Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – IV

Bir önceki yazıya buradan

Evet arkadaşlar Avrupa’nın laik devlet sistemine geçişini ve yaşadıklarını kısaca anlattık. Şimdi gelelim bizim durumumuza. Avrupa’da soylu kesim fakirleri din adamları ile milleti yontarken bizimkiler ne yapıyordu?

Çok ayrıntıya girmeden İslam’ın doğuşu ile işe başlarsak cevabı bulacağız aslında. Avrupa’da hristiyanlık ana din olarak kendini gösterdiği M.S.600 yılların başında Orta Doğu topraklarında yeni bir din ortaya çıktı; Müslümanlık.

Bir önceki yazımızda anlattığımız Din-Tarım devletleri bu topraklarda da hüküm sürmekteydi. Kilise papazları dahil diğer din adamları veya dinsel gelenekler ile bu sağlanmaktaydı. İslamın doğuşu bu geleneklerin ve sözde özgür yaşanan feodal soylu/soysuz yaşam kurallarının kalbine hançer gibi saplandı.

İslam tarihini çocuklarımıza ve insanlarımıza “Peygamber efendimiz Hira dağındaydı sonra ışığı gördü…” şeklinde habire efsaneleştirerek ballandıra ballandıra anlattığımız için bu kısımlardan bahis edilmez. İslam’ın en büyük etkisi toplum yaşantısına katkılarıdır. İslam; din bezirganlarına ve sahte hurafelerden beslenen zengin kesime karşı bir başkaldırıdır aslında. Hz.Muhammed ve ona gelen emirler bu başkaldırının ve sömürü düzeninin kırılmasını sağladı. Peki ama nasıl sağladı?

Hz.Muhammed özet olarak dedi ki;

“İnsanlar dünyada farklı zenginlikte, cinste, renkte ve ırkta olabilir. Fakat onlar Allah katında birdir. Hiç biri bir ötekinden üstün değildir. Hiç bir insan alınıp satılmamalı, hiç bir kadın sırf kadın olduğu için öldürülmemeli hor görülmemeli, hiç bir hayvan zevk için katledilmemeli, hiç bir bitkiye zarar verilmemeli ve korunmalıdır. Tefecelik ile zengin olunmaz, savaşa sadece Allah yolunda sevdiklerinizi korumak için gidilir yani para için birisi uğruna ölünmez. Müslüman fakirlere yardım eder, elindekileri belli oranda dağıtır, zulüm yapmaz vs..”

Dönem içinde kendi çıkarları doğrultusunda yarattıkları tanrılarla alt sınıfı kandıran soylu yöneticiler bu büyük tehlikeyi hemen fark etmişler ve İslam ile savaşa girişmişlerdir. Bu sebeple paralı ordular kurmuşlar fakat İslam yani adalet simgesi ile yaptıkları mücadeleyi kaybetmişlerdir. İslam o kadar hızlı ve etkili bir şekilde alt kesim tarafından benimsenmiştir ki tarihte eşi benzeri yoktur.

cuma-hutbesi-tövbe

Fakat bu yayılmanın ve benimsemenin tek sırrının kelimeler ve ayetler olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Toplumsal olarak kendilerini mecburen alt tabaka gören proleterya sınıfı İslam ile soylu sınıfla aslında eşit olduğu fikrine sıkı sıkıya sarılmıştır. Köle ile zengin beraber camide saf tutmuş ve namaz kılmıştır. Elbette bu belli bir süre gidebilmiştir. Tam olarak anlatılmayan 4 halife dönemi ve sonrasında emeviler ile yaşanan İslami tahribat sonucu günümüze gelen anlayışın da bozulmasına sebebiyet vermiştir. Halife dönemi ile ilgili bir dizi yazı yazmıştım oradan ayrıntılara bakabilirsiniz.

İslamiyet inancını benimseyen atalarımız türkler (ki 200 yıl müslümanlarla savaşlardan sonra benimsemişlerdir) kendi kültür ve geleneklerini İslami usül ve kaideler ile harmanlamışlardır.

