Yakın İktisadi Tarih II

Bir önceki yazıya buradan

Savaş Yılları 1908-1923

1) Osmanlı devleti toplumsal, iktisadi ve ekonomik olarak dış ithalata bağımlı yarı sömürge bir sistem içerisinde debelenmekteydi. Eski defterleri çok karıştırmayayım ilk dış borcun alınmasından sonra geçen kısa sürede emperyalizmin kucağına oturmakta gecikmedi.

2) Peki ilk dış borcu almadan veya aldıktan sonra baştaki padişahların hepsi dümbük müydü de bunları göremedi ve ülkeyi iflasa götürdü? Hayır elbetteki değildi. Dünya gerçekleşen sanayi hamlelerini yapamadıkları için gerekli iktisadi yatırımları sonuçsuz kaldı.

3) Milliyetçi ayaklanmalar, dış borcun hızla artması ve sonrasında iflas ile beraber Diyun-u Umumiye’nin kurulması ülkenin yarı sömürge sistemden kurtulmasını engellemiştir. Sürekli bahsedilen bir şey var biliyorsunuz. II.Abdülhamit’in Osmanlı Devletinin dış borçlarını ödediği, okullar açtığı, fabrikalar yaptırdığı falan filan anlatılıyor. Bir çok kez yine söylediğim gibi bu yaratılan Osmanlı ütopyasının hayal ürünü şeyleridir. II.Abdülhamit Yakın Siyasi Tarihte belirttiğim gibi milliyetçi akımları engelleyerek çok uluslu olan Osmanlı Devletinin dağılmasını engellemeye çalışıyor. Elbette bunun için sansürü, ajanları, baskıyı vs. kullanıyor gerçi hangi hükümet kullanmıyor ki değil mi? İktisadi olarak alınan dış borçların “faizlerinin” ödenemediği 1881 yılında yine padişah olan kendisidir. Özellikle dağılma sürecini görüp ithalata dayalı ekonomik buhranı iyi bildiğinden bazı iktisadi atılımlar yapmaya çalışmış fakat elini kolunu bağlayan dış borç miktarı, ordunun düzensizliği, iç isyanlar, kaçırılan sanayi hareketleri yüzünden ülkenin emperyalist sermaye için tam bir pazar oluşturması (yani ithal ürünün ucuza gelmesi) gibi bir çok etken sebebiyle çıkış yolu bulamıyor. Ekonomik olarak bağımsızlığın kaybedilmesi (1881 iktisadi iflas) sadece ölümü uzatan adımlar oluyor.

4) Ülkedeki büyük burjuva sınıfını oluşturan ermeni/yahudi/rum kesimi dış ticaretin hakimi konumundalar. Daha az olan müslüman kesim küçük esnaf kıvamında. Yani ekonomik sarsıntı ilk önce müslüman ve türk kesimi etkiliyor çünkü bunlar emekçi (köylü veya asker). Hani atıyor ya arkadaşımız “ecdadı osmanlının ekonomisi” falan diye işte o ekonominin temeli yine bu sözleri söyleyenlerin diliyle “ermeni dölü” veya “yahudi siyonist mihraklar” tarafından yönetilmekte. İnsanlar cumhuriyet kurulduktan sonra ülkeden giden ve mallarını gömen/saklayan bu insanların hazinelerini yıllarca aramıştır. Elbette insanımız “nereden geliyor bu ermenilerin, yahudilerin veya rumların altınları” diye sormamıştır. Buradan geliyor işte; işverenler tüccarlar bu kısımdan oluşuyor.

altın-gömüleri.gif

5) Peki türk esnaf gerizekalı da ondan mı ticaretle uğraşmamış? Hayır salak değil. Bunu da bir çok kez tarih yazılarımız da dile getirdim arkadaşlar. Eğer sebebini merak ediyorsanız tarih yazılarında Fatih Devrini okumanız gerekiyor. Kısaca Fatih çok kuvvetlenen vezirinin kendisi için ve krallığı için tabii büyük tehlikesini fark etti. Bu sebeple çıkarttığı yasalar ve yönetim sistemiyle beraber “Türk” soyundan kişilerin devlette yüksek kademelere gelmesine ve ticaret ile uğraşıp zenginleşmesine nüfus sahibi olmasına engel olmaya çalıştı. Peşinden gelenler de bunu destekledi. Bu kişiler böylece çok nüfus sahibi olsalar da gavur soyundan geldiklerinden padişahlığı tehdit etmeyecekti. Fakat zamanla devleti ve ticareti ele geçirdiler. Türkler daha doğrusu müslümanlar küçük esnaflık veya köylülükle olmadı askerlik yaparak yaşar oldular.

