Tek Rakibim Kendim

Sonbahar

Kars’ın uzak ve ıssız ilçelerinden Digor’da bol yağmurlu bir günde (ki yağmur yağmazsa kar yağan yerlerdendir) ilçenin jandarma karakol komutanı olan babam ile o zaman üniversite tezini yazmak için yanımıza gelen dayım odada konuşuyorlar. Dayım zamanı için oldukça zor olan daktilo ile tez yazma işinden hem sıkılmış hem yorulmuş bir şekilde elinde sıcak çay, babamın odasına geldiğinde “Ne yağıyor be enişte?” diye muhabbete giriyor. Babamın tasdiki ile dışarıdaki sağanaktan korundukları odanın penceresine istemsizce yöneliyorlar. Yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı bu günde aklı başında olan insanın dışarıda durmaması gerekirken, hemen karakolun yan tarafında inşa edilmiş olan ilkokul bahçesinde bir çocuk koşturup yağmurun tadını çıkartıyor. Yoğun yağmur dolayısıyla biriken su öbeklerine koşarak zıplayan daha sonra tekrar hızlanıp başka bir öbeğe hoplayarak suları sıçratma oyunu oynayan çocuğun ne ıslanmayı ne de yağmuru umursamadığını görüyorlar.

Babam dayıma doğru bakıp ilçenin yoğun yağışı ve kötü havası ile ilgili genel geçer bilgiler verdikten sonra haliyle çocuk sahibi olmanın kolay bir iş olmadığına, bu işin sorumluluk istediğine, oradan hastalığına bakımına falan girerek derse başlıyor. Dayım bir yandan sıcak çayını yudumlarken haliyle eniştesine kafa sallayıp onay vererek dinliyor. Babam pencereden okul bahçesinde hoplayan çocuğa bakarak bahis açtığı konuyu nihayet “Bu yağmurda küçücük çocuk dışarı bırakılır mı arkadaş? Bunun öğretmeni, annesi babası yok mudur? Ne yapıyor bu çocuk yaw yağmurda sırıl sıklam oldu! Kimin çocuğu bu çocuk, salak mıdır nedir?” diye serzenişte bulunuyor. Dayım çayından bir yudum daha aldıktan sonra babamla göz göze gelip dikkatli dikkatli yeniden sular üstünde hoplayarak koşan çocuğa bakıyorlar. Babam büyük bir hiddetle askeri yanına çağırıyor…

Tam kendi yarattığım rakibim olan kendimi “Yağmur altında en çok su sıçratabilme oyununda” yenecekken asker abinin koşarak bana gelişini görüyorum. Artık oyun yakında biteceğine göre en kuvvetli sıçramamı yapmak için hızlanıyorum. Büyük su birikintisine zıplayıp bütün vücudumla otururken tam beni yakalayacak olan asker abiyide bir güzel çamura batırıyorum. Asker abiler bazen benim kulağımı çekerler ama her yanı çamur olan askerin böyle bir girişimi yok. Asker bölük komutanının odasına bakarken oda penceresinde bir adamın sağa sola el kol hareketi yaptığı, bir diğerinin de sırıtarak kahkahalarla güldüğü bu mesafeden bile görülüyor. Sonuçta son sıçramam ile en çok suyu ben sıçrattığım için azılı rakibim kendimi yine yeniyordum.

11903864_10153030300526560_2250244258122554529_n.jpg

Kış

Kar toplarını stok yaparak oluşturduğum cephaneliğimde yok yok. İçine soktuğum dal parçasıyla dizayn ettiğim el bombalarından mı yoksa kartonu bükerek boru haline getirdiğim kar topu bazukamdan mı bahsedeyim?

Sivas’ın güzel ilçesi Suşehri’nde büyük bir karakol bahçesinin köşesindeyim. Kaza yapınca yakayı ele veren eroin kaçakçılarının el konulan Mercedes’i benim karargahım olmuştu. Bir hafta boyunca sinsice yaklaşıp kartopu yağmuruna tuttuğum nöbetçi askerleri daha fazla rahatsız etmemem gerektiği hatırlatıldığından beri yine en büyük rakibim olan kendim ile mücadeleye girişmiştim.

Cephanemin bol olmasına karşın, diğer tarafta bulunan karton ve kar ile desteklenmiş bir kale duvarı bu atışlarımı engelliyordu. Kale duvarına ağır darbeler indirip iyice yıpratmış bir vaziyette ele geçireceğim vakit, düşmanın yardımcı birlikleri olan jandarma köpekleri imdadına yetişmesin mi? Mecburen onlara da kar topu atışı yapmak zorunda kalmıştım ama acıdığımdan onların atışlarını bombeli bombeli yapıyordum. Lakin dallarını çekip attığım daldan kar bombalarımı köpkekler yere düşmeden havada ağızlarıyla yakalayıp imha ediyorlardı. O da ne! Köpekler saldırıya geçmiş üzerime doğru akın halinde geliyorlardı. Birisi ile güreşirken diğeri itliyordu. Tek çarem cephaneliği bırakıp kaçmaktı. Bu sefer en büyük rakibim olan kendim beni alt etmişti.