Kralların ve filozofların elinde dönüşüm geçirerek farklı mezhep ve fikir ayrılıklarına giren İslamiyetin Türkler tarafından kabulü elbette kısmettir. 1100’lü yıllarda Türkistan topraklarında (şimdiki türk devletleri diyebiliriz) yaşayanlar bahsettiğimiz türk kültür ve geleneğini İslamiyet ile beraber yaşayarak dönem için örnek bir yaşam ve felsefe yapısına sahip olmuşlardır.

Araplar ise 11.y.y. itibariyle İmam Gazali etkisine girecek ve düşünce fikirlerini benimseyerek bilimsiz bir ilimi takip etmeye başlayacaktır.

Bir sonraki yazımıza Türklerin İslamiyet ile beraber yaşam geleneklerini ve İmam Gazali’yi de kısaca anlatıp dönem sonrası Osmanlı’da nasıl dönüşüm geçirdiğini ele alacağız.

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Yakın Siyasi Tarih – VI

Bir önceki yazıya buradan. TBMM Kuruluyor devam edelim;

1) 23 Nisan 1920’de meclis kuruldu. Bu tarihlerde Damat Ferit Anadolu’ya tam olarak cephe almıştı. Arkada İngilizler vardı elbette hacı

2) Damat Ferit koşa koşa Şeyhülislam’a (tepedeki dini yetkilidir) gidip “amcoğlu bize şöyle güzel bir fetva ver saldıralım Mustafa Kemal’e” der. Şeyhülislam zaten buraya bunun için atanmış (hep diyoruz ya laiklik neden gerekli diye işte bu yüzden) Şeyhülislam’da “ne demek amcoğlu yani aramızda fetvanın lafımı olur. Ne diyelim gavur mu diyelim yoksa dinsiz mi diyelim? Nasıl arzu buyurursunuz?” diyerek fetvayı veriyor. Fetva (fetva vardır ama yok Mustafa Armağan’a göre Mustafa Kemal zaten dinsizdir değil mi?) gereğince “Halifeye karşı girişilen bu isyanın bastırılması gerektiği, Kuvayi Milliye denilen hareket mensuplarının tutuklanması/öldürülmesi gerektiği, bu yolla ölenlerin şehit olacağı ve cenneti garantileyeceği, eğer padişah kazanırsa Messi’nin Galatasara’ya geleceği vs.” tarzında yazıyı alıyor. Binlerce basılarak dağıtılıyor, bölge ajanlara ve özellikle imamlara gönderiliyor, uçaklardan atılıyor…

3) Divan-ı Harb Mustafa Kemal ve arkadaşlarını İstanbul’da yargılıyor ve padişaha isyandan idama mahkum ediyor. Padişah Vahdettin’in önüne gelen idam kararlarından sadece Mustafa Kemal ismi onaylanıyor. (yani burada amaç “hacı bak yolunuz yol değil getirin Mustafa Kemal’i affedelim” demektir sanırım bir nevi rakipte kargaşa ve bölme propagandası)

20150731_171321

4) Ankara bu kararlara karşı karar ile bildiri yayınlayarak “İstanbul hükümetinin meşruluğunu yitirdiğini ve vatan haini olduklarını” açıkladı. Kesin hüküme sahip olan (savcı/hakim) yetkisine haiz (işte günümüzün Cumhurbaşkanı diyebiliriz) İstiklal Mahkemelerini kurdu.

5) Meclis tartışmalarında padişah ve halifeye cephe almamıştı. Çünkü padişah ve halifenin yabancıların tutsağı olduğu düşünülüyordu. Halbuki İngiliz arşivlerinde söyledim 6 ay evvel “kayıtsız şartsız” teslimiyet telgrafı zaten çekilmişti. Fakat bu Vahdettin’in tutsak olmadığı anlamına gelmiyor tabi. Vahdettin durum değerlendirmesinde savaşın kaybedildiğini ve yapılanların boşa çaba olduğunu, ülkeye daha çok zarar geleceğini düşünüyordu. Yani inanmıyordu kurtuluş savaşına aslında. Bu sebeple bu yolu seçti. Mustafa Kemal ise yorumlarında “Vahdettin’in neden böyle davrandığını anlayamadığını” belirtiyor ve “Bu tip bir davranış vatanın özgürlüğünü kendi saltanatına değişme” olarak dile getiriyor. İleride kendisine ve meclise karşı davranışlarını değerlendirip onun kurtuluş savaşında yaptıkları dolayısıyla suçlu olduğunu kesin bir dille söylüyor. Devam edelim…

6) 25 Nisan 1920 yılında Tevfik paşa Paris’te Sevr anlaşmasını gördü. Perişan oldu. Padişah Sevr anlaşmasını imzalamadı.

