Adam Olamazsın

Bu çocuk yetiştirme konularının uzay bilimi haline getirilmesi çok eskilere dayanır. Sürekli bir karmaşanın, bilinmezliğin serpiştirildiği “sen bilmezsin” cilik eski modalardan. Halbuki insanoğlu üremeye başlamış ve bu çocuğu birileri bir şekilde büyütmüştür. Çok eskilere gitmeden bizim neslin yetiştirdiği çocuklardan bir halt olmayacağını tahmin ediyorum. Niye derseniz bizim nesilden bir halt olmadı biz de öyle yetiştirildik de ondan. Elbette istisnai şeyler olacaktır lakin karakter tanımı, paraya, insana, topluma ve ülkeye karşı bakış, sorumluluk vb. kavramlar açısından bir halt olmayacak. Yine bir halt derken bilim adamı da olur, sanatçı da olur, çok büyük paralar da kazanabilir. Bu başka bir şey fakat bizim kuşağın en büyük özelliği bencilliğidir, egoizmidir. Bu da yakın geçmişteki kuşaklar ile açıklanabilir.

Cumhuriyetin kuruluşunda ve peşi sıra gelişiminde doğanların çocuk yapmaya başladığı 1945-60 arası yıllarda doğan çocuklar, 1960 darbesinin özgür üniversite, eğitim, sendikalaşma, grev, sosyal haklar vs vs. ilkeleri ile büyüdüler. Devrimci düşünce (ister sağ ister sol olsun-yanlış anlaşılsın veya anlaşılmasın) kişileri etkiledi. Bireyselcilikten ziyade bu kuşağın ülke için öne çıktığını, ülkenin sorunlarını kendi sorunları gördüğünü vb. rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten bu yıllarda yetişenlerin yarattığı ortam, ülkemizde son kez özgür bir yapıda yaşam sürmemizi sağladı. Fakat 60-75 doğumlular (yani anne babamız yaklaşık) yine değişen eğitim sistemi ve çatışmalardan dolayı yine elbette devletin de şekillendirmesiyle, anne baba olduklarında bireysel aile yapısına döndüler. Bizi dünyaya getirdiklerinde düsturları “vatana millete hayırlı olsun, etliye sütlüye karışmasın, işine baksın, parasını kazansın, siyasi ideolojilere yanaşmasın, aman sessiz sessiz takılsın” oldu. İşte bu mal, kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen, sadece bireysel eğitimi ve işine odaklanarak tek gayesi para kazanıp banka hesabı açan veya 15.evini alan dönem yaşıtlarımızın ülke demokrasisi, adaleti, cumhuriyet değerleri, haksızlıklar, eleştiri vb. kültüründen komple uzak bir şekilde yaşadı. Sonuçta bu mal nesilimizin bencilliği o denli yükseldi ki, saydığım toplumsal kıstas ve değerler için en küçük bir eleştiri, eylem, grev, gösteri bile yapamadıkları ömürleri sonunda haliyle elindeki toplumsal değerleri kaybetti. Çareyi de toplumun her kesiminin kaybettiği değerleri para ile kendisini/ailesini kurtarmakta bulmaya başladı.

cocuklar-tablet-mi-sokak-mi-tercih-ediyor-1000x566.jpg

Arkadaşı haksız bir şekilde kovulduğunda, tutuklandığında veya zorbaca baskı yediğinde ucuz bir “üzüldük” cümlesi sonrası öğlen çayını içip, aslında içinden “iyi ki beni kovmadılar ben işime bakayım” diye geçirdi. 80-90 doğumlu bu bencil ve umursamaz nesilden sonra değerlerin kıymetini daha iyi kavrayan bir 90-2000 nesli geldi. Hımbıl gördüğümüz alt nesil bugün bizim neslimizden daha iyi eleştiri yapıyor belki. Daha fazla devlet yönetimini, adaleti, haksızlıkları gözlemliyor. Neyin nasıl yapılacağını bilmedikleri, grevin, milli ekonominin, devrimciliğin D’sinin kalmadığı ortamda belki twit atarak gösterdikleri mücadele kimine göre gülünç gelebilir. Fakat önemli, hem de çok önemli.

Bizim kuşağımızın anne-baba olup çocuk yetiştirdiği günümüzde ailelerin çocuklarını nasıl gördüklerine de ibretle şahit oluyoruz. Bütün çocuklar özel ve üstün zekalı olabiliyor, altına sçsa “bakın bku burada” diye Kaşıkçı Elması gibi bize sunacaklar. Laf söylenmediği gibi artık çocukları sevemiyorsunuz bile. Bizim neslimiz, çocuklarını hiç dövmemek ile cezalandırmamak ile övünüyor. Dövmüyor ve cezalandırmıyor çünkü kendisi gibi mal edeceği çocuklarının ellerine tablet/telefon verip susturuyor. Çocukların gelişimi, oyun ihtiyacı, sosyalleşmesi vs. ile ilgili bir şey mi söyledin bu ebeveynlere? “Bekara karı boşamak kolay” cümlesinden sonra dünyanın geniş global çerçevesinden girip, yazılımın gelecekte para edeceğine atıf yaptıktan sonra bütün çocukların böyle olduğunu söyleyerek aklama telaşına düşüyorlar. Çocuklarına laf geçirmeyi azarlamayı geçtim azar yiyor, korkuyorlar. Okula koşarak gidip “benim çocuğa bağırmışsınız hocam” veya “hocam benim çocuk anlayamıyor demişsiniz belki siz anlatamıyorsunuz?” gibi duyduğu veya okuduğu iki felsefe cümlesiyle o geçmişteki bencil ve toplumsal kaygılardan uzak bünyesini kusuyorlar. Yani ne alakası var efendim? Bilgisayar verdik, tableti var, elbiseleri yeni, yüzme kursuna gidiyor, akşam keman, hafta sonu bale, servis özel okul paraları cabası. Hiç bu çocuk anlamaz olur mu? Yahu babası benim anası burada!

Bu ebeveynler bir kez olsun 30 bine yakın para verdikleri özel okuldaki öğretmenlerinin, niçin 2500 tl civarında maaş alıp 35 saat derse girdiğini sorma ihtiyacı duymazlar. Çünkü toplumsal aptallıkları ve umursamaz bencillikleri geri dönülemeyecek noktaya ulaşmıştır. Bizim çocuk adam olacak özel okula gönderiyoruz.

Hani eski bir hikaye vardır. Yıllar sonra çocuk büyür de vali olunca babasını yanına çağırtır. “Baba” der “Sen bana adam olamazsın dedin ama bak gör şimdi vali oldum”. Babası da yüzüne bakıp “Ben sana vali olamazsın demedim, adam olamazsın dedim” diye lafı sokar.

Olmaz abi olmaz boşa uğraşma. O çocuk senin aynan aslında sen olacak. Bencil, umursamaz, yükselmek için yanı başındakini ezen, zorbalığa sesini çıkartmayan, ilk fırsatta daha iyi bir ülkede yaşamak isteyen insanlardan birisi olacak. Hedef 2020 doğumlular belki. Ülke çöktüğü için nasıl bu hale geldiğimizi bilerek yetişecekler. Belki, şanslıysak daha güzel günlere bizi onlar götürecek.

Saygılarımla.

Askere Yuhalama

Silvan’da uzun süren sokağa çıkma yasağından sonra bu görüntülerde yaşanmış. Olayın analizine hiç bir şekilde girmeyeceğin çünkü orada ne olduğunu bilmiyoruz.

Bunu neden koyuyorum? Çünkü 12 günlük ve muhtemel seçim öncesine kadar uzanan bir süreçte çatışmalarla adını duyuran PKK destekçisi muhtemel kişilerin yoğun bulunduğu bir yer burası. Evler harap olmuş, yollar kalkmış, dükkanlar patlamış, yeraltı sistemleri rezalet bir durumda vs.

