Anayasa Hazırlıyor Birileri III

Bir önceki yazıya buradan

Son yazımızda, Türkiye’de yaşayan aleviler ile ilgili 2 yıl içerisinde çıkan önemli kararları ve uygulamalarını anlatacağız. Yasal zeminde alınan kararların hukuki olarak uygulanma koşulları ile serimizi sonlandıracağız. Başlayalım;

Bazı dernek ve vakıflar aracılığıyla alevi vatandaşlar devletten ibadet özgürlüğü ve yardım talep etti. Konuyu hukuki terimlerden ziyade yorum bazında ele almak ile daha okunur bir yazı olacağını düşündüğümden bu şekilde anlatacağım.

Aleviler diyor ki; “Devlet sünni İslam ağırlıklı din dersini temel eğitim derslerinde vermektedir. Bu inanca ve mezhebe dahil olmayanların derse ve peşi sıra gelecek sınava girmesini istemiyoruz” ve diyorlar ki “Devlet demokratik hukuk şartları gereği nasıl ki sünni İslam anlayışlı İmam Hatip Okulları açıyor ise nüfusunun bir kısmını oluşturan aleviler için de kendi inancımıza göre din okulları açmaları (Dede okulları galiba) gerekmektedir. Yöresel olarak bunlar tespit edilerek 1000 İmam Hatip var ise hiç olmazsa 200 adet bu okullardan açılmalıdır” ve son olarakta diyorlar ki “Nasıl ki devlet cami yapıp buna ve din görevlilerine bütçe ayırıyor ise bizimde ibadetimize uygun yer yapıp din adamlarımıza bütçe ayırmalıdır”.

İşte toparlanmış haliyle laik demokratik hukuk sisteminde yaşayan insanların haklı olarak taleplerini bakanlığa iletiyorlar. Gerçi laik demokratik hukuk sistemi cümlesine de gerek yok aslında. Devlet İslam Devleti kimliği ile tanımlanıyor ise bile bütün mezheplere aynı şekilde eşit davranmalı zaten. Elbette bakanlık dikkate bu isteği yıllardır dikkate almıyor. Bunlarda diyanete başvuruyor. Diyanet işleri başkanımızın sürekli “Efendim devletimiz bütün dinlere ve mezheplere yakındır” diyor. Devletimizin bu dinsel ve mezhepsel eşitliği çok iyi biliyoruz tabi. Bu dinler ister sünni İslam olsun, ister sünni İslam olsun veyahutta sünni İslam olsun fark etmez. Devletimiz bütün mezheplere eşit mesafededir ve ayrım gözetmez!

Tabii bunun ile tatmin olmayan alevi vakıflarından bazıları yargıya giderek demokratik haklarını talep ediyorlar. Yargı kararı istekleri kabul etmiyor, temyize gidilince onlarda kabul etmiyor. Türkiye’deki hukuki süreç sonuçlanınca yaklaşık 2 bin alevinin başvurusuyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidiyorlar.

AİHM karar alıp yukarıda bahsettiğimiz üç temel isteğin hepsinde normal olarak alevi vatandaşları haklı bularak bunun düzeltilmesini istiyor. Kararlar 2015 yılı şubat, mayıs ve sanırım haziran ayında alınmış bulunmakta.

Yani ne oluyor? AİHM diyor ki devlete “Siz laik demokratik bir ülke olarak dini inançları veya mezhepleri farklı olan vatandaşlarınız azınlıkta olsa bile bu kişileri zorla din dersine sokamazsınız” ve diyor ki “Demokratik toplumlarda 1 kişinin bile farklı olması bu hakkı alamayacağı anlamına gelmez. Kaldı ki Anadolu ve çevresinde bu inanca sahip bir çok alevi vatandaş bulunmakta. Siz devlet olarak nasıl sünni vatandaşlara İmam Hatip Okulları açıyor iseniz aleviler için de benzer din okullarını açmak zorundasınız” ve son olarak diyor ki “Demokratik devletler bahsedilen kişilerin ibadetlerine yardımcı olmak zorundadır. Nasıl ki cami yapımı için yer gösterip din görevlileri için bütçe ayırıyorsanız cem evleri için de yer gösterip din görevlileri için bütçe ayırmak zorundasınız”.

Ne zaman karara bağladı bunu AİHM? 2015 yılının başlarında yani 2 yıl geçti. Bildiğiniz gibi AİHM’de en çok dava açılan ve tazminata mahkum olan ülke çok büyük bir fark ile bizim ülkemiz. Neden böyle? İnsanlar vatanını sevmiyor mu? İngiliz ajanı mı da gidip sürekli mahkemeye veriyor senin kararlarını? Nedenini biliyorsunuz söylemeye gerek yok. Çünkü ülkemizde adalet yok! En önemli nokta ise “Laik Demokratik Hukuk Devleti” görünümünde olan fakat kafalarda kalın bir sünni İslam devleti görünümüyle ambalajlanmış içi boş bir posa.

Hazır laiklik tartışmaları ve anayasa konuşulurken bu konunun ne kadar önemli olduğunun anlaşılmasını istiyorum. Yukarıdaki aslında temelde basit olan “hak ve adalet” ikileminin temeli olan “Laik Demokratik Hukuk Devleti” anlayışına sahip anayasalarla garanti altına alınmıştır.

Siz eğer ki anayasanızdan “Laiklik” ilkesini çıkartırsanız dikkat edin; yukarıdaki hukuksal arayışların hiç bir tanesini gerçekleştiremezsiniz. Bunun ötesi AİHM kararlarına uymamaya kadar gider. Çünkü uluslararası benzer mahkemeler devletin kişilere karşı eşit mesafede olmasını ister ve demokrasi üzerinden haklarını korumaya çalışır. Zamanla demokrasi toplumundan uzaklaşıp mezhepsel din toplumunun bağnazlığına doğru yuvarlanırsınız.

Tarihte Osmanlı İmparatorluğu’nun veya Roma’nın veya başka büyük bir imparatorluğun uzun yıllar ayakta kalmasının sebebi dini, ırkı veyahutta tenin rengi değildir. Yerleştirilen “Adalet” sistemi insanların özgürce ticaret yapmasını ve yaşamalarını garanti altına almasını sağlamıştır. Avrupa’lı olan (aslen Alman) ve bir şekilde Osmanlı Devletinde köle olarak 3 yıl yaşayan Michael Heberer anılarında; Avrupa devletlerini kıyaslarken “Farklı dinden olanlara bile adaletli davranıldığı” konusunu bir çok kez dile getirir buna övgülerde bulunur ve “Niçin Avrupa toplumu böyle değil?” diye de medeniyet eksikliğini, mezhep savaşlarını sorgular. Modern devletin, çağdaşlaşmanın yönü adalet mekanizmasının bağımsız işlemesinde gizlidir. Günümüzde bunun övünülecek bir noktada olduğunu söyleyemiyor isek bunun suçlusu yönetim kadrolarıdır.

Yani yazıyı toparlarsak hala bir kesimin ısrarla laikliği dinsizlik olarak görmesi bir yana konunun özü demokrasi kültürünün kaybedilmesidir. Adı “Laik Demokratik Hukuk Devleti” olan bir ülkede “Sünni İslam” dayatmasına maruz kalıyor isek bunun olmadığı bir yerde nelere maruz kalacağız kim bilir?

