Yüksek Doz Gelecek

İçlerinde Sapancalı birde arkadaşımın bulunduğu (Serdar YILDIZ) Türkiye’nin ilk “Bilim Kurgu” hikayelerinden oluşan kitabı Yüksek Doz Gelecek isimli eseri bitirdim.

Eser beş farklı yazarın kurguladığı beş farklı bilim kurgu hikayesini içinde barındırıyor. Hikayelerin bitiminde (elbette biz birinci ağızdan dinledik) 25 yazarın yola çıkmasıyla filizlenen projenin sonunda 5 yazar ve hikaye ile bitiş sürecini de anlatıyor.

Kitapta Köprü Altı hikayesi Umut Altın tarafından kaleme alınırken fazla bilim kurgu içermediğini belirtmek zorundayım. Daha çok amerikan filmlerine benzeyen hızlı bir koşturmaca bizi bekliyor. Arada yaşanılan klasik aşk hikayesi ve bu amerikan vari tarz benim pek hoşuma gitmese de yazarın kitap sonunda yaptığı evrimsel sürprizi beğenmedim dersem yalan olur.

İkinci hikaye ise Phobos olup Funda Özlem Şeran tarafından kaleme alınmış. Kitaptaki en ağır ilerleyen hikaye olup okunma bakımından kolay bir gidişatı olmadığını söyleyebilirim. Gezegenlerin ve yaşam formlarını inceleyen makine sonunda bizi buluyor. Artık türümüzün ortada olmadığı bu dönemde bulduğu kitapları inceleyerek bizi tanımaya çalışıyor. Açıkçası anlatılan kitapların okunması bu hikayeyi destekleyecek ve lezzetini artıracaktır.

Üçüncü hikaye ise Demir Yıldız ismiyle ve ünlü Metal Fırtına romanı ile tanınan Orkun Uçar’a ait. Köprü Altı hikayesi gibi hızlı bir giriş ve tempo ile giden hikaye yazarın tarzına özgü aksiyon yüklü. Dünya dışında bulunan Luxor isimli şehrin yaptığı gizli planların açığa çıkarılmasını mecburen kabul eden bir katilin öyküsü yine bilim kurgudan ziyade macera tarzında yazılmış.

Dördüncü hikaye ise Karavanlar Çağı ismiyle Gökcan Şahin’e ait. Açıkçası benim en beğendiğim hikaye bu oldu. Belki bilim kurgu ve gerilim sevdiğimdendir bilemiyorum. Hikaye artık yaşanamayacak hale gelen Dünya’dan karavanlarıyla (özel elbette) ayrılan bir gurup insanın sistem içinde mücadelesini anlatıyor. Konuk olduğumuz karavanda ailesinin katledilmesini seyretmek zorunda kalan kahramanımız ailesi ve sistem hakkındaki bazı gerçekleri zamanla ortaya çıkartıyor. Bazı kurgusal sıkıntılar (yani çok hızlı geçişler diyeyim) olsa da yaratılan gizem havası başarılı. Elbette sonu beklemediğim şekilde kötü bitti demeden de edemeyeceğim.

Beşinci hikaye Alt Ve Üst ismiyle arkadaşım Serdar Yıldız’a ait. Kitaptaki hikayeler arasında bilim kurguya en yakın hikaye Serdar’a ait gibi. Aslında hikaye uzatılıp genişletilerek roman olarak tasarlanabilir (hala devam edebilir zaten). Kurgu güneş sistemindeki gezegenlerin kolonileştirildiğini ve birbirleriyle artık mücadeleye girdiğini bize anlatıyor. Burada ana hikaye en değerli gezegen olan (bulunan bir elemen dolayısı ile) Venüs’ün etrafında dönüyor. Venüs ise gezegende yaşayan türü köleleştirerek sömürmekte. Dünya’nın artık kimse tarafından istenmediği ve bir avuç insanın yaşadığı bu yıllarda, Venüs’ün yarattığı üst yönetim yaratılan isyan ile sarsılıyor. Devamı kitapta diyelim ve açıkçası devamı yazılabilecek bir eser.