Sonra bir askeri birlik sokak ortasında tekli düzende şehrin göbeğinden geçiyor. Tekli düzen bir kere arkadaşına bir koşuda ulaşabileceğin mesafede olmalı. İkinci olarak böyle çatışmalara girdiğin ve malum gelecekte olabilecek bir yerin göbeğine askerler tekli düzende neden gönderiliyor? Bakın bu çok ilginç arkadaşlar.

Geçen askerlere yuh çekip hakaret ederken askerlerin kalabalık tarafından tacizi devam ederken insanın içi sızlıyor. 20-25 yaş arası muhtemel olan bu askerlerden bir tanesi çekse tarasa kalabalığı ne olacak?

Hayatımız ülkemizde paranoya şeklinde geçiyor biliyorsunuz. Fakat bu tip bir hareketin gelişimi ve sonucu bana başka bir plan var gibi geldi. Televizyondan görenlerin oradaki halka ana avrat küfür ettiğini tahmin ediyoruz. Karşı cephe ise şehirde çatışma sonrası daha gövde gösterisine daha fazla kin beslemişlerdir. E peki kime neye yaradı bu restleşme?

Devlet insan değildir bunu unutmayın. “Böyle yaptınız şimdi sinirlendim” falan diyerek hareket etmez. Hukuksal doğrularda askerini ve polisini kullanır. Ferdi hareketler devleti kapsamaz fakat devlet içindeki organlarda bunu en aza indirmek için mücadele eder.

Yani devlet halkı tahrik etmez, tahrik olan halkı sakinleştirir. Ana görevi budur normal olarak. Kürt ve Türk kesiminin kutuplaşmasına sebebiyet vermemek gerekir. Bana göre bu olay göründüğü kadar masum bir olay değildir ve araştırılmalıdır.

Kinden ve nefretten beslenenlere lanet olsun bitmediniz..

Sosyalizm Ve Türkiye’de Anlam Karmaşası

Bugün yine her zamanki gibi sahilde ülkeyi kurtarıyoruz efendim. Herkes bir şeylerin savunuculuğunu yapıyor. Tabi benim etraf daha çok muhafazakar milliyetçi ekseni olduğundan benim söylediklerim daha yadırganıyor. Çok ortak noktalarda konuşmakla beraber ülkücü bir arkadaşımız benim sürekli lafı ülkücülere veya dinci adı altında bütün dindarlara olayı yayarak eleştiriler yaptığımı söyledi. Bunun art niyet olabileceğini bir kere bile solcuları eleştirdiğini duymadığını da ekledi. Hatta tıpkı tipik bir CHP adamısın diye sonunu da bağladı.

Kedisine katılmamakla beraber (çünkü benimle sürekli farklı diyaloglarda çevremde bulunmayan bir arkadaşımız) durumun böyle olmadığını anlatmaya çalıştım. Birinci sebebi hani hayatta hep bazıları muhalefette olur ya bende genelde öyleyim. Belki karakter belki yapı artık bilemiyorum konuşma eksenin savunulan fikirlerin eleştirileri ve yanlışlarını dile getiriyorum haliyle. Sizde artık kimin ile oturuyorsanız onları fikir ve söylemleriniz ile eleştiriyorsunuz. Bizim çevremizde malum olduğundan sürekli bir tartışma gırla gidiyor. Aslında diyorum çok ortak noktamız var bazı noktalarda ayrılıyoruz diye…

İkinci sebep ise; içinde bulunduğumuz ülke durumu ile ilgili haliyle ortaya bir çözüm önerisi getirmek durumunda kalıyoruz. Benim çözüm önerim “Sosyalist bir devlet yapısı” olduğunu anlatıyorum. Onuda “yani komünizm mi?” der gibi dinliyorlar. Rahatlayın arkadaşım birazcık.

Gencligimde-entelektuel-bir-kedi-oldugum-dogrudur

Tabi sıkıntı da burada başlıyor. Daha önce de yazdım ülkemizde bazı kavramların içi boşaltılmış ve farklı anlamlar yüklenerek ortaya atılıyor. İlk önce kişi ile tartışırken bu içi boşaltılan kavramların içine hapsediliyor hemen. Soruyorlar sen şimdi necisin? Sağcı mı solcu mu? Sağcıysa milliyetçi, liberal, dinci olmak üzere üç eksen, solcuysan daha dar olan orta sol veya komünist sisteme hapsediliyor. İlla yerleştirilmek istenen bu “kafa” sistemi aslında kişilerin tartışma eksenlerini de sınırlandırıp doğruyu bulmalarını engelliyor. Artık modern dünyada temel olarak insani değer kavramı ön plana çıkartılıyor.

Kendimi milliyetçi görüyorum çünkü yaşadığım vatandan belki memnun değilim ve gitmek istiyorum ama bu sevmediğim anlamını taşımıyor. Ailem veya sevdiklerim için ölürüm veya bir çocuğu kurtarmak için savaşırım. Aslında dindarım birazcıkta. Namaz kılmıyor ve cumalara gitmiyorum evet de bunlar ile müslüman olunmuyor benim anladığım dinde. Soymuyorum, kumar oynamıyorum, tek eşliliğe inanıyorum, aile değerlerim iyi, orucumu kaçırmıyorum, çok çok az ender içki içerim sağlığa zararlı zaten vs. ve en önemlisi kul hakkına dikkat ediyorum çok ki belkide dinimizde en önemli şey. Ne yani dindar değil miyim? İllaki sakalı göğse kadar uzatıp kafaya takke mi takacağım? Yani ne diyeyim evet sosyalistim. Marksist ve Lenininst veya Maoist değilim arkadaşım sosyal devlet yapısına inanıyorum. Irk/din/mezhep/cinsiyet ayrımı yapmıyorum ve yaşadığım devletin bunları yapmamasını istiyorum. Yani insan hem vatanını sevip hem sosyalist olamaz mı? Hem mantıki ve bilimsel eğitimi savunup dindar olamayacak mıyım?

Annem namaz kılıyor ama kapanmıyor, babam o hacca gidenlerden çok daha dürüst bir iş hayatına sahiptir ama arada rakı sofrasını da kaçırmaz. Bir arkadaşım tarikat içerisinde bulunur fakat demokrattır. Bunlar çok önemli midir? Neden bu kafalar içerisindeki zincirleri kıramıyoruz? Çünkü yaşadığımız çevre genel itibariyle eleştirilemez yapıda ve yafta/karalama üzerine gerçek olmayan bilgiler ile dolu. Milliyetçi dendiğinde faşist, dindar dendiğinde yobaz veya sosyalist/solcu dendiğinde komünist/dinsiz olması gerektiği kafalara kazınmış. En yüksek değer olan “İnsan” kavramı ve eleştirel kültür ile beraber doğru olanı bulmaktansa yaratılan bu kalıpların içerisinde bilinçaltı oyunları oynamak daha kolay geliyor insana.

20130831-144730

Şaşırdılar akşamki muhabbetimizde belki sanırım biraz rahatsız da oldular. Kuranın yazılması ekseninde eksiklikler olabileceğini araştırdığımı söyledim. Eksik mi değil mi? Neden Hz.Muhammed zamanında Kuran kitap haline getirilmedi? İlk orjinal eserler nerede ve neden yok? Bu tip soruların sorulması ve araştırılması ne yazık ki bazı kişilerde dine saldırı ve işte yine kafa arkalarında ki “sosyalist yani komünist yani işte hacı dinsizliğe kayıyor” düşüncesini getiriyor. Bu iddiaların o veya bu tarafından yapıldığına değil, vereceğimiz cevapların bizi tatmin etmesinde odaklanmalıyız. Yoksa din açısından kör bir inancın askerlerinden öteye gidemeyiz. Bu sebeple soruyorum zaten ve bunun ile ilgili bir iki de yazı yazacağım. Bunu sormayalım mı?