Koşarak uzaklaşırken karakol dışında üstü buz tutmuş su kanallarını fark ediyorum. Yani buz varsa kırılmalıdır! Hop hop diye zıplarken meğer birisi çok derinmiş. Belime kadar suyun içindeyim artık. Resmen kendimi tuzağa düşürdüm sanırım. Botlarımın için buzlu su dolu ve kilotum gtüme yapışık bir halde eve gidiyorum. Suratım koşturmadan terlemiş haldeyken altım buzlu su halde annemden dayağı yiyorum. Bütün rakiplerin en kuvvetlisi.

Ve kısa bir süre sonra sabah uyandığımda yürüyemediğimi farkediyorum. Ezberlediğim ödevim olan İstiklal Marşı’nı okuyamadığım için üzgünüm. Felçli bir hafta barış ilan ediliyor ve her şeyin başı sağlık diyorlar.

10423765_10152266086851560_7972861499712963984_n

İlk Bahar

Pedalı daha hızlı çeviriyorum. Baharın gelişi ile tekrar garajdan çıkan bisikletin yarattığı sürme keyfi diğer yandan kimin kazanacağının bilinmezliği! Ben mi yoksa kendim mi kazanacaktı?

Belirlediğim yarış parkuru bir çok engel barındıran özel parkur etabına sahipti. Şehir çıkış terminalinden yokuş aşağı sürülecek bir kilometrelik çevirmeden sonra çarşı içinden geçilip ilkokul yolundan sağa dönülürken, parkurda yarışan bisikletçilerin yoldan geçen arabalara da dikkat etmesi gerekecekti. Zorlu yokuş yukarı çevirme muhtar amcanın evin köşesinden tekrar sağ yaparken, hemen hamam karşısında bulunan kömürcü Ahmet amcanın çok dik yokuşundan salınım gerçekleştirerek dedemlerin evine son kuvvet pedal çevirme ile bitecekti.

Yarış kola takılan Casio saatin kronetresine dokunma ile başlarken ilk yarışmacı olan kendim oldukça başarılı bir süreye imza atmıştım. Peki en büyük rakibim olan kendimin alacağı skor ne olacaktı? Heyecanla yeniden başlangıç çizgisindeki yerimi almış kendi kendimi motive etmeye çalışıyordum. Hazır olduğumda pedalı çevirirken hızla ileri fırlamıştım ki o da ne? Hakemler saatin kronometresine tam basamadığı için süre başlamamıştı! Bu olaydan dolayı hakem olan kendim yarışmacı olan kendimden özür dilemiş özür de kabul edilmişti. Tekrar başlangıç çizgisine gelinirken beklenen yarış heyecanı herkes tarafından hissedilir olmuştu.

Hakemin saatin kronometresine bu sefer basabilmesi sonucu bisikletin pedalına yüklenmiştim. Son sürat yokuş aşağı salınan bisiklet çarşı içinden geçip bir solukta ilkokul yoluna gelinvermişti bile. Arabaların da görülmemesi bir diğer avantaj idi. Sonuçta yarışmayı bir miktar da şans belirlemez miydi? Artık yokuş yukarı zorlu bir yolun geçilmesi gerekiyordu. Ayağa kalkarak gerçekleştirilen bu azim ve hırs dolu mücadeleyi Lance Armstrong görse ağlardı. Sonunda muhtar amcanın evin köşesinden yapılan sağa dönüş ile düz yola çıkılmıştı ama enerjimizde bitmeye başlamıştı. Zar zor çevrilen pedallar kömürcü Ahmet amcanın çok dik yokuşuna geldiğinde sonunda terden ıslanan yüzüme vuran rüzgarı ve dinlenme rahatlığı vücutta hissediliyordu. Bu çok dik yokuştan hafif bombeli çıkışa fren yapmadan hızla giderken yolda duran araç son anda fark edilmişti. Ani fren yapılsa da fren telinin “pat” diye kopması sonucu durulamamış ve arabaya önden bindirerek kaputa yüzüstü yapışılmıştı.

Hasar tespiti için bisiklet kontrol edildiğinde bir soruna rastlanmamış araba da zaten Toros olduğundan sıkıntı çıkmamıştı. Olan yarışta yapacağım dereceye ve çarpışma sonrası kanayan dizime olmuştu. Son bir gayretle muhtemel parkur rekoru gelecekken yaşanan bu kaza yarışan kendim ve seyirciler olan kendim tarafından üzüntüyle karşılanmıştı.

Artık gözler yarın yapılacak bir başka yarışa çevrilirken bisiklet lastik kontrolü ve kopan fren telini yapmak için bakım merkezine kös kös gidiliyordu.

14088633_10153728206901560_3138893136218757435_n.jpg

Yaz

Sapanca’da sıcak bir yaz sabahı saatler dokuza gelirken bana meydan okuyan basket potasına ve sahaya bakıyorum. Hava çok sıcak olduğu için öğleye kalmadan bu meydan okumaya cevap vermem gerekiyor. Öğle sonrası güneş batımı ile sahanın kalabalıklaşacağı düşünülürse fazla beklememin bir sebebi yok artık. Yanımda getirdiğim küçük su şişesi ve çağdaş basketbolcuların (babamın deyimidir) taşıdığı spor çantamı hemen sahanın yanı başındaki ağacın altına bırakıyorum. İçinde havlum ve temiz tişörtüm bulunuyor. Her çağdaş sporcu gibi terledikten sonra kurulanıp, kuru elbiselerimi giymem gerekiyor.