Sonuç olarak girişilen bu eser için yayın yapabilen bütün yazar arkadaşlarımızı cesaretlerinden ve çabalarından dolayı tebrik ediyorum. Yine sonra olarak kitabın bir devamının da yazıldığını söyleyerek yazımı sonlandırayım.

Hoşça kalın.

Müteahhit

Yüklenici yada biraz daha açar isek “Kendi adına veya sözleşmeciden devraldığı inşaat işini yapmak ile yükümlü gerçek kişi” kısaca “müteahhit” demek. İnanın bazen çok moralim bozuk oluyor ve ne konuşasım ne de yazasım geliyor. Bazen karşılaştığım ve bana göre yanlış olan şeyleri karşımdaki ile tartışmak istiyorum. Anlatmak, kendimce olayı değerlendirmek. Ama bazen de bakıyorum “ya ne konuşacaksın bırak gitsin” diyorum artık.

Nereden geldik şimdi demi bu muhabbete. Benim yazılar böyle arkadaşlar. Çok yazmak isterim size böyle resimler koyayım, “kuş çıvıltıları arasında göle baktım ormanı gezdim” diye yaşadığım yeri ballandıra ballandıra nakledeyim size. Olmuyor arkadaşlar ne ben böyle bir hayat yaşıyorum temel anlamıyla ne de burası bu tarz bir yazı yeri değil. Bu sebeple eğer bir şeyler öğrenmek istemiyor veya tartışma ortamında bulunmak istemiyorsanız başka yere geçiniz.

Ne diyorduk efendim; Müteahhit. Memlekete gittim. İşte ananemin ve dedemin elini öpüp hasret giderdikten sonra pek insanın yaşamadığı bu yerin tek akşam sefasına yani çay bahçesine gittim iki üç defa. Genel olarak yaşlı veya orta yaş üstü diyebileceğimiz insanların ailesiyle gelip semaverde çay içtiği, okeye döndüğü veya “Ayşegulun elbisesi de bek şığımış gı” diyerek (yani Ayşegül’ün elbisesi çok güzelmiş diyor) dedikoduların döndüğü küçük Anadolu kasabası işte. Ben elbette dikkatleri çekiyorum farklı olarak. Çay getiren çocuk ikinci gün benle muhabbete girip konuşmaya çalışıyor. Kitap okumak için kısa cevaplarla geçiştirdiğim muhabbette ilerledikçe kendisi hakkında kurduğu bazı hayalleri öğreniyorum.

emrahcaliskan4.jpg

Çocuk bana ismini hiç söylemedi nedense. Benim yerlisi olmamı öğrenmesi dışında nerede yaşadığımı, ne iş yaptığımı, hangi kitabı okuduğumu falan sormadı. Henüz 16 yaşında olan bu genç çocuk benim de gençken yaptığım gibi yazın yaşadığı Samsun’dan buraya dedesini görmeye geliyormuş. Parkta çalışarak harçlığını çıkarttığını söyledi. Ben okuduğum dönemlerde hiç çalışmadım açıkçası (Yüksek lisansımı yaparken çalışıyordum gerçi fabrikada ama o da sayılmaz artık). Gencin bu çabası bende takdir uyandırdı ne yalan söyleyeyim. Bana göre gençlerin okurken bu şekilde küçük işlerde para kazanmak için çalışması ve bir şeylerin değerini bilmesi çok önem arz etmekte. Kitabımla meşgul olmayı bırakıp hayat ve felsefe alanında görüşlerle bir şeyler konuşmayı düşünürken birden konuşmasını kesip telefonla nenesini aradı sanırım. Nenesine özet olarak çalıştığını, yorulduğunu ama harçlığını kazandığını, bir şey isteyip istemediğini çarşıdan (ki aslında saat akşam 11’di ve muhtemelen kapalıydı dükkanlar) anlattıktan sonra üstüne basa basa kazandığı paranın az olduğunu ama bazı kişilerin yüklü bahşiş bırakarak yardım ettiğini söyledi. Küçük bir yerde yaşayan bu gencin yaptığı uyanıklık aslında hoş görülebilir elbette. Fakat genç arkadaş buranın köylerinde yaşayan fakir bir ailenin çocuğu olmadığı hatta tam tersine Samsun gibi oldukça büyük bir şehirde büyüdüğünü bana daha önce anlattığı için yaptığını yadırgadım. Muhtemel benim bahşiş bırakmamı istiyordu hemde “yüklü” bahşişlerden.

Arkadaşımızın bu konuşması benim konuşma isteğimi kırıp kitaba tekrar dönmeme sebebiyet verdi. Akşam sonu hesaba beklediği kadar büyük olmasa da bahşişini bırakıp eve döndüm (gerçi hesabın yaklaşık yarıya yakını kadar bıraktım iyi diyebiliriz). Ertesi akşam yine koşarak yanıma gelip benim servisleri o yaptı. Muhabbete girmek için kendinden bahsetti falan. Babasının büyük bir çiftliği varmış ve hayvan yetiştiriyorlarmış Samsun’un bir yerinde. “Ne güzel bu mesleği devam ettirebilirsin, hayvancılık ve tarım güzel bir uğraştır” dediğimde ise bu işleri yapmanın aptallık olduğundan falan bahsetti. “Gençtir daha anlayamaz elbette ergen işte” diye düşünürken o kariyer hedefinin basamaklarını hızla çıkmanın planlarını çoktan yapmış gibiydi. “Hangi mesleği öğrenmek istiyorsun?” soruma “Müteahhitlik” deyivermesin mi? Yani sıvacılık, inşaat mühendisliği ne bileyim mimarlık falan değil ha bu arkadaş daha yukarılara çıkmış. Amcası da hayvancıymış eskiden hemde büyük bir çiftliği varmış. Satmış her şeyi girmiş müteahhitliğe. İlk evleri çok iyi değilmiş ama yapa yapa öğrenmişler artık. Amca oğlu alttan yetişmiş tabi. Okulu kazanamayınca yurt dışına İnşaat Mühendisliği okumaya göndermişler. Bunları bana hararetle anlatırken gözlerindeki hırsı ve sevinci görmeliydiniz. Benzer hırsı ve sevinci aynı yaşlarda bende göstermiştim çok iyi hatırlıyorum;

Okuduğum iki arkeoloji kitabından sonra elime geçen bir kaç paleontoloji makalesi büyüdüğümde hangi mesleği yapacağıma beni ikna etmeyi başarmıştı. Ülkemizdeki büyük paleontologlardan bir tanesi de ben olacaktım! Hatta kim bilir belki bulduğum bir dinozor kemiğine “Şekerozorus” ismini bile verebilirdim. Arkadaşlarıma eskiden yaşamış halkları, jeofizik çalışmalarını ve eski canlı bilimini anlatır onları bu hobimle bunaltırdım. Yeni bulunan bir arkeolojik keşfi gazetede/dergide görünce hemen yalayıp yutar arkadaşlarıma anlata anlata bitiremezdim. En sonunda “Şeker yeter arkadaşım bayılttın daaa neymiş hotroporosun ayağını bulmuşlar kuyruğuna basmışlar olm kafayı yedin iyice” diyerek bağırırlar ve muhabbeti sonuçlandırırlardı.

1utdnobel_1009.jpg

Karşımda, benim 15 yaşımdaki büyük bir bilim adamı olarak arazi araştırmaları yapacak olan halim vardı sanki işte o akşam. Fakat bu gencin hayalleri benimkilerden çok hemde çok farklıydı. Ben okuduğum kitap ve dergilerde görerek ülkemizdeki bilim adamlarından bir tanesi olmak istiyordum. Bu genç delikanlı ise amcasının oğlunun okurken Başbakanlık binasında yazın garsonluk yaptığını ballandıra ballandıra anlatmaya koyulmuştu. Birden irkilerek hayallerimden sıyrılıp kendime geldim. “Ne garsonluğu ne Başbakanlık binası ne alaka ya?” diye sordum ister istemez. Çocuk şaşırarak “olur mu abi sen hiç bir şey bilmiyormuşsun ya” dedi. “Böyle böyle tanışacaksın, göze gireceksin, ilişkilerde bulunacaksın vs. bunlar zorunlu. Amca oğlu okulu bitirdi sonradan oranın vasıtasıyla mühendis olarak işe girdi. Orada iki yıl çalıştı işi de öğrendi. Tak babasının yanına geldi şimdi kendileri iş bağlıyor ve müteahhitlik yapıyor. Bu işler böyle abi” diyerek ağzımı açık bıraktı. Çocuk enayi gibi maaşla çalışmayacağını, müteahhit olup hızla amcası ve amca oğlu gibi köşeyi döneceğini anlattı. Anlattıkça karanlıklaştı mevzular benim için. Onun için pis asgari ücrete çalışanlar aptal, siyasi ilişkiler ile ticarete yönelenler zekiydi. Yolunu çizmişti yani daha bu yaşta. Babası gibi çiftçilik yapıp aza tamah edecek hali yoktu ya!

Dinlemedim daha fazla. Çok üzüldüm çocuğa içim acıdı, kalbi sıkışır ya insanın üzüntüden vallahi billahi kalbim sıkıştı yemin ediyorum. Henüz 15-16 yaşında lisede okuyan çocuğun siyasi ilişkiler ile kurduğu inşaat ihalelerinden zengin olmayı hayal etmesi nasıl olabilir? Biz mi küçükken aptaldık yoksa şimdi bu çocuk mu zeki?

Genellemek istemiyorum elbette ama gençlikte zaten benim dönemimde çok az olan “idealist bir insan” olma erdemi kaldı mı? Ülkesi için hiç bir siyasi iktidara köpek olmadan doğruyu dile getirmeye adanan bir ömür neden hayal edilmiyor? Karamsar mıyım? Belki benim hayalimdeki mesleği yapamam belki de yapabileceğim akademik bir kariyeri yine benzer etkenlerden dolayı bırakmam beni etkiliyordur. Fakat böyle olmamalı gerçekten. Gençlik bilim insanı olmayı hayal etmeli beş parasız bir hayatı olsa da siyasi iktidarın köpeği gibi yaşamadan ayak diretmeli haksızlığa. Doğruyu söylemeli kendi, araştırdıklarını bulduklarını yanlış bile olsa ispat etmeye çalışmalı. Kesesini doldurmaya çalışan bilim insanlarının olduğu ülkemizde nasıl olacak bunlar?

Ülkemizin Süleyman Demirel’lere değil beş parasız ölen ama doğru söyleyen sanatçılara, devlet adamlarına, yazarlara, şairlere ve bilim insanlarına ihtiyacı var.

Hadi selametle.

Düşündüm De..

Düşündüm de..

Toplumumuzun bilgi birikimi çok düşüktür. Nedir bu bilgi birikimi? Bilgili olmak veya bilge olmak ne demektir? Kişinin bilgili veya bilge olabilmesi neye bağlıdır? Kendi dininin gerekliliklerini yapan, gereğince düzgün ve örnek bir kişi bilge bir kişi midir? Yada kendi ülke tarihini araştıran, onların yaptığı savaşlara odaklanan, kahramanlıklarını dinleyen kişi… Bana göre bilgili olmak kişinin çevresindeki canlı cansız sistemi tam olarak öğrenmeye çalışmasıdır. Sadece bir şeye odaklanmadan, sadece öğrenmek için araştırma yapmak bizi sanırım bilgeliğe götürecektir.

Düşündüm de..

Toplumun bilgi birikimi düşüklüğü bilge kişiliği azlığın mıdır peki? Yani yeterince bilge insan olmadığı için mi bilgi birikimimiz düşük? Bilge insanların sayısının çok olması bu birikimi sanırım büyük oranda artırmayacaktır. Önemli olan bilgisi az olan toplumun, bilge insanlardan ne kadar şey öğreneceğidir.

Düşündüm de..

Yine de bilge insanların çokluğu ileriki dönemlerde toplumun bilgi birikimini artıracağıdır. Çünkü ister istemez bilge insanlar yazacak, konuşacak, şarkı söyleyecek veya resim yapacaktır. Bunlara rastlayan veya rastlaması olası insanlar bilgilerini artıracak ve böylece bilgi birikimi artacaktır.

Düşündüm de..

Bilge insanlara rastlama olasılığımız tamamen neredeyse şansa bağlıdır. Eğer bilge insan şansa yakınımızda değil ise bizim bu insanlara bir şekilde ulaşmamız gerekmektedir. Ulaşmamız için ise basitinden maddi olarak iyi durumda olmalıyız ki yanlarına gidebilelim. Bilge insanların ürettikleri düşünceleri/eserleri duymak/görmek için genelde para lazımdır. Çünkü bir bilge genelde iyi bir okulda hoca olacaktır yada başka bir bilge yaptığı eserleri bir müzede sergileyecektir. Asgari ücretle geçinen veya daha üstü olmayan insanlar bu kişilere ulaşamayacaktır haliyle. Ben akşamları hastanede hademelik yapan birisinin akşamı taksimdeki müzeye gittiğini veya çocuğunu St.Benoit lisesine yazdırdığı bilmiyorum.

St.Benua-Çeliktepe Cengizhan Lisesi Maçı

Düşündüm de..

Yada bilge bir ailede büyümeliyiz ki bu birikimden faydalanalım. Peki bunlara sahip değil isek şansımızı nasıl yükselteceğiz? Çok çalışıp sınavlarımızı geçer isek belki ergenlikte bilge insanların yaşadığı bir okula gitmek gibi. Ama bana göre şansımızı çok kitap okumayla artırabiliriz gibi geliyor.

Düşündüm de..

Devletimiz bu bilgi birikimini artırmak için neler yapmalıdır? Sanırım ilk önce eğitim sistemini gözden geçirmelidir. Herkese eniyi eğitimi veremeyeceğini kabul etsek de, ilk öğrenimde bilgi birikimini artıracak hamlelerin hatırlatılması yapılmalıdır. Bu da ancak bilge öğretmenler ile sağlanabilir. Bilge öğretmenler çocukların ufuklarını açar, sanata yönlendirir ve topluma iyi bir vatandaş verir.

Düşündüm de..

Ülkemizin öğretmenleri bilge midir? Devlet bilgi birikimini artıracak olan en önemli basamak hamlesi olan “eğitim” için bu öğretmenleri seçebilmekte midir? Ne yazık ki seçememektedir. Ülkemizin en zeki ve bilge potansiyelli gençleri mal gibi eczacı olup gelen reçetelere bakarak raftan hastalara ilaç vermektedir bir nevi bakkaldan hallice yani.. Peki bu eğitim sistemindeki yanlışlık neden görülememektedir?

Düşündüm de..

Sadece bizim ülkemizde mi görülememektedir? Misal Amerika toplumundaki bilgi birikimi çok mu ileridir? Dünyayı yöneten ülkelerin toplumları gerçek anlamda bilgi birikimi olarak ileride toplumlar mıdır? Sanırım değildir. Lakin şu noktada söylemek gerekir ki gerçekten bilgi birikimi olan bir toplum dünyayı yöneten bir ülke olmak ister mi?

Düşündüm de..

Bu bilgiye yaklaşan üst düzey yaşam seviyelerine sahip ülkeler genel anlamıyla kendi hamurunda kavrulan, kimseye karışmayan ilime bilime yönelen toplumlar olması tesadüf müdür? Kanada’lı veya İsveç’li bir vatandaşın farklı gündem konuları ile zamanlarını geçirdiklerinin farkındasınız sanırım.

Düşündüm de..

Bilgi birikimi olmayan bir toplum olduğumuz için temizliğe gelen kadına 100 lira çocuğumuza eğitime gelen öğretmene 50 lira veriyoruz. Bu sebeple hazırlanan kalite veya arge klasöründen ziyade üretimden çıkan arabaya odaklanıyoruz. Ne yazık ki sizin vereceğiniz “elektrikli aletlerle güvenli çalışma eğitimi” bir anlam ifade etmiyor, onlar ellerine sıcak ekmek veren fırın ustasını tercih ediyorlar. Yani alaylı olmak, mektepli olmaktan bin kat daha iyidir bu tip toplumlarda.

Düşündüm de..

Keşke alaylı bir usta olsaydım toplumumuzda. Hem saygınlığım olurdu, hem de kafam daha rahat olurdu fazla düşünmezdim belki de…

Yazı 20 Eylül 2014 yılında Sapanca’dan Adapazarı’na düğüne gidiş sırasında ki düşüncelerden alıntılanarak yazılmıştır