Memleketimden İnsan Manzaraları V

Bir önceki yazı için buradan

20150817_175650

Merzifon Kara Mustafa Paşa camisinin ön tarafında belediyenin yaptırdığı bir kulübe bulunmakta. İçerisinde turistler içinde güzel bir kuş bakışı maket bulunmakta.

20150817_165840

Yukarıya çıkmaya devam ettiğinizde Merzifon Belediyesi’ne ulaşıyorsunuz. Önünde bekleyen aracın kime ait olduğunu öğrenemedim. Yoksa kiralık mı satın almışlar soracaktım. Belediye madem el değiştirdi CEHAPE oldu bunlardan tasarruf yapmaları lazım tabi konuşmayla olmaz.

20150817_162101

Merzifon şehir stadı kentin tam ortasında bulunuyor. Bu resimde gördüğünüz ise idman tesisi. Stat çevresi ve içerisi maç olmadığı zaman halka açık genelde. İnsanlar spor yapıyor, aletleri kullanıyor veya koşuyor. Hemen yanındaki spor salonu ise yine baya dolu denilebilir. Benim bildiğim kızlar voleybol takımı, deplasmanlı ligde bir basketbol takımı, judo/karete tarzı bir belediye takımı da alt yapısıyla beraber buraları kullanıyor. Elbette birde futbol takımı var tabi.

20150817_170912

Yukarı mevkilerde Merzifon üniversitesi ve Fen lisesi bulunmakta. Üniversite bölümüne bakamadım ama Fen Lisesi oldukça güzel görünüyor gerçekten. Başarı oranı yine yüksek bir okul diyebiliriz. İnsanın okuyası gelir lan bu okulda 🙂 Yine etrafta görebileceğiniz hemen hemen bütün ilkokul/lise dolaylarında basket potaları bulunmakta ve her okulun sahası ve kapalı spor salonu neredeyse var.

20150817_171016

Resimde gördüğünüz yer Merzifon Fen lisesinin hemen yanında bulunan eski Amerikan Koleji. Ermeni saldırılarından sonra buraları terk edilmiş ve bir daha da kullanan olmamış. Oldukça harabe olan bu tarihi yer ve burada yaşayanlara saldırılar sebebiyle ABD’nin boğazlara uçak gemisi yolladığını ve savaş ile hükümetimizi tehdit ettiğini biliyor muydunuz?

20150817_171114

Aslında burası da tarihi bir mekan olduğundan kültür bakanlığı tarafından tekrar restore edilerek ziyarete açılabilir. Bu şekilde bir yapının atıl durması üzücü gerçekten.20150817_151155

Yine şehir yapısından bir iki resim koyarak artık bitirelim. Bazı arkadaşlarıma anlatıyorum ama inanmıyorlardı. Merzifon şehir içi hariç sanırım ana hatların hemen hemen hepsi bu şekilde çift şerit geliş ve gidiş şeklinde düz yollara sahip. Görüldüğü gibi öyle dar falan değil baya baya geniş ve güzel bir şehirleşme var.

20150817_151328

Yine bir arkadaşıma Sapanca çarşısındaki yol genişliği kadar kaldırımlar olduğunu söylemiştim de inanmamıştı. İşte gördüğünüz gibi kaldırımların genişliği Sapanca çarşı içindeki yolların genişliği kadar. Yani artık yapılaşmayı mı önceden planlamışlar yoksa Sapanca Belediyeciliği mi öngörüsüz bilemiyorum ona siz karar verin.

20150817_175418

Burada ki tabelalar dikkatimi çekmişti. Şehrin bütün tabelaları bu şekilde altın sarı yaptırılmış. Belediye görüntü kirliliğini önleme maksadıyla ve turizm amacıyla buna yönelmiş ve herkes böyle yapmış. Yani kafasına göre tabela dönemi yok burada. Belli bir renk ve dizayna sahip olmalı. Bu kural resmi kurum ve özel teşebbüslerin hepsini kapsıyor.