7) Aslında imzalayıp imzalamaması çok önemli değildi zaten anlaşma kabul edildi bir nevi. 22 Haziran günü Yunanlılar batıdan taarruza kalktı. 8 Temmuzda Bursa ve 29 Ağustosta Uşak kaybedildi.

8) Şeyhülislamdan alınan fetvalar, yabancı ajan ve imamların hutbe çalışmaları neticesinde belkide kurtuluş savaşı için beraber savaşacakları binlerce genç Padişahın Hilafet Ordusu’na katılıyor. Bu hilafet ordusu Geyve’de savaşı kaybediyor. 25 Haziran 1920 Dikkat edin Yunan taarruzunun peşi sıra bunlarda saldırıyor. Neymiş “oslondo podoşoh Mostofo Komolo kortolos sovoso ocon gorovlondordo”. Sığır görevlendirse Hilafet ordusu kurup Yunanlılar büyük taarruza kalktığında yanlarında saldırı yapar mıydı?

Sevr’e Giden Heyet

9) Ordu yenilse de Ankara ve dolaylarında “Dinsiz” ve “İsyankar” Kuvayi Milliyecilere karşı isyanlar patlıyor. Yozgat’ta Çapanoğlu, Anzavur, Düzce, Bolu ve elbette cehaletin önde giden yeri Adabazarı’nda ayaklanmalar çıkıyor. Bunlar Çerkez Ethem tarafından ustaca bastırılıyor. Ayaklanmaya katılanlar suçlu değildir burada. Burada tepede “dini savaşa sürükleyen” şeyhülislam, sadrazam ve padişah sorumludur. Çünkü cahil olan insanın sarıldığı en büyük dayanak olan din ve halifesi böyle buyurmaktadır. Ne için? İngilizlere manda olabilmek ve padişah sarayında oturabilmek için.

10) Hem bu isyanlar hemde Yunan taarruzu sonucu Kuvayi Milliye geriye çekildi. Bu çekilme peşinden 10 Ağustos 1920 yılında Sevr Osmanlı heyeti tarafından imzalandı. TBMM “Sevr’i kabul edenlerin hain” olduğunu açıkladı.

11) 24 Eylül’de doğuda saldırıya geçilerek Ermenistan püskürtüldü. 3 Aralıkta Gümrü anlaşmasıyla sınır kabul ettirildi.

12)  Son padişah kaynaklı isyan 2 Ekim 1920’de bastırıldı. 17 Ekim’de de Damat Ferit istifa etti. Fakat batıda başarısız olunuyordu. Düzenli orduya geçmeyi gerilla savaşına devam etmek isteyenlere uyarılardan sonra tutuklama emri çıktı (örn. Çerkez Ethem)

13) Peki Yunanlılardaki bu hırs nedir abi? Yunanlılar tarih boyunca medeniyetin ilk temsilcileridir aslında. Fakat Roma imparatorluğunun bunları esir alması, bilim adamlarını öldürmesi veya sürmesi sonucu barbar kabul ettikleri bu kavimlere karşı hep kin beslediler. Zamanla türklerin eline geçtiler falan işte. Tekrar özgürlüklerine kavuşunca yönetim kademesinde ılımlı ve radikal gruplar oluştu. İşte I.Dünya savaşına katılmak istemeyen Yunan kralı Konstantin ılımlıydı. Savaş çıkınca müdahil olmadı. Fakat oğlu bunun fırsat olduğunu düşünerek bir askeri darbeyle babasını devirip kral oldu ve I.Dünya savaşına girdi. Halkını “milliyetçilik” ve “Büyük Yunanistan” ülküsünün gazıyla yöneten asil kralımız savaşı kazandıkları halde topraklarına saldıran barbar türklerin bu son mücadelesine çok sinirleniyordu. Bu sebeple sevr anlaşmasını kabul ettirmeyi kendisine görev adletti. Tekrar tahta geçen kral Kostantin bunu devam ettirerek türk düşmanı algısını sürdürdü.