Laik devlet yapısının geçmişte İmam Hatiplerin okuma hürriyetini kısıtlaması ve haksızlıklar yapması ise yönetenlerin kendi beceriksizliği ve kaprisleriyle ilgilidir. Nasıl ki İslami hoşgörüyü ve nefis kontrolünü Allah’a şükür Tayyip Erdoğan’dan veya Binali Yıldırım’dan öğrenmiyor ve bunları örnek kabul etmiyor isek “Laiklik” adına yapılanlarda örnek kabul edilmemelidir. Ülkemiz bu süreç içerisinde çok sıkıntı yaşayacağı ve beklediğim büyük bir iç karışıklığa yönelecek gibi duruyor. Bizim ise duracağımız yer adaletin yanı olacaktır elbette.

Bahsettiğim üç yazı boyunca ülkemizin adalet, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, kişisel hak ve eşitlik, din/ırk/mezhep bağımsızlığı vb. konularda örnekler ve raporlamalar ile durumunu ortaya koymaya çalıştık. Belkide cumhuriyet çok partili hayatı boyunca hiç bir zaman bu kadar kötü bir noktada olmamıştı.

Ülkeyi bırakın daha yaşanılabilir bir ülke yapmayı hızla alt taraflara sürükleyen, eleştiriden yoksun, adalet ve polis mekanizmasını kendi çıkarları için kullanan, bakanları hatta başbakanı bile kendi çıkarları için koltuğundan eden, basını susturan, gazetecileri tehdit eden bir hükümetin bağımsız bir anayasa hazırlayacağına inanmak çölde sopayla su aramaya benzeyecektir.

Ülkemiz elbetteki bağımsız ve sivil bir anayasa özlemi içerisindedir. Lakin bunun çalışmasını otokratik ülke yönetimi isteyen mezhepçi AKP hükümetinin yapamayacağı gün gibi ortadadır.

Saygılarımla…

Anayasa Hazırlıyor Birileri II

Arkadaşlar ben bu yazı dizisini yazıp bırakmıştım ( 1 yıl evvel). Bu sebeple bu yazıyı tekrar düzenleyip yeni çıkan raporlar ile beraber sunacağım. Başlayalım;

Bir önceki yazımızda dünyada basın özgürlüğü sıralamasında orta doğu seviyesinde bağımsız medya mensuplarımıza sahip olduğumuzu ve hızla çok daha aşağılara doğru indiğimizi anlatmıştım. Şimdi size benzer şekilde uluslararası yargı sıralamalarını ve adalet verilerini masaya yatıracağım.

Aslında bunları bir ara anlatmıştım galiba geçen sene ama üstünkörü geçmiştik. Burada temel alacağımız site http://worldjusticeproject.org/ adresi. Bu siteden dünyadaki bir çok ülke ile ilgili ayrıntılı yargı raporları alınabiliyor ve verilen raporlara göre değerlendirmeler yapılabiliyor. Biz hem geçen seneki hemde yeni çıkan rapor üzerinden konuşacağız.

Site ne yazık ki Türkçe değil. Ama zaten belirtilen şeyleri basitçe bile olsa anlayabiliyorsunuz. Buradan ayrıntılı ülke raporlarını indirebileceğiniz gibi malum biz Türkiye kısmı ile ilgileneceğiz.

Adsız

Basitçe tabloyu açıklarsak; Daire etrafında yargı ve etkileyecek/etkilenen şeyler bulunmakta. Size verilen puan ne kadar yüksek ise o kadar iyi durumdasınız demektir. Yani mümkün mertebe size içeride mor renk ile çizilen yargı çizelgesinin daireye yakın olması gerekmekte. Sizin mor daireniz ne kadar küçük ise siz adalet sistemi olarak olarak bir o kadar kötü ülkesiniz demektir.

Tabloya gelir isek görüldüğü gibi ülkemiz yaklaşık olarak doğu Avrupa ve Asya standartlarının bile altında bağımsız bir yargı indeksine sahip. Aşağıda vereceğimiz tablolar ile biraz daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Bunlar 2015 ve 2016 yılları için verilen Dünya Yargı sıralamalarımız;

sm2
2015 Yılı Türkiye Yargı İndeksi
Adsız1.jpg
2016 Yılı Türkiye Yargı İndeksi

Burada yine basitçe anlatırsak bizim ülkemizin puanı 0.46 gibi düşük bir değerden 0.43 değerine düşmüş olduğu görülüyor. Dünyadaki diğer ülkeler ile kıyaslanır ise 2015 yılında 102 ülke arasında 80. olmuşken 2016 yılında ise 113 ülke arasında 99. sırada kendimize yer ediniyoruz.

Bundan daha vahimi ise ayrıntılarda gizli. Çünkü ülkenin yaşanabilir bir yer olması için başta gelen mekanizma adalet olmak ile beraber başka bazı faktörlerde devreye girmekte.

Şöyle ki; Hemen dünya ve bölge sıralamalarımızın altında bahsettiğimiz bu faktörleri görmektesiniz. Bunlar sırasıyla hükümetin kısıtlamaları, yolsuzluğun engellenmesi, hükümetin açık olması, insan hakları, güvenlik ve düzen, düzenleyici uygulamalar, sivil yargı ve son olarak da adalet sistemi olarak isimlendirebiliriz.

2015 yılı raporlarını incelediğimizde ülkemiz hükümet baskıları, yolsuzluk ve temel insan hakları alanlarında büyük bir düşüş sergilerken, 2016 yılında “ben niçin diğer alanlarda da düşüş sergilemiyorum ki?” diyerek iç güvenlik ve düzenleyici önlemler alanında da büyük düşüş sergilemektedir.

Bu sıralamada en önemli maddeler (elbetteki hem demokrasi hem de yaşanabilir bir ülke olması adına); Birincisi İnsan Hakları, ikincisi Bağımsız Bir Adalet ve üçüncüsü de Hükümetin Gücünü Kullanmasıdır.

Batı Bizi Kıskaniyooer

Raporu burada çok uzun bir şekilde yorumlayabilirim aslında ama gerek görmüyorum. Önem arz eden son maddelerde gördüğünüz gibi 2016 raporlarında (113 ülke arasında) İnsan Haklarında dünyada 105. Hükümetin Gücünü Kullanarak Baskı uygulamasında 108. ve Bağımsız Yargı kısmında da 75. sırada bulunmaktayız.

Adsız12.jpg
2016 Yılı Türkiye Yargı İndeksi Alt Katagoriler

Bunların ayrıntılarını raporu incelerseniz görebilirsiniz. Fakat yine rapordan dikkat çeken noktalar şunlar;

Hükümetin gücünü kötüye kullanması ile ilgili;

  1. Hükümet gücünü kullanarak bağımsız bir denetim uygulamıyor (0,29 puan)
  2. Hükümet gücünü kullanarak kendisinin denetlenmesini engelliyor (0,23 puan)
  3. Hükümet resmi görevleri kötüye kullanıyor (0,27 puan)
  4. Yasama alanında yolsuzluk (0,27)
  5. Sivil kuruluşun/kişinin hükümeti denetlemesi (0,24)

İnsan Hakları ile ilgili;

  1. İfade özgürlüğü kısıtlanıyor (0,23 puan)
  2. Din özgürlüğü kısıtlanıyor (0,18 puan!!)
  3. Özel hayata saygı duyulmuyor (0,24 puan!!)
  4. Örgütlenme özgürlüğü kısıtlanıyor (0,26 puan)

Bağımsız Yargı ile ilgili;

  1. Zamanında ve doğru yargılama yapılmıyor (0,32 puan)
  2. Yargıda ayrımcılık yapılıyor (0,25 puan!!)
  3. Yargı sistemi hükümetten veya siyasetten bağımsız karar veremiyor (0,13!! puan yuh)

Batı Faşizmi Bırak Ki Biz Devam Ettirelim

Arkadaşlar gördüğünüz gibi zaten bildiğimiz şeyler de ısrarla ülkenin daha demokratik bir noktaya geldiğini savunan ve yargıda yapılan uygulamaları görmeyen/görmek istemeyen kişilere bu yazdıklarım çok iyi ve istatistiksel verilerdir.

Rapora göre ülkemiz, Brezilya, Kamboçya, Macaristan, Makedonya, Sırbistan, Nikaragua ve Uganda ile beraber en çok yargıda gerileme eğilimi gösteren ülkeler arasında.

Bunlardan en önemlisi sanırım Adaletin Bağımsızlığı ve İnsan Hakları. İnsan haklarında 113 ülke arasında 105. olan bir ülkenin vatandaşı olarak açıkçası geldiğimiz bu noktadan utanıyorum.

Ve yargı sistemine karışan, kendinin denetlenmesine müsaade etmeyen, din ve mezhep ayrımcılığı yapan, ifade özgürlüğünü/protesto eylemini şiddetle tehdit ile bastıran bir hükümet hangi hakla “Özgür Bir Anayasa” girişiminde bulunuyor? En çok oyu alıp iktidara oturmak farklı şeydir özgür ve sağlıklı bir devlet kurmak çok farklı şeydir.

Uzattık son kısımda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde verilen bazı kararların (yukarıda ki “İnsan Hakları” maddelerinde bahsettiğimiz bazı şeyleri) ülkemize nasıl uygulanmadığını anlatacağız.

Sonraki yazıya buradan

Hoşçakalın

Milliyetçilik ve Sığınmacılara Bakış Açısı

Son zamanlarda yazılı ve sosyal medyada sıkça konuşulan bir konu beni rahatsız etmekte. Takip ettiğim ve beğendiğim birkaç arkadaş yine beni rahatsız eden bu konu hakkında uyarılar ve yazılar kaleme almışlar sağ olsunlar.

İster Suriye iç savaşı sebebiyle ister Irak’ta güç çatışması veya IŞID terörü sebebiyle olsun Türkiye Sınırları son 4-5 yılda yol geçen hanına dönmüştü biliyorsunuz. AKP hükümeti sınırları kontrol etmekte zorlanmasının yanında büyük bir sorumluluk örneği göstererek savaştan veya terörden kaçan bu insanlara sınırlarımızı açmıştır. Lakin bu “zorunlu göç” dalgasının kontrolü ile alakalı ciddi organizasyon eksikliği ve elbette maddi sıkıntı ister istemez nispeten kısa bir süre içerisinde durumu arap saçına çevirmeye yetti.

İlk önce şunu söylememiz gerekmekte; AKP hükümeti ister bir çıkar için isterse gerçekten yardım etmek için olsun bana göre devletlere örnek insani bir davranışta bulunmuştur. Savaştan kaçan insanları neredeyse hiç bir devlet kabul etmez iken biraz mecburi de olsa yardım eli uzatılması alkışlanacak bir harekettir. Tabi bana göre bu alımların amacı ülke üzerinden göç dalgasıyla AB’nin sıkıştırılması ve ileriki dönemde göç edenlerin vatandaşlığa geçirilerek kullanılmasıdır.

85155-dunyayi-sarsan-o-fotograf-gazetelerin-mansetlerinde.jpg

Bu konu hakkında beni şüpheye düşündüren ilk bulgu ege kıyılarının insan kaçakçılarına bilerek açılması (ki boğulmaların sorumlusu bunlara izin veren hükümettir) ve AB’den imtiyaz koparma olarak bunun kullanılmasıdır. Keza AB’nin istenilen yapılmaz ise “Suriye’lilerin salınması” ile tehdit edilmesi bunu doğrulamaktadır.

Konuyu dağıtmayalım; ikinci bulgumuz ise bu zorunlu sığınmacıların vatandaşlığa geçmesidir. Vatandaşlık mevzusu, bunun kanundaki yeri, o kadar işsiz varken bu nedir vs. gibi konuları başka bir yazı da konuşmak istiyorum. Uzun girişimizin asıl konusu hükümetin muhtemelen kullanmak istediği (oy ve ucuz iş gücü) bu sığınmacılara karşı son zamanlarda özellikle “milliyetçi” eksene dayanarak yapılan saldırılardır. Bu sebeple önce kendisini milliyetçi olarak gören arkadaşlarımız için bunun tanımını yapalım o zaman;

Milliyetçilik; ulusal sınırlar içerisinde yaşayan yurttaşların insanca yaşaması için verilen savaşın adıdır. Milliyetçilik bir ırkın, dinin veya mezhebin üstünlüğü başkasının kafasına vura vura anlatarak bunun üstünden böbürlenmek ve birilerini aşağılama sanatı değildir. 

Ülkemizde yaşayan farklı ırktan olan ve bize sığınmış bu insanlara bazı hakların verilmemesi, verilmesi veya verilecek olması sığınmacıların suçu değildir. Hepimiz vatanımızı seviyoruz ve gelecek için daha yaşanır bir ülke istiyoruz. Bu doğrultuda yaşayıp çocuklarımızı böyle yetiştiriyoruz. Özellikle muhalefet kanadı AKP hükümetini mezhep ve din ayrımcılığı yapmak ile suçlarken benzer bir ırkçı düşünceyi telaffuz etmek doğru olacak mıdır?

suriyeli.jpg

Gelen sığınmacılara vatandaşlık verileceği söylentisi üzerine bile ırkçı açıklamaların bu denli yükselmesi toplumun ve milliyetçilik kavramının yeniden düşünülmesini gerektirmektedir. “Suriye’lileri istemiyoruz gitsinler!” falan da nereye gidecek adamlar? Zaten savaştan kaçarak gelmiş muhtemel yakınlarını veya ailesini kaybetmiş bu insanlar ne yapabilir? Hükümete kızarak Suriye’den gelen insanlara karşı saldırgan tavır takınmak bize ne kazandıracak? Bu gibi konuları sakin kafayla ve düzgün bir şekilde düşünmek gerekmektedir.

Bu saldırgan tutum bize tek şey kazandıracaktır; Yükselen ırkçılık sonucu Karşılıklı nefret!

Irkçılık toplumların içinde her zaman bulunan ve gizlice uykuya yatmış bir kabustur. Yavaş yavaş kendini göstermeye başlar ve yuvarlanan kar topu misali gittikçe büyür. Sonunda kontrol edilemeyen bu olgu kocaman bir iç karışıklık, ırk veya mezhep cinayetleri ile yaşanamaz bir devlet ortaya çıkartır. Orta doğu, Afrika, Güney Amerika ülkelerinde bir çok örneği bulunmaktadır.

Savaşı ülkelerinden kaçıp buraya gelen insanlar istemedi bunu unutmayalım. Bu sebeple milliyetçiliğimize sahip çıkma ile faşizm arasındaki ince çizgiye dikkat etmemiz gerekmektedir. Son günlerde bu tarz propaganda afişleri ve söylemlerine özellikle dikkat edilmelidir. Bana göre birileri iç karışıklık amacıyla bunu kullanmaktadır. Lütfen dikkatli olalım.

Saygılarımla

Yakın Siyasi Tarih X

Bir önceki yazı için buradan

DP dönemine devam etmeden evvel Cumhuriyet kuruluşundan sonra izlenen dış politika hareketlerini bilmemiz gerekmektedir. Dünyada politika ve değerlendirmeyi yapalım. Onları da kısaca özetlersek;

1) Kuruluştan itibaren dışarıya karşı savunma ve barış anlaşmaları imzalanarak bağımsız bir yapı kurulmaya çalışılıyor. Bu II.Dünya savaşında da devam etmektedir.

2) Dışarıdan gelebilecek askeri tehlikelere karşı adımlar atılmaya çalışılmıştır. Kuruluşun peşinden Yunanistan, Arnavutluk, Yugoslavya, Romanya ile dostluk/saldırmazlık anlaşmaları imzalandı. Doğuda İran, Irak, Afganistan ile yine benzer anlaşmalar yapıldı. İtalya’nın yayılmacı Akdeniz politikası sebebiyle aramız pek iyi değil. Sovyetler ile yine saldırmazlık imzalanıyor.

3) I.Dünya savaşının sonuçlarından bir tanesi çok sert barış yaptırımlarıdır. Osmanlıya dayatılan Sevr ve diğer kaybeden ülkelerin masaya yatırıldığı Versailles anlaşması oldukça ağırdır. Bu anlaşmaların ağırlığı sebebiyle ABD görüşmelerden çekilmiştir. Gerçekten onuru ve bağımsızlık ruhu olan ulusların bu dayatmaları kabul etmesi mümkün değildir. Osmanlı devletine piyango vurmuş Mustafa Kemal gibi mükemmel bir askerin yanında bir çok yeteneğe sahip bazı generaller yine ülkedeki İslami değerlerin korunması adına hareket eden bir çok yerel eli silah tutan çeteler, ağalar, hocalar vs. birlik olup peşi sıra milli mücadeleyi başlatarak imkansız bir savaşı kazanmışlardır. Burada söylemek gerekir ki eğer o dönem başlatılmasaydı Türk milleti mutlaka bir noktada isyan bayrağını açacaktı. Tıpkı İtalya veya Almanya’nın ayaklanıp II.Dünya savaşına girmesi gibi. Dayatılan ağır şartlara karşı yıldan yıla biriken kin ve özgürlük ruhu bu saydığımız bir çok ülkeyi II.Dünya savaşına sürüklemişti.

4) Anlattığımız bu anlaşmalar ayakta kalması askeri ve ekonomik olarak mucizelere/dış kuvvetlere kalan İtalya/Almanya gibi ülkelerde küresel buhranlar ile kızgın halk kitleleri yaratmış, bu durumu fırsat bilen faşist/otokratik diktatörler milliyetçilik/din eksenini kullanarak insanları peşlerinden sürüklemiştir. Yani Faşizm ve diktatörlük dönemi daha kuvvetli olarak başlamaktadır.

5) Saldırgan tutum takınan İtalyanlara karşı İngiltere ve Fransa ile yakınlaşılmıştır. Almanya ise günden güne patlayacak bombaya doğru gitmekteydi. Avrupa bu bombayı Rusya tarafına yönlendirmek için ilişkilerini soğutmaya çalıştı. Fakat Hitler Sovyetler ile 1939 yılında saldırmazlık anlaşması imzalayarak bu planı boşa çıkarttı.

6) Pek bilinmeyen bir şeyi söyleyelim. Türkiye savaş döneminde hiçbir şekilde katılmamak adına İngiltere-Fransa ile savunma anlaşması imzaladı. Amaç aslında bir Rus saldırısına karşı ülkeyi garantiye almaktı. Almanya Fransa’ya saldırınca bu devletler anlaşma gereği Türkiye’nin savaşa girmesini istediler. İsmet İnönü ise bunu istemediğinden tam tersine bahaneler üretmiş ve Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzalamıştır. 

20150731_172028

7) Hitler İsmet İnönü’ye Afrika ve Balkanlardaki bir çok yerden toprak vaat etse de savaşa girmesini sağlayamadı. İsmet İnönü beğenirsiniz beğenmezsiniz bu savaşa ülkeyi sokmayarak belkide en büyük siyasi hamlesini oynamıştır. 

8) Savaş bitimine doğru İngiltere ile temaslar kurulmaya başlanıyor. Fakat İngiltere savunma anlaşması şartlarına uymayan ve destek çıkmayan Türkiye’ye karşı oldukça soğuk davranıyor. Yine kritik bir başarı olarak gördüğümüz “savaşa girilmemesi”nin bir sonucu daha oluyor. Avrupa yeniden şekillendireceği yapıda Türkiye’yi bu tavrından dolayı dışlıyor ve oluşturulan yapıya almıyor.

9) Savaş bittikten sonra Sovyetler ile 1925 yılında imzalanan saldırmazlık anlaşmasını imzalamayacağını ve tekrar görüşülme talebini bu fırsatla değerlendirmek istiyor. Sınırdan toprak ve boğazlarda ortak savunma bunlardan bazılarıydı.

10) Avrupa’da savaş öncesi müttefiki olan İngiltere/Fransa ikilisine destek çıkmadığı için tek kalan İsmet İnönü savaş sonunu fırsata çevirmek isteyen Sovyet tehlikesine karşı tek kalmıştı. Bir nevi mecburiyetten dünyanın öbür ucundan kendisini Sovyetlere karşı tampon olarak gören ABD ile 12 Mart 1947 yılında hemde başkan Truman açıklamasıyla müttefiklik anlaşması imzaladı. (gördüğümüz gibi aslında seçeneği yok gibi ülkenin)

11) 1949 yılında ortak bir Avrupa savunma birliği olan NATO kuruldu. CEHAPE hükümeti buna katılmak istese de işte yazdığımız sebeplerden hep soğuk davranıldı. Ancak AP döneminde yani 1951 yılında istekleri doğrultusunda Güney Kore’ye asker gönderdiğimiz ve ülkemiz topraklarını ABD üslerine açtığımız zaman kabul edildik. Fakat bunları kabul eden başbakan Adnan MENDERES aslında ülkemize gelmiş geçmiş en büyük kazığı da iktidar hırsı yüzünden atmış oldu. İktisadi tarihimiz kısmında çok daha iyi anlayacaksınız arkadaşlar.

Bir sonraki yazı için buradan

Propaganda IV

Önceki yazı için buradan

İTALYA

Devam edelim yazı dizkimize. İtalya’dayız beyler. Gabriele D’Annuzio 1900 lerde yaşamış şair ve milliyetçi modern propagandistdir. Propagandalarında eski şaşalı Roma devletinin kuruluşuna atıflarda bulunmuştur. Yapılan başlıca şeyler şunlar;

*Mussolini bu arkadaşı temel alarak konuşmalarını faşizm eksenli bir zemine oturtmuştur. Roma ve Venedik’te ünlü “balkon” konuşmaları yapmıştır. Eskiye yönelik yapılan Versailles anlaşmasının yoksulluk, kötülük, haksızlık getirdiğini dile getiriyor. Konuşmalarında şair kişiliğini sergileyip askeri üniformalar ile görünmeyi tercih ediyor.

*1919-1922 arasında silahlanan İtalyan faşistler ülkelerindeki faşistleri vahşice katletmiştir. Yönetimi iyice ele geçiren faşistler afişlerde eski şaşalı Roma ordusunun geri geleceğini, dünyayı yeniden yöneteceklerini vs. söylüyorlar.

*Roma gelenekleri tekrar canlandırılıyor. Eskiden yaşamış insanlara anma günleri düzenleniyor, kıyafetler tasarlanıyor ve roma selamları veriliyor.

*Roma geçit törenleri düzenleniyor. Amaç eski günleri kendi çıkarları için kullanmaktır. Yani “atlarımız, biz nerelere hükmetmişiz babam” diyerek kendi dönemlerinde yine bunlara dönüleceğini söylüyorlar. Kendilerini eleştirenler ise vatan haini ve ajan olarak nitelendiriliyor.

*İktidara gelir gelmez bir generalini eğitim bakanı yapıyor ve müfredatı değiştiriyor. Eski dönem ağırlıklı, tarihi kahramanlıklara dayanan bir eğitime geçiliyor. Okullara faşist gençlik marşı söylenerek giriliyor. 1926’da okullarda okutulan 37 tarih kitabından 100 tanesi yasaklanıyor.

Mussolini ve Hitler

Ayrıca eğitimde;

4-8 yaş aralığı Dişi Kurdun Okulları

8-14 yaş aralığı Balilla Okulları (üniformalı)

14-18 yaş aralığı Avantquartis Okullarında (silahlı) eğitim görüyorlardı.

Bu çocuklardan başarılı olanlar yönetici sınıfına alınır, burs verilir veya iş imkanlarında desteklenirdi. (bildiğimiz günümüzün cemaat yapısı gibi aslında)

*Mussolinin hasta olduğunu gazate ve haberlerden yazmak yasaktı. Kitle iletişim araçları kontrol edilir ve sansürlenirdi.

*Propaganda konusunda Komple bir Almanya başarısı olmasa da yinede geçer not almışlardır.

İletişim Araçları

a) Sinema;

Sinema millileştirilmeyip sadece sansür uygulanmıştır. Buda etkili bir propagandayı engellemiştir.

b) Radyo;

Bütün radyolar kontrol altında. Kendi kara bölgelerinden çıkamadıkları halde sürekli zafer kazandıklarını halka söylemişlerdir. Gerçek uzmanları programlardan çekerek aslında alanında çalışmayan insanları sanki o alanın uzmanıymış gibi lanse etmişlerdir.( şair olan ekonomist yorumcusu, edebiyatçı tarihçi, din bilimci ise siyaset uzmanı olmuş yani). Alanı olmayan bu insanlar kişilere yanlış bilgiler vererek istedikleri hedef doğrultusunda halkı yönlendirmişlerdir. (işte bizim Mustafa Armağan’a tarihçi/uzman derler mesela anlatır “beni Vatikan arşivlerine almadılar” der. “Ulan sen kimsin vatikan arşivlerinde ne işin var” diye sormazlar ama)

c) Afiş-Broşür;

Ülkede sadece 50 bin yahudi yaşadığı halde inanılmaz bir ırkçı nefret oluşmaya başlıyor. Halk sürekli çalışmaya teşvik ediliyor. “Tarihimiz çalışmayla kuruldu, sizde sıra” deniliyor. İngilizler hakkında okullarında fuhuş yaptırıldığı, kadınlarının çirkin olduğu, erkeklerin traşlı ve homoseksüel olduğu vs. anlatıldı. Yenilgiler arttıkça köşeye sıkışan Mussolini son olarak “Almanlar’a itimatlarının arttığından dolayı geri çekildiklerini” söylemişlerdir. Fakat halk 1943 yılında artık propagandayı anlamış ve Almanlar’dan nefret etmeye başlamıştı.

Öldürülüp Asılan Mussolini

Savaşı kaybeden İtalya’dan kaçan Mussolini daha sonra yakalanıp vurularak idam edilmiş ve halkın görmesi için baş aşağıya asılmıştır.

Japonya

1904 yılında küçük kiraz ağacı ülkesi olan Japonlar Rusya’yı yenmişti. Bundan dolayı müttefik devletlerin kankası konumundaydı. Elbette sadece bu savaş sebep değildi. 50 milyon nüfuslu Japonya batılı ülkeler için çok güzel bir pazar yeriydi. Ne güzel getirip mallarını satan batılılar bu yeni pazardan mutlu mesut geçinirken işler 20 yılda tersine dönmeye başladı. Japonlar kendi sanayi devrimlerini gerçekleştirip, kendi işçisini ucuza çalıştırıp bu sefer pazar yerini batıya taşıyıverdi!

Batılılar “ne oluyor anuna koyim ne güzel biz satıyorduk ulan” deseler de Japonların bu hamlesine sinirlenmekten başka bir şey yapamadılar. Hele 1930 yılında Amerika ve Avrupa’da patlayan ekonomik buhran üstüne gelen ucuz iş gücüyle üretilen Japon mallarına karşı iyice ayar olmuşlar ve Japonya’ya ambargo uygulamışlardı.

Japonlar eski toplumdu kafası çalışan, kültürüne ve geleneğine bağlı bir ülke olan bu adamlar mal değildi yani öyle. Sanayi devrimini hızla yaparak yerli malına ulaşılmıştı da bir sorun vardı dayı. Yerli sanayiyi besleyecek olan demir ve kömür kaynakları Çin’deydi. Çin’de politik ve ekonomik olarak batılıların elindeydi yani şimdiki gibiydi işte. Ha birde not ekleyelim Çin’in dünyanın en güçlü ulusu ilan eden arkadaşlara gelsin. Çin elbette bu nüfusu ve üretim gücüyle ciddiye alınması gereken bir ülkedir. Lakin, bu gücün kimin elinde olduğunun iyi belirlenmesi gerekiyor. Güç özgürce çalışan, vergi veren, üreten ve bu üretimi ile insan gibi yaşayıp diğer devletlere göz dağı veren Çin’li insanlarda mıdır yoksa bu nüfus ve üretim potansiyelini eline geçiren batılı yani yabancı şirketlerinin midir? Çin’liler gelecekleri için mi çalışıyor yoksa birilerinin kölesi midirler? Cevap net olarak ortadadır. 1900’lü yıllardan beri kendi özgürlüğünü eline alamamış olan Çin toplumu bana göre kendi yaşamı için başkaldırdığı zaman dünya ekonomisi çatırdayacak ve kapitalizm çökecektir. Neyse lan nereden nereye geldik.

Japon İmparatoru Hirohito

İşte batının elinde olan Çin ekonomisine Japonya’nın ihtiyacı vardı. Japonya bir şeyler yapmalıydı ama ne yapacaktı?

1931’de Makden’de Mançurya demir yolu havaya uçurulmuştu. Bu saldırının Çin’liler tarafından yapıldığını öne süren Japonya savaş ilan ederek saldırdı. Aslında yıllar sonra bu saldırıyı yapanın Japon ordusu olduğu ortaya çıkmıştır (kendi halkına, askerine, birlik veya binasına saldırmanın savaş çıkartmak veya bahane üretmek için hükümetler tarafından sıkça kullanıldığına tarihte tanık olunmuştur. Önemli olan bu tanıklıklardan ders çıkartmaktır)(en kısası bizim Hakan Fidanın ses kayıtlarında ortaya çıkan “Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim. Türkiye’ye 8 füze attırıp savaş çıkartırım” cümleleridir yani dinleyene anlayana)

Müttefikler bir ordusu olmayan, küçük köylerde yaşayan radyosuz, eğitimsiz yani bildiğin mal gibi topluma propagandayı düzgün yapamadılar tabi. Afiş mafiş atıldı onuda okuyamıyor adam ne yapacak. Durum böyle olunca resim falan yapıldı saçma sapan. Neyse devam edelim Japonya’dan arkadaşlar. Toplum yapısı bizimkilere benziyor hafiften;

*Kutsal kökenleri olan yöneticiler ile dünya yönetimine talipti Japonya. Daha çok dinsel öğeler kullanılırdı. Halk bu dinsel öğelerin yarımıyla ve yeryüzünün ilk insan imparatorunun peşinden gelen çocuklarıyla yönetiliyordu. Arkada ise politik oyunlar ve siyaset vardı elbette.

*1930’larda bu yolu izleyen Japon Hükümeti silahlı kuvvetlerin bir organı haline gelmişti.

*1935’te general Sadao Haraki eğitim bakanı oldu. Haliyle eğitim vatanın kutsallığı, kahramanlıklar, imparatorun üstünlüğü, bireyin önemsizliği vs. anlatılan bir sisteme çevrildi.

*1939’a kadar üniversite görevlileri en etkili üniversiteler tarafından seçilirken artık General Sadao tarafından seçilmeye başlandı.

* Radyolarda sadakat, bağlılık ve itaat, “silahlı kuvvetlerimiz neden güçlü?”, “Tek Güç Japonya” vs. tarzı yayınlar ve programlar yapılıyordu.

* Çin’lilere asıl düşmanın batılılar olduğu propagandası yapılıyordu elbette.

* Japonlar yaptıkları bu şeyleri propaganda olarak kabul etmiyorlardı. Onlara göre bu düşünce savaşıydı. Batılılardan daha üstün bir ruha sahip olduklarına, kutsal topraklarda yaşadıklarına ve imparatorunda güneş tanrısının soyundan geldiğine inanıyorlardı. Bushido (şövalyelik) ve propaganda beraber yürümezdi (hassiktirin lan)

Japon Ordusu

* Japonlar toplumsal olarak demokrasiyi, hükümet kurmayı, birey haklarını, birey ve konuşma özgürlüğünü vs. hiç bir şeyden haberdar değildi. (bizde hala böyledir) Eski çağlardan beri uysal, söz dinleyen ve sorunsuz itaat eden bir halka sahiptiler. Bu sebeple oligarşik bir yönetime her zaman açıktılar.

a) Gazete;

Kağıt sıkıntısı bahane edilerek muhalefet gazeteler kapatılmış, sansür ekibi kurulmuştur (İtalya ve Almanyadaki gibi)

b) Miting;

Miting düzenlenmesi bu toplumda da haliyle etkili olmuştu. Batılılar dinsiz gösterilmiş ayrıca barbar, gangster, mafya, hırsız vb. şekilde oldukları anlatılmıştır.

c) Sinema;

Bu alanda çok başarısızlar. Bazı belgesel filmler çekiyorlar işte kahramanca ölen asker, sakat askere aşık olan kız tarzı.

d) Slogan;

Çok ünlü bir sloganları var; “Ortak Mutluluk Dünyasında Büyük Doğu Asya”. Yine broşürler atılmış işte alem yapan İngilizler falan..

e) Radyo;

Aynısı arkadaşlar. Zaferler abartılmış sürekli. Amerika donanmasının Pearl Harbor savaşında yokedildiğini söylediler. Elbette habire kazanırken 1942’de Tokyo bombalanınca şoke olmuşlar ehehe. Amerikalıların masum sivilleri öldürdüğü söylendi. Hmm başka ele geçirilemez dedikleri ABD ele geçirince “zaten çok önemli yerler değildi ya” tarzı yorumlar yaptılar. Her yol var yani bu işte

f) Broşür;

Aslında ABD ile mücadele edilmiştir daha çok. Broşür okunması yasaklanmıştır. ABD bunun üzerine bombalayacakları yerlerin listesini atmaya başladı. Halkta bombayı yememek için gizlice bunları okuyordu (vay mnkym).

Artık savaşın sonlarında her şey ortaya çıkmaya başladı. Son olarak ABD askerlerinin bütün kadınlara tecavüz edeceği, bütün erkekleri öldüreceği söylendi. Japon halkı yinede teslim olmuyordu. Teslim olmaktansa ölmeyi yeğliyorlardı. Japonya’da Hitler veya Mussolini tarzı bir lider yoktu. Bu sebeple Nazizm propagandası burada çok fazla etkili olmadı. Savaşı kaybetseler de teslim olmayı kabul etmeyen Japonya’ya atılan iki atom bombası direnci kırdı. Halk Japon İmparatoru’nun sesini radyoda duyunca savaşı bıraktı.

Atom Bombasından Sonra Nagasaki 500m Güney

İmparator Hirohito ayrıca kendisinin tanrısal özellikte olmadığını söyledi ve ülkeyi demokratik bir yapıya geçirmesi için ABD’ye teslim etti. ABD bu tarihten itibaren Japonya’nın garantörü olmuştur. Yani Japonya’nın ordusu yoktur arkadaşlar.

Ya geçen sahile bir abi geldi “Türkiye ve Japonya beraber 2023’te Rusya’ya savaş açacak” dedi. Anlatıyor da anlatıyor. En son orduları birleştirip Japonları doğudan sokunca “abi bir hususu kaçırmışsın yalnız” dedim. Heyecanla “nedir?” dedi. Bende “Japonya’nın ordusu yok ki” dedim. Bu afalladı tabi. “ya” dedi “bizde burada konuşuyoruz bir şeyler biliyorsunuz diye arkadaşım nasıl olmaz koskoca Japonya’nın ordusu yok olur mu yahu bak sakın bir yerde söyleme üniversite mezunusun cahil zannederler” dedi. Ne diyim geçende birisi Timur’a “İranlı aslında o” dedi ehehe

Neyse arkadaşlar bilmeyenler için söyleyelim; II.Dünya Savaşından sonra Almanya ve Japonya’nın ordu kurması yasaklandı. Almanya’nın garantörü Avrupa devletleri, Japonya’nın garantörü de ABD oldu. Yani savunmasını bu devletler sağlayacak. Boşuna yani “Japonlar saldırsa” veya “çinliler boş değil mnakoyarlar ABD’nin” geyiklerine girmeyin. Japonya ABD’nin artık arka bahçesidir. Çin’de sanayisidir. Görün artık şunları ya sinirlendirmeyin lan beni.. Devam edecek diğer ülkelerle efendim..

Sonraki yazı için buradan

Milliyetçilik

Bir önceki yazımızla arayı soğutmadan milliyetçilik ile ilgili bir yazı yazmak istedim. Siyaseten hırpalanan diğer bazı kavramlar gibi milliyetçilik aslında nedir? Kimler aslında milliyetçi olur? Milliyetçiliğin sınırlarını ülkemizde kimler belirler? Bu ve benzeri konuları masaya yatıracağız. Aslında, ara ara yatırdığımız masada daha derinlere ineceğiz belkide.

Milliyetçilik ve benzeri bir çok kavra ülkemizde farklı dallarıyla gelişmiştir biliyorsunuz. Türkçülük, turancılık, atatürk milliyetçiliği, ulus devlet düşüncesi vb. bir çok dal ile bağlantılıdır aslında. Dünyada da benzer düşünce sistemlerini kendi vatanları için savunanlar yine bildiğimiz gibi resmi tarih olarak verirsek 1789 yılı fransız devrimiyle başlamıştır. Bu tarihten itibaren geçen 150 yılda toplumlardan bazıları bu milliyetçilik akımına sarılarak kendi ulus devletlerini kurmuşlar, özgürlükleri için mücadele vermişler ve büyük savaşlar yapmışlardır. Hep belirttiğimiz ezilen insanların baş kaldırısının yanında bu milliyetçi uyanışların etkisi göz ardı edilemez.

Zamanla bu milliyetçilik kavramının sınırları değişmiştir. Kimisi bu kavramı kendi din ve mezhebi dahilinde, kimisi kendi dili dahilinde ve çoğunlukla kimiside kendi ırkı dahilinde tekrar şekillendirmiştir. Fransız devriminden önce milliyetçilik akımları var mıydı peki? Elbetteki vardı. Lakin, dediğimiz gibi içine kattığınız değerler değişti, neyin milliyetçiliğe girip neyin girmediği de bir tartışma konusu oldu.

Yalnız milliyetçiliğin farklı değerlerden esinlenerek yeniden şekillendirmesi farklı bir şeydir, ırkçılık, kafatasçılık, din ve mezhep ayrımcılığı yaparak bunu “milliyetçilik” adıyla ortaya atılması farklı bir şeydir. 1800’lerde değişen ve özgürlük/hak arayışına giren ezilmiş halk tabakasının örgütlenmek için başvurduğu milliyetçilik anlayışının değiştirilerek bir karşı devrim aracı olarak kullanıldığını görüyoruz. Günümüz modern yönetici sınıfı 1789 devrimiyle haklı bir uyanış içinde kendi özgürlüklerini arayan insanların milliyetçi duygularını kullanarak, kendilerinin ve sermaye çevrelerinin çıkarları doğrultusunda hareket ederek örgütlenmeler sağlamışlar, seçimler kazanmışlar ve kandırılarak savaşlara sürüklenmişlerdir.

Tarihteki en büyük utanç manzaralarından birisi, yine benzer milliyetçilik akımı adı altında kandırılan ve yanlış yönlendirilen alman halkının ikinci dünya savaşı sırasında yahudi insanlara yaptığı soykırımdır. Sadece yahudilere değil, kendi ırkından olup sakatlananlara, özürlülere, sakat doğanlara ve bir çok yazmadığımız sebepten bütün “kendinden” olmayanlara yapılan bu soykırımı insanların akıllarından silmek kolay olmayacaktır.

Ülkemizde ise milliyetçilik akımlarının gelişimi bir hitler faşizmine gitmeden, genel eksende türkçülük üzerinden başlamıştır. 1900 lü yıllarda yavaş yavaş gelişen ve şekillenen akım İttihat ve Terakki kadrolarıyla zirveye ulaşmıştır diyebiliriz. Vatan sever ve korkusuz insanlardan oluşan bu grup, kendi düşünce felsefesi doğrultusunda doğru yanlış eylemlerde bulunmuşlar (konu dışı olduğu için pek ayrıntıya giriyorum), dünya savaşında ve milli mücadelede de etkili rol oynamışlardır. Günümüzde bazı kesimin oldukça karaladığı bir grup olsalar da, ben kendilerinin vatan ve millet sevgilerinden şüphe etmemekle beraber attıkları yanlış adımlardan ders çıkarılması gerektiğini düşünüyorum.

Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber “turancılık” akımının engellendiğini, daha doğrusu bu tanımın farklı bir “türkçülük” tanımına çevrildiğini görüyoruz. Bunun önderliğini de yine eski turancılardan Ziya Gökalp yapmıştır zaten. Zaman ilerledikçe, yukarıda da belirttiğimiz gibi dünyada ırkçı ve faşist liderlerin yönetim kademelerinde yükselmesi ve ikinci dünya savaşının başlangıcına gelinmesiyle bu anlayış biraz daha rağbet göresine yol açmıştır. Tabi bu palazlanma, ikinci dünya savaşının bitimiyle beraber biraz Amerika ve İngilterenin de itelemesiyle ülkedeki turan ve türkçü insanların tutuklanmasına ve yargılanmasına yol açmıştır.

Buraya bir çentik atalım. 1944 yılında günümüz MHP teşkilatınında kurucusu Alparslan Türkeşin’de bulunduğu sanıklar türkçü-turancı düşüncelerinden dolayı yargılanıp tutuklandılar hatta işkence gördüler. İçlerinde mesela Nihal Atsız gibi “ırkçı söylemleri” olan insanların yanında kim var ise yargılandı.

Daha sonra 1950’lerde ülkemiz artan Rus tehlikesine karşı Nato ve Amerikan tarafına doğru iyice yönelince, 10 yıl önce kendilerini “siz türkçülük ve turancılık yapıyorsunuz” diyerek yargılayan adamların yanlarına geçerek anti-komunizm safının karşısında yer aldılar! Aslında alınmasında sorun yoktu. Sorun yanlarında yer aldıkları kişilerin savunulan “özgür ve tam bağımsız ülke” sıfatlarını ne kadar taşıdığıydı.

Değişen dünya düzeninde kapitalizmin en büyük korkusu 1970 yılında Uğur Mumcu’nun yazdığı gibi “milliyetçi uyanışlar”dır. Bu sebeple ilk yapacakları iş ülkedeki milliyetçi ve dindar kesimi ele geçirmeye çalışmaktır. MHP’li ve milliyetçi kanadından olan arkadaşlar kızmasın ama Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının doğru yanlış fikirleri sebebiyle, 1944’te Amerika ve İngiltere baskısıyla mahkemeye çıkartılıp işkence görmesi ve tutuklanmasından sonra yaşananlar bana garip gelmektedir. Aslında garip değildir, çünkü hepsi planlanmış programlanış hamlelerdir. Vatansever ve milliyetçi liderlerin tespit edildikten sonra kullanılması da ilk defa yapılamaktadır. Alparslan Türkeş daha sonra Orduya geri alınmış, harp okulundan mezun olmuş, Amerika ve Avrupa’da eğitimler görmüş bir insandır. İşte, ülkemizdeki MHP daha doğrusu milliyetçi teşkilatımızın aslında Amerikan destekli olmasının asıl sebebi bence budur.

Ülkedeki milliyetçi grubun sırtını belki Amerika’ya vererek yaşatılmaya çalışılmasına da şaşırmamak gerekmektedir. Sovyetler birliğinin de sol adı altında faaliyetlerini kabul etmek gerekiyor. Ha sonra neler oldu? Orduyu, devleti ve milliyetçi kesimi ele geçiren ve artık söyleyelim kullanan Amerika ve saz arkadaşları, onları asıl tehlikenin “komünizm” olduğunu salık verdiler. Belki bir tehdit olarak gösterilse bile ülkemizin dini, kültürü ve geçmişi göz önüne alındığında hiç bir zaman komünist bir devlet olamayacağını söylemek zor olmasa gerek. Peki yaratılan bu düşmana karşı; bir yanda (haydi komünistleri ayıralım) bütün gerçek Atatürkçülerin, devrimcilerin, aydınların bu torbaya atılıp damgalanacağını tahmin edebiliyor musunuz? Ediyorsunuz, çünkü başka ülkelerde de benzer şeyler yapıldı.

1960-80 arası yaratılan sahte komünizm akımlarında sağ-sol diyerek ellerine silah verilen gençler öldürüldü. Bunların sebeplerini bilen ve ülkeyi yavaş yavaş kemiren kapitalizm yandaşları ise zengin oldu. Ülkemizde, şu an AKP karşısında olan ve vatan severliğinden şüphe duymayacağım insanlara sormak istiyorum; Bizim, yani “kurtçu” veya “anarşist” diyerek öldürülen insanların cesetlerine basarak zengin olan bu insanların neden arkasında durdunuz? Demirel ve ailesinin zenginleşmesini, bakanların yolsuzluk ihalelerini, mafya ve şiddet olaylarını göremediniz mi?

Süleyman Demirel’e ağız dolusu küfür eden arkadaşlarımıza bu yılları da hatırlatmak gerekiyor sanki. Suçlamak değil demek istediğimiz, ama doğrusuyla bunları analiz edip gelecekte yapacaklarımıza karar vermeliyiz. Geçmişte atılan yanlış adımları değerlendirip, ilerde bu adımları tekrar atmamalıyız.

Arkadaşlarımla geçen günlerde yaptığım güzel bir tartışma ortamı yazıyı yazma sebebim. İstiyorum ki, milliyetçilik dediğimiz zaman bunu bir etnik temele oturtmadan yapalım. Tartışılması, konuşulası gereken konu kimin kürt, kimin laz, kimin abaza veya kimin türk olduğu değildir. Milliyetçiliği, milli değerlerimizin sömürülmesinde aramamız gerekiyor. Satılan, hor görülen, eşşek gibi çalıştırılan, öldürülen, dövülen, hakkı verilmeyen insanların hepsi bizim insanımız. Hırsızlığa uğramış insana “sen nerelisin” denmez, öldürülen masum çocuğa “sen hangi millettensin” diye sorulmaz. Bir kişinin hakkı yeniyorsa, o adamın hangi dili konuştuğunun, hangi ırktan olduğunun veya hangi dinden olduğunun bir önemi var mıdır? İşte bizim sahiplenmemiz gereken milliyetçilik anlayışı bu milliyetçilik anlayışı olmalıdır.

Kapitalizm dediğimiz düzenin soygunlarını ve sömürülerini örtmek için kullandığı yöntem işte bu sebeple ırk, mezhep ve din ayrımına dayanmaktadır. Sömürülen insanların konuşması gereken şey kendilerinin nasıl soyulduğu, yolsuzluklar, ihalelerle yaratılan haksız kazançlar, üç kuruşa satılan devlet şirketleri, köprüleri, yolları vs. olmalıdır. Fakat, milliyetçilik/dindarlık/atatürkçülük/solculuk gibi kavramların içi bilerek boşaltıldığı için bunlar adına ataya çalıştığınız adımlar hep akıllara başka şeyler getirecektir. Milliyetçilik faşistlik, dindarlık yobazlık, solculuk anarşistlikle beraber anılmaya başlanmıştır.

Yazının sonunu yine Uğur MUMCU’dan alıntı yaparak kapatmak istiyorum;

“Milliyetçilik, tarih boyunca üzerinde en çok söz edilen kavramlardan birisidir. Siyasal ve ekonomik gelişmeler yeni aşamalara doğru tırmanırken, kimlerin milliyetçi oldukları gün geçtikçe daha da önem kazanmaktadır. Çünkü “kaderde, tasada, kıvançta” ortak olması gereken insanların yaşam kaderleri başka başka koşullarla oluşmaktadır. Bir ülkede kırk bin köy yolsuz, okulsuz ve ışıksızsa, insanlar hastane kapılarında kıvrana kıvrana ölüyorsa, işçiler batı ülkelerinin ışıklı kentlerinde sokak süpürüyorsa, kimlerin milliyetçi oldukları çok ama çok önemlidir.

Milliyetçilik, ulusal sınırlar içerisinde yaşayan yurttaşların insanca yaşaması için verilen savaşın adıdır. Yoksa, sömürücü toprak ağalarıyla, yabancı şirketlerin, kafataslarında seçim sandığı taşıyan siyasetçilerle Mıgırdıç Şellefyanların ve Konya müftülerinin düzeni değildir. Çünkü sömürücülerin milliyeti olmaz. Onlar için önemli olan sadece ve sadece sınıfsal ve kişisel çıkarlardır.

Kapitalizm gerçek bir enternasyonalizmdir. Bugün dünya ekonomisi uluslararası sermaye örgütlerine bağlıdır. Avrupa ekonomisi bile şirket payları yoluyla Amerikan kapitalizminin eline geçmiştir. Bir dolar ya da mark krizinin bütün dünya ekonomilerini etkilediği bir siyasal dönemde, kapitalizmin gerçek gücünü çok yakından izlemek gerekir. Bu gücün, milliyetçi değil enternasyonal bir dayanışma yarattığı, bir ekonomik olgu olarak kabul edilmektedir. Asıl kökü dışarıda olanlar, uluslararası sermayeden güç alan siyasal çevre ve örgütlerdir, demek gerekir.

Milliyetçilik, ülkesinin halkını iç ve dış sömürücülerin ahtapot kollarından kurtarmak isteyenlerin ülküsüdür. Halkçılık ise, milliyetçiliğin toplusal yönünü belirler. Milliyetçi olmayan bir halkçı olamaz. Ancak, halkçı olmayan bir milliyetçiliğinde söz konusu olmaması gerekir. Halkçı olmayan bir milliyetçilik, sadece bir siyasi dolandırıcılık konusudur ve adı da “faşizm”dir!

Halk, birçoklarının sandığı gibi marksizmin bir kavramı değildir. Marksizm, sınıf kavramına dayanır. Halk, marksizmde bir anlam taşımaz, çünkü bir sınıfı tanımlamamaktadır. Halk, ulusal kurtuluş savaşlarının terminolojisinin ürünüdür. Halkçılık, dış sömürüye dayanan  bir düzende, milliyetçiliğin dayandığı sosyal düzendir.

İç ve dış sermaye çevrelerinin egemenliğini savunanlar, imam sarığını seçim sandıklarına sarıp siyaset meydanlarına çıkanlar, yabancı petrol şirketlerinin savunuculuğunu yapanlar, hiç milliyetçi olabilirler mi? Bu uluslar arası sermayenin açık pazarında, yabancı sermaye işportacılığı yapanlar, hiç milliyetçi olabilirler mi?

Böyle bir düzende yaşıyoruz işte. Milliyetçi düşmanlarının milliyetçi, Atatürk düşmanlarının Atatürkçü, halk düşmanlarının halkçı sayıldığı bir ülkede gerçek milliyetçilere düşen görev, korkmadan, yılmadan, usanmadan Türk halkının çıkarlarını savunmaktır. Bu memleket, yabancı sermaye uşaklarının, din sömürücülerinin, siyaset demirbaşlarının değil; Türk halkınındır. Milliyetçilik ise sömürgecilerin değil, Mustafa Kemal devrimcilerinin bayrağıdır.

Ortam, 20 Eylül 1971″