6) Selanik, İzmir, İstanbul gibi büyük metropollerden iç kesimler ile iletişim rezalet boyuttaydı. Anadolu’dan İstanbul’a buğday sevkiyatı, New York’tan sevkiyata göre %75 daha pahalıya geliyordu!

7) Bunu düzeltmeye çalışan ve iktisadi programlar geliştiren padişahlar ise emperyalizmin elinden kurtulamıyorlardı. Çünkü hem padişahlığın korunması hem de borçsuz ve özgür bir ülke yapılması bu konjektürde artık mümkün değildi. (etnik köken ve din ayrımından dolayı). Dış borçlara (elbette ithalat sayesinde) sokulan Osmanlı devletinin iktisadi yapısı ele geçirildikten sonra topraklarına, madenlerine falan el koyuyorlar sürekli. Bu el koymalar 1881 yılından hemen biraz önce başlayıp bütün bir II.Abdülhamit dönemi boyunca devam etmiştir. Örnek vermek gerekirse borçlardan dolayı Fransa 1881’de Tunus’u, İngiltere ise Mısır’ı 1882’de işgal etti.

8) İttihatçılar padişaha hem meclis için hem de daha çok bu ekonomik özgür ülke için karşı geliyorlardı aslında. Fakat II.Abdülhamid’in devrilmesinden sonra bile bu ekonomik politikaları gerçekleştirememişlerdir.

9) Dış borcu ipotek altında olmasından dolayı bu ekonomik hamleler ancak I.Dünya Savaşında gerçekleştirilmeye çalışıldı. Bunuda Yakın Tarih kısmında anlattım.

10) Özetlersek 1908-1914 arasında Osmanlı devleti; tarıma dayalı (verimsiz), son derece geri sanayi ve dış ticarete bağımlı bir yapıdaydı.

11) Büyük kentlerin beslenme ve diğer ihtiyaçları büyük oranda ithalat ile sağlanıyordu (Çünkü daha ucuzdu. Hani siz şimdi sığır alıyorsunuz ya Arjantin’den hah işte o zamanda benzerdi). Madeni, yolları, rayları, limanları, haberleşmesi, iktisadi yaşamı, şirketleri vs. bir çok alan zaten ya yabancıların tamamen elinde yada büyük bir kısmına sahiplerdi. Yetişmiş nitelikli insan yok ve her şey ithal ediliyor.

osmanli.jpg

12) 1915 yılında 255 sanayi kuruluşu vardı ve bunlar son derece geriydi. Madem öyle istatistikleri verelim. 1908 yılında yani II.Abdülhamid zamanında yerli şirket yüzdesi %3 (üç) iken! 1918 yılında hızla yerli şirketleşme kanunları ve teşvikleri çıkartılıyor ve yerli şirket yüzdesi %38 civarına getiriliyor.

13) 1913’te toplam üretimin %83,5 ve 1915’te yine toplam üretimin %82,3’lük kısmı gıda ve dokuma sanayisiydi.

14) Bu kadar dokuma oranına rağmen dikkatli okuyun lütfen; pamuk dokuması ülke ihtiyacının %9,5 ve pamuk ipliği ise ülke ihtiyacının %20,5’luk kısmını ancak karşılayabiliyordu. Geriye kalan kısım diğer ülkelerden ithal ediliyordu. Yani ülkenin %82’si dokumacılık yapıyor, ondan ürettiğin senin %10-15’lik kısmına ancak yetiyor! Varın siz hesap edin durumu.

15) Savaş yıllarında memur maaşları %50 düşürülüyor. Anadolu’da ticaret yapan tüccar/ağalar kara borsa sayesinde savaş zamanı zenginleşiyorlar. Anadolu’nun fakir erkekleri cephelerde ölürken arkada kalan ağlar/tüccarlar/çeteler halkın kalanlarını ele geçiriyor. Feodalite dediğimiz toprak ağalığı savaşlarda böylece daha da keskinleşiyor.