3c14b

14) I.İnönü Zaferi Eskişehir’de 6-10 Ocak 1921’de kazanıldı. Bu zafer sonrası İtilaf devletleri görüşmeye çağırsalar da sonuç alınamadı 11 Mart 1921

15) Rusya ile 16 Mart 1921’de sınır belirleniyor. 31 Mart 1921 yılında II.İnönü zaferi kazanılıyor. İsmet generalliğe yükseliyor.

16) İtalya iç karışıklık yaşadığı için güneyden çekildi. Gerçi zaten birlikte göndermediler gönderemediler daha doğrusu. İtalya istediği toprakları alamadığı gibi Yunanlıların hakları olan Aydın yöresine saldırıp almasına sinirlenmişlerdi. İngiltere’ye durumu şikayet etmişler ama İngiltere o sırada çöken ekonomisi ve ölen askerlerinin hesabını vermekle meşgul olduğundan “ya bi dur abi” tepkisini alıyor. Zaten hükümette Mussolin’i sıkışık durumda “neden savaş girdik ne kazandık?” diye. Elde tutamayacaklarını anladıkları için sessizce çekiliyorlar. Aynı şekilde Fransızlar güneyde istedikleri petrol bölgelerini aldıkları için onlarda şimdiki sınıra kadar çekiliyorlar.

17) 10 Temmuz günü büyük bir Yunan taarruzu yapılıyor. Mükemmel bir askeri manevrayla orduyu Sakarya önlerine çeken Mustafa Kemal meclisten tepkileri de göğüslemek zorunda kalıyor. “Bu askeri bir hamle beyler sakin olunuz” dese de askerliği bilmeyen adamlar “aha gitti ülke verdik eline batırdılaaaarr bunlaaaarrr” diyerek dövünüyor. Mustafa Kemal sonunda meclisi ikna edip 3 aylığına başkomutanlığı alıyor

18) Yunanlılar kazanacaklarından emin küstah bir şekilde İngilizlerin desteğiyle İstanbul’da “İonia” isimli bir krallık kuruyorlar. Buna itilaflar çok kızıyor. İtalya ve Fransa adeta küsüyor İngiltere’ye. İngiltere’nin bunları yapmasının sebebi ise Anadolu’daki son maşası Yunanlıları iknadır. Tabi 22 gün sonra 13 Eylülde Yunanlılar çekilmek zorunda kalıyor. Fransa’yla 20 Ekim 1921’de anlaşılıyor.

19) İngiliz arşive kayıtlarına göre bu tarihte Vahdettin İngilizler ile görüşüyor. Yunanlıların gitmesini ve Egenin İstanbul hükümetine kalmasını gizlice dile getiriyor. (tabi umursanmıyor çünkü artık muhatap değil padişah)

20) 26 Ağustos taaruzu ve 30 Ağustos Zaferi ile savaş kazanılıyor. Ordu Gelibolu noktasına kadar sessizce geliyor. Burası İngiliz kontrolünde bir nokta.

lozan
Lozan Heyeti

21) Mudanya Mütarekesi imzalanıyor. İstanbul hükümeti Lozan görüşmelerinde işbirliği önerdiyse de kabul edilmedi.

22) 1 Kasım 1922 yılında saltanat kaldırılıyor. Vahdettin İngiltere’ye sığınmak zorunda kalıyor. 24 Temmuz 1923 yılında ise uzun görüşmelerden sonra Lozan imzalanıyor.

Sonraki yazı için buradan

Sultan Selim

Önceki yazıya buradan

Arada iki de tarih yazalım bitsin merak edenler var ise. II.Beyazıd’tan sonra tahta oğlu sultan Selim geçiyor;

Sultan Selim (Namı Değer Yavuz Sultan Selim)

1) Sultan Selim, kendi çocukları hariç bütün kardeşlerini ve çocuklarını öldürmeye karar verdi. Henüz yaşları küçük olan yeğenlerini boğdurttu (9 tane). Korkud’a “padişah hevesin var mı?” diye mektuplar yazdı oyundan. Şüphelenip üstüne gitti, kaçan Korkud yakalandı ve boğuldu. Diğer kardeşi Ahmed ise sahte Paşa mektuplarıyla kandırıldı. Ordusu yenilip kendisi de hemen öldürüldü.