Bugün yine zorlu geçecek gibi görünüyor. Geçen maçı kendime karşı kaybetmiş olduğum için büyük bir hırsla maça başlamam gerekiyor. Jordan olan Şeker’in Bulls’u, Karl Malone olan Şeker’in Jazz’ına karşı bu maçı da kazanıp 7 maçlık seride 4. zaferi ile sezonu şampiyonlukla bitirmek için tek maçı alması yetiyordu. Fakat deplasmanda oynanan bu maç hiçte kolay olmayacaktı.

Malone olan Şeker’in takımı Jazz maça taraftarının desteği ile hızlı başlamıştı. Kuvvetli fiziği ile pota altını kullanan kendim neredeyse her yüklenmesinden sayı çıkartıyordu. Geçtim kaçırsa bile yine top yere değmeden havada yakaladığı ribaund, hücum ribaundu sayıldığı için fiziki avantajı ve potaya yakın oyunu daha da bir önem kazanıyordu. Fakat hızlı başlangıcı yine Jordan olan kendim kesmişti. Orta mesafeden bulduğu şutların yanında yapılan ikili sıkıştırmalarda boştaki arkadaşlarını çok iyi gören kendimin verdiği mükemmel asistleri çok iyi bitiren kendim oyunu yavaş yavaş dengelemişti. Fakat bir hücum ribaundu mücadelesinde rakibine sert faul yapınca kendimi uyarmak zorunda kaldım. Kolay değil şampiyonluk maçı sert geçiyordu.

Oyun sona doğru yaklaşırken beni şaşkın gözlerle izleyen 8-9 yaşlarında iki çocuk pür dikkat maça odaklanmıştı. İşte bunlarda deplasmana kadar gelen bir gurup azınlık Bulls taraftarı değil miydi? “Haydi Şeker abi!” diye verilen gazın verdiği özgüven sayesinde bir crossover ile rakibimi ekarte edip orta mesafeden gönderdiğim şut çemberin içinden geçmiş ve Bulls maçı kazanarak şampiyon olmuştu. Jordan olan kendim saha kenarındaki temsili Bulls taraftar çocukları ile şampiyonluğu kutlarken bir sonraki şampiyonluğa hazır olduğumu açıkladım.

Ne diyebilirim ki?

En büyük benim!

Bayram Namazı

Gözüm açılmıyor. Dedem bir yandan dürterken bir yandan etraftan duyulacak şekilde homurdanıyor. Sonunda dedemin tacizlerine daha fazla dayanamayıp gözlerimi açıyorum. Ama sabah soğuğunda yataktan kalkıp o buz gibi tuvalete gitmek, peşi sıra buz gibi suda elini yüzünü yıkayıp abdest almak gözümde büyüyor. Benim bu isteksizliğim dedemin beni tekrar dürtüp “Haydi bismillah de oğlum bismillah de” demesiyle biraz geçiyor. Niçin geçiyor neden geçiyor bilmiyorum. Uyanamadığınız zaman “Bismillah bismillah” dediğinizde uyanıyorsunuz. Kışa gelen ramazan bayramının karşılama namazına adımımızı, buz gibi memleketimiz olan Amasya’da böylece atıyoruz.

Ramazan bayramlarını her Anadolu çocuğunun beklediği gibi neşe ile bekliyoruz. Hazırlanan temiz elbiseler ve akşamdan boyanan ayakkabılar güneşin doğumunu beklerken yeni günün sabahı ile uyanılıp ailece kahvaltıya oturulur. Memleketimde erkekler bayram namazına kalkıp giderken kadınlar bayrama özel haşhaşlı çörek ve etli keşkeği hazırlar. Bahçeden sabahında koparılmış mevsimlik domates, biber ve diğer yeşillikler (elbette yaz ise) masaya renk ve lezzet katar. Elbette yemek sonrası mahallenin büyüklerine gidilir, hepsi bitince eve gelinip küçükler beklenir. Eller öpülür kafalar okşanır bayram harçlıkları alınır ve bolca şeker tüketilir.

İşte bu ritüelde sürecek olan bayram etkinliğinin başlangıcı olan bayram namazı kısmı benim için başlamıştı. Açıkçası hiç gitmek istemediğim gibi niçin gittiğimi de anlayamıyordum. Hemen yanı başımdaki yatakta uyuyan dayım ise henüz kalkamamıştı. Ben o sırada buz gibi elbiseleri giyerken onları yatarken soba yanına bırakmadığım için pişmanlık duyuyordum. Dayım birden yatakta oturur vaziyete gelip etrafa bakmaya başladı. Yatakta bir taraftan bir tarafa döneceği zaman veyahutta ilk uyandığında oturur vaziyete geçer yorganı düzeltip çekiştirerek öbür tarafa yatar veyahutta kalkardı.