20150817_175553

Buraya ekleyemediğim bir çok şey var daha. Cidden çok büyük bir hastanesi bulunmakta hatta iki hastane var (diğeri askeri hastane). Belediye oldukça iyi nasıl diyeyim asfalt makinesi falan var kendileri yapıp döküyorlar. Sayısız bahçe ve park bulunuyor. Şehirler için anıtlar yapılmış. Belediye kendi çabasıyla konservatuvar açmış.

20150817_165645

Şehrin bir çok noktasında yatır, tarihi mezarlar var. Bunlar yıkılmamış tabi böyle korunmaya çalışılmış. Efendim başka nedir kafeler var gençlerin oturup bir şeyler yiyebileceği. Ben bir iki yer gördüm adam birasını içiyor yemeğini yiyordu kafe tarzı. Hava alanı bile var. Askeri bir hava alanını dönemin belediye başkanı (eski AKP’li) proje geliştirerek halka kazandırmış. THY seferleri var büyük şehirlerden.

Ha “kardeşim ne övdün Muğla gibi mübarek” diyebilirsiniz. Kötü yanı var mı? Soğuk işte baya da rüzgarlı bir şehir Merzifon. Tabi bu sayede yazın sivrisinek derdiniz olmuyor ama soğuk arkadaşlar öyle böyle değil 🙂

Eskiden çok sevmezdim burayı ama zamanla yaş ilerledikçe bu sessiz sakin Anadolu şehrini sevmeye başladım diyebilirim. Tarihi bir şehir olmasının yanı sıra nemsiz ve sert iklimi vücudu zinde tutuyor. Trafik ve gürültü çok az. Köken karışımı neredeyse yok denilebilir. En önemlisi halkı bağnaz değil buda sanırım önemli bir seçenek ki özellikle Anadolu şehirleri içinde çok önemli denilebilir. Burası Bodrum değil ama kız arkadaşınızla da gezip biranızı içebileceğiniz, tarihi hamamında yıkanıp spor yapabileceğiniz, müzik konserlerine veya sinemaya gidebileceğiniz oldukça gelişmiş bir şehir.

Ne diyelim yolunuz düşerse bu söylediğim yerleri gezmek gerek bir günde olsa. Oralarda olursam sizi ağırlarım da inşallah. Gerçi memleketimizde gurbette olduğumuzdan oraları zor.

Hadi herkese selamlar Amasya’dan

Uyanık

Ahmet kuzeniyle beraber karpuzun başında bekliyordu. Dolaptan çıkartılan karpuzun kesilmesini bekleyen 10 yaşlarında bu iki çocuk için önemliydi karpuzun kesilmesi. Genelde o hışırtı, şapırtılardan sonra karpuz çat diye ortadan ikiye yarılır iki ayrı yarım daire şeklinde masada hacıyatmaz misali dururdu. İşte o an karpuzun en can alıcı yeri olan kan kırmızısı göbeği de ortada sergilenirdi. En tatlı ve sulu kısım olan bu yerler yine genelde bu iki kuzene verilirdi. Ahmet o gün kesilen büyük karpuzun göbeğinin oldukça büyük ve sulu olduğunu fark etmişti. Kuzenine “dilim karpuzlarımızı yiyelim sonra bakarız” deyip onayı aldıktan sonra dilimi güzelce kesip doğradı. Kuzenine özellikle daha büyük bir dilim doğramıştı elbette Ahmet. Ahmet’in kuzeni doğranmış karpuzu kah şapırdatarak, kah şupurdatarak yemeye koyulurken Ahmet yemede pek istekli görünmüyordu. Hafif midesini tutarak pek iyi olmadığını göstermeye çalışıyordu. Ahmet’in kuzeni dilimi bitirince hemen bir dilim daha kesip önüne koydu Ahmet. Kuzen iştahla yemeye devam etti. Onu da bitirince Ahmet’in kuzeninin tuvaleti geldi. Kuzen tuvalete doğru gidince Ahmet hızla bıçağı kapıp kestiği karpuzun göbek kısımlarını kopararak tabağına koyuverdi. Mümkün olduğunca hızlı yemeye çalışarak bir yandan da tuvalet tarafına bakıyordu. Ahmet’in kuzeni tuvaletten gelince haliyle karpuzun göbeğinin yenmiş olduğunu fark etti. Ahmet’e neden paylaşmadığını sordu elbette. Ahmet hiç oralı olmadı. Eğer karpuzun göbeğini yemek istiyorsa akıllı olmalıydı, “yemeyenin karpuz göbeğini yerler” diye de kuzenine akıl verdi. Kuzeni buna çok kızmış ve gidip eniştesine durumu anlatmıştı. Eniştesi Ahmet’e neden yaptığını sormuştu sözde. Enişte sırıtıyordu “hadi hadi siz arkadaşsınız olm olur böyle şeyler” diyerek gönderdi yeğenini. İçinden “ulan bizim oğlanda çok akıllı ha” diye geçirmişti gönderirken..