2) Sultanlar taht kavgasındayken Osmanlılardaki Kızılbaşları (aleviler) ayaklandıran Şah İsmail can sıkıntısıydı. Birçok isyan ve ayaklanmadan sonra Yavuz Padişah olunca hemen bu sorunun üstüne gitti. Orta Anadoludaki bütün alevi ailelerin yerlerini tespit ettirdi.

3) Şah İsmail’e sefere gitmeden evvel buradakilerin tekrar ayaklanmasından çekinen Yavuz Selim, 7-70 yaş arası yaklaşık 40 bin aleviyi ya öldürmüş yada hapse attırmıştır {her ne kadar böyle yazsa da, Osmanlılardaki tahrir (vergi) defterlerinden toplu bir katliamın yapılmadığı ortaya konmuştur. Bu tip bir katliamın “yüzlerce köyün yok olması” anlamına geleceğini ekranlara gözlerini patlatarak söyleyen Murat Bardakçı, “hapis ve öldürme tabiî ki vardır, ama bu boyutta değildir efendim” demiştir. Tahrir defterlerinde bu tip bir katliamdan sonra o yöreden köylerin silinmediği ertesi sene yeniden aynı miktarlarda vergi alındığı açıklandı. Doğrumu tarihçi arkadaşlar cevaplar bilen varsa}

Nameler

4) Yavuz, Şah İsmail’e sefere giderken ünlü namelerini yazmıştır. “savaşa geliyorum, Müslüman ol, adam ol lan!” şeklindeki ilk nameye “hazırız amcoğlu” tarzında yanıt veren Şah İsmail yanında kadın elbisesi de yollamış. Yavuz “Erzincan’dayım geliyorum” derken, Şah İsmail’de “Timur gibi olmasın sonun” deyip iki kutuda esrar/afyon göndermiş. {esrarkeş demek istiyor, II.Beyazıd bir ara öyleydi ya}. Neyse öyle böyle savaş için nameler yazılmış isteyen ayrıntılarına bakabilir. {tabi neden yazılmış? Yavuz, sefer sırasında isyanlarla uğraşıyor habire. Şah İsmail’i gaza getirip savaşa çekmek istiyor hemen. Şah ise yolu uzatmak istiyor yine gaz ile}

5) Yavuz 140 bin kişilik birlikle hareket ederken, 40 bin küçük ve yaşlı askeri geride ihtiyat bırakıp ilerliyor. İran topraklarına Erzincan dolaylarında giriyor. Sorunda buradan başlıyor. Yavuz’a karşı vezir ve paşaların oyunları bitmiyor. Askerler hem Şah İsmail’le savaşmak istemiyor {kuvvetli, mezhebi aynı olan var ve efsanevi bir insan, birde mesafe çok uzak}. Bazı vezirler ve paşalar askerleri arada gazlayıp ayaklanma ve huzursuzluk çıkarıyorlar. Hamza Paşa (II.Beyazıd’a nameyi hatırlatan söyledik, Yavuz çok seviyor bu adamı sonradan) askerin huzursuzluğunu ve geri dönmek istediğini söylüyor. Hemen oracıkta paşanın kellesi kesiliyor. Fakat bu tip şeyler askeri sustursa da mesafe uzadıkça kazan kaynıyor. Bir sabah Yavuz’un çadırına ateş bile ediliyor. Yavuz cesaret verici konuşmalar yapsa da içten içe “ben sorucam ulan size” diyor tabi.  Doğubayazıt’ın 80 km güneydoğusunda Çaldıranda karşılaşıyorlar.