Ben giyinip artık sıcaklığını kaybetmeye başlayan odamızdan ayrıldıktan sonra tarihte hiç bir dönem sıcak olmamış olan ara bölüme çıktım. İlk defa yüzüme çarpan sabah soğuğunu ellerimde, kafamda ve kulaklarımda hissetmeye başladım. Hızla lavaboya seğirtip abdest almaya başladım. Çeşme donmasın diye hafif damlayacak şekilde bıraktığımız için su baya baya akan nehir sıcaklığındaydı. Ellerime suyu tutup yüzümü ayaklarımı yıkadım. Beyaz tenli olduğumdan her yerim kıpkırmızı kesilmişti. Histeri bir şekilde titreyerek havluyla çabucak kurulanıp koşa koşa dün akşam sobanın yandığı odaya geçtim. Elimde çoraplarım çabucak ayaklarıma geçirmeye çalışırken bir yandan sağımı solumu elimle sürtüp ısınmaya çalışıyordum. Biraz bekleyince elbiselerim ısındı da kendime geldim. Sonra sabah tuvaletimi yapmadığım aklıma geldi. Sabahın o buz gibi havasında ve suyunda alacağımız abdesti hızlıca bitirmek istemiştim. Haliyle tuvalete gittim ve salona gelip oturdum. Dedem “Tuvalete gittiysen abdestin kaçmıştır oğlum tekrar alacaksın” deyince kafamdan aşağıya kaynar sular döküldü daha doğrusu buzlu sular diyelim. Ben tabi bu işleri bilmediğim için “Ya bir şey olmaz bir kereden nedir” falan diye üste çıkmaya çalışsamda kar etmedi. Mecbur ılık ve insanın donmayacağı sıcaklıklarda olan sobalı salondan çıkıp lavabo önüne geldim.

Dayım abdest alıyordu. Bana bakıp “Tuvalete gittin yine abdest alacaksın değil mi?” dedi. Ben kafa sallayıp dayımın işini bitirmesini bekledim. Hızlıca havluyla kurulandıktan sonra uzaklaşırken kısa bir “Mal!” dediğini duydum. Homurdanarak salona doğru gitti. Ben ister istemez ısıttığım ellerimi ve ayaklarımı yeniden o buz gibi suya sokup abdest aldım. Ellerim daha çok kızarırken dayım homurdanarak salondan çıktı.

Dedem içerden arada bir “Bunlar niçün böyle oldu… dinimiz… bayram namazına da gitmeyecek miyiz?..” tarzı cümlelerle lafları sokuyorken dayımın ağzını sessizce oynatarak küfür ettiğini görebiliyordum. Dedemin “Geç kalacağız” paniği ile merdivenlerden hızlıca aşağıya inip ayakkabılarımızı giydik. Dışarıya çıkmamızla gözlerimiz soğuktan yaşarmaya başladı. Nasıl olur da memleketimizin sabahlarının bu kadar soğuk olduğuna hayret ediyordum. Yalnız bir saniye. Hala sabah olmamıştı etraf karanlıktı. Dayımın da şüphesini sesli dile getirmesi ve dedemden “Kaç rekat namaza durdunuz lan?” zılgıtını yemesi üzerine sessizce camiye yollandık. Sessizce gittik çünkü her ağzımızı açışımızda sabahın (pardon gecenin) ayazı ağzımıza doluyordu.

Camiye biz yarı ağlaya yarı birbirimize sokula sokula gittiğimizde henüz cami imamının gelmediğini fark ettik. Zaten niçin gelecekti ki? Henüz sabah olmamıştı. Bunu dile getirince dedem homurdanmaya başladı dayımda küfür ediyordu. Dışarıda durmayalım diyerek içeri duvar dibine geçtik. Diz çöküp birbirimize sokulurken azda olsa ısınmıştık. Sanırım yarım saat falan sonra bir kaç yaşlı dede gelmişti ki onlarında ununu elemiş eleğini artık asmayıp tavan arasına kaldırmış kadar yaşlı olduğunu fark ettim. Son son bayram namazına kalkan dedeler selam verip bir kenara ilişti. Böyle böyle cami cemaati yavaş yavaş toplanıyordu. Gün ağarırken benim gözler kapanmaya başladı. Caminin sıcaklığı ve bir yanda duvarın bir yanda dayımın omuzuna yaslanıp çok güzel kendimden geçmişim.

Dayımın “Uyan lan namaz başlayacak” dürtüğü ile kendime geldim. Dedem benim o anda uyuduğumu anlamış ve yine homurdanmaya başlamıştı. Meğerse uyuyunca abdest yine bozuluyormuş iyi mi? Bir cami çıkışındaki abdest alma yerine birde yanda sıcacık cami içine baktım. “Eeeeh yeter be!” deyip kalktım yerimden. Ben eve gidiyordum artık. Her şey abdesti bozuyordu zaten. Kalkıp çıkışa doğru sıcak yuvama geri dönüşü gerçekleştirecektim.

Ben çıkarken arkamdan dedem homurdanıyor dayım ise “Ne yapıyorum ben burada?” diyerek küfür ediyordu…

Hayırlı bayramlar büyüklerin ellerinden küçüklerin yanaklarından efendim..

Müteahhit

Yüklenici yada biraz daha açar isek “Kendi adına veya sözleşmeciden devraldığı inşaat işini yapmak ile yükümlü gerçek kişi” kısaca “müteahhit” demek. İnanın bazen çok moralim bozuk oluyor ve ne konuşasım ne de yazasım geliyor. Bazen karşılaştığım ve bana göre yanlış olan şeyleri karşımdaki ile tartışmak istiyorum. Anlatmak, kendimce olayı değerlendirmek. Ama bazen de bakıyorum “ya ne konuşacaksın bırak gitsin” diyorum artık.

Nereden geldik şimdi demi bu muhabbete. Benim yazılar böyle arkadaşlar. Çok yazmak isterim size böyle resimler koyayım, “kuş çıvıltıları arasında göle baktım ormanı gezdim” diye yaşadığım yeri ballandıra ballandıra nakledeyim size. Olmuyor arkadaşlar ne ben böyle bir hayat yaşıyorum temel anlamıyla ne de burası bu tarz bir yazı yeri değil. Bu sebeple eğer bir şeyler öğrenmek istemiyor veya tartışma ortamında bulunmak istemiyorsanız başka yere geçiniz.

Ne diyorduk efendim; Müteahhit. Memlekete gittim. İşte ananemin ve dedemin elini öpüp hasret giderdikten sonra pek insanın yaşamadığı bu yerin tek akşam sefasına yani çay bahçesine gittim iki üç defa. Genel olarak yaşlı veya orta yaş üstü diyebileceğimiz insanların ailesiyle gelip semaverde çay içtiği, okeye döndüğü veya “Ayşegulun elbisesi de bek şığımış gı” diyerek (yani Ayşegül’ün elbisesi çok güzelmiş diyor) dedikoduların döndüğü küçük Anadolu kasabası işte. Ben elbette dikkatleri çekiyorum farklı olarak. Çay getiren çocuk ikinci gün benle muhabbete girip konuşmaya çalışıyor. Kitap okumak için kısa cevaplarla geçiştirdiğim muhabbette ilerledikçe kendisi hakkında kurduğu bazı hayalleri öğreniyorum.

emrahcaliskan4.jpg

Çocuk bana ismini hiç söylemedi nedense. Benim yerlisi olmamı öğrenmesi dışında nerede yaşadığımı, ne iş yaptığımı, hangi kitabı okuduğumu falan sormadı. Henüz 16 yaşında olan bu genç çocuk benim de gençken yaptığım gibi yazın yaşadığı Samsun’dan buraya dedesini görmeye geliyormuş. Parkta çalışarak harçlığını çıkarttığını söyledi. Ben okuduğum dönemlerde hiç çalışmadım açıkçası (Yüksek lisansımı yaparken çalışıyordum gerçi fabrikada ama o da sayılmaz artık). Gencin bu çabası bende takdir uyandırdı ne yalan söyleyeyim. Bana göre gençlerin okurken bu şekilde küçük işlerde para kazanmak için çalışması ve bir şeylerin değerini bilmesi çok önem arz etmekte. Kitabımla meşgul olmayı bırakıp hayat ve felsefe alanında görüşlerle bir şeyler konuşmayı düşünürken birden konuşmasını kesip telefonla nenesini aradı sanırım. Nenesine özet olarak çalıştığını, yorulduğunu ama harçlığını kazandığını, bir şey isteyip istemediğini çarşıdan (ki aslında saat akşam 11’di ve muhtemelen kapalıydı dükkanlar) anlattıktan sonra üstüne basa basa kazandığı paranın az olduğunu ama bazı kişilerin yüklü bahşiş bırakarak yardım ettiğini söyledi. Küçük bir yerde yaşayan bu gencin yaptığı uyanıklık aslında hoş görülebilir elbette. Fakat genç arkadaş buranın köylerinde yaşayan fakir bir ailenin çocuğu olmadığı hatta tam tersine Samsun gibi oldukça büyük bir şehirde büyüdüğünü bana daha önce anlattığı için yaptığını yadırgadım. Muhtemel benim bahşiş bırakmamı istiyordu hemde “yüklü” bahşişlerden.

Arkadaşımızın bu konuşması benim konuşma isteğimi kırıp kitaba tekrar dönmeme sebebiyet verdi. Akşam sonu hesaba beklediği kadar büyük olmasa da bahşişini bırakıp eve döndüm (gerçi hesabın yaklaşık yarıya yakını kadar bıraktım iyi diyebiliriz). Ertesi akşam yine koşarak yanıma gelip benim servisleri o yaptı. Muhabbete girmek için kendinden bahsetti falan. Babasının büyük bir çiftliği varmış ve hayvan yetiştiriyorlarmış Samsun’un bir yerinde. “Ne güzel bu mesleği devam ettirebilirsin, hayvancılık ve tarım güzel bir uğraştır” dediğimde ise bu işleri yapmanın aptallık olduğundan falan bahsetti. “Gençtir daha anlayamaz elbette ergen işte” diye düşünürken o kariyer hedefinin basamaklarını hızla çıkmanın planlarını çoktan yapmış gibiydi. “Hangi mesleği öğrenmek istiyorsun?” soruma “Müteahhitlik” deyivermesin mi? Yani sıvacılık, inşaat mühendisliği ne bileyim mimarlık falan değil ha bu arkadaş daha yukarılara çıkmış. Amcası da hayvancıymış eskiden hemde büyük bir çiftliği varmış. Satmış her şeyi girmiş müteahhitliğe. İlk evleri çok iyi değilmiş ama yapa yapa öğrenmişler artık. Amca oğlu alttan yetişmiş tabi. Okulu kazanamayınca yurt dışına İnşaat Mühendisliği okumaya göndermişler. Bunları bana hararetle anlatırken gözlerindeki hırsı ve sevinci görmeliydiniz. Benzer hırsı ve sevinci aynı yaşlarda bende göstermiştim çok iyi hatırlıyorum;

Okuduğum iki arkeoloji kitabından sonra elime geçen bir kaç paleontoloji makalesi büyüdüğümde hangi mesleği yapacağıma beni ikna etmeyi başarmıştı. Ülkemizdeki büyük paleontologlardan bir tanesi de ben olacaktım! Hatta kim bilir belki bulduğum bir dinozor kemiğine “Şekerozorus” ismini bile verebilirdim. Arkadaşlarıma eskiden yaşamış halkları, jeofizik çalışmalarını ve eski canlı bilimini anlatır onları bu hobimle bunaltırdım. Yeni bulunan bir arkeolojik keşfi gazetede/dergide görünce hemen yalayıp yutar arkadaşlarıma anlata anlata bitiremezdim. En sonunda “Şeker yeter arkadaşım bayılttın daaa neymiş hotroporosun ayağını bulmuşlar kuyruğuna basmışlar olm kafayı yedin iyice” diyerek bağırırlar ve muhabbeti sonuçlandırırlardı.