Mehmet dönem ortasında hocasının verdiği ödevleri yapmamıştı. Şöyle bir yapmaya yeltenmişti ama mahalledeki arkadaşlarıyla her öğlen futbol oynamış, akşam da babasının aldığı oyun konsoluyla vakit geçirmişti. “Sonra yaparım”‘lar bitmemiş ve işte okul açılmıştı. “Şimdi ne yapacağım?” diye düşünüyordu. Sınıfı şöyle bir dolaşmaya başladı. 7.Sınıftaki hemen herkes ödevlerini yapmıştı. Kendisi gibi bazı arkadaşları boşlamışlar ama yarım yamalak yine de bir şeyler yapmışlardı. Sınıfın en çalışkan çocuklarından Özgür’e gözü takılmıştı. Özgür’ü hiç sevmiyordu Mehmet. Ayar oluyordu adeta. Sürekli bütün ödevlerini yapan, elindeki çöpü çöpe atan, saçları taralı, gömleği ütülü ve derslerinde başarılı bir çocuktu Özgür. Hocanın istediği kitap özetini elbette oda yazmıştı. Derste hocaları ikinci saatte ödevlere bakacağını söyleyince iyice panikledi Mehmet. Derken aklına şu ayar olduğu Özgür geldi. Özgür teneffüs için dışarıda olduğundan hızla sırasına doğru yönelip onun hazırladığı ödevleri aşağıdan aldı. Çaktırmadan kendi sırasına geliverdi. Etrafına bakınıyordu arada. İyi, kimse görmemişti. Özgür’ün ismini silip kendi ismini ve numarasını sol tarafa yazıverdi. Hocaları ikinci derslerinde ödevleri kontrol için sıraları gezmeye başladı. Şöyle bir bakıyor imza atıyordu sadece. Mehmet’in hocası yanına gelince kalbi hızla atmaya başladı. Hocası iki üç sayfayı kaldırıp imzalayarak arkaya yönelince rahatladı. Hocası ödevlerini yapmayanları azarlıyor ve eksi veriyordu. Sıra sınıfın çalışkanlarından Özgür’e gelmişti. Özgür ne olduğunu anlayamamıştı. Ödevini yaptığını ama galiba evde unuttuğunu söyledi. Hocası Özgür’e inandığını ve yarın getirmesini söylemişti. Nasılsa o kadar sayfayı bir akşamda yazması mümkün değildi. “peki hocam” diyerek mahcup oturdu Özgür. Mehmet çok mutlu olmuştu bu durumdan. İşte inek Özgür’e kimin akıllı olduğunu göstermişti…

