Tek Rakibim Kendim

Sonbahar

Kars’ın uzak ve ıssız ilçelerinden Digor’da bol yağmurlu bir günde (ki yağmur yağmazsa kar yağan yerlerdendir) ilçenin jandarma karakol komutanı olan babam ile o zaman üniversite tezini yazmak için yanımıza gelen dayım odada konuşuyorlar. Dayım zamanı için oldukça zor olan daktilo ile tez yazma işinden hem sıkılmış hem yorulmuş bir şekilde elinde sıcak çay, babamın odasına geldiğinde “Ne yağıyor be enişte?” diye muhabbete giriyor. Babamın tasdiki ile dışarıdaki sağanaktan korundukları odanın penceresine istemsizce yöneliyorlar. Yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı bu günde aklı başında olan insanın dışarıda durmaması gerekirken, hemen karakolun yan tarafında inşa edilmiş olan ilkokul bahçesinde bir çocuk koşturup yağmurun tadını çıkartıyor. Yoğun yağmur dolayısıyla biriken su öbeklerine koşarak zıplayan daha sonra tekrar hızlanıp başka bir öbeğe hoplayarak suları sıçratma oyunu oynayan çocuğun ne ıslanmayı ne de yağmuru umursamadığını görüyorlar.

Babam dayıma doğru bakıp ilçenin yoğun yağışı ve kötü havası ile ilgili genel geçer bilgiler verdikten sonra haliyle çocuk sahibi olmanın kolay bir iş olmadığına, bu işin sorumluluk istediğine, oradan hastalığına bakımına falan girerek derse başlıyor. Dayım bir yandan sıcak çayını yudumlarken haliyle eniştesine kafa sallayıp onay vererek dinliyor. Babam pencereden okul bahçesinde hoplayan çocuğa bakarak bahis açtığı konuyu nihayet “Bu yağmurda küçücük çocuk dışarı bırakılır mı arkadaş? Bunun öğretmeni, annesi babası yok mudur? Ne yapıyor bu çocuk yaw yağmurda sırıl sıklam oldu! Kimin çocuğu bu çocuk, salak mıdır nedir?” diye serzenişte bulunuyor. Dayım çayından bir yudum daha aldıktan sonra babamla göz göze gelip dikkatli dikkatli yeniden sular üstünde hoplayarak koşan çocuğa bakıyorlar. Babam büyük bir hiddetle askeri yanına çağırıyor…

Tam kendi yarattığım rakibim olan kendimi “Yağmur altında en çok su sıçratabilme oyununda” yenecekken asker abinin koşarak bana gelişini görüyorum. Artık oyun yakında biteceğine göre en kuvvetli sıçramamı yapmak için hızlanıyorum. Büyük su birikintisine zıplayıp bütün vücudumla otururken tam beni yakalayacak olan asker abiyide bir güzel çamura batırıyorum. Asker abiler bazen benim kulağımı çekerler ama her yanı çamur olan askerin böyle bir girişimi yok. Asker bölük komutanının odasına bakarken oda penceresinde bir adamın sağa sola el kol hareketi yaptığı, bir diğerinin de sırıtarak kahkahalarla güldüğü bu mesafeden bile görülüyor. Sonuçta son sıçramam ile en çok suyu ben sıçrattığım için azılı rakibim kendimi yine yeniyordum.

11903864_10153030300526560_2250244258122554529_n.jpg

Kış

Kar toplarını stok yaparak oluşturduğum cephaneliğimde yok yok. İçine soktuğum dal parçasıyla dizayn ettiğim el bombalarından mı yoksa kartonu bükerek boru haline getirdiğim kar topu bazukamdan mı bahsedeyim?

Sivas’ın güzel ilçesi Suşehri’nde büyük bir karakol bahçesinin köşesindeyim. Kaza yapınca yakayı ele veren eroin kaçakçılarının el konulan Mercedes’i benim karargahım olmuştu. Bir hafta boyunca sinsice yaklaşıp kartopu yağmuruna tuttuğum nöbetçi askerleri daha fazla rahatsız etmemem gerektiği hatırlatıldığından beri yine en büyük rakibim olan kendim ile mücadeleye girişmiştim.

Cephanemin bol olmasına karşın, diğer tarafta bulunan karton ve kar ile desteklenmiş bir kale duvarı bu atışlarımı engelliyordu. Kale duvarına ağır darbeler indirip iyice yıpratmış bir vaziyette ele geçireceğim vakit, düşmanın yardımcı birlikleri olan jandarma köpekleri imdadına yetişmesin mi? Mecburen onlara da kar topu atışı yapmak zorunda kalmıştım ama acıdığımdan onların atışlarını bombeli bombeli yapıyordum. Lakin dallarını çekip attığım daldan kar bombalarımı köpkekler yere düşmeden havada ağızlarıyla yakalayıp imha ediyorlardı. O da ne! Köpekler saldırıya geçmiş üzerime doğru akın halinde geliyorlardı. Birisi ile güreşirken diğeri itliyordu. Tek çarem cephaneliği bırakıp kaçmaktı. Bu sefer en büyük rakibim olan kendim beni alt etmişti.

Koşarak uzaklaşırken karakol dışında üstü buz tutmuş su kanallarını fark ediyorum. Yani buz varsa kırılmalıdır! Hop hop diye zıplarken meğer birisi çok derinmiş. Belime kadar suyun içindeyim artık. Resmen kendimi tuzağa düşürdüm sanırım. Botlarımın için buzlu su dolu ve kilotum gtüme yapışık bir halde eve gidiyorum. Suratım koşturmadan terlemiş haldeyken altım buzlu su halde annemden dayağı yiyorum. Bütün rakiplerin en kuvvetlisi.