1utdnobel_1009.jpg

Karşımda, benim 15 yaşımdaki büyük bir bilim adamı olarak arazi araştırmaları yapacak olan halim vardı sanki işte o akşam. Fakat bu gencin hayalleri benimkilerden çok hemde çok farklıydı. Ben okuduğum kitap ve dergilerde görerek ülkemizdeki bilim adamlarından bir tanesi olmak istiyordum. Bu genç delikanlı ise amcasının oğlunun okurken Başbakanlık binasında yazın garsonluk yaptığını ballandıra ballandıra anlatmaya koyulmuştu. Birden irkilerek hayallerimden sıyrılıp kendime geldim. “Ne garsonluğu ne Başbakanlık binası ne alaka ya?” diye sordum ister istemez. Çocuk şaşırarak “olur mu abi sen hiç bir şey bilmiyormuşsun ya” dedi. “Böyle böyle tanışacaksın, göze gireceksin, ilişkilerde bulunacaksın vs. bunlar zorunlu. Amca oğlu okulu bitirdi sonradan oranın vasıtasıyla mühendis olarak işe girdi. Orada iki yıl çalıştı işi de öğrendi. Tak babasının yanına geldi şimdi kendileri iş bağlıyor ve müteahhitlik yapıyor. Bu işler böyle abi” diyerek ağzımı açık bıraktı. Çocuk enayi gibi maaşla çalışmayacağını, müteahhit olup hızla amcası ve amca oğlu gibi köşeyi döneceğini anlattı. Anlattıkça karanlıklaştı mevzular benim için. Onun için pis asgari ücrete çalışanlar aptal, siyasi ilişkiler ile ticarete yönelenler zekiydi. Yolunu çizmişti yani daha bu yaşta. Babası gibi çiftçilik yapıp aza tamah edecek hali yoktu ya!

Dinlemedim daha fazla. Çok üzüldüm çocuğa içim acıdı, kalbi sıkışır ya insanın üzüntüden vallahi billahi kalbim sıkıştı yemin ediyorum. Henüz 15-16 yaşında lisede okuyan çocuğun siyasi ilişkiler ile kurduğu inşaat ihalelerinden zengin olmayı hayal etmesi nasıl olabilir? Biz mi küçükken aptaldık yoksa şimdi bu çocuk mu zeki?

Genellemek istemiyorum elbette ama gençlikte zaten benim dönemimde çok az olan “idealist bir insan” olma erdemi kaldı mı? Ülkesi için hiç bir siyasi iktidara köpek olmadan doğruyu dile getirmeye adanan bir ömür neden hayal edilmiyor? Karamsar mıyım? Belki benim hayalimdeki mesleği yapamam belki de yapabileceğim akademik bir kariyeri yine benzer etkenlerden dolayı bırakmam beni etkiliyordur. Fakat böyle olmamalı gerçekten. Gençlik bilim insanı olmayı hayal etmeli beş parasız bir hayatı olsa da siyasi iktidarın köpeği gibi yaşamadan ayak diretmeli haksızlığa. Doğruyu söylemeli kendi, araştırdıklarını bulduklarını yanlış bile olsa ispat etmeye çalışmalı. Kesesini doldurmaya çalışan bilim insanlarının olduğu ülkemizde nasıl olacak bunlar?

Ülkemizin Süleyman Demirel’lere değil beş parasız ölen ama doğru söyleyen sanatçılara, devlet adamlarına, yazarlara, şairlere ve bilim insanlarına ihtiyacı var.

Hadi selametle.

Memleketimden İnsan Manzaraları II

Önceki yazıya buradan

Efendim memleketimde dediğim gibi öyle çok fazla yer yok ama olan tarihi bölgeleri çektim hafifte anlatıyorum. Bedesten yazımızdan sonra hemen yanı başındaki Köprülü Mehmed Paşa camisini gösterelim.

Köprülü Mehmed Paşa Cami
Köprülü Mehmed Paşa Cami

Köprülü Mehmed Paşa ilçenin hemen yanında bulunan gümüş madeninin sahibiymiş o zamanlar. Maden bölgesinde Gümüş isimli kasabanın ve ahalisinin kullanması içinde buraya bu camiyi ölümünden hemen bir yıl evvel yani 1660 yılında yaptırmış.

İlk yazımızda belirttiğim gibi yanına da kervansaray ve mektep yaptırmışsa da onlar şu an ayakta değiller.

20150816_150931

Cami dışında merkezde çok güzel bir park var. Park içerisinde eski bir büstü yıkmayıp “Özgürlük Anıtı” projesiyle tekrar revizyona tabi tutmuşlar. Böylece hem heykel yıkılmamış hemde çok daha güzel bir eser kazandırılmış.