Sinan üniversite laboratuvarının girişinde grup lideri Selin’i yakalamıştı. Sınıflardaki öğrenciler deneyler için gruplara ayrılmış ve birde grup lideri seçilmişti. Lider öğrenci grubundaki öğrencilerin dönem içerisinden hangi deneylere geldiklerini kontrol ediyor, gruba verilen ödevleri iletiyor ve grupça verilen ödevlerde gerekli organizasyonu sağlıyordu. Sinan dönem başından beri hiç bir deneye katılmamış veya ödev yapmamıştı. Vize notları işte bu katıldığınız ve verdiğiniz ödevlere göre belirlendiğinden durumu hiç iyi değildi. Selin’i tam orada yakaladığı çok iyi olmuştu. Zaten son deneye gelmişti gerçi ama bir an göremeyeceğini sanmıştı lider öğrenciyi. Selin kurallara uyan bir kızdı. Deneylere katılmayan arkadaşlarının isimlerini toplu ödevlerde yazmayacağını zaten söylemişti ama bu Sinan denilen çocuk nereden çıkmıştı şimdi? Sinan deneylere katılmadığı için üzgün olduğunu söylüyordu ama çok önemli mazeretleri vardı. Bir kere annesi hastalanmıştı, başka gün kaza geçirmişti öbürü hafta bayramdan geç gelmişti yoksa neden gelmeyecekti yani? Selin nuh diyor peygamber demiyordu. Sinan bu sınavın kendisi için çok önemli olduğunu yoksa okuldan atılacağını söylüyordu. Ailesinin durumu yoktu, zaten başka bir arkadaşında kalıyordu, yemek bile yiyemiyordu Sinan. Selin “ama senin ismini yazarsam olmaz ki diğerlerine haksızlık olur” diye söylendi. Sinan pes etmeyerek “yap bir güzellik” durumuna getirdi olayı. Selin hiç istemese de Sinan ve diğer gelmeyen arkadaşlarının isimlerini yazdı deftere. Sinan çok teşekkür etti övdü birazda kızı bu dürüstlüğünden dolayı. Sinan laboratuvardan çıkınca yaktı bir sigara hemen. İşte bu işi de halletmişti sonunda. “ulan ne salak kız bu ya” diye geçirdi içinden. Sınıfın arkasında dedesi gerçekten öldüğü için başka grubun deneyinde olan ve bunlara katılamadığı için kalıp okulunu uzatan Arda ise olaylardan habersiz ne yapacağını düşünüyordu..

Kerem bey iş çıkışı arabasıyla evine gidiyordu. Gidiyordu ama lafın gelişi gidiyordu. Trafik çok sıkışmış olduğundan hafif hafif ilerleyebiliyorlardı. Şoförler pist yarışında ilk kalkış yapan formula pilotları gibi habire gaz veriyorlardı araçlarına. Arabalar aniden atılıyor ama sonra basılan fren ile dizginleniyorlardı. Akşamın yorgunluğu iş çıkışı yaşanan stres ile birleşince haliyle bir sinir harbi yaşanıyordu etrafta. İşte Kerem bey bu sinir harbini yaşıyordu şimdi. Artık Kerem bey olduğu için her şeyin hızla yapılmasını istiyordu “eee müdürüm lan ben” diye düşünüyordu zaten. Ama yok arkadaş herkes gibi bu sıkışık trafikte kalıvermişti işte. Derken bir ambulans sesi duydu arkalardan. Belki bir kaza olmuştu ilerde evet muhtemelen kazaya yetişmeye çalışan ambulansın sesiydi. Emniyet şeridinden hızla geçip gitmesi gerekirken emniyet şeridini işgal eden bütün araçlar yüzünden sürekli korna çalıyordu ambulans. Ambulans önünde olan insanlar sol tarafa kaçmak için kornalar çalıyorlar, yer verilmesi için el kol hareketleri yapıyorlardı. Kerem beyin aklına birden güzel bir fikir gelmişti. Tam ambulans yanından geçerken hızla direksiyonu arkasından kırıverdi. Ambulans peşinde emniyet şeridinden hızla ilerlemeye başladı. Yine kendisi gibi bunu yapanların olduğunu görüp daha da sevindi. Kendisi ilk düşünmüştü yani. Bekleyerek 1 saatte alacağı yolu 5 dakikada alıverdi Kerem bey. “Kafam çalışıyor benim ya” diye düşündü. Eee koskoca müdürdü adam. Semra hanım ise yanından hızla geçen ambulansa ve peşindeki arabalara bakıyordu trafikte. Yaptıklarının ne kadar kötü bir şey olduğunu düşündüğünden “işte Almanya’da olsalardı ehliyetlerini alırlardı” diye mırıldandı. Oğlunun doğum gününe yetişemeyecekti çünkü trafik açılmayacaktı o akşam…