Ve kısa bir süre sonra sabah uyandığımda yürüyemediğimi farkediyorum. Ezberlediğim ödevim olan İstiklal Marşı’nı okuyamadığım için üzgünüm. Felçli bir hafta barış ilan ediliyor ve her şeyin başı sağlık diyorlar.

10423765_10152266086851560_7972861499712963984_n

İlk Bahar

Pedalı daha hızlı çeviriyorum. Baharın gelişi ile tekrar garajdan çıkan bisikletin yarattığı sürme keyfi diğer yandan kimin kazanacağının bilinmezliği! Ben mi yoksa kendim mi kazanacaktı?

Belirlediğim yarış parkuru bir çok engel barındıran özel parkur etabına sahipti. Şehir çıkış terminalinden yokuş aşağı sürülecek bir kilometrelik çevirmeden sonra çarşı içinden geçilip ilkokul yolundan sağa dönülürken, parkurda yarışan bisikletçilerin yoldan geçen arabalara da dikkat etmesi gerekecekti. Zorlu yokuş yukarı çevirme muhtar amcanın evin köşesinden tekrar sağ yaparken, hemen hamam karşısında bulunan kömürcü Ahmet amcanın çok dik yokuşundan salınım gerçekleştirerek dedemlerin evine son kuvvet pedal çevirme ile bitecekti.

Yarış kola takılan Casio saatin kronetresine dokunma ile başlarken ilk yarışmacı olan kendim oldukça başarılı bir süreye imza atmıştım. Peki en büyük rakibim olan kendimin alacağı skor ne olacaktı? Heyecanla yeniden başlangıç çizgisindeki yerimi almış kendi kendimi motive etmeye çalışıyordum. Hazır olduğumda pedalı çevirirken hızla ileri fırlamıştım ki o da ne? Hakemler saatin kronometresine tam basamadığı için süre başlamamıştı! Bu olaydan dolayı hakem olan kendim yarışmacı olan kendimden özür dilemiş özür de kabul edilmişti. Tekrar başlangıç çizgisine gelinirken beklenen yarış heyecanı herkes tarafından hissedilir olmuştu.

Hakemin saatin kronometresine bu sefer basabilmesi sonucu bisikletin pedalına yüklenmiştim. Son sürat yokuş aşağı salınan bisiklet çarşı içinden geçip bir solukta ilkokul yoluna gelinvermişti bile. Arabaların da görülmemesi bir diğer avantaj idi. Sonuçta yarışmayı bir miktar da şans belirlemez miydi? Artık yokuş yukarı zorlu bir yolun geçilmesi gerekiyordu. Ayağa kalkarak gerçekleştirilen bu azim ve hırs dolu mücadeleyi Lance Armstrong görse ağlardı. Sonunda muhtar amcanın evin köşesinden yapılan sağa dönüş ile düz yola çıkılmıştı ama enerjimizde bitmeye başlamıştı. Zar zor çevrilen pedallar kömürcü Ahmet amcanın çok dik yokuşuna geldiğinde sonunda terden ıslanan yüzüme vuran rüzgarı ve dinlenme rahatlığı vücutta hissediliyordu. Bu çok dik yokuştan hafif bombeli çıkışa fren yapmadan hızla giderken yolda duran araç son anda fark edilmişti. Ani fren yapılsa da fren telinin “pat” diye kopması sonucu durulamamış ve arabaya önden bindirerek kaputa yüzüstü yapışılmıştı.

Hasar tespiti için bisiklet kontrol edildiğinde bir soruna rastlanmamış araba da zaten Toros olduğundan sıkıntı çıkmamıştı. Olan yarışta yapacağım dereceye ve çarpışma sonrası kanayan dizime olmuştu. Son bir gayretle muhtemel parkur rekoru gelecekken yaşanan bu kaza yarışan kendim ve seyirciler olan kendim tarafından üzüntüyle karşılanmıştı.

Artık gözler yarın yapılacak bir başka yarışa çevrilirken bisiklet lastik kontrolü ve kopan fren telini yapmak için bakım merkezine kös kös gidiliyordu.

14088633_10153728206901560_3138893136218757435_n.jpg

Yaz

Sapanca’da sıcak bir yaz sabahı saatler dokuza gelirken bana meydan okuyan basket potasına ve sahaya bakıyorum. Hava çok sıcak olduğu için öğleye kalmadan bu meydan okumaya cevap vermem gerekiyor. Öğle sonrası güneş batımı ile sahanın kalabalıklaşacağı düşünülürse fazla beklememin bir sebebi yok artık. Yanımda getirdiğim küçük su şişesi ve çağdaş basketbolcuların (babamın deyimidir) taşıdığı spor çantamı hemen sahanın yanı başındaki ağacın altına bırakıyorum. İçinde havlum ve temiz tişörtüm bulunuyor. Her çağdaş sporcu gibi terledikten sonra kurulanıp, kuru elbiselerimi giymem gerekiyor.

Bugün yine zorlu geçecek gibi görünüyor. Geçen maçı kendime karşı kaybetmiş olduğum için büyük bir hırsla maça başlamam gerekiyor. Jordan olan Şeker’in Bulls’u, Karl Malone olan Şeker’in Jazz’ına karşı bu maçı da kazanıp 7 maçlık seride 4. zaferi ile sezonu şampiyonlukla bitirmek için tek maçı alması yetiyordu. Fakat deplasmanda oynanan bu maç hiçte kolay olmayacaktı.

Malone olan Şeker’in takımı Jazz maça taraftarının desteği ile hızlı başlamıştı. Kuvvetli fiziği ile pota altını kullanan kendim neredeyse her yüklenmesinden sayı çıkartıyordu. Geçtim kaçırsa bile yine top yere değmeden havada yakaladığı ribaund, hücum ribaundu sayıldığı için fiziki avantajı ve potaya yakın oyunu daha da bir önem kazanıyordu. Fakat hızlı başlangıcı yine Jordan olan kendim kesmişti. Orta mesafeden bulduğu şutların yanında yapılan ikili sıkıştırmalarda boştaki arkadaşlarını çok iyi gören kendimin verdiği mükemmel asistleri çok iyi bitiren kendim oyunu yavaş yavaş dengelemişti. Fakat bir hücum ribaundu mücadelesinde rakibine sert faul yapınca kendimi uyarmak zorunda kaldım. Kolay değil şampiyonluk maçı sert geçiyordu.

Oyun sona doğru yaklaşırken beni şaşkın gözlerle izleyen 8-9 yaşlarında iki çocuk pür dikkat maça odaklanmıştı. İşte bunlarda deplasmana kadar gelen bir gurup azınlık Bulls taraftarı değil miydi? “Haydi Şeker abi!” diye verilen gazın verdiği özgüven sayesinde bir crossover ile rakibimi ekarte edip orta mesafeden gönderdiğim şut çemberin içinden geçmiş ve Bulls maçı kazanarak şampiyon olmuştu. Jordan olan kendim saha kenarındaki temsili Bulls taraftar çocukları ile şampiyonluğu kutlarken bir sonraki şampiyonluğa hazır olduğumu açıkladım.

Ne diyebilirim ki?

En büyük benim!

Adam Olamazsın

Bu çocuk yetiştirme konularının uzay bilimi haline getirilmesi çok eskilere dayanır. Sürekli bir karmaşanın, bilinmezliğin serpiştirildiği “sen bilmezsin” cilik eski modalardan. Halbuki insanoğlu üremeye başlamış ve bu çocuğu birileri bir şekilde büyütmüştür. Çok eskilere gitmeden bizim neslin yetiştirdiği çocuklardan bir halt olmayacağını tahmin ediyorum. Niye derseniz bizim nesilden bir halt olmadı biz de öyle yetiştirildik de ondan. Elbette istisnai şeyler olacaktır lakin karakter tanımı, paraya, insana, topluma ve ülkeye karşı bakış, sorumluluk vb. kavramlar açısından bir halt olmayacak. Yine bir halt derken bilim adamı da olur, sanatçı da olur, çok büyük paralar da kazanabilir. Bu başka bir şey fakat bizim kuşağın en büyük özelliği bencilliğidir, egoizmidir. Bu da yakın geçmişteki kuşaklar ile açıklanabilir.

Cumhuriyetin kuruluşunda ve peşi sıra gelişiminde doğanların çocuk yapmaya başladığı 1945-60 arası yıllarda doğan çocuklar, 1960 darbesinin özgür üniversite, eğitim, sendikalaşma, grev, sosyal haklar vs vs. ilkeleri ile büyüdüler. Devrimci düşünce (ister sağ ister sol olsun-yanlış anlaşılsın veya anlaşılmasın) kişileri etkiledi. Bireyselcilikten ziyade bu kuşağın ülke için öne çıktığını, ülkenin sorunlarını kendi sorunları gördüğünü vb. rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten bu yıllarda yetişenlerin yarattığı ortam, ülkemizde son kez özgür bir yapıda yaşam sürmemizi sağladı. Fakat 60-75 doğumlular (yani anne babamız yaklaşık) yine değişen eğitim sistemi ve çatışmalardan dolayı yine elbette devletin de şekillendirmesiyle, anne baba olduklarında bireysel aile yapısına döndüler. Bizi dünyaya getirdiklerinde düsturları “vatana millete hayırlı olsun, etliye sütlüye karışmasın, işine baksın, parasını kazansın, siyasi ideolojilere yanaşmasın, aman sessiz sessiz takılsın” oldu. İşte bu mal, kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen, sadece bireysel eğitimi ve işine odaklanarak tek gayesi para kazanıp banka hesabı açan veya 15.evini alan dönem yaşıtlarımızın ülke demokrasisi, adaleti, cumhuriyet değerleri, haksızlıklar, eleştiri vb. kültüründen komple uzak bir şekilde yaşadı. Sonuçta bu mal nesilimizin bencilliği o denli yükseldi ki, saydığım toplumsal kıstas ve değerler için en küçük bir eleştiri, eylem, grev, gösteri bile yapamadıkları ömürleri sonunda haliyle elindeki toplumsal değerleri kaybetti. Çareyi de toplumun her kesiminin kaybettiği değerleri para ile kendisini/ailesini kurtarmakta bulmaya başladı.

cocuklar-tablet-mi-sokak-mi-tercih-ediyor-1000x566.jpg

Arkadaşı haksız bir şekilde kovulduğunda, tutuklandığında veya zorbaca baskı yediğinde ucuz bir “üzüldük” cümlesi sonrası öğlen çayını içip, aslında içinden “iyi ki beni kovmadılar ben işime bakayım” diye geçirdi. 80-90 doğumlu bu bencil ve umursamaz nesilden sonra değerlerin kıymetini daha iyi kavrayan bir 90-2000 nesli geldi. Hımbıl gördüğümüz alt nesil bugün bizim neslimizden daha iyi eleştiri yapıyor belki. Daha fazla devlet yönetimini, adaleti, haksızlıkları gözlemliyor. Neyin nasıl yapılacağını bilmedikleri, grevin, milli ekonominin, devrimciliğin D’sinin kalmadığı ortamda belki twit atarak gösterdikleri mücadele kimine göre gülünç gelebilir. Fakat önemli, hem de çok önemli.

Bizim kuşağımızın anne-baba olup çocuk yetiştirdiği günümüzde ailelerin çocuklarını nasıl gördüklerine de ibretle şahit oluyoruz. Bütün çocuklar özel ve üstün zekalı olabiliyor, altına sçsa “bakın bku burada” diye Kaşıkçı Elması gibi bize sunacaklar. Laf söylenmediği gibi artık çocukları sevemiyorsunuz bile. Bizim neslimiz, çocuklarını hiç dövmemek ile cezalandırmamak ile övünüyor. Dövmüyor ve cezalandırmıyor çünkü kendisi gibi mal edeceği çocuklarının ellerine tablet/telefon verip susturuyor. Çocukların gelişimi, oyun ihtiyacı, sosyalleşmesi vs. ile ilgili bir şey mi söyledin bu ebeveynlere? “Bekara karı boşamak kolay” cümlesinden sonra dünyanın geniş global çerçevesinden girip, yazılımın gelecekte para edeceğine atıf yaptıktan sonra bütün çocukların böyle olduğunu söyleyerek aklama telaşına düşüyorlar. Çocuklarına laf geçirmeyi azarlamayı geçtim azar yiyor, korkuyorlar. Okula koşarak gidip “benim çocuğa bağırmışsınız hocam” veya “hocam benim çocuk anlayamıyor demişsiniz belki siz anlatamıyorsunuz?” gibi duyduğu veya okuduğu iki felsefe cümlesiyle o geçmişteki bencil ve toplumsal kaygılardan uzak bünyesini kusuyorlar. Yani ne alakası var efendim? Bilgisayar verdik, tableti var, elbiseleri yeni, yüzme kursuna gidiyor, akşam keman, hafta sonu bale, servis özel okul paraları cabası. Hiç bu çocuk anlamaz olur mu? Yahu babası benim anası burada!

Bu ebeveynler bir kez olsun 30 bine yakın para verdikleri özel okuldaki öğretmenlerinin, niçin 2500 tl civarında maaş alıp 35 saat derse girdiğini sorma ihtiyacı duymazlar. Çünkü toplumsal aptallıkları ve umursamaz bencillikleri geri dönülemeyecek noktaya ulaşmıştır. Bizim çocuk adam olacak özel okula gönderiyoruz.

Hani eski bir hikaye vardır. Yıllar sonra çocuk büyür de vali olunca babasını yanına çağırtır. “Baba” der “Sen bana adam olamazsın dedin ama bak gör şimdi vali oldum”. Babası da yüzüne bakıp “Ben sana vali olamazsın demedim, adam olamazsın dedim” diye lafı sokar.

Olmaz abi olmaz boşa uğraşma. O çocuk senin aynan aslında sen olacak. Bencil, umursamaz, yükselmek için yanı başındakini ezen, zorbalığa sesini çıkartmayan, ilk fırsatta daha iyi bir ülkede yaşamak isteyen insanlardan birisi olacak. Hedef 2020 doğumlular belki. Ülke çöktüğü için nasıl bu hale geldiğimizi bilerek yetişecekler. Belki, şanslıysak daha güzel günlere bizi onlar götürecek.

Saygılarımla.

Ateş Sizi Çağırıyor

CHP Adana milletvekili Elif Doğan Türkmen yurt sorunları ve tarikat yurtları ile ilgili önergeden 1 Nisan 2016;
 
“Ülkemizde; yıllardır büyük bir plansızlığın yaşandığı devlet yurtları sorunu bir türlü giderilemezken, çeşitli vakıf ve derneklere ait özel yurtlar ise ülkemizde yaşanan yurt sorununun başka bir boyutudur. Devlet yurtlarında barınma şansı bulamayan öğrenciler ya pahalı olan özel yurtlara ya çeşitli vakıf ve derneklerin yurtlarına ya da birkaç öğrencinin kaldığı evlere yönelmek zorunda kalmaktadırlar. Ancak vakıf ve dernek yurdu adı altında faaliyet gösteren yurtlarda öğrenciler çeşitli tarikat ve cemaatlerin belirlediği kalıplar içinde yaşamak zorunda bırakılmaktadırlar. 
14 yıldır iktidarda olan AKP yurt sorununa siyasi ve ideolojik hesaplarla yaklaşmış, rant odaklı inşaat yatırımlarını her fırsatta teşvik eden hükümet, öğrencilere yurt yapmak yerine, kamunun belediyelerin kaynaklarını çeşitli vakıf ve derneklere aktarma yolunu seçmektedir. Söz konusu özel, vakıf ve dernek yurtlarının denetimsizliği de ayrı bir rahatsızlık konusudur..”
REDDEDİLDİ…
 
Ne Soma’da ölene ne yurtta çocukları yanan ailelere zerre üzülmüyorum. Bu yavşaklığı bir kenera bırakalım artık. Orta Çağ kültürüyle yaşamak isteyen insanların acısı “kaderi buymuş” cümlesinden öteye gitmez!
Yakın bir zamanda bir çok defa yaşadığımız yurt yangını ve toplu tecavüzlerin hesapları soruldu mu? Aileler bu kurumlar hakkında şikayette bulundu mu? Bulunmadı..
 
Kaderleri orada yanmak değil, yobaz kültür içerisinde doğmaktır buna üzülürüm. Yanmasaydı zaten ya iki üç yıl içinde birisiyle evlendirilir yada “karı kısmı okumasın” deyip evinde oturtulurdu muhtemelen. Ölen çocuklar zaten cennete gitmiştir. Niye üzüleyim çocuklara? 
 
Kalanların ve bunlara göz yumanların gideceği tek yer cehennemin dibidir!
 
Ateşiniz bol olsun..

Nerede O Eski Bayr..

Bayram gelir  güzel temiz elbiseler giyilir. Yaşlılara ziyaretler yapılır eller öpülür. Yaşlıların tam “ahh efendim nerede o eski bay..” kelimeleri söylediği duyulmadan çocuklar hemen dışarı çıkmak isterler.

Ama zamane çocuğu bir başka. Çocuk değiller zaten artık. Çocuk yasal olarak 18 yaş altı kabul edilse de bilime göre değiller. Ben 12 yaşımdayken babamların 15-16 yaşındaki zekaya sahiptim. Şimdiki çocuklar 8-9 yaşlarında benim 12 yaşımdaki zekaya sahipler. Bilgisayar, televizyon ve her kaynağa ulaşılabilirlik daha çabuk zeka gelişimine sebebiyet veriyor.

Yani kapınızda gördüğünüz mini mini 10 yaşındaki çocuklar aslında babanızın bundan 30 yıl evvelki 18 yaşlarına denk geliyor önünüze zeka bakımından.

Niye anlatıyorum bunları peki? Çocuklara bakarak ülkenin psikolojik travması ve iki yüzlülüğünü çok iyi yakalıyorsunuz da o yüzden anlattım.

Geçen bayram sabahı evde uyurken kapımı açan bu mini mini çocuklar “iyi bayramlar” diyerek beni uyandırmıştı. Tabi şeker falan yok evde. Hemen bozukluklar aklıma geldi. Hepsinin eline birer lira verip gönderdim. Çocuklar sevinip koşarak uzaklaşırken bende uykuya kaldığım yerden devam edecektim haliyle. Kapının tekrar çalması ile yine ayaklandım. “Hayırlı bayramlar” faslı ve elimdeki diğer bozukları vermem ve tekrar yatağa yatışım arasından fazla zaman geçmemişti ki dışarıda patlayan torpil sesiyle uyandım. Sonra ikinci üçüncü torpiller patlarken güne Halep veya Cerablusta bayram sabahına girer gibi başladım.

8dc560b56f5e424c2b6a42f3d461881f.jpg

Benimle bayramlaşıp aldıkları parayla muhtemelen torpil alıp sokakta patır patır patlatan çocukların kahkahaları kulaklarıma geliyordu. Derken yine kapı çaldı. Elimdeki son bozuklukları verdim fakat bir garip kıza param çıkışmadı. Bende cebimdeki 5 lirayı abisine verdim. Paranın yarısını kardeşine vermesini tembihledikten sonra artık uykum da dağıldığından banyoya girdim.

Yıkanırken kapının ısrarlı çalışları ve sanki bütün şehir çocuklarının benim bayramımı kutlamaya gelmesi alışa geldik bir durum değildi tabi. Yıkanıp elbiselerimi giydikten sonra yine kapı çaldı. Gelen çocuklara bozuk param olmadığını söyledim ama mazlum mazlum bakışlarına dayanamayıp elimdeki paralardan ellerine tutuşturdum. “Aslansın kralsın abi” cümleleriyle koşarak gittiler.

Dönüp elimde kahve pencereden “ne güzel bir bayram sabahı efendim ahh nerede o eski bay..” diyeceğim an kapı yeniden çaldı. E ama bu kadarı da fazlaydı. Hemen pencere kenarında ise çocukların hararetli bir şekilde organize olduğunu ve büyük çocuğun “şu dairedeki abi para veriyor olm koşun lan” veya “oradaki sadece şeker veriyor isterseniz gidin” veyahutta “onlar evde yok” tarzı cümleler ile etrafını koordine ettiğini duymuştum. Tabi “para veren abi” ben oluyordum ve bu sebeple bütün çocukların ilk hedefi bendim haliyle.

Tamam da kardeşim bende Rockefeller değilim yani. Kapıyı açtım ki ilk bütün para verdiğim kız çocuğun abisi tekrar gelmiş uyanık. Bayramlarını kutlayıp artık param kalmadığını söyledim. Küçük kızın abisi suratını asıp garip el kol hareketleriyle beni kınadığını bildiriyordu.

Penceremde kalan kahvemi yudumlarken “ya ayıp mı oldu acaba şeker alıp geleyim yine çocuk netice de” diye düşünürken aşağıda olayları organize eden çocuğun tam pencerenin altında net sesini duydum “O….çocuğu işte”.

whatsapp-image-2016-09-11-at-12-14-02

Az evvel ellerine para verdiğim zaman “Aslansın abi, leoparsın abi maşallah boyunda uzunmuş ekereke” diyen çocuklara “param kalmadı” deyince anında satışı koymuşlardı.

“O…. çocuğu işte abi” diye sitem eden küçük kızın abisine destekte geliyor yandan “aynen abi” diyor başka bir çocuk. “Bunlar böyledir paragözdür ne var yani versen para” diye ekliyor. Yandan birisi “Şerefsiz zaten bayram namazına da kalkmamış uyuyordu” derken öteki “ya zaten belli bayram namazına kalkmayan adamndan ne bekliyorsun” diyor. Birden başka bir çocuğun koşarak gelip yeni bir “para veren abi” bulmasıyla muhabbet sonlanıyor hızla o tarafa doğru koşuyorlar. Ha birde penceremin tam önünde bir de “akıllı ol” torpili patlatıyorlar.

Asıl problem “Ya onlar çocuk” deyip geçiştirdiğimiz bu yetişme tarzıdır arkadaşlar. Aynı davranışların yetişkin dönemlerde de sergilenmediğini söyleyebilir miyiz?

Çocuklar toplumların aynalarıdır. Kültürel yozlaşma ve iki yüzlülüğe batmış, çıkarcılığın ve paranın peşinde koşan, ağzı bozuk ve kabadayı geçinen büyüklerin küçük resimleridir.

Eskiden böylemiydi? Nerede o eski bayr…

Oyun

Eski yazılarımdan okumuşsanız babamın jandarma subayı olduğunu biliyorsunuzdur. Görev amacıyla gittiğimiz güneydoğu ve doğu anadolunun sınır şehirlerinde yaşam çok farklıydı. Halk geçim için mücadele verip terör ile devlet arasında sıkışıp kalmışken, babam ve silah arkadaşları görevlerden ölmeden dönmeye çalışıyordu.

Biz tabi çocuğuz o yıllarda. Bırakın arkadaşlar ile kaynaşmayı arkadaş bile zor buluyoruz. Hem güvenlik sıkıntısı hem de uyum sorunu beraberinde geliyor. 2 yılda bir şehir değiştirip gittiğimizden okula alışmak yeni arkadaşlarımla kaynaşmak ne mümkün?

Yine de yöre çocuklarıyla oyunlar oynuyoruz sürekli. Çocuk ne oynayacak? Top peşinde koşup kışın kızak yapıp kayıyoruz karlar üzerinde.

577d5f31f0dc1e125094332d.jpg

Bu masum oyunlar aklıma geldi bayram günü. Hatırladığım oyunlardan bir kısmı ise göründüğü kadar masum değildi sanırım. Kar topu savaşında bazı çocukların kar topu içerisine taş koyması veya boru ile üfleyerek atılan huni şeklindeki kağıtların ucuna takılan raptiyeler belli ki bazı psikolojik rahatsızlıkların işaretiydi.

Bunların dışında benim annemin oynamama izin vermediği bir oyuncak olan “silah” ile adam kaçırma ve silahlı çatışma bu yöre çocuklarının oyunuydu. Bu oyun olduğunda bende bazen elimi silah yapar (parası ve silah oyuncağı olmayanlar gibi) bir birimize yalancıktan ateş eder yaralar falan eğlenirdik. Annemin neden kızdığını anlayamazken hiç silah oyuncak almayışlarına sitem ederdim.

Yıllar sonra büyüdüğümde silahın, ateşin, ölen askerlerin, operasyonların, PKK’nın, terörün ve ölen şehitlerin içerisinde büyüdüğüm halde babamın silahının nerede olduğunu hiç bilmediğimi fark etmiştim. Hiçte merak etmediğim gibi birden “yahu bizim peder komutandı silahı yok mu? Nerede acaba?” diye sorduğumda Malatya taburunda 23 yaşımda teğmen olarak nöbet tutuyordum.

Belli ki ailem (özellikle annem) çocukların silah ile oynamasına karşı olmuş ve o yıllar için büyük bir öngörü göstermiş. Yıllar sonra Halep’te bayram günü temiz elbiseleriyle silah ile oynayan çocukları gördüğüm zaman bunlar aklıma geldi.

577d5f314967833ae078c58d.jpg

Çocuklar ciddi anlamda çatışma ortamından etkilenmekte ve büyüklerini takip etmekte. Yani yaratılan silahlı canavarların, şiddetin ve terörün suçlusu bu psikolojik travma ile büyüyen kişiler değil buna ortam hazırlayan aile bireyleri ve büyükleridir.

Lütfen eğer çocuklarınız var ise (veya yakınlarınızın) silah, bomba, bıçak, kılıç vb. oyuncaklarını ellerinden alın ve çöpe atın. Sizden ricam bir daha bu oyuncakları almamanız ve çocuğunuzu ciddi anlamda bu tür oyunlar oynamaması için uyarmanız.

Herkese hayırlı bayramlar ve mutlu yarınlar diliyorum hoşçakalın.

Ayıp

Ya bekledim. Hani bizim medya gazdır haliyle. “AKP’ye bok atılan yalan haberlerin oltasına gelmeyelim” falan diyerek yapılacak açıklamaların oturmasını bekledim. Ama yok. Koskoca AKP hükümeti bakanlar düzeyinde ciddi ciddi olayı kapatmaya çalışıyor arkadaşlar.

Bu olay aslında çok çok büyük bir olay. Çünkü bir okulda kendini tutamayan bir öğretmenin bir anlık gafleti veya hadi gafleti devam ettirip sürekli bir çocuğun tacizi yok buna dikkat etmek lazım. 45 çocuğa bildiğin planlı ve programlı bir taciz tecavüz vakası var. Bu çocuklardan 2-3 tanesi mutlaka ve kesin olarak durumu oradaki yakınlarına veya hocalarına anlatmışlardır. Bu olayın üstü örtülmüş ve olay devam etmiştir. Düşünün ders sonrası arkadaşlarınızla muhabbetlerde hepiniz ne olduğunu bilirsiniz ki 45 kişiden bahsediyoruz (10 tanesinin şu an kesin tecavüze uğradığı saptandı) Herkesin bildiğiniz bilerek bu olayın tekrarlanması ve başkalarına sürekli devam etmesi utanç ötesi organize bir sapıklık şebekesinin işaretidir.

Elbette kurumlar manyak bir adamın ve onun etrafında olayı örtbas eden kişilerin yaptıklarına göre cezalandırılmamalıdır. Lakin “kurum” dediğiniz yeriniz başkanı televizyondaki savunmasında suçun hepsini hocaya attığını ve genel olarak “ya bunlar başka yerlerde de yaşanıyor mesela Nesin vakfı efendim” gibi daha da aşağılık bir açıklamada bulunduğuna şahit oluyoruz.

Ama kafa böyle çalışıyor kızmayalım. Fransa “Ermeni soykırımını yaptınız” diyor bizimkisi “Sizde Cezayir’de soykırım yaptınız” diyor seçmen kafa sallıyor alkışlıyor. İsrail başbakanı “Siz din ayrımcılığı yapıyorsunuz” diyor bizimkisi “Asıl siz Filistin’e neler neler yaptınız” diye cevap veriyor seçmen alkışlıyor. Adamları suçluyorlar “Siz saati rüşvet olarak aldınız” diye bizimkisi “Böyle diyen şerefsizdir, namussuzdur, namerttir” diyor seçmen alkışlıyor sonra “evet aldım aha borcu vardı peçeteye yazdı burada delili” diyor seçmen alkışlıyor.

timthumb

Bu kendisine yöneltilen eleştiriyi karşı saldırı ve galeyan yaparak saptırmaktır. Alın bir tane tartışma teknikleri kitabı açın okuyun. Haksız olduğu bir konuda hiç konuşmayıp/geçiştirip haklı olduğu bir konuyu “laaaap” diye ortaya koymaktır bu tekniğin adı. Sonra haklı olduğu konuda desteği alarak haksız olduğu konuda haklı olduğunu düşündürtmeye çalışmaktır.

Adamın derneğinde 45 çocuk taciz edilmiş 10 tanesi kesin tecavüze uğramış. Fransa’da, Kanada’da, İsveç’te falan geçtim şu olay ikinci sınıf ülkelerde bile olsa yoğun soruşturma yer, o derneğin başkanı insan içine çıkamaz, ailelerden sürekli özür diler, kurum çalışanlarını yoğun takip ve izlemeye hızla alır, itibarı sıfır olur ve muhtemelen bir daha çocuk ile ilgili bir iş yapamaz. Bu çok net ve açıktır. Bu tip büyük tecavüz olaylarını sen kurum olarak göremediysen git temizlik şirketi falan kur o işi yap diye söylerler adama.

İşte geçen 2 haftada dediğim gibi “ne diyecekler elle tutulur ne olacak?” diye bekledim ama koca bir sıfır tuttum. Onun yerine sırayla “Evet ama kuruma mal edilemez” cümleleri araya sokularak sözde “hak hukuk” vermekle falan uğraşma. Sırf muhalefetin verdiği bir soruşturma komisyonuna kendileri vermediği için reddetme işte böyle aptal aptal adamların, beceriksiz vekillerin yöneticilerin garip bir yeri oldu ülke. Sanırım çok eleştirilen cemaatin yerine başkalarını koyunca işler düzelecek sanılıyor. Al buda konunun ek maddesi olsun.

Ülkenin fikir ve hareket bakımından artık bölündüğü çok açıktır. İşte bu davayı sırf muhalefet sahiplendiği için (ki oda muhtemelen hükümete yakın bir yerde yaşandığından tabi ki) hükümet organlarının sessiz kalması veya işte yeni bir makineli tüfek yapmışız oldukça başarılı ama sırf bu hükümet projesini başlattığı için dalga geçmeler falan.

Anlaşılıyor ki kafa olarak doğru ve yanlışı ayırt etme noktasında artık ipler kopmuş durumda. Ülkeyi bu hale getiren de kendini çok iyi biliyor hiç boşa yahudiye, paralele bakmasın..

Türkiye’de Çocuk Olmak

Aslında kafamdaydı da ne zamandır yazamadım. Bir sayfanın Finlandiya ile ülkemizin eğitim sistemimizi karşılaştırması yazımı tetikledi. Türkiye’de çocuk olmak nasıldır düşünmemi sağladı aslında. Nasıldı çocukluğunuz kendinizi düşünün bakalım. Neleri gördünüz, neleri konuştunuz, nasıl bir yapıya sahip büyüme sürecindeki okullarımız. Tartışırız ya bazen kocaman harfler ile EĞİTİM falan diye. Eğitimin neresi doğru neresi yanlış? Gerçekten imam hatiplerin veya tam tersi normal liselerin çoğalması mı gerekli? Sıkıntı dinsel eğitim eksikliği veya eğitimde ki din mi? Yazacak çok şey var yavaştan hızlanalım;

Eğitim sorunundan evvel bir “çocuk olma” eylemini gerçekleştirelim. Çocuk olalım haydi. Küçükken “yağ satarım bal satarım ustam öldü ben satarım” diye oyunlar oynardık ya ne güzel. Ödevler dersler falan. Eğitim için söyleyeceğimiz ilk şey “koca bir yalan” olduğu belkide. Okulda ve aile içerisinde artık nasıl bir ailedeyseniz değişir tabi sizi düzgün bir sistem içerisinde, adalet mekanizmasına uymaya ve örnek gösterilecek vatandaş yapamaya çalışan sistemimize aslında sözlerim. Büyüdükten sonra çevrenizin ve siyasi akranın hiçte bu tipte olmadığını görüyorsunuz. Milletmiş vatanmış falan boş verip kendi işinizi kurmaya ve kendinizi kurtarmaya çalışıyorsunuz. Yani bunu yapmalısınız bu bekleniyor sizden. Gerekirse yanınızdakinin üstüne basmalısın ki kariyer basamaklarını hızlı adımlarla tırmanasınız. Beklemek ve tereddüt etmek demek rakibinizin sizin üstünüze basıp geçmesi demek. Acımak yok bu sistemde çalışansanız daha iyi bir maaşı bulunda patronu bırakıp gitmeli, patronsanız da en ucuza çalışacak adamları bulup eşşek gibi onları sömürmelisiniz. İkinci seçeneğiniz yok bu döngüde…

Yani öyle küçükken ekmeğinizi bölüp yediğiniz günlerden geriye yapmacık iş ilişkileri ve iki yüzlülük kalıyor. Toplumsal statünüz genelde işiniz ve ne kadar para kazandığınız. Hayatında bir kitap okumamış birisi içişleri bakanı oluveriyor ve size anlatıyorda anlatıyor. Ekranlara bakıp “kadın evin süsüdür” veya diğeri “kadın kot pantolon giyerse elbette tecavüze uğrar” deyiverdiğini duymak bizleri şaşırtıyor. Aslında şaşırmamamız lazım. Çünkü o eski değerli, namuslu ve düzgün insan profili yerin dibine gömüldü sürekli. Hatırlayın ders çalışanlara inek dendi, namuslulara salak, sessiz kalan allahından bulsun denilen gerizekalı pısırık oldu. Ve savaşamıyorsunuz bu pis ikiyüzlü insanlarla çünkü saldırgan olan onlar. Saldıramıyorsunuz çünkü değerleriniz saldırı üzerine değil fikir özgürlüğü ve eşitlik üzerine.

Son Ayağa Kalmış Ganyancı Gibi Oldu Garipler

Çocuk olup büyüdükten sonra terörü, şiddetin bin bir türlüsünü, ırk mezhep ayrımcılığını, küfür kıyamet konuşan politikacıları, rüşveti, pisliği gördükçe neyin ilerlemesini konuşacağız? Ne tartışacağız? Gömüldükleri ideolojik düşünce yapısından sıyrılamadan insanları yaftalamak sınıflara ayırmak ve aşağılamak üzerine konuları tartışan gençlik neyin gelişmişliğini yaratacak?

İmam hatipler açılınca çocukların eğitim seviyesi mi yükselecek? Yada kapanınca liselerin bilgi düzeyi mi artacak? Ya ha dindar yetiştir ha popüler bilim ile yetiştir eğitimin komple çöp işte. Pisa testinde fen ve matematikte 44 ve 45. olduk ki zaten 45 ülke falan var. Yani çocuklar mal arkadaşlar. Kafası açıkta mal, namaza duranda mal fark yok. Çözüm önerisi olarak Eğitim bakanı ne dedi biliyor musunuz? “Pisa testinden çıkalım!”

Neyse çok yazarız ya konuş konuş çözüm önerilerinde bulunmak lazım. Bir arkadaşım “hep eleştiriyorsun, bir günde çözüm önerisi sun” dedi. Sunuyorum komple öğretmenleri kovmak lazım ilk önce. Yani yapacak bir şey yok çünkü heh heh. Şaka şaka kovamayız elbette lakin öğretmen seçiminde hızla daha seçici işlemlere yönelmeliyiz. Bir kere kitap okuyacaklar, popüler makaleleri takip edecekler falan. Bunlar ile ilgili yıllık eğitimlere katılması ve testlerden geçmesi beklenecek.

İkincisi bu seçim ve öğretmenlik süreçlerinde maaşlar yükseltilecek. Öyle kendine zam yapmalı değil milletvekilim yapacaksın zammı adam gibi vereceksin yüksek ücret hakim kadar alacaklar. Çünkü eğitim sistemimiz sınava dayalı. En kısa çözüm yolu en zeki öğrencilerin okuldan sonra gazete okuyup çay içtiği eczacı olmasını engellemek ve yüksek ücretler ile öğretmenliğe yönelmelerini sağlamak. Adam maaşı iyiyse seçer yoksa okumaz unutmayın bunu.

Öyle her yere üniversite ve bölüm açılmaz. Plan yapacaksın açığın yoksa almayacaksın öğrenci. Okumasın çok önemli değil yeter ki diplomasını alıp beklemesin.

Bunların dışında elbette ücretli öğretmenlik diye bir şey mümkün değil bu kaldırılacak. Taşeron öğretmen olmaz. Hademe 1500, öğretmen 800 liraya çalıştırılmaz Allah çarpar sayın eğitim bakanı şerefsizim bir gün çarpılırsınız veya çok pis döverler sizi tanırlar bak bakanlık bitince sokakta görürler. Demedi demeyin..

“Finlandiya’da çocuklara şöyle söyleniyormuş, böyle eline davul veriliyormuş bizde neden borazan var abi?” türü artık içi boş açıklamaları  da bırakalım. Burası İskandinavlar değil. Onların komşusu İran veya Yunanistan değil, iç savaşları yok, ırk ayrımcılığı yok, onlarda rüşvet yok, vergi kaçıramazsın teklif eden yok, kadına ayrımcılık veya çocuk gelin yok. Yok kardeşim işte. Gündem değişsin diye “eyyy İsrail defol git buradan biz sizi biliyoruz” tarzı din düşmanlığı yapan açıklama yapan hükümet yetkilisi yok. 16 yaşındaki genç akşama hangi sinemaya gideceğini, 26 yaşındaki mühendis hafta sonu hangi konsere gideceğini, 59 yaşındaki amcam yazın İspanya’ya mı yoksa faroe adalarına mı gideceğini konuşuyor yakınlarıyla. Allah esirgesin adamları buraya yaşa diye getirsek kalpten 3 ayda ölürler şerefsizim. Hal böyle olunca ön yargıları az oluyor. Kim hangi inançta, kim kiminle nerede yiyişiyor içiyor sçıyor bana zarar vermezsen takıl hacı diyerek dokunmuyorlar. Bizde kendi ahlak, din ve mezhep anlayışı “doğrudur” deyip kabul edilerek baskıyla yedirilmeye çalışılıyor.

En önemlisi okumak yok. Hiç kitap okumuyorsanız ve okuyana da “olm param yok diyosun kitap alıyosun, kitap alacağına bana lahmacun ısmarla” diyorsak e ne bekliyorsunuz bizden?

Ne diyim afiyet olsun…