6) Şah İsmail’in ordusu da 60 bin kişilik mükemmel bir süvari birliği var. Dinlenmişler lakin kara birlikleri kötü ve az. Yavuz’un ise muntazam kara birlikleri var, topları da son model olup son donanımdalar. Sayıca fazla olsalar da yorgunlar. Bu arada Şah İsmail’i anlatmadık. Şah İsmail Şii mezhebinden olan, son derece dinine bağlı, acımasız, gözü kara bir hükümdar. Ele geçirdiği yerlerde Aleviliğe geçmeyenleri öldürürmüş, kahramanlığı olan inanılmaz bir lidermiş. Askerler onun kutsanmış olduğuna inanmakla beraber, hepsi uğrunda canını verirmiş ama öyle böyle değil misal “gel lan buraya, kes sağ kolunu” desen hemen sorgusuz sualsiz kolunu kesermiş o denli anlayın yani. Askerleri kafalarına kırmızı bir sarık sararmış (Kızılbaş buradan gelir) Kılıcın kutsallığına inanır, tüfeğe tenezzül etmezlermiş. Tabi Şah İsmail de peygamber seviyesinde bir adam onlar için.

7) Çaldırana gelen birliklerden Osmanlı, hemen ertesi gün yorgun olmalarına rağmen savaş girdi {çünkü orduda bazı alevi sınıflar vardı ve karşıya geçmelerinden korkuyorlardı}. Şah İsmail’in birlikleri savaşta üstünlüğü ele geçirmelerine rağmen top ve silahlara sahip Osmanlı ordusu bunu çok iyi kullanıp rakibini yeniyor.{yani sürekli bizim kendimize addettiğimiz “tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” deyimini aslen Şah İsmail söylemiştir, hemde Osmanlıların kendisine karşı kullanmasına. Tüfek icat olduktan sonra, hemen dönemin en iyi teknolojilerini ülkeye getiren Osmanlı askerlerini bu silahla donatmıştır. Elinde bu teknoloji olmayan diğer ülkeler, bu silah ve toplara karşı koyamamışlardır. Bunun ekmeğini çatır çatır yerken, zaman ilerledikçe o teknolojiyi takip etmememiz, savaşlarda aynı akıbete tersten uğramamıza sebep vermiş. Oturup ağlamalı değil yani. Millette nedense genel bir kanı var sanki tüfek son 200 yıldır kullanılıyormuş gibi. Hayır, Osmanlının en tepeye çıkmasının sebebi top ve tüfekleri olmasıdır. Toplum algısı değişik bir şey değil mi heh heh}. Ordusu bozulan Şah kaçmış, Hanımını da Yavuz aldığı söyleniyor ama oda kaçmıştır sonradan 1514

Şah İsmail

8) Yavuz şahın peşinden gitmek istemişse de ordu çok huysuz olunca vazgeçip Amasya’ya kışı geçirmeye geliyor. Yeniçerileri isyana teşvik eden iki veziri bahaneyle bertaraf edip Dulkadir beyliğini alıyor. 1515

9) Diyarbekir, Mardin, Urfa dolaylarını alıyor ve İstanbul’a dönüyor 1515

10) Yavuz hemen isyanı körükleyenleri araştırdı, üçünün boynunu vurdurdu, vezirleri değiştirdi.

11) Şah İsmail savaş öncesi ve sonrası Memlüklüler’den yardım istemişti. Fakat Sünni mezhebinden olan Memlüklüler, çekinmiş ve tarafsız bir siyaset yapmışlardı. Yavuz, Şah İsmail’e bir sefer daha yapacağını duyurunca Memlüklüler iyice Şah İsmail’den uzaklaşıp “banane amcoğlu” demiştir bizde kendisine “susma sustukça sıra sana gelecek amcoğlu” diyoruz. Tabi çakal bir padişah olan Yavuz’un amacı Memlüklülere saldırmaktı. Ha Memlüklülerde az anasının gözü değildi. Şaha karşı yapılan savaşta Osmanlıya nerdeyse arkadan saldıracaktı. Memlük sultanı yinede durumdan kıllanıp hazırlıklarına başladı. Şehzade Ahmed’in oğlu yanına sığınmıştı. Ona sancak verdi herhangi bir durumda onu kullanacaktı.

12) Veziri 40 bin kişilik bir kuvvetle Şah İsmail’e gönderen Yavuz, Memlük sultanının Fırat’ın geçilmesine izin vermemesini bahane edip savaş açtı. Merc-i Damık’ta iki ordu karşılaştı. Ordusu dağılan Kansu Gavni kalp krizi veya zehir içerek öldü. Ölünce cesedini bulan çavuş başını kesip Yavuz’a getirmiş, Yavuz sinirlenip çavuşun kellesini almak istese de vezirler araya girip rütbeleri sökülmüştür. Halep ve Şam hızla alınmış 1516

13) Suriye ve Filistin dolayları alındı. (Gazze, Kudüs). Sıra geldi Mısır’a. Kahire’ye kaçan Memlük birlikleri, orada bırakılan Memlük sultanının yeğeni Tomanbey’i sultan yapmak istediler. Tomanbey ısrarla “olm ben yapamam anlamam bu işlerden” dese de kabul etti. Yavuz onunla haberleşip “Mısır ve aşağısını sana vereyim amcoğlu ilerde buralara araplar gelir hatta gelmiş sadece beni tanı” dedi. Mısır krallarına da “akıllı olun beni tanıyın” dedi. Mısırlılar Cengiz ve Timur gibi onunda buralara gelemeyeceğini, Anadoluya gidince Gazze’nin falan geri alınacağını düşünüyorlardı.

14) Baktı olmuyor Yavuz orduyu toparlayıp çöle girdi. Çölü yağmur yağarken geçmeleri büyük şanstı. {tabi şans olan çölde toplasan bir hafta süren yağmur mevsiminin, kuraklığın bittiği döneme denk gelmesidir arkadaşlar. Daha önce söyledik, Osmanlılar baharda hazırlanır, yazın sefer yapar, sonbaharda döner. Burada sefer yapılmış, kış döneminde ise işte Mısır’a gidiliyor. Günümüzde de, o zamanlar da da yağmur zamanı yaklaşık olarak bilinmektedir. Tabi bazen iki üç ay atsa da bilinir. Bu seferde de beklenildiği gibi yağmur döneminde çöl geçilmiştir. Sorun nedir? Bu olayı yine dinsel öğelerle süslendirmektir. Yavuzun dört peygamberle geçtiği, bulutların orduyu takip ettiği falan söyleniyor. Bunları anlatan arkadaşıma ben “yalan olm bunlar ya” deyince bana deli gibi bakıp “çölde yağmur yağar mı manyak” dedi. Diyecek bir şey yok, evet hiç yağmur yağmaz çöle mnkym}

Yavuz Sultan Selim

15) Savaşta arkadan dolaşarak bizzat saldıran Yavuz rakibi dağıttı. Kahire alındı, Memlük sultanlığı sona erdi 22 ocak 1517

16) Kaçan Tomanbay topladığı birliklerle ara ara saldırıp bir ara Kahire’yi ele geçirse de şehir geri alındı. Kahire halkı kadın çocuk Tomanbaya yardım ediyordu. Mart 1517 de yakalandı. Sultan Selim kendisini cesaretinden dolayı kutladı takdir etti. Fakat onu araka da bırakmak tehlikeli olduğundan 17 gün sonra meydanda astırıp üç gün asılı bıraktırdı.

17) Yavuz, Mısır ve Suriye’yi alarak ekonomik olarak çok avantajlı konuma geçmiştir. Halife (halifelik değil) İstanbul’a getirilmiştir. Fakat halife burada zamanla zevke, sefaya, karıya kıza dadanınca Yedikule’ye hapsedilmiş. Sonradan hilafeti Selim’e bırakmıştır. 1924 tarihine kadar hilafet Osmanlılarda kalmıştır. Yine Mısır ve Suriye’den kitaplar, sanatçılar, zanaatkarlar İstanbul’a gemiyle getirilmiştir.

18) Dönüş yolunda Mısır beyliğinin kendisinden alınmasına kızan Yunus Paşa, dönüşte Yavuz ile diyaloğunda “yazık o kadar asker gitti, mücadele ettik yine yönetimi bir Çerkese verdiniz” deyince sinirlenip adamın kellesini oracıkta aldırmış, üç günde yanında taşıttırmıştır.