Hüseyin’in boğazı ağrıyordu. Hastaneye gitmemiş geçmesini beklemişti ama yok geçmemişti. Babası kaymakam olan Hüseyin fırçayı yemişti. Doğru hastaneye gitmişlerdi. Sıra numarası alınmıştı ki ohooo sırada 35 hasta vardı. Uzun kuyruğa baktı kaymakam ama yok bu sıra erimezdi. Derken başhekime rastladılar. “Vay kaymakamcım” falan hal hatır sorulduktan sonra hastalık anlatıldı. “Yaw kendisine neden direkt gelinmemişti?” Hep beraber çat diye KBB doktorunun odasına girildi. Doktor “ne demek efendim?”  deyip ilaçlar yazdı hızlıca. Kaymakamın oğlu böyle içeride muayene edilirken dışarıda bekleyen hastalardan çıt çıkmıyordu. Sabahleyin 5’te kalkıp sıra almak için erkenden gelen üniversite öğrencisi Aykut buna çok sinirlenmişti. Ama bir şey diyemedi. Şimdi kim bilir kimdi bu adam. Zaten 5 kişi kalmış diye düşündü çok önemli değildi yani..

Sinem hanım okulunu yeni bitirmiş ve kısa bir büro tecrübesinden sonra iş görüşmesi için fabrikanın insan kaynaklarıyla görüşmeye gelmişti. İnsan kaynaklarında ki adamı babasının arkadaşı aramıştı zaten. Ayrıca fabrika sahibi de tanıdıklarıydı. Sinem hanım koltukta oturan orta yaşlı kızı topuklu ayakkabılarıyla da “tokuduk tokuduk” geçerek görüşme odasına girdi. Kendinden oldukça emindi gerçekten. İnsan kaynaklarında müdür olan kişi mesleğinde profesyoneldi. Kendisine tavsiye edilen kız karşısında duruyordu. Havadan sudan konuştuktan sonra işle ilgili sorular sormaya başladı uzman arkadaş. Fazla tecrübesi yoktu evet ama ingilizcesi nasıldı? Anlıyor ama konuşamıyormuş hmmm “bilmiyor” diye not düştü. Peki hobileri nelerdi kızımızın? İlgi alanı falan sosyal aktiviteleri neydi? Sinem dağcılıktan ok atıcılığına kadar uzun metrajlı bir anlatıma koyuldu. Bir çok hobisi vardı ve sürekli kitap okuyordu. Evet en son okuduğu kitabı söylemişti ama yazarı kimdi hatırlamıyordu önemli miydi ki? Kafası son derece yoğun olduğundan karışıktı kızın ve heyecan elbette. Spor ise onun hayatıydı. Sabah erkenden kalkar koşardı hey maşallah. Para önemli değildi hayatta, önemli olan iş ortamıydı ve iş denilince yerinde duramayan bir işkolikti Sinem. Sinem’in sözünü kesen insan kaynakları müdürü yeterli olduğunu belirtti. Kendisi aranacaktı ve bilgi verilecekti. Sinem bir çok kez teşekkür ettikten sonra yine “tokuduk tokuduk” sesler çıkartarak odadan çıktı. Odadan çıkana kadar sürekli gülüyordu Sinem. Kapıyı kapattıktan sonra ise sırıtmayı kesti artık. Yanından geçip gittiği kıza sanki çöp torbasıymışcasına tiksinti ve iğrenmeyle baktı. Bilmem kaçıncı iş görüşmesine giden orta yaşı devirmiş Buse ise onunla beraber ayağa kalkmıştı. Kafasını uzatıp odaya girmek için içeriye baktı. İnsan kaynakları müdürü “buyurun sizi tanıyalım bakalım” demişti koltuğu işaret edip…

Belediyede çalışan Osman amca kendi halinde geçiniyor görünen aslında oldukça iyi para kazanan bir adamdı. Seçimlerde en çok bayrağı sallayan o olduğu için belediyede iyi bir yere verilmişti. Osman amca nasıl imar müdürü olduğunu anlayamamıştı. İmarlardan falan hiç anlamadığından ilk başlarda istemese de sonradan yavaş yavaş alışmıştı. Artık inşaat işleri kendisine sorulmadan yapılmıyor, harfiyattı, döşeme taşıydı efendim kendisine soruluyordu. E Osman amcada arada bazı yardımlar alıyordu elbette. Olağan şeylerdi bunlar. Fakat Osman amcanın kafasını kurcalayan mesele imar meseleleri değil oğlanın askerlik meseleleriydi. Oğlu askerde bir sınır karakoluna düşmüştü, görevler pusular derken bu olay kendisini çok rahatsız etmekteydi. Dini bütün bir insandı Osman amca öyle torpil falan olmazdı da hani bir konuşulsamıydı memleketinden olan Paşa Hakkı ile? Araya birilerini sokup aradı Hakkı paşayı. Paşada birlik komutanını, birlik komutanı da bölük komutanını aradı. Karakolda oturup askerliğin düzenine küfür ederken askerlerimiz bölük başçavuşu içeri girdi. Eliyle işaret etti Osman amcanın asker oğluna; “hadi git koğuşa elbiselerini topla başka birliğe sevk ediliyorsun çabuk”. Osman amcanın oğlan ikiletmeden koşarak koğuşa gidip dolabını falan toparlamaya başladı. Toparlanırken tanımadığı yeni asker yatağının başında bekliyordu. Başçavuş yeni askere Osman amcanın oğlunun yatağını ve dolabını işaret ediyordu. Osman amcanın oğlan fazla takılmadı bunlara. Hızla toplanmaya ve buradan gitmeye pek hevesliydi zaten. Eşyalarını alıp yeni gelen askere bir baş selamı verdikten sonra koşarak kendisini bekleyen araca binmek için merdivenlere yöneldi. Yeni gelen asker ne olduğunu anlayamamıştı. Birden komutanı gelip başka bir yere sevk edileceğini söylemiş arabaya bindirilerek bu dağ başı karakola getirilmişti. Bölük komutanıyla hemen tanıştırılmıştı. Bölük komutanı sinirliydi biraz ama kendisine değil başka bir şeye sinirlenmiş olacak ki “şerefsiz bunlar” diye arada ortaya küfür ediyordu. Kapıda yeni askeri görünce sadece “oğlum burası sınır karakolu dikkatli ol hepiniz bana emanetsiniz” dedi. Yeni asker hızlı bir “saol” deyip koğuşa doğru gitti. Sivas’taki köyünden ilk defa asker olunca çıkmış şimdi de buraya getirilmişti. “Vatan borcu burada yaparuk” dedi içinden. İmar müdürü Osman amca ertesi gün öğlenleyin Hakkı paşayı arayıp oğlunu Gaziantep’tepi ordu evine yerleştirdiği için çok teşekkür etti. Mutlaka bir ziyarete gidilmeliydi paşaya yoksa ayıp olurdu. Oğlunu aramıştı durumu iyiydi artık sıkıntısı kalmamıştı yani. Karakola yeni gelen asker fazla zeki bir genç olmasa da gayretliydi. 9 ay geçtikten sonra artık bölüğüne ve arkadaşlarına alıştı. Çok sevdiği bölük komutanı 15 gün önce tayını çıkmış ve başka bir yere gitmişti. Yerine de çok genç bir üsteğmen gelmişti. Osman amcada 9 ay sonra Gaziantep’e oğlunu ziyarete gelmişti. İşte yaklaşık 9 ay sonra Kars Digor’da yeni gelen askerin karakolu gece basılmış ve 14 arkadaşıyla beraber şehit olmuştu. Osman amcanın ise bu olaydan hiç haberi bile olmadı..

Not: Yazılan bütün hikayeler gerçektir ve kişilerin isimleri değiştirilmiştir