyen tabaka insanlarıdır. Bu adamlarda bazen bahsedeceğimiz propagandadan etkilenseler de nispeten uyanık olup dönen dolapları bilirler ve yakınları hariç yapılan pislikleri kimseye anlatmazlar.

Neyse bizim hedef kitlemiz yani yapılanları göremeyen daha doğrusu görmesi engellenen kesimin durumu olmalı. Muhalefetin beceriksizliği gibi bu işi de karşı tarafı cahil, eğitimsiz ve aptal görerek yapılan tespitlerin yararının olmadığını da iyi anlamalıyız. Çünkü cahil, eğitimsiz ve aptal kesim dediğiniz insanlar genel geçer çevremizi oluşturmakta zaten. Bu sadece AKP tabanında sabitlenen bir şey değildir. Aynı taban CHP ve MHP’de de vardır zaten. Bunun iyi anlaşılmasını istiyorum.

Mesele Aptallık Değil Ustam

Meseleeee başka arkadaşlar. Dediğim gibi düşündüm, kafa yordum ve buldum sanırım. Aslında kelime ve bilgi karmaşasında duran bir şey gibi. Hani okudukça “lan zaten biliyoruz bunları” diyorsunuz ama bir yandan da “e abi adamlar yine seçiyorlar batsın ulan o zaman bu ülke ne yapalım” demekten de kendinizi alamıyorsunuz ya hani… İşte buldum yani bana göre böyledir olay.

AKP’nin salak ve cehaletten oluşan bir ekibi olduğu savı yalan bir kere. Evet içlerinde sanırım sağını solunu bilmeyen adamlar da bulunabilmekte. Bazıları bakan bile oldu ama önemli değil onlar bu sistemde. Yani yaratılan kontrollü yönetim adımlarında baya baya iyiler.

Bir kere olay toplum yönetimi ve desteği haliyle. Bunları sağlamanız lazım. Yeni bir şey yapmadığınız için geçmişte toplumu bu şekilde destek ile yöneten insanların araştırmasını yapayım dedim. Hani geçmişe bakalım da geleceği şeyapalım diyerek… E bir dayanak ta daha doğrusu ateşleyici bir olayda bulmak lazımdı yine. Buda en etkili olarak savaş ile gerçekleşen şeyler. Hani savaş çıkar ve uluslar bir liderin etrafında toplanır genelde. İşte bunun en yakın tarihi dünya savaşları oluyor genel itibariyle. II.Dünya Savaşı ve yarattığı liderlerin nasıl yükseldiği, nelere dikkat ettikleri ve nasıl ayakta kalmaya çalıştıklarını araştırdım bu uzun süre zarfında. Notlar aldım cart curt onları paylaşıcam işte. Ve yola devam ettikçe farklı toplumlardan olsa da aynı sonuca ulaştım; Suçlu Propaganda

Çeşitli şekilleri var bu işin. Günümüzün metodlarını değilde, geçmişte bu işin ilk adam gibi yapıldığı dönemden başlamak daha doğru olacaktır. Böylece çocukluktan artık ergene dönen propagandanın nasıl işleyen bir canavar olduğunu daha iyi kavrayacağız. Ve yine günümüze orantılamasını ve uygulama şekillerini siz kendiniz değerlendireceksiniz.

Genel Olarak Propaganda

Birçok tanımı olmakla beraber anlaşılabilir bir biçimde bunları özetlemek gerekirse; Kaynağı ve hedefi insan olan, bireyin veya grubun çıkarları için başka bir birey veya gruba karşı bilinçli bir şekilde yapılan eylemler bütünüdür.

Propaganda genel olarak grupları temsilen bir lider tarafından yapılmakla beraber bazı gerekçeleriyle ve olguların peşi sıra gelmesiyle yapılmaktadır. Birçok teokratik ülkede liderler tarih boyunca benzer olguları kullanmakla beraber zamanla bunu mükemmelleştirmişlerdir.

Propaganda efsanelerden, ırksal, dinsel, mezhepsel farklılıklardan vs. yararlanır. Kamuoyunu etkilemek için dikkat edici bir şekilde çoğunlukla gerçeklerden, bir miktarda çarptırılmış gerçekten ve yalandan faydalanılmaktadır. Propagandist söylediği şeyin yalan veya gerçek olduğunu önemsemez. Önemli olan “doğru söylediği” izlenimini vermektir. Bazen doğruyu söylemektense yalan söylemek daha etkili olmaktadır. Bunun için konuşma sırasında seçilen gerçekler dikkatlice ayarlanmalıdır.

Propagandanın sağlıklı olabilmesi için mutlaka kitle iletişim araçları baskı altına alınır, bağımsız sanatçı,yazar ve bilim adamlarına çalışma ortamı bırakılmaz. Bunların yerine kendi yandaş sanatçıların, yazarların ve bilim adamlarının oluşturulmasına yönelinir. Bunlarda kullanılan yöntemleri örneklemeler ile ülkesel bazda ayrıntılı olarak açıklayacağım.

Propaganda teriminin Avrupa’da yaygın kullanımı ilk kez Katolik kilisesinin misyonerlik çalışmaları sonucunda oldu. 1622 yılında Papa XV.Gregory Roma’da “İmanın Propagandası” topluluğunu kurdu. Görevleri başka kiliselerden gelen raporları ve propaganda yapan kuruluşların yapılarını araştırmaktı. Çünkü protestan hareketiyle katolik kilisesi güç durumda kalmıştı. Tarih bölümümüzde de hafiften anlattığımız bu protestan oluşumunun karşısında silahla ve güç ile bir birlik sağlanamayacağı anlaşılmış ve bizzat Papa tarafından topluluk kurulmuştu.

22 Haziran 1622 yılında, Sacra Congregatio Cristiano Nomini Propaganda (İnancı Yayma Cemaati) kuruldu. İlk defa bu örgüt ile toplumu kontrol etmek ve denetlemek için somut propaganda adımları atılmıştır. Neyse fazlada derinlemesine girmeyelim tarihe.

1789 Fransız ihtilali ile katolikliği sistemli bir şekilde yaymak için oluşturulan ve dinsel bir kurumun eylem alanı olan propaganda, Fransız devrimi ile dinsel alandan siyasal alana geçmiştir. Bu çok önemli sonuçlara yol açacak farklı bir dönüşümdür. Amerika ve Fransa’daki devrimler bireyin bilinçli olarak siyasal geleceğini değiştirebileceğini kanıtlayarak geleneksel anlayışı derinden sarsmıştır. Bu gelişme ile siyasal ilişkiden tanrı değil bireyin sorumlu olduğu bilincine geçilince, yöneticilerin gtü tutuşmaya ve sorgusuz sualsiz egemenliklerini kabul ettirmekte zorlanmaya başlamışlardır. Yöneten ile yönetilenler arasındaki farklar ortadan kalkmaya, yönetenler, yönetilenlerin rızasını almaya ve iktidarlarını meşru kılmaya mecbur kaldılar. Yönetenler bu yeni süreçte yeni ilkeler, programlar ve vaatler geliştirerek kendilerini halka kabul ettirme ihtiyacı içinde siyasal propagandanın desteğine gereksinim duydular. Bunlar içinde ilk önce ortaya çıkan kitle iletişim araçlarını kontrol etmeye yöneldiler.

Tarihte toplumu daha iyi yönetmek için efsanelere ve beraberinde simgelere yönelmişlerdir. İlerleyen dönemlerde sanat, tiyatro, radyo, gazete, internet vs. kullanılsa da insanların geçmiş simge ve efsanelerden hala uzaklaşamadığı bilinmektedir. Stereotip denilen, her toplumda olan insanların hakkındaki yerleşmiş basmakalıp fikirler ve inançları oluşturan düşüncelerin ortaya çıkartılması ve canlı tutulması sağlanmıştır.

Stereotiplerin geçmiş yüzyıllarda yaygınlaşması kabul edilebilir bir şeydir. Bilimle, gerçekle bağdaşmayan çoğu zaman da gerçekle ilgisi olmayan bu basma kalıp yargılar toplumların birbirlerini çok az tanıyabildiği, kitle iletişim araçlarının gelişmediği dönemlerde kolaylıkla etkili olabilir. Ancak günümüzde desteklenen aşırı milliyetçi, ırkçı, kökten dinci ve mezhepçi ön yargılardan kaynaklanan stereotipler bunların bilerek ve isteyerek siyasal arenada kullanıldığı savını güçlendirmektedir. Siyasal iktidarlar ya da liderler ekonomik ve sosyal dengelerin bozulduğu zamanlarda halkın dikkatini başka yönlere çekmek ya da böl ve yönet taktiklerine destek olsun diye stereotipleri sürekli gündeme getirmişlerdir.

Ne yazık ki günümüzde bile sırf bir kısım siyasi çıkar çevreleri yüzünden ülkemizde de bu tip düşünceler ile karşı karşıya kalmaktayız. İşte temel eksende sürekli belirttiğimiz faşizme, din ve mezhep ayrımcılığına, kadın erkek eşitliğine karşı mücadelede zorlanmamızın sebebi budur. Geçmişte bunun pislikleriyle halkın üstünden beslenen ve hala da beslenen bu siyasetçiler sebebiyle kıramıyoruz bu şeyleri. Hadi geçmişi boş verin okumadıysanız yakın siyasi liderlerin konuşmalarını. Günümüz siyasi hayatında kim ırkçılık yapıyor ise, hangi lider dediğiniz adam karşısındakinin dini ve mezhebi hakkında konuşuyorsa işte o adam toplum içerisindeki bu stereotiplere seslenerek hedef saptırmakta ve kendi pisliklerini örtmektedir. İşte bunlara genel olarak propaganda denmektedir.

Ordular İlk Hedefiniz Kitle İletişim Araçları

Modern zamanlar ile beraber kitlelerin kontrolü için her noktadan insanlara ulaşan iletişim araçlarına yoğunlaşıldı. İlk önce gazete, sonra radyo, afişler, sinema ve tiyatro ile televizyonlar… sırayla bu araçların en önemlileri oldular.

Kitlelere bu araçlar ile neleri yapmaları veya yapmamaları, neleri satın alıp almamaları hatta nelere inanıp inanmamaları söylendi. Halkı bilinçlendirmek ve ona doğruyu bulmak adına seçenekler sunmak yerine tam tersi istenen yönde koşullandıran mesajlar gönderilmeye başlandı.

Elbette iletişim araçlarından evvel toplum bilimcileri kitlelerin nasıl yönlendirildiğini araştırmış ve o ülkenin toplum yapısına göre uygun propaganda silahlarının kuşanılmasını sağlamıştır. Bunlar ile ilgili birçok tez falanda vardır. Karmaşık şeyler olduğundan pek yazmayacağım. Örneğin Pavlov’un köpeği deneyi bunlardan bir tanesidir. Köpek ile kitle ne alaka diyorsanız adamlar marsa üst kurduğuna göre alakayı orada arayabilirsiniz. Neyse burada amaç basitçe; belli bir simgesel hareketle canlının aslında yapmadığı bir hareketi zamanla yaptırmak.

Pavlov, köpeğe et gösterip ağzını sulandırıyor. Yine et gösterdiği zaman bir zile de basıyor. Bu durum defalarca tekrarlanıyor. Belli bir süre sonra et gösterilmeden zile basıldığı zaman köpeğin ağzının sulandığını görmüş. Fakat bu etki sürekli olmuyormuş. Zamanla köpek zil sesine tepki vermemeye başlayınca yine et gösteriliyor ve tekrar hatırlaması sağlanarak deney tekrarlanıyormuş.

Kitle yönetiminde de iş köpeğe gösterilen et ve basılan zil misali yaratılan simge, afiş, sloganlar vs. ile empoze edilen fikirler bilinçaltından çıkartılıyor ve “koyun sürüsü gibi” dediğimiz olguların yaşanmasına fırsat tanıyor. İstemden bağımsız olan bu tepkiler toplumun iyi analizleriyle ortaya çıkartılan genelde geçmişte yaşanan haksızlıklara, iftiralara ve baskılara dayanan temellerle yaratılıyor. İleride dünya liderlerinin örneklemelerinde göreceğiniz gibi hemen hemen hepsi “geçmişte yaşanılan haksızlıkları” sürekli tekrarlayarak kitlelere sesleniyor.

Ele geçirilen işte bu kitlenin dışına ise sürekli “ya toplumun koşullarını kabul edersiniz, ya da yok olursunuz” şeklinde bir önerme gönderilmektedir.

Yine değişik düşüncelere sahip olsalar da bu liderler kendi toplumlarının sorunlarının sebeplerini, rakip gördükleri ideoloji veya muhalif liderlerin üstlerine sürekli atmışlardır. Örneğin Lenin işsizliğin, yoksulluğun, adaletsizliğin sebebini kapitalist yapıya ve batının kötü ahlakına bağlamıştır. Aynı şekilde Hitler işsizliğin, yoksulluğun, adaletsizliğin sebebini komünizm ve yahudi para babalarına bağlamıştır. Aslında bu iki liderin de amacı tabandan ezilen toplumun desteğini alarak ülkelerini yönetmek ve gücü ele geçirmektir.

Bu siyasal propagandayı kullanan ülkelerin neler yaptıklarını ise diğer yazımızda ayrıntılarıyla anlatacağız. Okurken anlamanız gereken; yapılan şeylerin günümüzle neredeyse paralel yapıda olduğunu farketmek olmalı. Liderlerin nasıl toplumları ölümüne peşlerinden sürüklediğine şahit olacaksınız. Yazılarımı peşi sıra hızla yazmayı düşünüyorum hazır yazmak isterken. Görüşmek üzere arkadaşlar..

Yazının devamı için buradan