Sebastiao Salgado

Güney Amerikalı ünlü fotoğrafçı (resim değil) Sebastiao Salgado abimizi ne zamandır küçük yerimde anlatmak istiyordum. Yakın tarihin en büyük fotoğrafçılarından olan sanatçımızı biraz daha yakından tanıyalım.

Asıl adı Sebastiao Ribeiro Salgado Junior (ki babasının adı) dünyaya gözlerini 1944 yılında, Brezilya’da babasının çiftliğinde gözlerini açıyor. Çocukluğu büyük çayırlarda at koşturmayla veya hayvan sürülerini bir yerden bir yere götürmeyle geçiyor. Yaklaşık 30 ailenin yaşadığı çiftliğin sahibi babası olsa da her ailenin kendine ait toprağının olduğundan bahsediyor. Kimsenin zengin olmadığı kimsenin de fakirlik çekmediği yaşam tarzı ileride ki düşüncelerini de etkilemiş olmalı. 15 yaşındayken küçük kasabasını terk edip büyük şehre lise okumak için geliyor. Babası çiftçilik veya avukatlık yapmasını istese de Salgado’nun gönlünde yatan meslek ekonomi olacak.

1956-61 arasında görevde kalan Brezilya Devlet Başkanı Juscelino Kubitschek büyük bir atılım gerçekleştiriyor. Araba fabrikalarının kurulması, yeni sanayi ve zirai yatırımların yapılması, farklı iş kollarının ülke ekonomisine kazandırılmasıyla beraber ülke gençleri bu oluşuma katılmak istiyorlar. Başkanın 1960 yılında kurduğu şehir Brasilia başkent yapılıp (hala başkenttir) ülke atağa kalkıyor. Salgado üniversitelerde yeni açılan iktisat bölümlerine inanılmaz bir istek duyduğunu belirtiyor. Üniversiteye yazıldığında ise ileride eşi olacak olan Leila’ya aşık oluyor.

Komünist Mi Olalım? Yani Dinsiz? Brezilya Dinine Sahip Çık!

Endüstrileşme ile beraber birçok gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi insanlar ihtiyaç dahilinde şehirlere akın etmeye başlıyor. Salgado çarpık kentleşme, sınıfların oluşumu ve toplumsal eşitsizlikleri yerinde gözlemliyor. Haliyle birçok gelişmekte olan ülkelerde yaşan şey yani 1964 askeri darbesi ile hayatlar alt üst oluyor. Faşist askeri cunta (elbetteki ABD ve CIA destekli) ülkeyi dönem içinde yükselmeye başlayan devrim rüzgarından korumak ile görevlendiriliyor. Yani klasik bahane; “Gomunizm geliyor! Dinsiz mi olalım? Karılarımızı mı paylaşalım?”

Brezilya’da yaşanan faşizm rüzgarı o denli kuvvetli ki askeri cunta 1985 yılına kadar iktidarı elinde tutuyor. Elbette bu süre zarfında yer üstü ve altı zenginliklerin yabancı şirketlere satıldığını, sesini çıkartanın “komünist” ilan edildiği, tutuklanmaların, işkencelerin, ABD kamplarında eğitilmiş faşist Brezilya Komandoları’nın at koşturduğu yıllar. Bu davranış dolayısıyla ülkenin aydın kesimi gösteriler ve eylemlerle askeri cuntayı protesto ediyor. Salgado elbetteki bu gösterilere katılan ve aktif rol alan öğrencilerden. Üniversiteyi 1967 yılında bitiren Salgado artık ülkede durmanın tehlikeli olduğunu anlayıp akademik kariyer yapmak ve ortalık sakinleşene kadar korunmak amacıyla eşiyle beraber Fransa’ya gidiyor. Ailesini ve diğer kardeşlerini ise ancak 11 yıl sonra görebilecek.

Fransa’da faşist rejimden kaçan insanlara bir yandan yardım edip bir yandan geçinmeye çalışan aile Dünya’da süregelen (özellikle askeri diktatörlüklere) yönetimlere karşı çalışmalar yapıyorlar. Mücadele için ne yapabileceklerini düşünen ikili eğitimlerini “düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerek Sovyetler Birliği’nde devam ettirmeye karar veriyorlar. Prag’da eşi Leila’nın amcasının arkadaşı ile görüştüklerinde ise (kendisi Brezilya Komünist Partisi kurucusu) Sovyetler Birliği macerasından vazgeçiyorlar. Parti başkanı “Sovyetler Birliği’ni unutun. Burada her şey bitti. Bürokrasi iktidarı halktan aldı. Geri dönün ve gidip sığınmacılara yardım edin” diyor.

“Bütün diktatörlükler geleceksiz bir rejimdir. İster faşizm, ister Nazizm, ister Sovyetler Birliği’nin amacından sapmış komünizmi olsun, hiç bir rejim ayakta kalamamıştır. Sanki doğal bir düzen, gerçekliği daha onurlu bir yazgıya doğru götüren daha yüce bir şey var gibi. Adaletin her şeye rağmen var olduğunun bir kanıtıdır bu.”  

İktisat alanında yüksek lisansını 1971 yılında bitirdikten sonra ise Londra’da ki Uluslararası Kahve Örgütü’nden iş teklifi alıyor. Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası ile beraber çalışıp görev icabı az gelişmiş ülkelere seyahatler yapmaya başlıyor. Seyahatlerinde eşinin küçük hediyesini de beraberinde götürüyor tabi: fotoğraf makinesini! Gittiği yerlerin fotoğraflarını çekip incelerken gerçekte yapması gereken işin bu olduğunu hissediyor. Karısı ile beraber işlerinden 1973 yılında ayrılıp fotoğrafçılık hayatına adım atıyorlar.

0314IL_FT_TRI_05-web.jpg

Paris’in ünlü kafelerinde kahvesini yudumlarken Afrika’da ilk gittiği yer olan Ruanda’da gördüklerini anımsıyor;

“Ruanda’da Uluslararası Kahve Örgütü için çalışırken plantasyonların o berbat sıcağı altında, yalın ayak günde on iki saat çalışıp mahvolan işçiler görmüştüm. Sosyal güvenlikleri yoktu ve maaşları doğru düzgün evlerde yaşamalarına, kendilerine bakmalarına ve çocuklarını eğitmelerine yetmiyordu. En az Avrupalı işçiler kadar çalışıyorlardı ama emeklerinin ürününün bir değeri yoktu ve ürettikleri şeyler yok pahasına ihraç ediliyordu. Sanki kahve içmemiz için onlar bize para ödüyor, sağlıklarını, rahatlarını ve bütün temel ihtiyaçlarını bizim için feda ediyorlar gibiydi. Omuzlarımda devasa bir ekonomik adaletsizliğin yükünü hissettim. Leila ve ben dünyanın ikiye bölündüğünü anlamıştık: bir yanda, her şeye sahip olanlar için özgürlük, diğer yanda hiçbir şeyi olmayanlar için tam bir mahrumiyet. Fotoğraflarım aracılığıyla, bu çağrıya karşılık verebilecek kadar gelişmiş Avrupalılara işte bu onurlu ve sömürülen dünyayı göstermek istedim.”

Fotoğrafçılık Yılları Başlıyor

Salgado yaşamı boyunca Dünyanın birçok yerindeki bir çok olayı gözlemlemiş daha doğrusu objektifine almış. Belgesel fotoğrafçısı olarak adlandırılan eserleri hiç kimsenin ulaşamadığı bir anlam ile üretilmiş. Gördüğü olayları eğitimini aldığı ekonominin değer yargılarıyla irdelemiş. Kendisinin de bir dönem içinde bulunduğu “Vahşi Kapitalizm” çarkları arasında kalmış olan canlıların yaşam için verdiği mücadeleyi kendi içinde anlamlandırmış. Başkalarınında bunu anlaması en büyük isteği.

LRAINER-0406-SALT.jpg

“İnsanlar bana çok güzel yoksul insan fotoğrafları çekiyorsun dediklerinde aslında onlar hiçbir şey anlamamışlardır.”

Projeler için gidip gördüklerini fotoğraflayan Salgado ilk olarak Afrika’yı inceler. Daha sonra Avrupa ve özellikle Güney Amerikayı dolaşır. 1980’lerin sonrası ise kendisini dünya çapında ünlü hale getirecek olan Workers (İşçiler) isimli çalışmasını yayınlar. Neredeyse 7 yıl ve 23 ülkede yaptığı çekimler muazzam ses getirir. Endüstriyel devrimin ve küreselleşmenin çoğu insanın temel sosyal haklarından mahrum kalması demek olduğunu tam anlamıyla fark eder. 

larger.jpg

“Bir madenciler ordusu mu bu, dağı tırmanan? Firavunlar zamanında piramitleri kuran işçilerin bir görüntüsü mü? Bir karınca ordusu mu yoksa?”

Daha sonraki dönemde ise Migrations (Göç) isimli çalışmasına devam edecektir. 35 ülkede yaptığı çalışmalardan sonra ise yüreği daha fazla dayanamaz. Ruhunun hastalandığını ve insanlığını unuttuğunu fark eder. Bedeni zayıf düşüp elden ayaktan kesilir. Uzun bir süre bu bunalımından kurtulamadığı için çalışamaz. Ancak dönüşünü bazı ruhsal hastalar gibi doğayla bütünleşerek yapacak ve doğduğu toprakların tekrar ağaçlandırılmasında çalışarak hayata yeniden tutunacaktır. Yeryüzü Enstitüsü adını verdikleri oluşumda 10 yıla yakın çalışma yaparak 2,5 milyon ağaç diker ve milli park kurulmasına yardımcı olur. Çorak toprakların yeniden yeşermesi ve doğanın tekrar zafer kazanmasının mutluluğu her şeye bedeldir.

sebastiao-salgado-sudan-1985.jpg

“Migration’ı bitirdiğimde gördüğüm şey insanoğlunun çok güçlü, çok acımasız ve çok saldırgan olmaya başladığıydı, hastalandım.”

Bu moral destek ile tekrar kamerasını eline alıp Genesis Projesi için Charles Darwin’in ayak izlerini takip ederek Galapagos adasına gider. Çalışması 8 yıl ve 32 ülkeyi kapsarken Dünyanın en ücra köşelerini kamerasına alır.

Salgado’yu diğer fotoğrafçılardan ayıran en büyük özelliği sanırım çektiği fotoğraftaki olaylarda kendisini bulmasıdır. Daha doğrusu onun ile empati kurmayı başarıp sevincini, korkusunu, dehşetini, açlığını, acısını ve işte her ne ise gördüğü bir bütün olmasıdır. Ve anı o kadar iyi bir şekilde yakalıyor ki siz de ister istemez fotoğraftaki insanın bahsettiğimiz duygularını benliğinizde hissediyorsunuz.

mostra.jpg

“Ben onlara hayatım hakkında bir şeyler anlatıyorum ve onlar da kendilerininki hakkında bir şeyler anlatıyorlar, fotoğrafların kendisi buz dağının görünen sadece küçük bir kısmı.”

Mesela ilk kez Galapagos adasına fotoğraf çekmeye gittiği zaman “Oraya gittiğimde Darwin’i anlamaya çalıştım. Meraklı bir kaplumbağaya baktım. Fotoğraf çekmek için ayağa kalktım kaplumbağa utanıp benden uzaklaşmaya başladı. Ben de dizlerimin üzerine çöküp omuzlarımı alçaltmaya çalıştım. Onlarla aynı seviyeye gelene kadar onları fotoğraflamama izin vermediler. O an itibariyle anladım ki, diğer türlere de kendime duyduğum gibi saygı duymam çok önemli. Sonuçta fotoğrafladığım şey bir canlı. diye düşünmüş.

Salgado hiç bir zaman ucuz vahşet fotoğrafçılarından olmamıştır. “Fotoğrafı çekilen” olmuş ki onu daha iyi tanımak için yeterli kültür birikimi ile de bunları değerlendirmiştir. Bunun için geniş entellektüel seviyede bilgi birikimine sahip olmanın önemini kavradığından çok okumuş ve çokta gezmiştir.

Peki, bu adamı değerli yapan şeylerden bir tanesi sadece fotoğraf mıdır? Elbetteki hayır. Proje kapsamında yardım çalışmaları yürüterek Brezilya’daki topraksız köylülere binlerce dönüm arazinin geri alınıp hediye edilmesine ön ayak olmuştur.

salgado-sahel-1984-boy-and-dog.jpg

“Umudum, birey, grup veya toplum olarak milenyumun eşiğinde zor durumdaki insanların acılarına son vermemiz.”

Brezilya’da ki maden işçileri, petrol çıkarma kuyularında cehennem yerine dönen bölgeler, açlığın ve katliamın kol gezdiği ülkelerde susuz/aç kaldığı akşamlar ve elbette ölümler, balta girmemiş ormanlardan insanların ayak basmadığı Antarktika kıyılarına kadar neredeyse her yerden resimleri anılarını düşünün.

Eserlerinde sadece siyah beyaz renkler kullanmasının sebebi ise dikkat dağılmasını engellemek. Renkli fotoğraflarda aynı etkinin yakalanamayacağı kanısında. Çektiği binlerce fotoğraf dikkate alınırsa haklı gibi.

Elbette bu büyük sanat adamının ülkemize gelmişliği de var. Şehir fotoğrafları için 1999 yılında ülkemize gelen Salgado gerekli izinleri aldıktan sonra çekimler yapmak maksadıyla İstanbul’u geziyor.

Türkiye Macerası ve Ülkemin Emekçileri

Ülkemize Dünyanın en ünlü fotoğrafçılarından birisi hemde halkı ve emek sermayesi savaşında en çok mücadele edeni gelir de dayağı yemez mi? 11 Şubat 1999 tarihinde çekimler için geldiği Tarlabaşı Semt pazarında çalışırken bir pazarcının tepkisini çeker. “Tezgahın önünü kapatmayın” cümlesi üzerine birde saldırı gerçekleştirirler. Gerisini Salgado’nun o gün yanında bulunan çevirmeni Ali Işıngör’ün ağzından dinleyelim;

“Çekim sırasında bir pazarcı “müşterilerini kaçırdığımızı” söyleyip tezgahının önünden çekilmemizi istedi. Uyarı tarzı çok kabaydı. Gerekli yerlerden izin aldığımızı, sadece birkaç kare daha çekip ayrılacağımızı söyledik. Tezgahtar Salgado’nun üzerine yürüdü ve itmeye başladı. İtişme sırasında 5 – 6 kişi oluverdiler. Polis çağırmak için bağırdık. Tezgahtar “polis de devlet de benim” diyerek vurmaya başladı. Salgado’yu yerde sürüdüler. Halkın araya girmesiyle kurtarabildik.’’

Salgado olay sonrası hastaneye kaldırılır. Ayak tendonlarında zedelenme ve yırtılma dışında diz kapağından ciddi şekilde yaralanır. Fransa’ya dönüp bir dizi ameliyattan sonra sakat kalmaktan son anda iyi tedaviler sayesinde kurtulur. Projesinden Türkiye ayağını çıkartmak zorunda kalan sanatçımızı kimse arayıp sormaz da. Ne diyelim? Ne söylenebilir?

Fakat ülkemizde yukarıda bahsettiğimiz projelerden birisi olan Migration (Göç) isimli çalışmasını sergileyerek yeniden sanata dahil etmek ister. Fakat olur mudur? Doğu Anadolu insanları ve coğrafyası fakir gösterilmiştir. Büyük oyunu gören devlet adamlarımız serginin açılışına izin vermeyecek ve Salgado’yu dayaktan beter ikinci kez döverek kovacaklardır.

1_wide-ad2ebeb004a9d01e825bca8d16874cc6e75bbe58.jpg

Türkiye’nin devlet ve halkı ile sanata bakış açısını da ortaya koyduğumuza göre artık sözü büyük bir yazar Eduardo Galeano’ya bırakalım. Usta fotoğrafçıya saygılarımızı sunuyor ve ülkemiz adına yapılanlardan dolayı özür diliyorum;

“Bu fotoğraflar, trajik bir ihtişamla dolu bu figürler, umutsuz bir heykeltıraş tarafından taşa ya da ahşaba mı işlendiler? Bu heykeltıraş fotoğrafçı mı? Yoksa tanrı mı ya da şeytan ya da yeryüzü gerçekliği mi? Kesin olan bir şey var; Bu figürlere etkilenmeden bakmak çok zor. Kimsenin omuz silktiğini, kör ve uzak, başını çevirip hiç bir şey yokmuş gibi ıslık çalarak uzaklaşabileceğini sanmıyorum. Salgado’nun fotoğrafları insan acısının çok yüzlü bir portresini sunuyor. Aynı zamanda bizi insan onuruna saygı duymaya davet ediyorlar. Bu açlık ve acı görüntüleri yabani açık yürekliliğin ürünleri ama aynı zamanda saygılı ve edepliler. Sefalet turizmiyle hiçbir ilgileri yok. Bu çalışmalar insan ruhunu lekelemiyorlar, onu açıklamak için nüfuz ediyorlar.
Hayırseverlik dikeydir, aşağılar. Dayanışma yataydır, yardım eder. Salgado içeriden fotoğraf çekiyor; dayanışarak. Sahra çöllerindeki açlığı fotoğraflamak için orada on beş ay boyunca çalıştı. Latin Amerika üzerine bir avuç fotoğrafı bir araya getirmek için için yedi yıl yolculuk etti. Bu mülksüzleşmiş bir sanat. Yeryüzünün çıplaklıklarını söyleyen çıplak bir dil. Bu görüntülerde hiçbir şey fazla değil; Mucizevi bir biçimde retoriğin, demagojinin, hoyratlığın uzağında. Onun için kolay olsa ve şüphesiz ticari olarak karlı olsa da Salgado taviz vermiyor.”

Not: Merak edenler için Salgado’nun proje çalışmalarını anlatan “The salt of the earth” (Toprağın Tuzu) isimli belgeli izlemenizi tavsiye ederim.

Not: Peron Fikir Sanat dergisi için yazılmış Ocak-Şubat ayı yazısıdır.

Kaynaklar: 1) www.institutoterra.org

2) FRANCQ, Isabelle. Çev. Ahmet ERGENÇ. Toprağımdan Yeryüzüne. İstanbul: Everestyayınları, 2017

3) WENDERS, Wim. The Salt of The Earth – Toprağın Tuzu (Belgesel). Fransa:2014

Reklamlar

Sefiller

Evet geldik benim hayatımda en çok etki yapan kitaplardan bir tanesine. Les Miserables yani namı değer Sefiller. Açıkçası kitabın okumak için baya beklemişim 🙂 Askerden geldikten sonra elime aldığım kitaplardan bir tanesiydi Sefiller. Yalnız “kitap bu kadar ince miydi lan?” demiştim o zaman. Okuduktan sonra “Yani macera romanı gibi bir şeymiş” diye yorumlamıştım. Meğer sonradan okuduğumun sadeleştirilmiş şekliyle elime tutuşturulduğunu anladım. “Sadeleştirilmiş” yani kitabın içinde kendisini özel yapan ne var ne yok ise atılmış ve ortaya günümüzün mini dizileri gibi amerikan filmleri gibi bir şey çıkmış adına da “Sefiller” denmiş iyimi…

Yani “ben o kitabı okudum hacı ya” diyenlerin çoğu ne yazık ki kitabı okumadılar işte bu sadeleştirilmiş posasını okudular. Kitabın tamamı ise 5 ciltten oluşmakta ve sanırım 2000 sayfa civarı olması lazım. Ben Ankara’dan bu beş cildi alıp bir çırpıda okuyuvermiştim zamanında ki çok hızlı bir çırpı olmuştu. İlk başlarda konunun bu kadar ayrıntılı işlenmesi beni sıkarken, hikayenin ilerleyişinde bu ayrıntıların önemini fark etmiştim. Yazarımız Victor HUGO romanda geçen hemen hemen bütün karakterlerinin kısa/uzun hayat hikayelerini eklemişti içine. Sadece 2 sayfada adı geçen adamın 70 sayfa hayatını okuyordunuz. Farkı burada zaten. Karşımızdaki kişiye ön yargının kırılması ve verdiği tepkilerin, yaptığı şeylerin aslında “hayat” dediğimiz yolda yaşam koşullarına göre belirlendiğini anlatıyor bolca.

Şöyle açıklayayım. Karşılaştığınız ve hoşlanmadığınız insanlar; Çöpçüler mesela inşaat ameleleri veyahutta hayat kadınları.. Belki hor gördüğünüz bazen bilinçaltınızda “hırsız” olabilecek çingeneler, sokak çocukları yada dilenciler.. İşte komple bir yaftalama ve ön yargı duvarlarımızın içinden bu insanlara bakıyoruz. Kendi yaşadığımız hayatın ve imkanların sanki karşı taraf tarafından da yaşandığını farz edip “neden böyle yapıyorlar/yaşıyorlar?” diye düşünüyoruz. HUGO bu noktada insanları empati yapmaya çağırıyor. Sefiller içerisindeki her kişinin yaşamını gözlerimizin önüne sererek neden böyle yaptığının cevabını okuyucunun vermesini istiyor daha doğrusu okuyucuyu anlattığı kişi ile özdeştirerek aslında bu şartlar altında daha iyi bir hayat yaşayan daha iyi imkanlarda bulunan insanlarında ortam olsaydı benzer kişiler olabileceklerini anlatıyor.

Victor HUGO

Çok karışık oldu ehehe yani özetle “eee orospu işte” veya “vay geri zekalı demek kardeşini vurmuş” dediğimiz durumların tamamen yaşam koşullarıyla belirlendiğini görmemizi istiyor. Empati kurma bakımından oldukça başarılı bir yazar bu sebeple Victor HUGO. Aslında toplum bazlı yazılar yazdığı için toplumun nasıl düzelebileceği ile ilgili yazılarıyla ünlü. 1850’lerde yazdığı kitapları okunduğunda toplumda derin etkiler bırakıp tartışmalar yaratıyordu. Yine daha sonra anlatıcam başka bir kitabında.

HUGO toplumdaki bu eşitsizlik dolayısıyla yaratılan kişiliklerin aslında onların suçu olmadığını anlatmak istiyor sanırım. Yani bir katil neden katil olmuştur? Sinirlendiği zaman veya hakkını aramak için silahını çıkartan bir kişi ile polise veya mahkemeye giden bir kişi arasındaki fark nedir? Neden birisi kendisine küfür edildiğinde kafa atarken diğeri yürüyüp uğraşmamayı seçer? Bunların seçimlerini yaptıran toplumun kültürü, eğitim fırsatı, aile vs. oluşturan bir bütündür. Bu süzgeçten geçemeyen insanlar toplumda karmaşaya yol açan, hırsızlık, cinayet ve şiddet olaylarının içerisine doğru sürüklenirler. Örnek vermek gerekirse PKK için dağa giden gençlerin mesela ne gibi bir şeçenekleri vardı? İşsizlik, düzensiz aile ortamı, fakirlik, şiddet, ırkçılık vs. ortamında birey zamanla toplumdan dışlanıp silaha sarılabiliyor işte. Peki “e bende işsizim ben neden silaha sarılmadım?” diye düşünüyor insan. Bu tamamen toplumsal baskı ve yaşadığı ortamdan kaynaklanıyor belkide. Yine “o zaman insanlar her türlü riyakarlığı yapar ve bunun suçunu da topluma atabilir” yani. Aslında tam olarak öyle olmasa da sadece haklılık payı var bu tür şeylerin fakat unutmayalım her zaman değil.

Bu sebeple modern toplumlar hırsızlık yapan, cinayet işleyen veya adam yaralayan, şiddete meyilli insanların rehabilite edildiklerinde topluma geri kazandırılabileceğini düşünüyor ve buna göre çalışmalar yapıyorlar. Bu biraz ilerisi bizim için yani hatta modern toplumlar için bile ilerisi. Çünkü insanalar eroin üretip satan kişinin rehabilite edilmemesini veya daha ileri gidersek tecavüzcü bir insanın öldürülmesi gerektiğini (belki hadım) istiyorlar. Ama işte işin bu yönünü de bilimsel olarak ortaya koymak gerekiyor belki de.

Victor baba bunu 150 yıldan fazla bir süre önce koymuş. Her zaman söylediğimiz bilimsel verilere giden yolun entellektüel aydınlardan yazarlardan, şairlerden, müzisyenlerden daha doğrusu sanatçılardan geçtiğinin bir örneğidir işte buda. 150 yıl evvel bu konuların alt yapısını anlatan HUGO avrupanın modern toplum yapısının ve insan haklarının temel taşlarını bu şekilde yerleştirmiştir.

Son olarak kitabı özellikle gelişme döneminde olan ergen dediğimiz liseli gençlere tavsiye etmek ile beraber okumayan var ise veyahutta tek kitabını okuduysanız büyük cildini okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Sanırım okuduğum eniyi roman budur hayatımda..