19) Şah İsmail’e de yürüme fikrine sahip olan Yavuz, asker yorgun olduğu için vazgeçti. Yeğeni Kasım yakalanıp öldürüldü. Başı da Yavuz’a getirildi. Yine o dönemde Amasyalı Celal ismindeki bir alevi ayaklanmış, bir çok isyanla uğraşılmış ve kanlı bastırılmıştır. 1518

20) Yavuz, denizde de başarılı bir devlet kurmak için bir tersane yapılmasını istedi. Haliç’te evvelce bizans tersanesi olan yere yapılmasına karar verildi. Fakat burası harap olmuş, mezarlar konulmuş. Bir kısmı tersane için ayrılıyor. {burada araya girelim. Burada bir hurafeyi de açıklığa kavuşturalım. Eskiden insanlar efendim 8 metreymiş, efendim “aha topkapıda kılıcı 3 metre çarpsan boyuyla demek ki Beyazıd 3,20” sonuçları çıkarıyorlar. Kanıt olarakta türbeleri gösterirler. Bizim Amasya da da vardı, böyle türbeler görmüşünüzdür belki. Ben dayımla gitmiştim bir kere 5 metre falan var türbenin uzunluğu. Kadınlar, erkekler ağlaşıyorlar türbede. Dayımla merak ettik bilmiyoruz tabi ben dedim “dayı bu adamın boyu nasıl beş metre” diye tartışıyoruz. Kadının biri bizi dinliyormuş bize eğilip “rahmetlinin bacakları sığmamış daha” demesin mi! Ne gülmüştük ya. Ne diyim işte burada da, yani Haliç tersanesinde kullanılacak toprak kısmı ayrılıyor. Kazılan yerlerden çıkan kemikleri, kafataslarını da uzun hendekler kazıp içlerine atarlarmış. Bu hendeklerin başına ve sonuna da mezar olduğunu belli etmek için işaret koyuyorlarmış. Bunlarda olmuş sana türbe anasını satayım. Yine anadoluda olsun, köylerde olsun mezar kazmanın değişik versiyonlarını geçmişte görmekteyiz. Adamların boyları 8 metre değil yani. Her ne kadar gömülenler müslüman veya başka dinden olsa da bazı durumlarda mezarlar kazılıp yeni yerlere bu hendekler gibi atıldığı gibi, yığma mezarlarda gerekirse yapılıyor. Oluyor sana türbe işte. Sonrada bebeği olmayan kadınlar gidip “al sana bir göbek, ver bana bir bebek” diyerek türbenin etrafında dans ediyorlar heh heh}

İran Seferi

21) Yapılan bu tersane Papadan, Venedik’lilere kadar herkesi tedirgin etmiştir. Avrupayı kendi aralarındaki rekabette biraz yumuşatmıştır.

22) Yavuz’un iki omzu arasında bir çıban vardı. Çıban büyümüş, büyük ihtimalle ölümü de ondan kaynaklanmıştır. İyice iltihap toplayan ve akıntı yapan çıbanın tedavisi o dönemlerde tabi ki pek zordu. Muhtemelen omiriliğe kadar büyümüş bile olabilir. Neyse, öleceğini anlayan Yavuz Çorlu civarlarındayken tek oğlu Süleyman’ı çağırtmışsa da o gelemeden ölmüştür. 1520

23) Ortadan biraz uzun boylu, iri kemikli, pos bıyıklı, sakalı kesik bir adamdı. {bizim lise kitaplarında ve etrafta görünen küpeli resmi kendisine ait değildir. Aslında kendisine çok benzeyen Şah İsmail’e aittir}

24) Vezirlerini, alimlerinin dediklerini düşünür karar verdikten sonrada kararından dönmezdi. Muhalefet edeni de öldürürdü. Oldukça ilim sahibi, zeki bir hükümdardı. Pek mimari eser bırakmamıştır. Şah ile mücadele etmiş, bilinen Afrikayı ele geçirmiştir. Sade yaşayan, müsrifliği sevmeyen bir hükümdardı. Ajanları dünyada her yerde yoğun bir şekilde çalışıyordu {zamanın Amerika’sı diyebiliriz}.

Tarih yazılarını tekrar derleyeceğim en azından 1800 yılını bitirelim. Okumayanlar veya okuyup da yarım bırakanlar için güzel bir devam yazısı olacak bunlar. Uğur MUMCU yazılarını ne zaman derlerim bilmiyorum.

Sonraki yazıya buradan