Neyse bu konu haricinde eleştirel bakış açımın neden hep din veya milliyetçilik üzerine olduğunu soran arkadaşım bazı şeyleri kaçırıyor. “CHP” dedikleri ülkenin çok partili rejiminde neredeyse hiç büyük bir rol oynamamış. “Neler neler yaşandı” edebiyatıyla belli bir haklılık payını kabul ettikten sonra bunları dile getirenlerin nasıl milyoner olduğunu da görüyoruz. Dile getiriyoruz çünkü ülkedeki sorunun algılanması ve çözüm yolları benim için buralardan geçiyor. Sol dediğiniz CHP’nin “sosyalist” bir parti olduğunu söyleyebilir misiniz? Türkiye’de bu eksende kaç insan var zaten? Yani çözüm önerilerinde CHP ile yürüyemediğiniz için zaten çözümü partiye değil daha çok işin içinden kendi çözümünü çıkartması gereken muhafazakar milliyetçi eksene yöneltiyorum eleştirilerimi.

Dindar çevrelerden beklenen umut boşa çıktı son 15 yılda. “AKP dindarlığın tanımı değil” falan ama tanımı olsa da olmasa da muhafazakar denilen insanlar bunların peşinde işte. Ne oldu bilimsel atılım mı yapıldı, demokrasi mi gelişti, yargı mı toparlandı? En önemlisi ahlaki bozulmanın eleştirilen ve solcu/komünist denilen kesimde değil kendini bizzat dindar veya muhafazakar tanımlayan kişilerde de hatta çok daha fazla olduğunu ortaya çıkardı.

Milliyetçi kanat ise geçmişten gelen Türklük bilincini bir kimlik bunalımına dönüştürme eğiliminde sürekli. Türk olmaktan gurur duymak ile Türk ırkının üstünlüğünü savunmak farklı şeyler. Etnik kademelerde farklılıkların olduğu yerlerde eğer hayat seviyeleriniz maddi anlamda aşağılara doğru kayar ise bugün kürtlerle yaşadığınız problemleri yarın lazlar, gürcülerler vb. birisi ile de yaşayabilirsiniz. Bunların sınırları iyi çizilmeli ve milliyetçilik kavramı daha şeffaflaştırılmalıdır. Kan dökmeye yönelen, kavgacı milliyetçilik sahte vatansever duyguların dışa vurumundan öteye gitmez. Askerden parayı yatırıp kaçarak para yatıramayanın öldüğü yerde milliyetçilikten bahsederseniz komik duruma düşersiniz.

1417616997-u2

Sol yokta hadi CHP’ye sol diyelim öyle diyorlar ya kendilerine. Arkadaşım siz nasıl parti tabanısınız? Sürekli oy verenleri aşağılayarak hakaret etmenin yanında iktidarın ele geçirildiğinde yapılacaklar listesiyle göz korkutuyorsunuz. Öç alma üzerinden hareket edilmiş geçmişte zaten bir sonuç alamazsınız bu şekilde ve azınlıktasınız arkadaşım bunu anlayın artık. Sürekli anlatmak ve hoşgörü temel özellikleriniz olmalı. Böyle misiniz? CHP kanadının da bunları iyi düşünmesi gerekmekte.

Bu söylediklerimin her kesimden insanın iyi anlaması ve değerlendirmesi gerekiyor. Elbette demokratik, modern ve eleştiren bir toplum istiyorsanız. Bu gibi kaygılarınız yok ise yani din veya kökene bağlı bir devlet istiyorsanız uyaralım. Muhtemelen yaratmak istediğiniz toplum çelişkiler üzerinde yaşamını sürdürmeye çalışacak ve zamanla iç çatışmalar ile dağılma sürecine kaçınılmaz olarak gidecektir. Çünkü mantıksal olmayan inançlar üzerinden ülke inşa edilemez. Benim getirdiğim çözüm önerileri ise bu kesimler için radikal olarak görülmekte. Zaten sıkıntının büyüğü burada. Laik devlet yapısı ile dogmatik din ve etnik üstünlükçü milliyetçilik yapısının çatışması aslında. Bu çözümleri iyi tartışıp adımlarımızı atalım. Sonra modern toplum yapısına ulaşanlar Mars’a gider sende “sakız çiğnersek orucumuz bozulur mu?” sorularını duymaya devam edersin. Hay o çenen kopsun da çiğneyeme emi!

Haydi görüşmek üzere….

Devlete Güven?

Son terör saldırısı ile ilgili hani bir iki kelime yazmak istedim. Aslında pek siyasi ve gündemsel bir şeyler yazmak istemem ama halkın bakış açısını daha doğrusu benim bir çok kez bahsettiğim “devletin adalet mekanizmasına güvensizliğinin” somut delillerini daha iyi anlatmak için bir fırsat.

Bildiğiniz üzere cumhuriyet savcısı Mehmet Selim Kiraz iki gün evvel kendilerini DHKC terör örgütü mensubu olduklarını söyleyen kişilerce rehin alındı. Ağzı kapatıldı, resimleri çekildi. Duvarına örgüt bayrakları ve gezi olaylarında ölen Berkin Elvan’ın resimlerini asıp, kafasına silah dayadıktan sonra savcıyı rehin aldıklarını açıkladılar. Biz ne olduğunu ne istediklerini falan düşünürken yayın yasağı geldi. Akşamı operasyon neticesinde terör örgütü mensupları ve ne yazık ki savcıda ölü olarak teslim alındı.

Halk olarak o kadar komplo meraklısı ve bir bit yeniği arar olduk ki bin bir kafadan ses çıkmaya başladı hemen. Efendim aslında bunların MİT mensubu olduğu ve devletin kendine operasyon yaptığından tutunda aslında katilleri ortaya çıkartmak istemeyen devletin onları öldürdüğüne kadar onlarca komplo teorisi ve yazı….

Savcı Mehmet Selim Kiraz

Yazılarımı okuyanlar komplo teorileriyle pek ilgilenmediğimi bilirler. Çünkü olabilecek şeyler üzerinden birilerini suçlamak ve hesap vermesini istemek doğru değil haliyle ve kahve muhabbetinden öteye de götürmez bizi. İlk önce mantıksal olarak bu saldırıyı bir madde madde değerlendirelim. Çünkü bu bir terör saldırısı olarak görünmek ile beraber, bilerek bir rehine alma olayına şahidiz. Buyurun;

1) Öldürmeye mi geldiler? Kişiye veya topluma yönelik silahlı/bombalı saldırılar da hedef genel itibariyle gafil bir şekilde yakalanıp hızla öldürülmesi sağlanır. Yani öldürülecek bir kişi sebep ne ise buna istinaden öldürülür. Bu değişik ırktan veya dinden olmasından, bir örgüte veya siyasete taraf olmasından da kaynaklanabilir. Burada kan ile bir mesaj verilir. Fakat bu olayda teröristler en işlek adliyelerden bir tanesine girip rehin almayı gerçekleştirdikten sonra hedef kişinin “rehin alındığını” medyaya bildiriyorlar. Diğer kişileri ise dışarı çıkartıyorlar. Demek ki ilk etap için en azından amaçları ölüm ile dikkat çekmek değil. Bir şeyleri konuşmak istiyorlar buna dikkat edelim.

2) Güvenlik yetersiz mi? Saldırının adliyede ellerini kollarını sallayarak yapılması güvenliğin beceriksizliğini göstermez. Bu tip terör saldırılarında uzman kişilerin görüşleri genel itibariyle şudur; “terörü engelleyemezsin!”. Yani istediğinizi yapın, koruyun, durdurmaya çalışın mutlaka açık vereceksiniz ve hedef eğer suikasti bilmiyor ise inanın kolay bir hedeftir. Kapıdan olmasa çatıdan sokarlar yani silahları. AVM’lerde dedektör varda bipsiz geçemiyoruz oradan. Bir çok yer açık hedeftir, buda normaldir. Terör bu sebeple her zaman tehlikeli ve tahmin edilemezdir.

3) Öldüreceklerdi zaten bu sebeple oradaydılar! Bunu bilemiyoruz. Söyledik o sebeple orada olan adam genelde rehin almadan direkt vurur. Devlet yayın yasağı getirdiği için ne istediklerini tam öğrenemedi millet. Telefonla bir gazeteci aranıp isteklerini sıraladılar. Bir tv programıyla temasa geçtiler videoları koydum. Genel olarak Berkin Elvan davası ile ilgili suçluların açıklanmasını, bu suçluların televizyondan suçlarını itiraf edip özür dilemesini ve bu davanın işleyişini protesto edenlerin tutuklandığını veya mahkemede olduklarını bunların salıverilmesini istediler. Eğer bunlar yapılır ise savcıyı öldürmeyeceklerini söyleyip savcıyı yetkililer ile konuşturdular. Bilinen rehine kurtarma işleri bunlar uzmanlar bilir. Benim bildiğim adamlar konuşuyor ise konuşacaksın yani.

4) Operasyon yanlış mı yapıldı? Başbakan operasyonun yapılması ile ilgili konuştu gerçi ama İstanbul Cumhuriyet başsavcısı Hadi Salihoğlu yazılı açıklamayı bugün yaptı. Okuyalım;

“31 Mart 2015 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın çalışma odasında görevini ifa etmekteyken iki silahlı terörist tarafından rehin alınması ve uzun süren görüşmelere rağmen teröristlerin teslim olmayıp, Cumhuriyet Savcımızı şehit etmesi olayıyla ilgili olarak gerek yazılı, gerekse görsel ve sosyal medyada çıkan bazı haberlerde Cumhuriyet Savcımızın polislerce öldürüldüğü, teröristlerin içeriye bomba ile girdikleri, içeride bomba patlattıkları, şehit Cumhuriyet Savcısının otopsisinin yapılmadığı ve buna benzer eksik, maksatlı, yanlı yayınlar yapılmakta olduğu müşahade edilmiştir.

Konuyla ilgili yapılan soruşturma kapsamında ilk incelemelere göre;

1- Olayın başından sonuna kadar Cumhuriyet Başsavcılığımız ve emniyet birimleri koordineli ve birlikte hareket etmişlerdir.

2-Öncelikle herhangi bir silah kullanılmaksızın ve kimseye zarar gelmeksizin rehin alma işleminin sonlandırılması amaçlanmıştır.

3-Bu bağlamda İstanbul Baro Başkanı Sayın Ümit Kocasakal, Avukat Şükriye Erden ve özellikle Sami Elvan’ın terörislerle iletişimleri sağlanmış, uzun görüşmelere rağmen teslim olmamışlardır. Teröristlerin görüşmek istediği Avukat Sezgin Tanrıkulu kendisine ilk ulaşıldığında adliyeye geleceğini belirtmesine rağmen adliyeye gelmediği gibi kendisine ulaşılmak istendiğinde telefonlarada çıkmamıştır. Görüşme devam etmekteyken Cumhuriyet Savcımızın odasından peş peşe silah sesleri gelmesi üzerine güvenlik güçlerimiz yasal müdahalede bulunmuşlardır. Bu esnada teröristlerde güvenlik güçlerine silahla karşılık vermişlerdir.

4-Çatışma bittiğinde Cumhuriyet Savcımız ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılmış, yapılan tedaviye rağmen hayata döndürülememesi üzerine şehit olmuştur.

5-İki terörist ise suçta kullandıkları 7.65 mm çaplı Fransız model tabanca ve bu silaha ait çok sayıda boş kovan, dolu mermi ile ölü olarak etkisiz hale getirilmiştir.

6-Şehit Cumhuriyet Savcımızın 1 Nisan 2015 saat 01.30’da Adli Tıp Kurumu’nda yapılan otopsi sonucu elde edilen bilgilere göre Cumhuriyet Savcımızın başına bitişik atış olacak şekilde silahla ateş edildiği, ateş edilen silahın ise teröristlerin kullandığı 7.65 çaplı silah olduğu tespit edilmiştir.

7-Teröristlerin yanlarındaki çantada bomba olabileceği düşüncesiyle fünye ile kontrollü patlatıldığı, çantada bomba bulunmadığı tespit edilmiştir. 

8-Teröristlerde bir tanesinin adliyeye elinde avukat cübbesiyle sahte olduğu düşünülen avukat kimliği ile içeriye üst araması yapılmadan girdiği güvenlik kamera kayıtlarından tespit edilmiştir. Konuyla ilgili soruşturma etkin bir şekilde sürdürülmekte olup, tamamlandığında ayrıntılı bilgi verilecektir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

5) Fakat bir detay gözden kaçıyor. Dedik ya “bunlar rehine aldı talepleri var öldürmezler belki” diye. Bunun koşullarından bir tanesi rehine veya rehinelerin ölmemesi! Bakın kapalı bir odadan konuşur iken pazarlıklar ile ilgili yukarıda koyu harfler ile belirttim dün başbakan da dedi iki kez söyledi hemde.  Kısa fakat her şeyi değiştiren bir cümledir bu. Yani operasyonun başlamasına sebep olan, savcının muhtemel ölümüne ve diğerlerinin yani çok önemli bir şey. Diyor ki başbakan ve savcı operasyon sebebi için;

 “Görüşme devam etmekteyken Cumhuriyet Savcımızın odasından peş peşe silah sesleri gelmesi üzerine güvenlik güçlerimiz yasal müdahalede bulunmuşlardır.”

Bakın ben uzman değilim yani terör ile rehine pazarlığı uzmanı değilim. Fakat şunu düşünüyorum. Sizinle rehine pazarlığı yapan kişilerin içeride ne yaptıklarını görmeniz kapalı alan için çok önemlidir. Göremediyseniz rehinenin yaşıyor olduğunun bilinmesi önemlidir ve sürekli sorulur “rehine iyimi?” diye. Burada söylenmek istenen şey “rehineye bir şey olursa beyninizi dağıtırız” mesajıdır. Şunu sormak istiyorum uzmanlara, gerçi bunu oradaki gazetecilerin sorması lazım ama işte; Görüşmeye ve pazarlığa devam edilirken içeriden “silah sesi geldi!” diyerek operasyona başlanır mı? Silah sesi geldi ise görüşmeye devam edenler ile hemen temasa geçip savcının iyi olduğunun teyitinin alınması ve bunun peşinden operasyona geçilmesi gerekmez mi? 

Hani ben mantıklı olanı söyledim. Teröristler savcıyı korkutmak veya bir bilgiyi almak için dikkat çekmek için havaya veya yere ateş etmiş olabilirler neticede. “Aha savcıyı öldürdüler” diyerek adabazarlı gibi saldırıp operasyona girmenin manası nedir? Savcı belki de saldırı öncesinde iyidir ve bunun peşinden saldırı başlayınca vurulmuştur. Elbette bunu kimse bilemez. Son otopsi sonuçları savcının terörist tabancası ile öldürüldüğünü göstermekte ve elbette diğer polis kurşunları da muhtemelen isabet etmiştir.

6) Devlet katil, savcıyı öldürdü! veya Bunlar bir oyun! Bunu bilemiyoruz arkadaşlar. Yukarıda belirttiğim bir tutarsızlık var ama ötesi teoride kalır. Bazı arkadaşlar “istekler verilseydi ölmezdi” diyor veya MİT olduklarından falan. Yok öyle bir şey, çünkü saldırganları dinledim. Berkin Elvanın babası Sami Elvan ile konuşuyorlar adam ikna etmeye çalışıyor. Videolar silinirse arayıp bulabilirsiniz yaklaşık 19 dakikalık bir bağlantı yapıyorlar televizyona. Benim videolar bir günde silinmiş tekrar bulup koyuyorum ama uzun soluklu olmazlar tabi. Devlet açısından ise; Terör saldırılarında devlet ve güvenlik güçlerinin duruşları olur. En önemlisi de kaybedilecek şeye karşı verilendir. Savcı muhtemelen ileride yapılacak bu tip terör saldırılarına karşı feda edilmiş olabilir. Çünkü terör grubunun isteklerinin yerine getirilmesi, başka bir istekte bulunmayacağının garantisini vermediği gibi “silah” ile elde etmeye çalıştığı gücü başka terör gruplarına cesaret olarak geri dönecektir. Bu devlet politikasıdır bunu tartışırsınız ama böyledir.

7) Yani devlet masum öyle mi? Hayır masum değildir. Laf vardır sapla samanı bir birine karıştırmayın diye. Devlet pazarlık yapmadığı için değil, bu terör eylemine sebebiyet verdiği için suçludur aslında. Güvenlik açısından ortam hazırladığı için değil, adaletsiz bir düzenin halk arasında yaygın bir kanı haline getirdiği için suçludur.

Orada açıklamasını yapan elemanın sözlerinden bazıları çarpıcı. 2:00’dan sonra şunu söylüyor “şehitlerimize karşı adaleti biz sağlayacağız dedik, biz sağlıyoruz”. Benim için önemli bir cümle. Çünkü olayların bu noktaya geleceği belli. Bana göre avukatlık okuyan ve temsil ettiğini düşündüğü değerler için ölen bu genç çocuk “kendi doğruları” için eline silah alıp belkide ölüme gitmiş. Bırakın doğruluğunu falan düşüncesini cartını curtunu. Diyor ki “ben devletin adaletine güvenmiyorum artık ve kendim adaleti sağlayacağım” işte geldiğimiz nokta budur. 70 kere yazdık ve bunları zamanında bir çok kişi yazdı. Demokratik hukuk devletinin temel direği adalet mekanizmasıdır. Adalet mekanizmasına bir kez güven sarsılır ise o toplum içinde yaşayanlar artık devletin evrensel hukuk kurallarını kabul etmemeye başlarlar, zamanla inançları kaybolur ve en sonunda kendi benliğinde haklı gördüğü olayları doğru kabul ederek kendisi hakkını aramaya başlar. Sonunda ise anarşi ve kaos oluşarak “haklılar karmaşası” içerisinde yaşayan kan ve göz yaşına mahkum toplumlar oluşur.

Devletin görevi en tepede, halkına “adaleti” öğretmek ve “adalet duygusunun” kaybolmamasını sağlamaktır. Peki geldiğimiz bu süreç içerisinde halkımız adalete güvenmekte midir? “Teröristlerin soyu sopu kurusun, elleri kopsun, çöllerde sürünsün” düşüncesinden öte toplum içerisinde bu şekilde “silah” ile adalet arayışında devletin suçu sizce ne kadardır? Kendisi de bir terör saldırısı sonucu ölen Uğur MUMCU’nun deyimiyle “Terör bir insanlık suçudur. Bu terör kim tarafından yapılırsa yapılsın, devlet tarafından yapılsa da, pkk gibi dev-sol gibi ya da ülkücü gruplar gibi ya da islamcı terör grupları gibi terörün bir tanesinden yarar ummak ya da bir tanesine hoşgörüyle bakmak ya da bu olayları suskunlukla geçirmek bir insanlık suçudur.” Fakat unutmayın! Terör saldırılarının temel sebebi hep “adalet arayışıdır”. Bu sebeple adalet eşit olmalıdır, din, ırk, cinsiyet veya mezhep ayrımı yapmamalıdır. Tıpkı devletin olması gereken bütün kurumlarında olduğu gibi. Bunların en tepesinde ise adalet vardır.

İyide adalet var mıdır? Kendinize dürüst bir şekilde sorun. AKP veya CHP veya neyseniz var mıdır? “Şöyle yapıldı böyle yapıldı” diyerek dile getirilen adaletsizliklere, kendi adaletsizlikleriniz ile karşılık vermediniz mi? Ve hala vermiyor musunuz? Ne yazık ki halkımız daha öncede belirttiğim gibi adalet duygusunu ve güvenini kaybetmiştir. Bu şimdi oluşan bir şey değil elbette. Şimdiki hükümetin beraber çalışıp, hukuk/polis/okul içerisinde yapılanmasına izin verdiği cemaat ile sonradan sürtüşüp “adamlar yargıda poliste yapılanmış haberimiz yok” dediği günümüzde artık dibe vurmuştur. İki kitap okuyan veya bir davaya dahil olan kişi adaletin ne durumda olduğunu bilmektedir zaten.

Bunun sonucunda zincirleme reaksiyonlar peşi sıra gelmekte ayrıca. Adaletin olmadığı yerde rüşvet, hırsızlık, terör, gasp olayları hızla artar. Toplumsal ahlak değerleri yozlaşmaya başlayarak, halk genelinde ahlaksızlık kanıksanmaya ve normal karşılanmaya başlar. Sonra toplum içerisindekiler din, milliyetçilik veya atatürkçülük maskeleri takmaya başlar. Onlarında arkasında hiç inanmadıkları demokrat hukuk devletini sömürmeye başlarlar, kendilerini kurtarmayı amaç haline getirirler. “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” deyip birde eki eki diye gülerler. Sen bunlardan bahsettiğinde ise sana kafa sallarlar ama arkandan da “mal bundan bir bok olmaz” derler. İşte geldiğimiz nokta budur. Adalete inanmayan, başarıyı kazanılan para olarak gören ve bu doğrultuda eline görünmez silahlar alıp namuslu dürüst halkın kafasına habire sıkan bir toplum olduk. Aslında ne ölen savcı, ne de ölen saldırganlar umurunda milletin. “Sizin savcınız, benim kadınım, şunun adamı” diyerek yaşamın bizi getireceği nokta artan şiddet olayları ve terör saldırıları olacaktır. Siyasetçilerin bunların bilincinde olması dileğiyle..

Ha bu arada tek rehineyi operasyon ile kurtaramadıysanız bu olay için başarısız bir ifade kullanmak doğru olmaz çünkü bu işler kolay değil. Eğer operasyon ile kurtarırsanız başarılı bir şey yapmış olursunuz. Bunu yapamayıp, rehinenin ölümüne “başarılı operasyon” diyecek yetkililerde dünya üzerinde sadece bizde yaşıyor eminim…

İş Kazası II

Ulan yazıyı yazmışım yayınlamamışım iyimi! Neyse farketmez peş peşe okunur;

Kaza literatürde belli olayların zincirleme reaksiyonu sonucu gerçekleşir. Neler olabileceği değerlendirilir, alınacak güvenlik önlemleri belirlenir, gerekli önlemler alınır, çalışanın bunları uygulaması sağlanır, çalışan uygulamaz/çalışan hata yapar/uygulanan önlem yetersizdir ve kaza olur son adımda.

Şimdi bu zincirde belirlenen ilk halkayı yönetim sınıfları konuşur ve gözden geçirir. Eğer bu adımları düzgün işletmez isen zaten kazanın sebebi ilk adımdır. O adımı atlayarak işçi hatasına ve kazaya gidilmez. Veya ilk adımı atlayarak uygunsuz koruyucular vardı denmez. İşin yaklaşımı budur.

Yine gelişmiş ülkelerde kazalara yaklaşım iki türlüdür. Proaktif ve reaktif yaklaşım. Kısaca proaktif yaklaşım; olay olmadan evvel sorunu geçmiş tecrübeler ile tespit etmek ve gereken önlemleri zamanında almaktır. Reaktif yaklaşım ise; olay veya kaza meydana geldikten sonra hatalardan ders alıp gerekli önlemleri almaktır. Bu sebeple gelişmiş ülkeler proaktif yaklaşımı teşvik eder ve bunu uygulamaya çalışırlar. Bu sebeple oralarda insanlar madenlerde ölmez, inşaatlardan düşmez. Ha düşmez derken kendi hatasından artık düşerse düşer yapacak bir şey yoktur.

Bizdeki fark ise kazalara hem reaktif yaklaşım ile yönelmek, hem de bunlara “yapacak bir şey yoktu” demeyi normal karşılamaktır. Sen kaza olmaması için gerekli önlemleri yeterince almaz isen bunun sonucunda ölen veya sakat kalan insanlara “neyapalım olabilir kaderdir” diyemezsin. Bu hem etik olarak, hem hukuksal olarak hem de dinsel olarak suçtur/günahtır.

Ve düzeltelim biz reaktif bile yaklaşmıyoruz. Çünkü reaktif yaklaşım, yaşanılan kazadan ders çıkartarak adımlar atmayı gerektirir. Onda da yalanlar ile, balık hafızamız ile geçiştiriyoruz. Elbette ben değil, devlet geçiştiriyor bu adımları. Çünkü devletimiz insanına değer vermiyor, sömürüyor ve ölmesine izin veriyor. Kısacası umurunda değil bakanların falan.

Peki neden böyle düşünüyorum? Yanlış mı düşünüyorum yoksa? Geçmişte deprem felaketi yaşadık mesela bir önlem alınmamıştı o zamanlarda. Şimdi “alındı, artık beklenen şiddetli bir İstanbul depreminde binlerce insan ölmeyecek arkadaşım” diyen var mı? Hemen “bu doğal afet” demeyin Japonya veya başka belli düzeyde ülkeler de benzer depremleri geçiriyorlar. Onlar ölmüyorsa araştırıp buraya da yapacaksın. Ne oldu deprem işi? Unuttuk gitti…

3 yıl evvel tersanelerde her gün 3 adam ölüyordu. Benimde yaşadığım ve gördüğüm Tuzla tersanelerinde çalışma şartları, ölümler, sakatlanmalar, mafya, sigortasız işçiler vs. konuşuldu yazıldı çizildi. Ne oldu tersanelerde çalışma şartları mı düzeldi? İnsanlar ölmüyor mu sanıyorsunuz! Unuttuk gitti…

4 yıl evvel kot taşlamada çalışan işçiler silikozis hastalığından ölüyorlardı. Ne oldu bu taşlama çalışanları. Daha doğrusu kumlama çalışanları? Artık ölmüyorlar mı sanıyorsunuz! Unuttuk gitti onları da..

5 yıl evvel inşaatlardan işçiler patır patır düşüyordu, ölüyordu marabalar. Köylerinden getirilenler, memleket hasretlerini dinledik, İbrahim Tatlıses gibi yanık sesler. Ne oldu artık İnşaatlardan işçiler düşmüyor mu sanıyorsunuz! Onları da unuttuk..

Şimdi madenlerde şartlar kötüymüş, oralarda iş güvenliği yokmuş, insanlar ölüyormuş. Ne olacak 2 yıl sonra? Yani ne diyeyim madenlerde yıllardır hiç insan ölmüyordu da şimdi mi öldü? Yeni mi çalışma şartları kötü oldu? Taşeronluğu ve hatta daha kötüsü rödovans sistemi yeni mi uygulanıyor? Peki en önemlisi ilerde uygulanmayacak mı ülkemizde?

Bu soruların cevabını eşşek gibi bildiğiniz halde neden ses çıkartmaz bu çalışanlar, medya, insanlar ve bu paraya tapan toplum. Neden ses çıkartmaz bu bakanlar, bu cumhurbaşkanı, bu başbakan,milletvekilleri….

Neden ses çıkartmıyorlar ben biliyorum. Çünkü işte önceki yazımızda anlattığımız bu vahşi kapitalizm şirketlerinin ortakları bu adamlar da ondan. Bu sebeple vatandaşının sömürülmesine sessizler hatta yalancılar ve yüzlerine bizim oraların tabiriyle sçmışlar adamların.

Madenlerden bahsedeceğiz dedik. Nedir bu süreç aslında araştırsanız bulunuyor hemen. Nasıl işliyor sistem ve neden devlet bu kaza zincirinin en başında suçlu kurum. Sadece şu maden sektöründeki olayı analiz ettiğinizde durumu anlıyorsunuz zaten.

Maden TKİ kurumuna ait. Sahip olduğu madeni işletmesi için kiralıyor özel bir kişiye. Diyor ki “buradan kömürü çıkart ben ne çıkartırsan alacağım”. İşletmeci adam “peki bu maden 2 milyon alt yapıya sahip, ben buradan 10 milyon çıkartsam alır mısın?” diyor. Devletten olumlu yanıt alınca ihaleye çıkartılıyor. Devlet kendisine en düşük fiyattan kömürü satan adama bu ihaleyi verecek. Kağıt üzerinde durum bu yani. İşte bu abimiz “ben sana 50 dolardan satarım” diyor. Devletimiz aynı miktarı işletirken 110 dolara mal ettiği için çok seviniyor. Tabi işte bu yapay yoldan özelleştirmeyle kar yapıyor yine maddi olarak.

Sonra adam başlıyor çalışmaya. Daha fazla işçi alıyor, fazla çalıştırıyor madeni de. İşte buraya kadar da aslında sorun yok gibi. Gerekli yasal düzenlemeleri patron kağıtta neyse yapıyor. Devlet müfettişi gelip imzalıyor falan. Oh ne güzel sistemi kurup işletmeden iyi paralar kazanmaya başlıyor patron. Üretimi 4 milyona çıkartıyor. Alanda olduğu için sıkıntı yok. Patron mutlu, devlette mutlu bu arada. 110 dolara mal edeceğine 50’ye alıp 70-100 arası satıyor kömürü.

Peki kim kaybediyor? Bu iş nasıl oluyor arkadaşım diyen yok. İşçiler çok düşük ücrete hayvanın çalışmadığı şartlarda çalışıyor, iş güvenlikleri umursanmıyor her şey tersanedekiler, inşaatlardaki gibi yani kağıt üstünde. Devlet gözünü kapatıyor çünkü para kazanıyor, patron zaten bu işi bildiğinden umurunda değil. Devlet ne kadar görmezse o kadar üretir ve maliyeti düşürür. Sonra işte kaza patlıyor bir yerde.

Yavuz SEMERCİ iki gün önceki yazısında çok güzel özetlemiş zaten durumu;

“Madencilerden çaldığınızı geri verin!

Soma katliamının birincil derecede sorumlusu devlettir… (Artık bu girişten sonra, bağnaz olanlar yazıyı bırakabilir…) Bu tespit ahlaki bir kesinlik de içerir. Ve önyargıdan uzak olan herkes ile tartışmaya hazırım. Argümanlarımı aşağıda sıralayacağım. 301 madencinin öldürüldüğü (evet öldürülmüştür) katliam ile devlet ilişkisi son derece açıktır.

Bir tespit daha yapmama izin verin. Lütfen Soma’ya destek için yardım kampanyası filan düzenlemeyin. Çünkü öldürülen madenciler de dahil orada çalışan herkese ait en az 500 milyon dolar, devletin kasasındadır.. Para sahiplerine geri verilmelidir. ‘Bu nereden çıktı’ diyenler artık yazıyı okumaya başlayabilir.

***

1) Madencilerin öldürüldüğü Soma madeni devlete, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu’na (TKİ) aittir. Kiracıya mevcut haliyle işletmesi için devredilmiştir. Ve yıllık 2 milyon ton üretime göre alt yapısı oluşturulmuş bir kömür ocağıdır. Ve işletmeci, mal sahibi devletin gözünün içine baka, baka aşırı bir yüklenme ile kömür üretimi yapmış ve yıllık 6 milyon ton üretimlere çıkmıştır.

2) Bu üretim artışı için işletmeci bütçesini zorlayacak, güvenlik standartlarını yükseltecek (yaşam-kaçış odaları gibi, elektrik alt yapısı gibi, ana galerilerin çelikle güçlendirilmesi gibi, otomasyon gibi, üretim yapacak robot makineler gibi) hiçbir yatırıma yönelmemiştir. Ve bu durum mal sahibi tarafından da bilinmektedir.

3) Bu gerçeği şuna benzetebiliriz: Dükkanınızı kiraya veriyorsunuz ve kiracı her yıl kullanacağı metre kareyi artırmak için kolon dahi duvarları yavaş yavaş yıkıyor. Ve her seferinde de kiracının size verdiği para artıyor. Ve cebinize giren paraya bakıyor ve olup biteni sadece seyrediyorsunuz. Sonra bina yıkılıyor. Suç kiracıda diyorsunuz. TKİ’nin Soma’da yaptığı budur.

4) Ocaktan çıkan her gram kömür sabit bir rakamdan (şu anda tonu 50 lira) TKİ tarafından satın alınıyor. Son dört yılda (tahminime göre) satın alınan kömür 20 milyon ton civarında. TKİ bu kömürü (vasıflarına göre) 70 ile 280 lira arasında piyasada satıyor. Bir kısmına bedava dağıtsın diye devlete satıyor.

5) TKİ’nin madeni işletene ”her yıl bana şu kadar kömür satacaksın” diye bir kota koymadı. Ne çıkarsa söz konusu sabit fiyattan (her yıl enflasyon oranı kadar eskale ediliyor) satın alıyor. Bu ocak zorlanmasaydı alt yapısına uygun çalıştırılsaydı, elden ele sistemi gibi modern kölelik düzeni kurulmasaydı, bu ocaktan satın alacağı kömür son 4 yılda 8 milyon ton olacaktı… Buna rağmen 20 milyon ton alım yaptı ve işletmecinin sömürü düzenine ses çıkarmadı. Çünkü kendisi de tarihinin en büyük karını elde etmeye başladı.

6) Aşırı zorlamayla ve adeta rus ruleti benzeri bir plan ile üretilen fazla kömür işletmeciye son 4 yılda (ton başına 20 lira kar desek) en az 240 milyon TL vahşi bir kazanç elde etmesine yol açtı. Bu kaynak yat oldu, Maslak’ta gökdelen oldu, kara kâr kattı. Ailenin lüks araçlarına, villalarına dönüştü…  Nitekim Soma Holding’in yıllık 300 milyon TL’ye yaklaşan cirosunun temel nedeni de bu aşırı üretim.  

7) TKİ ocaktan çıkan fazla kömürü ton başına 40 ile 50 lira arasında satın aldı. Ortalama 140 liradan tonunu piyasaya sattı. (TKİ’nin sitesine girin kömür satış rakamları orada yazıyor) TKİ, son 4 yılda beklenmedik bir şekilde fazladan elde ettiği 12 milyon ton kömür için kasasına (maliyet düştükten sonra) 1.2 milyar TL aktardı.

8) Siyaset bu işten ayrıca nemalandı. Bölgede istihdam arttı. İktidar partisi bölge insanının gönlünü kazandı.

SONUÇ

1) Devlet bu sistemi kurana gözetmenlik yapmıştır ve bundan menfaat elde etmiştir. Bırakın kamunun denetim mekanizmasını, malın sahibi olarak kamu yöneticileri işletmenin üzerine binen yükü görmemezlikten gelmiş aksine şirketi övüp, önünü açmıştır.

2) TKİ’nin de Soma Holding’in de sadece son 4 yılda katliama yol açacak nitelikte çalışma sistemi nedeniyle elde ettiği gelirler, ahlakdışıdır, işçi sömürüsüne dayalıdır. İşçiler bu vahşi kapitalist uygulama nedeniyle ölmüştür. Başka bir deyişle öldürülmüştür.

3) Kamu ve şirketin elde ettiği gelirler kanlıdır ve sahiplerine derhal iade edilmelidir. Bir vakıf kurularak madencilerin çocukları okutulmalıdır.

4) TKİ yönetimi bu işten birincil derecede sorumlu olarak yargılanmalıdır. Ve diğer madenlerle yaptığı benzer anlaşmalar var ise derhal iptal etmelidir.

5) Devleti yönetenler bu kabul edilemez sömürü düzenini kamu adına kurulmasından dolayı utanmalı, halktan özür dilemeli ve Enerji Bakanı Taner Yıldız siyasi sorumluluğu üstlenerek istifa etmelidir.

Cansız bedenler yaratan bu çalışma sistemini yaratanların, kontrol mekanizmasını kurmayanların makamlarında kalarak sistemi değiştireceğini savunmak, suçluların bir kez daha suçu işlemez inancıyla cezasız bırakılmasına benzer. Ve kamu vicdanı bunu kaldırmaz ve işini yapmayanları cesaretlendirir.

Yavuz SEMERCİ

20.05.2014 Haberturk”

Peki ne yapacağız? Neden önlem alınmıyor? Niçin halkımız tepki göstermiyor? Tepki gösterenler neden vatan haini ilan ediliyor? Ve en önemlisi taşeron sistemin göbeğinde yaşayıp her gün ölüme giden bu çalışanlar niçin hala bu sistemin işleyişini değerlendiremiyorlar?

İnanın bu soruların cevaplarını bende bilmiyorum. Bildiğim şey ise bu kapitalist insan tüccarlarının işlerini çok iyi yaptığıdır. Öyle ki, hem sömürüp hem de bu adamların desteğini alan sistemi beraberlerinde getiriyorlar. Tek çıkar yol bu haksızlığa uğrayan kesimin ciddi anlamda örgütlenip artık harekete geçmesi gerektiğidir. Akıl tutulmasının engellenmesi gerekiyor. “Ben eskiden çiftçiydim, artık tarımdan para kazanamayınca bütün köydekiler ile iki yıldır madene gitmek zorundayız ne yapalım” diyor madenci abimiz. Sonra dönüyor diyor ki “ülkemizin büyümesi çok iyi, dünyaya kafa tutuyoruz allaha şükür çok iyiyiz”. Yani arkadaşım madem çok iyiyiz neden tarımdan artık para kazanamıyorsun? Neden bu sebeple madenci olmadığın halde madendesin mecburen? Ulan hem memnunsun ülkenin durumundan, hem topraktan para kazanamadığını söylüyorsun! Hem taşeron sisteminin göbeğinde sömürüldüğünü söylüyorsun, hemde gelen hükümet görevlisini alkışlıyorsun beraber cuma namazındasın kol kola..

Yani bu ne lahana turşusu bu ne perhiz bu nedir arkadaşım? Protesto ettiğinde başbakan saldırıyor vatandaşa bunun daha ötesi var mıdır? Vardır arkadaşlar inanın vardır. Çünkü, hem şikayet edip geçinemediğini söyleyip mecburen çalıştığını dile getirdikten sonra memnunsan ülkeden e kusura bakma artık.

Ölen adamların hakkını hukukunu olanları anlatmaya muhalefet dediğimiz çoğunluğu sosyalist adamlar gitti oraya. Ama kimin hakkını kime karşı koruyacaksınız? Ramazanda geliyor zaten ikide iftar patlatırlar madende üç dua tamamdır..

İş Kazası I

Hepinizin bildiği gibi tarihimizin büyük felaketlerinden birisini yaşadık bir hafta evvel. Hemen bir yazı yazmaktansa, olayları eniyle boyuyla değerlendirip bir analiz yapmayı daha uygun gördüm. Halkımız, basınımız ve elbette siyasetimiz hemen maden sektörünün durumunu, maden sektörünün çalışma şartlarını, işte efendim maden sektöründe iş güvenliğini konuşmaya başladılar. Bunların gelip geçici tartışmalar olduğunu bildiğimiz için bir iki yorumdan fazlasını yazmaya gerek görmüyorum. Asıl bana göre konuşulması gereken şey; özel sektörde bu hükümet ile artık iyice ortaya çıkan emek sömürüsü ve devletimizin bu sömürüde ki rolü olmalıdır.

Dünya ekonomisi adına vahşi kapitalizm dediğimiz şeyi de artık buradan uzun uzadıya açıklamaya gerek görmüyorum. Bilmeyen iki araştırma yapsın, yok öyle diyenlerde sktirsin gitsin afedersiniz artık. Sanayi devrimleri sırasında kendi ülkelerine çağırıp sömürdükleri yabancı vatandaşları artık kendi ülkelerine fabrikalar açarak sömürmeye devam ediyorlar kısaca sistem bu. Özellikle nüfusu fazla olan, saat çalışma ücreti düşük olan ve kolay satın alabilecekleri devlet adamları olan ülkeleri çok seviyorlar. Bu sebeple ayağımıza giydiğimiz ayakkabıyı Tayvan’dan, kıçımıza giydiğimiz donu Tayland’dan, taktığımız bereyi Çin’den alıyoruz.

Elbette bu ülkeler bu kapitalist ekonomilerin lokomotifleri. Yani karın tokluğuna çalıştırılıp zorunlu istihdam ile yaşayanlar. Birde bizim ülkemiz gibi hem nemalanan, hemde sömürülen ülkeler var. Ülke saati çok ucuz olmamakla beraber standartlar daha yüksek, daha yakın ve daha kontrollü bir ekonomi bizimkisi. Ortadoğu ile olan ilişkileri ve Rusya komşuluğu da bonus olarak geliyor.

Ülkemizdeki özelleştirme furyası bildiğiniz gibi temelde daha eskiye dayansa da Süleyman DEMİREL ile başladı. Turgut ÖZAL ile yükselişe geçen ve Tayyip ERDOĞAN ile tam gaz yaptı. Kapitalist sisteme tamamıyla geçtiğimiz bu dönemde işin artıları ve eksileriyle düzeni değerlendirmemiz ve neyin ne olduğunu iyi öğrenmemiz gerekiyor.

Yabancı sermayeyi destekleyen ve bu sistemde hızlı büyüme ile zenginleşileceğine inanan özel sermaye iktidarları yaklaşık 40 yıldır hemen hemen bütün yıllarda iktidardalar. Bu adamlar her geldikleri dönem devlet elindeki fabrikaları ya kötü yönetimden, ya gerektiğinden fazla istidam yaratıldığından yada işte başka bir sürü şey söyleyebiliriz (düzensiz sistem, rüşvet, yavşaklık vs.)  satmak istediler. Aslında özelleştirme adıyla devletin zarar eden kuruluşlarının satılması bir seçenektir. Güzeli düzgün işletmektir ama ekonomik olarak satılarak kara ortak olmak veya üretimden vergi almakta bir seçenektir. Daha dengeli istihdam ve hızlı büyüme bu hedef doğrultusunda gerçekleştirilebilir.

Ayrıca gelir seviyesinin hızlı artışı, kapitalist malların daha ucuza alınması alım gücünü artıracaktır insanların. Tabi işin öbür tarafını da anlatmak gerekir. Eşinize “ayyy ne güzel canımm ya” diyerek boynuna atladığınızda taktığınız pırlanta yüzüğün anlatacaklarını dinlemek gerekiyor. Çünkü aldığınız hemen hemen her şeyin saatin, televizyonun, farenin, telefonun, gömleğin ucuza alındığı yerler işte bu kapitalist sistemin köle olarak çalıştırdığı insanlar sayesinde oluyor. O insanların üzerine basarak günümüzü gün ediyoruz belki de.

Ve işte bu sistemin ayağını dünyanın öbür ucundan göremiyoruz. Çok aptalız, aç gözlüyüz ve sanırım umursamıyoruz fazla da. Taktığınız tek taş yüzük için kaç çocuk madenci ölüyor afrikada? Giydiğimiz ayakkabıyı dikerken belkide eli kopan bir Tayvanlı işinden kovuldu veya öldü. Bunlara oralarda dikkat ediliyor mudur sizce?

Neyse hadi boş verelim Afrikayı falan gelelim bu diyarlara. Dediğimiz gibi kapitalist sistemin işleyen çarklarının ilk kuralı ucuz iş gücüdür. İşte bu ucuz iş gücünün sağlanması için yapmayacakları kötülük, satın almayacakları hükümet adamı yoktur. Onlar için her şey paradır. Kısaca; ucuza üretim sağlayarak kendi halkına daha iyi yaşam sağlamayı ve bundan kar elde etmeyi amaçlar. Fakat burada devlet girer araya işte. Devlet, ekonomik gelişmişliği ve kalkınmayı bu şekilde sağlamayı seçmiş olabilir. Ama devlet, bu kar sisteminden ne derece nemalanacaktır? Daha doğrusu vatandaşının ne kadar sömürüleceğine karar verecek olan asıl ana mekanizmadır.

Bizim tespit etmemiz gereken şey nedir? Hükümetimiz yabancı sermaye odaklı bir büyümeye geçmiş midir? Geçmiş ise bu yabancı sermaye odaklı büyümenin kontrolü elinde midir? Yani vatandaşlarını bu vahşi kapitalizme karşı korumakta mıdır yoksa o da bu sistemden yasal veya yasal olmayan yollar ile nemalanmakta mıdır? Bunları iyi düşünmeli ve cevaplarını doğru vermeliyiz ilk önce. Meseleyi “solcu, sağcı” diyerek veyahutta “laikçi, yobaz” diyerek örtmeye çalışmak bizi bir sonuca ulaştırmayacaktır. Yapmamız gereken doğru tespit yapabilmektir. Bu muhafazakarı içinde, solcusu içinde, dinsizi içinde değişmeyecektir. Çünkü sorun vatandaşın sömürülmesi sorunudur buna dikkat çekmek istiyorum.

Bunun üzerinde neden çok duruyorum? Çünkü insanların köle olarak çalıştırılması, sömürülmesi, haklarının yenilmesini gördüğümüz zaman onlara karşı “bu adamlar zaten asyalı gebersinler” veyahutta “bu adamlar zaten müslüman değil hocam” denilemeyeceğidir. İnsan hakkının yemesinin dini, mezhebi, ırkı yoktur. Önemli olan şey bu sömürüye karşı durmaktır, bunu dile getirmektir ve savaşmaktır.

İşte bu düzende konuşmamız gereken konu devletimizin yapması gerektiği gibi vatandaşlarını koruduğu mudur, yoksa büyük şirket patronlarıyla beraber bu sömürge düzenine sesini çıkartmadığı yani ortak olduğu mudur. Ülkemize bakalım öyle midir? İş kollarına bakalım; İnşaat sektöründe, tersanelerde, madenlerde, fabrikalarda, çarşı esnaflarında durum nedir?

Bazı arkadaşlarım bu yukarıda söylediklerime katılarak “Durum nedir peki?” diye sorduğumda ise “durumun iyi olduğunu” söylemişlerdir. Kendi görüşü böyle olsa da ben hiç öyle düşünmemekteyim ve kendisiyle burada ayrılıyorum.

Eğer devletimiz vatandaşının sömürülmemesini isteseydi taşeron sistemini ülkemizde işleme koydurmazdı diye düşünüyorum. Taşeronluk sözleşmeli sömürü düzeninin diğer adıdır. Goodyear işçisinin 4 bin alıp, taşeronda aynı işi yapan adamın 850 almasıdır bu sistem. Devlet buna göz yummaktadır, çünkü patronlar böyle istemektedir.

İşte inşaatlar, işte tersaneler ve işte madenler. Taşeron sistemiyle maliyetlerin gittikçe azaltılmaya çalışılması sonucunda oldukça kötü şartlarda yurdum insanı buralarda yaşam mücadelesi vermektedir. Hadi geçelim orası diyelim özel sektör falan. O zaman devletin buraları düzgün bir şekilde denetlemesi ve gerekli güvenlik önlemlerinin alınmasını sağlaması gerekiyor. Yine kaçak ve sigortasız çalışanların tespit edilmesi, bu tespitlerde tutarlı olunması gerekiyor. Olunuyor mu? Hayır elbette.

Peki fazla dallandırıp budaklandırmayalım. Konumuz iş güvenliği ve işçi sağlığı madem nihayetinde bunlardan bahsedelim. Ben de bir B sınıfı İSG uzmanı olarak durumun ne olduğunu iyi bilenlerdenim. Yazının en başında belirttiğimiz gibi konuşulması gereken şey ülkemizdeki iş kazalarıdır. Her sektör güvenlik konusunda yerlerdedir ve bunun tek sebebi yaptırım uygulamayan devlettir. Neden devlettir peki? Bunu da ikinci yazımızda anlatacağım kısa zaman içerisinde.