Özgürlük anıtı üstüne yörede yaşayan ve bulunan en eski şehit askerlerin isimleri tek tek işlenmiş. Baba adları, lakapları ve hangi cephede öldükleri kayıt altına böylece alınmış. Kayıt altına alma konusunda yörenin belediye başkanı, komutanı, öğretmenleri ve kütüphane müdürü oldukça yoğun bir çaba göstermişler. Ne diyelim herkese insan böyle yöneticiler nasip etsin.

20150813_115830

Anıtın arkasında çok güzel bir park var. Yine heykellerle süslenmiş ve oldukça dinlendirici bir yer. Merkezde hemen çocuk bahçesi, park ve çay bahçesi yan yana. Akşamları ve gündüzleri oldukça kalabalık.

Yine belirtmeden geçilmeyecek olan Gümüşhacıköy kütüphanesi gerçekten mükemmel. Kütüphane müdürüyle tanışma fırsatım oldu. Yapılanlar ve yapılacaklar ile ilgili bilgi verdi. Koordineli bir şekilde beraber çalıştıklarını, halktan para almadan işlerin yürütüldüğünü, herkesin parti farkı gözetmeden yardımlarının olduğunu söyledi. Sanırım kütüphane ve eğitim kurumlarının görevi de bu olmalı.

Gördüğünüz gibi oldukça geniş ve çok kaliteli bir kütüphaneye sahipler. 10 bin kişinin yaşadığı şehrin yarısı kütüphaneye üye! Aylık yayınlara ve gazetelere üyeler, son çıkan kitaplara sahipler, engelliler için kütüphaneyi yeniden restore etmişler. Onlara kitaplar ve özel yazıcılar tahsis edilmiş (görme engelliler için). Bitmedi; konferans salonu yapılmış, Silverline fabrikasıyla temasa geçilmiş bütçesi onlardan olmak üzere bir toplantı/sunu odası yapılmış burada eğitimler veriliyormuş. Alt katta müzik eğitimi başlamış; Keman, saz, violin, dans bile var hemde kızlı erkekli…Bitmedi; bir yere komple bilgisayar koymuşlar. Bedava çık okulundan geç otur yap ödevini, araştırmanı. Çıktı alacaksan al bedava. Ana sınıfı için bir bölüm yapmışlar. Oyuncaklar, legolar falan var bildiğin kreş olmuş.

Bitmedi; Okul müdürleriyle temasa geçilmiş. Her okuldaki her sınıf en az bir saatini kütüphanede kitap okuyarak geçiriyor burada. Ayrıca filmler/belgeseller izletiyorlarmış sunu odasında. Bitmedi; Orman ilçe müdürü “ohhh ne güzel Anadolu’nun kıyak yerine geldim yatayım alayım maaşımı” dememiş gitmiş Kütüphane müdürüne. “Ben dolap tarzı ağaçlar yaptırayım dışarıya koyalım. İçine kitap yerleştirelim isteyen gelsin okusun” demiş. Gitmiş kendisi yaptırmış. “Bu ağacın meyvesi kitaptır” diye de bir etkinlik yapmışlar.

İşte mesela yukarıda resimde gördüğünüz zemin çim değilmiş. Gitmişler ikili ilişkiler ile Ankaragücü başkanından rica etmişler. Ankara’dan çim getirtmişler ve sermişler kütüphanenin bahçesine. Şimdi yalıtım için bütçelerini ayarlamışlar onu yaptıracaklarmış nasip olursa.

Tabi sormak lazım benim yaşadığım şehir olan Sapanca kaymakamı, belediye başkanı, kütüphane müdürü, okul müdürlerine; “Nüfusu 10 bin olan bu küçük Anadolu kasabasında bile bir yerlerden bütçe ayrılıp parklar, kütüphaneler, şehir anıtları, etkinlikler vs. yapılırken siz ne yapıyorsunuz?” diye. Şimdi ortada bütçe var hemen “bizde kaldırımı döşedik” diye gelmeyin. Araplara Dibektaşı’nı komple sattı mı Sapanca? Sattı. Peki bundan bir para kazandı Belediye falan nerede bilader bu paralar? Kırkpınar tarafı su fabrikası dolu. Etrafta çok büyük fabrikalar var ne yaptı bu fabrikalar sapancanın kültür ve park işleri adına? Sapancalının gireceği halk plajı yok! Ya birilerine satılmış, ya verilmiş kafeler, parklar vs. Arabayı park edince koşa koşa para istemeye geliyorlar kime gidiyor bu paralar? Şehir Marsilya’da bizim mi haberimiz yok arkadaşlar?

Neyse ya nereden geldim şimdi bu konuya. İşte böyle küçük ama bir şeyler yapmaya çalışan insanlardan oluşuyor burası. Kurtuluş savaşı zamanında da böyleymiş. 100 yıl evvel Yunanlılar’a karşı savaşan kesim işte buradaki Anadolu insanıymış. Yiyip, içip sıçmadan başka bir şey bilmeyen genel büyük şehir insanları bayrağı çekip İngiliz’e Yunanistan’a domalırken buradaki köylü garibanlardan toplamışlar işte askerleri.

ilce-kutuphanesinin-coban-mudavimi-7519276_757_m

Ha kayıtlara göre en çok kitap okuyan kim biliyor musunuz? Okulu maddi imkansızlıklar sebebiyle bırakıp çobanlık yapan bir genç arkadaşımız. Ya bunları görünce de insan yine ülke için ümitleniyor bazen be kardeşim