16) Eyyy koca kafalı insanoğlu! Savaşlarda çığırtkanlık yapanların şirketleriyle ticaret yaparak daha çok zengin olduğunu hala görmez misin? Ölenlerin fakir köylü garibanlar olduğunu bilmez misin? Bilmiyorsan öğren artık, biliyorsan ve hala konuşuyorsan sen de bu ticaretin ya içerisindesin yada geri zekalısın git öl mal oranı azalsın birazcık.

Sonraki yazı için buradan

Reklamlar

Ermeni Soykırımı

Aslında bu olayı derinlemesine anlatmak istiyorum yazılarımla ama okumuyor kardeşim kimse. Kısa ve öz yazayım bari. Malum kısa bir süre önce yine zaferden zafere koştuk ülke olarak. Olay şundan ibaret aslında. Gelin gelin korkmayın ya en fazla bakış açınız genişler;

Geçmişte Ermeniler ile ilişkilerimizde biliyorsunuz istenmeyen olaylar yaşandı. 1870’li yıllara kadar uzanan (II.Abdülhamit yani) bir iç karışıklığın aktörlerinden Ermeniler. Öyle böyle oldu diye anlatmayalım. Türkiye cumhuriyeti kurduktan sonra Ermenileri tehcir etti. Yani “al taşınır mallarını haydi nereye gidersen git abisi” dedi. Bazıları saklandı veya bazı bölgede yaşayanlara dokunulmadı.

Zamanla Ermeniler bu tehcir olayını siyasi arenada soykırım suçu olarak kullanmaya başladılar. Özellikle göç ederek büyük ülkelerde lobi faaliyetlerini sürdüren bazıları 1950’li yıllarda başlamak üzere yıllarca bunu dile getirdiler. Bizim ülkemizi yönetenler bunlara pek kulak asmadı. Sallamadı daha doğrusu. Yıllar geçtikçe yurt dışındaki insanlar bu olayın doğru olup olmadığına bakmaksızın (tarihi verilerle elbette) soykırım olduğunu kabul ettiler. Artık bu o kadar sıradanlaştı ki bunun aksini söylemek “Türk kalın kafalılığı” olarak yorumlanmaya başlandı. Türkiye devlet olarak tarihin araştırılmasını istedi tabi bu sürecin sonlarında. Fakat Ermeni devleti ve ayakları buna yanaşmadı. Bizim taraf kızdı “eeeh kabul ederseniz edin biiiiz Türk milletiyiz müslümanız lan” diye böyle atarlandı falan.

Ermenilerin bu araştırmayı istememesinin sebepleri belli aslında. Birincisi böyle bir araştırmaya girildiğinde istemedikleri bir sonuçla karşılaşabilirler (ki muhtemelen karşılaşacaklar). İkincisi ise buna gerek duymamaları artık. Yani uluslararası camiada zaten “Ermeni soykırımı” tabiri resmen soykırım olarak tanınmakta. Aslında askeri ve ekonomik stratejik ortağımız ABD ve İsrail bu soykırımın olmadığını söyleyen lobi faaliyetlerini bizden yana kullanmışlardı. Başta İsrail olmak üzere herkese kafa tutmaya başlayınca haşmetlü hükümetimiz desteklerini çektiler (Özellikle ünlü one minüts olayından sonra ve elbette Filistin davası da var). Aşağıda “Ermeni Soykırımını” resmi olarak kabul eden ülkeleri görebilirsiniz. Koyu yeşil olan ülkeler resmen, açık yeşil olan ülkeler ise kısmen (muhtemelen çok yakın zamanda) soykırımı tanıdılar.

Ne diyorduk hah soykırımı tanımayan ülkeler ise şu an sanırım 4 tane. İlki İsrail ki uzaklaştıkları için faaliyetlerini çektiklerini söylemiştim. İkincisi kankamız Azerbaycan. Üçüncü ve dördüncü ülkeler ise Birleşik Krallık ve Danimarka. Son ikisi soykırım değil ama katliam olarak tanımlıyor.

Yani efendim neymiş? Biletinizi alıp gidebileceğiniz hemen hemen bütün medeni dünya devletleri için “Ermeni Soykırımı” resmen tanınmış olup bunlar ile ilgili anma etkinlikleri ve taziyeler yapılmaktadır. Kafayı kumdan çıkarttık mı arkadaşlar? Devam edelim..

Fransa ve İsviçre gibi bazı ülkeler olayı daha da ileri götürüp aslında yasada olamayacak bir şekilde “Ermeni soykırımı yoktur demek suçtur” yasasını parlamentolarından çıkartıverdiler. Tamamen siyasal bir yasa çıktığından, kesin bir davayla tasdik edilmemiş bir soykırım olayını inkarın resmen suç olduğu gibi saçma sapan bir şey oluştu. Siyasi manevraların usta ismi Doğu Perinçek ayağa doğru açılan bu gollük ortayı rövaşata ile bitirerek tarihteki yerini aldı.

Hemen gidip “Bu bir emperyalist yalandır” deyip kendisine dava açılmasını istedi. Haliyle mahkum edilince koşarak AİHM’ne davayı taşıdı. Zaten usulen yanlış olan dava da temyiz falan suçu düşürerek verilen kararı “Düşünce Özgürlüğüne Aykırı” olduğu için bozdu.

Bakın tekrar söyleyelim malum okuduğunu anlama bakımından zayıf ülkemiz yazımızın sonucuna geldik çünkü. “Ermeni soykırımı yoktur demek Düşünce Özgürlüğüne Aykırıdır. Çünkü ortada kesinleşmiş bir yargı kararı yoktur” dedi. “Ermeni soykırımı yoktur” demedi yani. Açıkladı ki “Yahudi soykırımı uluslar mahkemesinde görüşülen resmi bir davayla görüldü, resmen suçlu oldukları belgeler ile kesinleşti. Yahudi Soykırımı ile bu olay aynı kefede değerlendirilemez” diyerek ekleme yaptı. Perinçek ise zaten kazanması gereken bir davayı kazanarak birazda reklamını yaptı.

Peki ne değişti? Bir şey değişmedi e benim güzel arkadaşlarım kardeşlerim. Neden hemen sağa sola ayar vererek olayı farklı noktalara getiriyorsunuz. Avrupa ve diğer büyük ülkeler bunu zaten resmen kabul ettiler. Geç kalındı ama çok değil. Çalışmalar ile belki aklanırız bilemiyorum. Fakat bir iki kuşak artık kanıksadı bu olayı yabancı milletlerden. Buna 30-40 yıl evvel girişecektik ne yazık.

Benim fikrim olmadığı yönünde (Dünyada ki Soykırım tanımlamasına göre ise var diyebiliriz). Savunmalarımızı “onlarda bunu öldürdü biz bir şey diyor muyuz?” veya “biz Cezayir’de neler yaptılar çok iyi biliyoruuuuz akıllı ol Fransa” gibi kahveci kabadayısı gibi yapan liderlerimiz varken üstte söylediğim şeylerin aklanmasını başaramayız tabi. Saygılarımla arkadaşlar

Memleketimden İnsan Manzaraları

Evet arkadaşlar geçen hafta yani daha doğrusu ağustos ortası gibi uzun zamandır gitmediğim memleketime gittim. 1 Haftada sıkılıp geri dönmekle beraber zamanla daha bir alışıyor insan memleketine 🙂

Şimdi hemen “yahu arkadaş insan hiç memleketine alışır mı asıl gurbete alışamaz” demeyin. Benim için memleketim gurbet oldu hayatımda. Pek arkadaşım yoktur yani işte basket falan oynamışızdır yada ne bileyim çocukluktan yazdan kalma arkadaşlarımızdır. Onlarda evlenmiş yada göç etmiş gitmiş pek bir alakam kalmamış artık. Neden yokum peki memlekette. Malumunuz baba mesleği dolayısıyla ülkemizin güzide sınırlarında geçen bir ömür ve büyüyünce iş güç çevresinin başka odaklara kayması aslında.

20150816_154152
Tütün Salaçları Hacıköyün Vazgeçilmezidir

Efendim memleketim aslen iki tane benim. Bir tanede işte iki şehirde. Birincisi anne tarafının yaşadığı nüfusu her geçen gün azalan Gümüşhacıköy şehri ile nüfusu her geçen gün çok hızlı bir şekilde artan baba tarafının şehri Merzifon. Arası 15 km falan şehirlerin çok yakınlar yani. Gümüşhacıköy’e kısaca Hacıköy denmektedir. Nüfusu 10 bin civarındadır ama çok azalıyor artık fazla itibar etmeyin. Merzifon’a kısaca bir şey denmemektedir ve nüfusu sanırım 60 bin civarındadır.

İlk etap Gümüşhacıköy’deki tarihi yapıları gezeyim dedim. Gerçi tarihi yapıda yok ama giriş yapalım hadi yani gezi severler yeni şehirleri merak edenler yazıyı okuyabilirler. Yok ben Antalya’nın maviliklerine bozca adanın yeşilliklerine giricem diyorsanız başka yere geçin. Burası Anadolu şehri olarak anılmakta tam olarak. Amasya’ya gidip resimler çekemedim ama ilk fırsatta oraya da gidip resimleri çekerim. Gerçi orada baya var zaten yapı falan. Sonbaharda yine gideceğim muhtemelen gidebilirim müzelere falan.

20150816_151627_HDR

Ne diyorduk hah Gümüşhacıköy diyorduk. Efendim Gümüşhacıköy şehri yöredeki bazı önemli ticaret merkezlerinden bir tanesiymiş eskiden. İlk Roma’lılar yerleşmiş ve onun üstüne şehir kurulmuş. Hacı Ahmed Çelebi’den dolayı şehre Hacıköy denmiş. Hemen güney bölgesinde bulunan Gümüş köyündeki maden dolayısıyla ismi sonradan Gümüşhacıköy olarak kalmış. Gümüş yöresinin resimlerini çekemedim artık yine sonbaharda çekip koyarım oradaki medrese ve kiliseden bozma camiyi.

20150816_151727

Buranın en büyük yapısı merkezde bulunan tarihi bedesteni arkadaşlar. Bedesten 4 kapıya sahip olmakla beraber tarihi süreçte onarımlar görmüş. Tepesindeki saat kulesi de 1900’lü yıllarda yapılmış ama onarım görüp tekrar inşa edilmiş. Köprülü Mehmed Paşa tarafından yapılan kervansaray ile bedesten baya rağbet görmüş.

Bedesten tarihte ipekyolunun geçtiği güzergahlardan bir tanesi olduğunu göstermekte elbette. Cumhuriyet döneminden sonra ilçe içerisinde yaşayan bir çok tüccar Ermeni’de bunun bir kanıtı. Fakat zamanla bu vatandaşlarımız büyük şehirlere göç etmişler veya öncesinde sürülmüşler ne yazık ki  Ben bir tane pideci amcayı tanıyordum ama oda gitmiş yoksa resmini çekecektim ne yapalım artık. Görüldüğü gibi Ermeni tehcirinde bu bölgedekilerden bazıları kurtulmuş. Merzifon’daki durum ise daha karanlık gibi ayrıntılı bilmiyorum ama neredeyse hiç ermeni yok artık.

20150816_151618

Bedesten şu anda dükkan ve çaycılara hizmet etmektedir. Birde içerisine giren motorlu araçlara küfür eden yöre sakinlerinden oluşmaktadır. Arkası hemen ekin pazarı olup eski kervansarayın olduğu yerdir ve ne yazık ki yıkılmıştır.

Etrafında küçük aralarda yani dükkanlar ve çay ocakları ile oldukça da sevimlidir aslında. Bedestenin boyu sanırım 80 metre civarı olmalı eni ise resimdeki kadar işte.

20150816_151552

Burası sanki tarihte hiç değişmemiş gibi duruyor gerçekten. Benim çocukluğum ve eskiden olanlarda aynısını diyor. Sanayileşme veya büyüme olmadığı için neredeyse bozulma bakımından bir değişim yaşanmamış. Tabii buralarda muhtemelen Ermeni zanaatkarlar da bulunmaktaydı. Doğdukları topraklardan gitmek zor olmalı.

20150816_151707

Yazı çok uzun olması diye iki bölüm yapayım Hacıköy dosyasını. Tarihi Köprülü Mehmed Paşa camisi ve parktan resimler ile bitirelim. Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan