“Gel Bakalım Yukarı” Diyor Babam

Giresun’un Espiye ilçesindeyiz. Orta okula yeni başlamışım, şimdiye 6.sınıflar denk sanırım. Aralığın başı falan galiba, bir yağmur yağıyor peh yani. Önümü kapatarak yaptığım kamuflaja destek oluyor allahtan gizlediğim şeye. Hani 10 gün geçirmişim dile kolay. Ama işte o gün yine evden hızlıca çıkıp okula giderken babam beliriyor santral penceresinden. Mümkün değil belirmez ama beliriyor adam iyimi. İçimden şanssızlığıma lanet ederken, babam yukardan “okula mı oğlum” diyor. Kafa sallıyorum, gidicem hemen bıraksa hızla. Tabii yılların kurdu adam “o önündeki leke ney?” diyor. Sanki yokmuş, bilmiyormuşum gibi “ne lekesi?” diyorum. “gel bakalım yukarı” diyor babam.

Merdivenlerden yukarı çıkıyorum ama ayaklar gitmiyor. Karakoldan içeri giriyorum. Dışarıda ki yağmur yüzünden ıslanmışım şemsiyeye rağmen. Birinci kat, ikinci kat… Babamı, odasının girişinde buluyorum. Askerler meraklanmış kenarlardan kafaları uzatmışlar. Santralci, yazıcı, posta bana bakıyorlar. Anlıyorum durumu tabii. “yanıma yaklaş bakayım” diyor babam. Yaklaşıyorum yavaşça. Montumu kenara çekiyor ve ceketimin önünde ki boydan boya dolgu verniği dökülmüş ceketimi, kravatımı ve gömleğimi ortaya çıkartıyor.

Bundan 10 gün evvelinde el işi dersinde başıma gelen bir kaza aslında bu. El işi dersinde iki arkadaş ki kendisinin babası marangozdu sanırım, beraber kibritten ev yapalım diyoruz. Evi karton temele oturttuktan sonra, tek tek kibrit çöplerini kah uzun, kah paralel efendime söyleyeyim kah keserek güzelce yapıştırıyoruz. Süper bir çalışma bu yani. Mühendis olacağım buradan belliymiş lan benim. Neyse, arkadaşın aklına babasının tahtalara sürdüğü dolgu verniği geliyor. Bunu sürersek hem cilalı bir görüntüye kavuşacağız, hem uzun ömürlü olacak. Boğaza villa yapıyoruz ya anasını satayım, bu ballandıra ballandıra anlatınca, fikri kabul ediyorum. Getiriyor öğle arasında verniği. Ben sırada otururken kutuyu tutuyorum. Arkadaşım, süreceğimiz kartonu tutuyor. Bal kıvamında bir şey bu. Arkadaşım bu kadar yeter deyip çekiyor kartı altından. Hıyarın çekmesiyle, bal kıvamındaki vernik üzerime dökülüyor tabi. Kravat, gömlek, ceket ve pantolona bile dökülüyor. Yıkıyoruz çıkmıyor, sabunluyoruz çıkmıyor. Tuzluyoruz yok, ulan çamaşır suyu tiner döksek beyazlıcak. İşte böyle böyle eve söylemeden gidip gelişlerim başlıyor. 10 gün bu. Hızla elbiseyi çıkartıp geri giymek maharet ister öyle demeyin.

Ve mont aralandığında gerçek ortaya çıkıyor. Babamdan yediğim tokat ile dönüyorum etrafımda birde hafif tekme vuruyor arkama “yürü git eve” diyor. Ben ağlaya ağlaya eve gidiyorum. Aslında hayatım boyunca babamdan yediğim tek tokat bu. Ha bir kere lisedeyken kızıp kolumdan iteleyerek git buradan demişti. Genelde bu dayak işlerini anneme bırakır, geriden gelip “hanım ne gerek var yavrumuza ekereke” diyerek sarılıp okşardı.

Neyse eve koşarak gidişim, annemin hışımla kapıyı açışı. Bana acımasını ve eve gelişimi hayali hatırlıyorum. Annemden de bir kafa kol beklerken, telefonla babamı arıyor. Babam eve geliyor çabucak. “Koskoca komutanım lan ben…”, “bir komutanın oğlu böyle yapar ise..”, “kaymakamlık, öğretmenlik yapıyoruz burada hanım..” diye bir kaç sert giriş cümlelerinden sonra beni ağlarken görüyor salonda. Üzülmüş olmalı ki olayın aslını öğrenmek istiyor. Anlatıyorum, “siz kızmayın diye sakladım” diyorum. Bu sefer babam “koskoca komutanın oğlu gerekirse en iyi okul ceketini gömleğini giyer alırız oğlum nedir ki sıkma canını”. “koskoca” yı özellikle bastırması güzeldir babamın. Mutlu bir aile tablosu tekrar yaratılırken babam işe, ben elbise ceket almaya çarşıya gidiyorum asker abiyle.

Anımızdan da anlaşılacağı üzere konumuz genel itibariyle aslında çocuğa dayak meselesi. Dayak atılmalı mı? Atılmamalı mı? Çocuk yetiştirirken nasıl davranmalıyız?

Bunlarla ilgili birçok kitap ve araştırma yazısı var biliyorsunuz. Toplumlarda, genelde çocuk yetiştirme davranışları kendi atalarına benzer şekilde yapılıyor. Yani anne veya baba, çocukken dayak yiyerek büyüyorlar ise genelde çocuklarını da buna benzer bir şekilde yetiştiriyor. Bu döngü zamanla kırılıyor haliyle. Özellikle eğitimle ilişkilendirilmese de, köy yerlerinde çocukların daha çok dövüldüğü bir gerçek. Aslında buna başvurmalarının en önemli sebebi, bildikleri başka bir eğitim şeklinin olmaması yine büyük oranda.

Keza karşı görüş ve kutupta olanların çocukları da öyle çok farklı büyümüyorlar. Genelde Ceza/ödül sisteminde ele alınan bu yetiştirme tarzında, eğer ebeveynler kontrolü çocuklarına kaptırırlar ise daha kötü yetiştirme örneklerine şahit oluyoruz.

Ben bir aile hekimi olmadığım için fazla derine girmeden gördüklerimle söyleyebilirim ki dayak yemeyen çocuklar ilerde hayatta daha başarılı olurken, dayak yiyenler daha çekinceli tavırlar sergileyebiliyorlar cesaret bakımından. Bunun yanında, hayattan daha çok beklentileri oluyor sanki rahat büyüyenlerin. Daha çok istekle büyüyorlar, modaydı, bardı eğlenceydi beklenti fazla olunca maddi güç yok ise ailede de zor yani.

Ben zaten yapı olarak dayaktı şiddetti fazla yakın şeylerden yana olmadığım için çocuğum olsa nasıl yetiştirirdim bilmiyorum. Ama dövmezdim herhalde. Lakin, kesin olarak sıkı kurallar içerisinde büyütmek ve ceza uygulamasını kesinlikle yapmak zorunda olduğumu biliyorum.

Anneme eskiden kızardım, üniversite zamanlarımda. Zamanla onun yaşantısını değerlendirip iyi bir anne olduğunu anladım. İnsan olabileceği kadar ebeveyn oluyor zaten. Onlar kendi ebeveynlerinden, biz kendi ebeveynlerimizden, çocuklarımız da sanırım bizden daha iyi birer anne veya baba olacaklar hayatta.

Bu yerden haberleri bile yoktur ama; buradan anneme ve babama, yine benden sonra daha rahat bir çocukluk geçiren kardeşime selamlarımı yolluyorum. İyi ki varsınız sizleri çok seviyorum…