Sonraki yazı için buradan

Memleketimden İnsan Manzaraları

Evet arkadaşlar geçen hafta yani daha doğrusu ağustos ortası gibi uzun zamandır gitmediğim memleketime gittim. 1 Haftada sıkılıp geri dönmekle beraber zamanla daha bir alışıyor insan memleketine 🙂

Şimdi hemen “yahu arkadaş insan hiç memleketine alışır mı asıl gurbete alışamaz” demeyin. Benim için memleketim gurbet oldu hayatımda. Pek arkadaşım yoktur yani işte basket falan oynamışızdır yada ne bileyim çocukluktan yazdan kalma arkadaşlarımızdır. Onlarda evlenmiş yada göç etmiş gitmiş pek bir alakam kalmamış artık. Neden yokum peki memlekette. Malumunuz baba mesleği dolayısıyla ülkemizin güzide sınırlarında geçen bir ömür ve büyüyünce iş güç çevresinin başka odaklara kayması aslında.

20150816_154152
Tütün Salaçları Hacıköyün Vazgeçilmezidir

Efendim memleketim aslen iki tane benim. Bir tanede işte iki şehirde. Birincisi anne tarafının yaşadığı nüfusu her geçen gün azalan Gümüşhacıköy şehri ile nüfusu her geçen gün çok hızlı bir şekilde artan baba tarafının şehri Merzifon. Arası 15 km falan şehirlerin çok yakınlar yani. Gümüşhacıköy’e kısaca Hacıköy denmektedir. Nüfusu 10 bin civarındadır ama çok azalıyor artık fazla itibar etmeyin. Merzifon’a kısaca bir şey denmemektedir ve nüfusu sanırım 60 bin civarındadır.

İlk etap Gümüşhacıköy’deki tarihi yapıları gezeyim dedim. Gerçi tarihi yapıda yok ama giriş yapalım hadi yani gezi severler yeni şehirleri merak edenler yazıyı okuyabilirler. Yok ben Antalya’nın maviliklerine bozca adanın yeşilliklerine giricem diyorsanız başka yere geçin. Burası Anadolu şehri olarak anılmakta tam olarak. Amasya’ya gidip resimler çekemedim ama ilk fırsatta oraya da gidip resimleri çekerim. Gerçi orada baya var zaten yapı falan. Sonbaharda yine gideceğim muhtemelen gidebilirim müzelere falan.

20150816_151627_HDR

Ne diyorduk hah Gümüşhacıköy diyorduk. Efendim Gümüşhacıköy şehri yöredeki bazı önemli ticaret merkezlerinden bir tanesiymiş eskiden. İlk Roma’lılar yerleşmiş ve onun üstüne şehir kurulmuş. Hacı Ahmed Çelebi’den dolayı şehre Hacıköy denmiş. Hemen güney bölgesinde bulunan Gümüş köyündeki maden dolayısıyla ismi sonradan Gümüşhacıköy olarak kalmış. Gümüş yöresinin resimlerini çekemedim artık yine sonbaharda çekip koyarım oradaki medrese ve kiliseden bozma camiyi.

20150816_151727

Buranın en büyük yapısı merkezde bulunan tarihi bedesteni arkadaşlar. Bedesten 4 kapıya sahip olmakla beraber tarihi süreçte onarımlar görmüş. Tepesindeki saat kulesi de 1900’lü yıllarda yapılmış ama onarım görüp tekrar inşa edilmiş. Köprülü Mehmed Paşa tarafından yapılan kervansaray ile bedesten baya rağbet görmüş.

Bedesten tarihte ipekyolunun geçtiği güzergahlardan bir tanesi olduğunu göstermekte elbette. Cumhuriyet döneminden sonra ilçe içerisinde yaşayan bir çok tüccar Ermeni’de bunun bir kanıtı. Fakat zamanla bu vatandaşlarımız büyük şehirlere göç etmişler veya öncesinde sürülmüşler ne yazık ki  Ben bir tane pideci amcayı tanıyordum ama oda gitmiş yoksa resmini çekecektim ne yapalım artık. Görüldüğü gibi Ermeni tehcirinde bu bölgedekilerden bazıları kurtulmuş. Merzifon’daki durum ise daha karanlık gibi ayrıntılı bilmiyorum ama neredeyse hiç ermeni yok artık.

20150816_151618

Bedesten şu anda dükkan ve çaycılara hizmet etmektedir. Birde içerisine giren motorlu araçlara küfür eden yöre sakinlerinden oluşmaktadır. Arkası hemen ekin pazarı olup eski kervansarayın olduğu yerdir ve ne yazık ki yıkılmıştır.

Etrafında küçük aralarda yani dükkanlar ve çay ocakları ile oldukça da sevimlidir aslında. Bedestenin boyu sanırım 80 metre civarı olmalı eni ise resimdeki kadar işte.

20150816_151552

Burası sanki tarihte hiç değişmemiş gibi duruyor gerçekten. Benim çocukluğum ve eskiden olanlarda aynısını diyor. Sanayileşme veya büyüme olmadığı için neredeyse bozulma bakımından bir değişim yaşanmamış. Tabii buralarda muhtemelen Ermeni zanaatkarlar da bulunmaktaydı. Doğdukları topraklardan gitmek zor olmalı.

20150816_151707

Yazı çok uzun olması diye iki bölüm yapayım Hacıköy dosyasını. Tarihi Köprülü Mehmed Paşa camisi ve parktan resimler ile bitirelim. Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan