Yakın Siyasi Tarih – XII – Demokrat Parti Sarsılmaya Başlıyor

Bir önceki yazı için buradan

14) Yunanistan ile bu yıllarda Kıbrıs sorunu çıkıyor. İngiltere hakemliğinde bağımsız bir garnizon kurularak kriz atlatılıyor.

15) 1957 seçimlerine bozulan ekonomik yapı ve anti demokrasinin gittikçe kuvvetlenmesiyle giriliyor. Fakat seçmen yine %48 oy vererek DP iktidarını devam ettiriyor.

20151106_152742

16) Buhran çok büyük olduğu için IMF/Dünya Bankası politikaları uygulanmaya başlanıyor 1958. Fakat bu politikaların uygulanması elbette pek mümkün değil.

17) “Kriz yok yahu bunlar CEHAPE’nin oyunları” diye dolaşılırken 4 Ağustos 1958 yılında dolar 2,8 tl’den 9tl’ye hafif bir sıçrama yapıyor! Elbette bu dolar artışı ithalata dayalı ve dış borçlarla kurulan ülkede krizi körüklüyor. Mecburen yerli üretimin hamleleri yapılmaya çalışılıyor. Aklı başına geliyor gelmesine Adnan beyin ama geç kalmış artık.

18) ABD ile ilişkileri eskisi gibi olmayan ve batıdan aradığını bulamayan Adnan Menderes yüzünü orta doğuya doğru çeviriyor. 1958 yılında yaşananlar kendisi için çok kritiktir. Irak kralı II.Faysal ile yakın ilişkileri olan Menderes 14 temmuz 1958 sabahı uyanınca Irak’ta askerlerin krala darbe yaptığını ve cumhuriyeti kurduğunu öğrenmesin mi? Başlıyor “bana da darbe yapacaklar” demeye..

20151106_154020

19) Artık iktidarındaki yanlış hamlelerin ve ekonomik buhranın ambele ettiği Menderes yakın çevresine sürekli “ordu bana darbe yapacak” diye söylenmeye başlıyor. CHP içinde bazı kişilerin “yapılan anti demokratik eylem ve bozuk iktisat politikalarının sonunda olacak şeyin darbe olduğunu” söylemesi üzerine Menderes iyice köpürüyor. “Darbeyi ve darbeciliği desteklemekle” suçladığı CEHAPE’yi “demokratik yapıyı bozmaya teşebbüs” kanunu ile suçluyor ve “sonunda darağacına gidersiniz ha ip hazır” diye tehdit ediyor.

20) “Orta doğunun lideri olacağız inşallah” diyerek yola çıkan, iktisadi ve ekonomisi Osmanlı zamanındaki gibi dış borca batmış olan ithalata dayalı ekonomik mimarın sahibi sayın Menderes’in hayalleri başka tabi. Bu sıralar Fransa’da 1958 yılında De Geulle seçimi kazanıyor. “Parlamenter sistemin yavaşlığını” eleştiren De Geulle “ülkenin başkanlık veya yarı başkanlık sistemine geçerek hızla yol katedeceğini” belirterek “Cezayir sorununu çözeceğim” diyor ve destek istiyor. İşte bizim Menderes kendisinin anti demokratik eylemlerine, çıkardığı yolsuzluğu suçlamayı kaldıran yasaları, muhalefetin mal varlığına el koymaları, basına uyguladığı sansür ve cezalar, 1954 seçiminden sonra yargı, ordu, polis ve memur bölümlerinde çalışanları emekli ederek yaptığı kadrolaşmalar, laik mesleki teknik eğitimden dini eğitme geçmesi, dini kullanarak oy toplaması, kendisi yaptığı halde “dini kullanıyorlar” diyerek rakip partiyi kapatması vs. çok var o kadar çok varki neyse bunları unutup sanki burası Fransa’ymış gibi “bende başkanlık sistemine geçeceğim” diyor ve ortaya atılıyor (Bizim ülkenin balık hafızalı olduğunu söylemiş miydim arkadaşlar?)

21) Adnan Menderes daha da ileri giderek “ülke zaten oldukça demokratik durumda, daha fazla baskı yaparsanız demokrasiye paydos deriz haa” diyerek bir tehdit daha savuruyor. “Vatan Cephesi” adı altında sivil bir örgüt kurdurtuyor. Bu örgüte üye olanların isimleri tek tek akşam radyodan okunuyor.

20151106_154247

22) İnönü artık bir çok gezisinde sorun yaşamaya başlıyor. 4 Mayıs 1959 yılında yolu kesiliyor. Trafik müdürü arabasıyla alandan kaçırılıyor ki o zamanlar İsmet İnönü 75 yaşında.

23) 12 Nisan 1960 tarihinde CHP “darbe yapmaya teşebbüs etmek, silahlı ve tertipli ayaklanma düzenlemek” ile suçlanıp kurulan Tahkikat Komisyonunda yargılanması için işlem başlatılıyor.

24) Hepsi DP vekilinden oluşan 15 kişilik tahkikat komisyon başlıyor tahkikat yapmaya. İsmet İnönü bu durumu eleştiren “artık ihtilal döneminden çok partili demokrasiye geçildiğini ve yapılanın yanlış olduğunu” belirten bir konuşma yapıyor. Veriyorlar İnönü’ye soruşturmayı. Adnan Menderes “Bizi halk seçti ancak halk indirir” diyor. “Atatürk Orman çiftliğine şöyle görkemli bir de saray mı kondursam yahu?” demiş midir bilemiyoruz elbette. Darısı başkasına o projenin artık.

25) 28 Nisan 1960 tarihinde protesto yürüyüşleri gerçekleşiyor. Emekli K.K.Komutanı Cemal GÜRSEL durumun vahametini açıklayan bir uyarı mektubunu Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e (evet akrabası çok mu şaşırdınız?) veriyor. Tabi Menderes güç bunalımında bu sıralar. 21 Mayıs tarihinde Harp Okulu öğrencileri de bir protesto yürüyüşü yapınca okul tatil ediliyor.

26) 27 Mayıs 1960 yılında Milli Birlik Komitesi tarafından beklenen darbe yapılıyor. Bir çok kişi tutuklanıyor ve 14 idam cezası veriliyor.

20151106_154321

27) Milli Birlik Komitesi demokratik yapıyı tekrar inşa etmek ve seçime hızlıca girmek için çalışmalara başlıyor. Komite içerisindeki bir grup ise bazı devrimler yapıp iktidarda durmak istiyorlardı. Komite çoğu genç milliyetçilerden olan Alparslan Türkeş ve 14 kişiyi yurt dışı görevlerine göndererek bunları uzaklaştırıyor.

28) Anayasa yerleştiriliyor ve seçimi kazananın kafasına göre yasa çıkartmaması için bağımsız bir Anayasa Mahkemesi kuruyor. 1965 yılına kadar karma bir hükümet ülkeyi yönetmiştir. Darbe ayrıntılarına önümüzdeki yazıda gireceğiz. Çünkü darbe sebepleri, yapanları ve sonuçları çok farklıdır. Genel olarak aynı gibi lanse edilir lakin 27 Mayıs 1960 darbesi artık güç zehirlenmesi yaşayan ve kontrolünü kaybetmeye başlayan Menderes’e karşı yapılan ve demokratik uygulamalar ile tekrar dizayn edilip askerin kenara çekildiği oldukça “Demokratik” bir darbedir.

Darbe demokratik olur mu? Yerine göre olur sanırım. Bazen çıkar yol kalmaz ise gerekli gibi. Burada sorulması gereken soru şu aslında; Darbe olduktan sonra toplum liderlerin yaptığı hatalardan ders alıp doğru seçeneklere yönelmiş midir? Anlatacağız ki yönelmemiştir. Yani askeri darbe bir çözüm değildir. Halkın özgür ve çağdaş birey olması adına ekonomik bağımsızlığının ve eğitiminin yükselmediği ortamlarda ne yazık ki çok çabuk kandırılıp emperyalizmin kucağına oturduğunu söyleyebiliriz. Bunu kırmak ancak bilimsel kaliteli bir eğitim ve ekonomik bağımsızlık ile mümkündür. Fakat içinde bulunduğumuz kısır döngü iktidarlar (İşte dün Menderes, Demirel bugün Erdoğan) bilimsel eğitimdense dogmatik ve şükür üzerine kurulu sahte bir tarihi eğitim vererek modern köleler yetiştiriyorlar. Eleştiri bilmeyen, sorgulamayan, okumayan, sanattan anlamayan kesim bu döngüyü kıramıyor. Yeniden gerçekten demokratik bir otokratik lider ile yönetim şansımız tek seçenek gibi duruyor. Uzatmayalım zaten iktisadi tarihimizi anlatırken nasıl köle haline getirildiğimizi daha iyi anlayacaksınız. Hoşçakalın..

Sonraki yazı için buradan

1 Kasım 2015 Seçimleri

1147349_1625ab28326ad45dfed72c69af3c24e6

Son seçimlerde az önce sonuçlandı gibi arkadaşlar. Aslında siyasi bir partiyi desteklemesem de yazılarımdan hükümetin demokrasi katliamlarını eleştirdiğimi biliyorsunuzdur. İstediğim daha kültürü yüksek, insanlığa saygılı, ırk/din/mezhep ayrımı yapmayan, kin tutmayan efendim bir ülke işte. Yani bu çok zor olmuyor olmayacakta galiba. Açık bir şekilde AKP zaferiyle biterken yine beklemediğimiz gibi bir seçim sonucuyla karşılaştık.

Elbette beklemediğimiz derken çok önemli bir noktayı atladık. Ben hep seçim sonrası değerlendirmelerimde iktidarın MHP kesimine sürekli milliyetçilik kavramlarıyla saldırdığını fark etmiştim. En büyük baskıyı PKK’yı meclise sokma argümanıyla yapmakla beraber, geçmişteki ülkücü kimlikten uzaklaşma, şehitlere sebep olma, solcularla beraber olma, Bahçeli’nin pasifliği ve zaafları vs. konular sürekli ortaya atıldı. Karşı olarak yine bunlardan oy almak için milli duyguların yüceltilmesi, marşlara şiirlere törenlere dönüşler, bayraklara sarılma, PKK’ya bol bol tehdit savurmalar, şehitliğe saygı vs. argümanları konuşuldu.

İşte bunları değerlendirirken hep MHP kesimini tutmaya çalışan Bahçeli’ye fazla kızmadım. Çünkü ortalık karışık olduğundan yaparsın sert açıklamalar tehditler oyu korursun. Neye dikkat etmedik diye düşündüm. Sonradan anladım. 1 Haziran seçimlerinde MHP oyları nereden aldı? AKP’den aldı. Neden aldı? Muhtemel yapılan açılım sürecinden dolayı rahatsız olduklarından daha milliyetçi duruş sergileyen MHP kanadına kaydılar. Yine %5-6 kesim muhafazakar kürt oyu HDP kanadını destekleyince AKP oyları neredeyse %10 eridi.

Yani MHP tarafından AKP’ye geçiş aslında olmadı. Zaten AKP kanadında açılımın rahatsız ettiği kesim AKP sert çıkınca geri döndü. Biz sandık ki bu MHP tarafına geçenler artık AKP teknesine binmez ve onlara inanmaz. Hiç alakası olmadığını üzülerek hatta bir tokat yiyip uyanarak şahit olduk.

Sonuçta ne oldu? Ülke başkanlık ve anayasa değişimi için AKP ve Tayyip Erdoğan’a yetkiyi vermiş oldu. Cumhuriyet bu gece itibariyle bağımsız, kuvvetler ayrılığına dayalı laik demokratik düzenden, kuvvetlerin tek elden kontrol edildiği başkanlık sistemine geçmiş oldu. Asya ve orta doğu toplumlarının bu tip sistemler ile yönetilmesi çok daha kolay ve verimlidir aslında. Lakin endişemiz şudur; demokratik düşünce ve tarafsızlığın tam anlaşılamaması dolayısıyla dinsel/mezhepsel/kökensel baskıların bozulan devlet düzenlerinde artması. Bu hep böyle olmakla beraber zamanla tek kişinin eleştiriden yoksun halk ve baskıcı politikaları sonucu gittikçe içine kapanması kaçınılmaz olmakta.

Ne diyelim seçimini yaptıysa ülkemiz bizde karşı görüşlerimizi söylemeye ve eleştirmeye devam edeceğiz. Ta ki susturulana ve üzerimiz çizilene kadar. Geri dönüşü olmayan bu tek adam dönemi bizi umarım karanlık çıkmaz sokaklara ve iç karışıklıklara götürmez.

Sosyalizm Ve Türkiye’de Anlam Karmaşası

Bugün yine her zamanki gibi sahilde ülkeyi kurtarıyoruz efendim. Herkes bir şeylerin savunuculuğunu yapıyor. Tabi benim etraf daha çok muhafazakar milliyetçi ekseni olduğundan benim söylediklerim daha yadırganıyor. Çok ortak noktalarda konuşmakla beraber ülkücü bir arkadaşımız benim sürekli lafı ülkücülere veya dinci adı altında bütün dindarlara olayı yayarak eleştiriler yaptığımı söyledi. Bunun art niyet olabileceğini bir kere bile solcuları eleştirdiğini duymadığını da ekledi. Hatta tıpkı tipik bir CHP adamısın diye sonunu da bağladı.

Kedisine katılmamakla beraber (çünkü benimle sürekli farklı diyaloglarda çevremde bulunmayan bir arkadaşımız) durumun böyle olmadığını anlatmaya çalıştım. Birinci sebebi hani hayatta hep bazıları muhalefette olur ya bende genelde öyleyim. Belki karakter belki yapı artık bilemiyorum konuşma eksenin savunulan fikirlerin eleştirileri ve yanlışlarını dile getiriyorum haliyle. Sizde artık kimin ile oturuyorsanız onları fikir ve söylemleriniz ile eleştiriyorsunuz. Bizim çevremizde malum olduğundan sürekli bir tartışma gırla gidiyor. Aslında diyorum çok ortak noktamız var bazı noktalarda ayrılıyoruz diye…

İkinci sebep ise; içinde bulunduğumuz ülke durumu ile ilgili haliyle ortaya bir çözüm önerisi getirmek durumunda kalıyoruz. Benim çözüm önerim “Sosyalist bir devlet yapısı” olduğunu anlatıyorum. Onuda “yani komünizm mi?” der gibi dinliyorlar. Rahatlayın arkadaşım birazcık.

Gencligimde-entelektuel-bir-kedi-oldugum-dogrudur

Tabi sıkıntı da burada başlıyor. Daha önce de yazdım ülkemizde bazı kavramların içi boşaltılmış ve farklı anlamlar yüklenerek ortaya atılıyor. İlk önce kişi ile tartışırken bu içi boşaltılan kavramların içine hapsediliyor hemen. Soruyorlar sen şimdi necisin? Sağcı mı solcu mu? Sağcıysa milliyetçi, liberal, dinci olmak üzere üç eksen, solcuysan daha dar olan orta sol veya komünist sisteme hapsediliyor. İlla yerleştirilmek istenen bu “kafa” sistemi aslında kişilerin tartışma eksenlerini de sınırlandırıp doğruyu bulmalarını engelliyor. Artık modern dünyada temel olarak insani değer kavramı ön plana çıkartılıyor.

Kendimi milliyetçi görüyorum çünkü yaşadığım vatandan belki memnun değilim ve gitmek istiyorum ama bu sevmediğim anlamını taşımıyor. Ailem veya sevdiklerim için ölürüm veya bir çocuğu kurtarmak için savaşırım. Aslında dindarım birazcıkta. Namaz kılmıyor ve cumalara gitmiyorum evet de bunlar ile müslüman olunmuyor benim anladığım dinde. Soymuyorum, kumar oynamıyorum, tek eşliliğe inanıyorum, aile değerlerim iyi, orucumu kaçırmıyorum, çok çok az ender içki içerim sağlığa zararlı zaten vs. ve en önemlisi kul hakkına dikkat ediyorum çok ki belkide dinimizde en önemli şey. Ne yani dindar değil miyim? İllaki sakalı göğse kadar uzatıp kafaya takke mi takacağım? Yani ne diyeyim evet sosyalistim. Marksist ve Lenininst veya Maoist değilim arkadaşım sosyal devlet yapısına inanıyorum. Irk/din/mezhep/cinsiyet ayrımı yapmıyorum ve yaşadığım devletin bunları yapmamasını istiyorum. Yani insan hem vatanını sevip hem sosyalist olamaz mı? Hem mantıki ve bilimsel eğitimi savunup dindar olamayacak mıyım?

Annem namaz kılıyor ama kapanmıyor, babam o hacca gidenlerden çok daha dürüst bir iş hayatına sahiptir ama arada rakı sofrasını da kaçırmaz. Bir arkadaşım tarikat içerisinde bulunur fakat demokrattır. Bunlar çok önemli midir? Neden bu kafalar içerisindeki zincirleri kıramıyoruz? Çünkü yaşadığımız çevre genel itibariyle eleştirilemez yapıda ve yafta/karalama üzerine gerçek olmayan bilgiler ile dolu. Milliyetçi dendiğinde faşist, dindar dendiğinde yobaz veya sosyalist/solcu dendiğinde komünist/dinsiz olması gerektiği kafalara kazınmış. En yüksek değer olan “İnsan” kavramı ve eleştirel kültür ile beraber doğru olanı bulmaktansa yaratılan bu kalıpların içerisinde bilinçaltı oyunları oynamak daha kolay geliyor insana.

20130831-144730

Şaşırdılar akşamki muhabbetimizde belki sanırım biraz rahatsız da oldular. Kuranın yazılması ekseninde eksiklikler olabileceğini araştırdığımı söyledim. Eksik mi değil mi? Neden Hz.Muhammed zamanında Kuran kitap haline getirilmedi? İlk orjinal eserler nerede ve neden yok? Bu tip soruların sorulması ve araştırılması ne yazık ki bazı kişilerde dine saldırı ve işte yine kafa arkalarında ki “sosyalist yani komünist yani işte hacı dinsizliğe kayıyor” düşüncesini getiriyor. Bu iddiaların o veya bu tarafından yapıldığına değil, vereceğimiz cevapların bizi tatmin etmesinde odaklanmalıyız. Yoksa din açısından kör bir inancın askerlerinden öteye gidemeyiz. Bu sebeple soruyorum zaten ve bunun ile ilgili bir iki de yazı yazacağım. Bunu sormayalım mı?

Neyse bu konu haricinde eleştirel bakış açımın neden hep din veya milliyetçilik üzerine olduğunu soran arkadaşım bazı şeyleri kaçırıyor. “CHP” dedikleri ülkenin çok partili rejiminde neredeyse hiç büyük bir rol oynamamış. “Neler neler yaşandı” edebiyatıyla belli bir haklılık payını kabul ettikten sonra bunları dile getirenlerin nasıl milyoner olduğunu da görüyoruz. Dile getiriyoruz çünkü ülkedeki sorunun algılanması ve çözüm yolları benim için buralardan geçiyor. Sol dediğiniz CHP’nin “sosyalist” bir parti olduğunu söyleyebilir misiniz? Türkiye’de bu eksende kaç insan var zaten? Yani çözüm önerilerinde CHP ile yürüyemediğiniz için zaten çözümü partiye değil daha çok işin içinden kendi çözümünü çıkartması gereken muhafazakar milliyetçi eksene yöneltiyorum eleştirilerimi.

Dindar çevrelerden beklenen umut boşa çıktı son 15 yılda. “AKP dindarlığın tanımı değil” falan ama tanımı olsa da olmasa da muhafazakar denilen insanlar bunların peşinde işte. Ne oldu bilimsel atılım mı yapıldı, demokrasi mi gelişti, yargı mı toparlandı? En önemlisi ahlaki bozulmanın eleştirilen ve solcu/komünist denilen kesimde değil kendini bizzat dindar veya muhafazakar tanımlayan kişilerde de hatta çok daha fazla olduğunu ortaya çıkardı.

Milliyetçi kanat ise geçmişten gelen Türklük bilincini bir kimlik bunalımına dönüştürme eğiliminde sürekli. Türk olmaktan gurur duymak ile Türk ırkının üstünlüğünü savunmak farklı şeyler. Etnik kademelerde farklılıkların olduğu yerlerde eğer hayat seviyeleriniz maddi anlamda aşağılara doğru kayar ise bugün kürtlerle yaşadığınız problemleri yarın lazlar, gürcülerler vb. birisi ile de yaşayabilirsiniz. Bunların sınırları iyi çizilmeli ve milliyetçilik kavramı daha şeffaflaştırılmalıdır. Kan dökmeye yönelen, kavgacı milliyetçilik sahte vatansever duyguların dışa vurumundan öteye gitmez. Askerden parayı yatırıp kaçarak para yatıramayanın öldüğü yerde milliyetçilikten bahsederseniz komik duruma düşersiniz.

1417616997-u2

Sol yokta hadi CHP’ye sol diyelim öyle diyorlar ya kendilerine. Arkadaşım siz nasıl parti tabanısınız? Sürekli oy verenleri aşağılayarak hakaret etmenin yanında iktidarın ele geçirildiğinde yapılacaklar listesiyle göz korkutuyorsunuz. Öç alma üzerinden hareket edilmiş geçmişte zaten bir sonuç alamazsınız bu şekilde ve azınlıktasınız arkadaşım bunu anlayın artık. Sürekli anlatmak ve hoşgörü temel özellikleriniz olmalı. Böyle misiniz? CHP kanadının da bunları iyi düşünmesi gerekmekte.

Bu söylediklerimin her kesimden insanın iyi anlaması ve değerlendirmesi gerekiyor. Elbette demokratik, modern ve eleştiren bir toplum istiyorsanız. Bu gibi kaygılarınız yok ise yani din veya kökene bağlı bir devlet istiyorsanız uyaralım. Muhtemelen yaratmak istediğiniz toplum çelişkiler üzerinde yaşamını sürdürmeye çalışacak ve zamanla iç çatışmalar ile dağılma sürecine kaçınılmaz olarak gidecektir. Çünkü mantıksal olmayan inançlar üzerinden ülke inşa edilemez. Benim getirdiğim çözüm önerileri ise bu kesimler için radikal olarak görülmekte. Zaten sıkıntının büyüğü burada. Laik devlet yapısı ile dogmatik din ve etnik üstünlükçü milliyetçilik yapısının çatışması aslında. Bu çözümleri iyi tartışıp adımlarımızı atalım. Sonra modern toplum yapısına ulaşanlar Mars’a gider sende “sakız çiğnersek orucumuz bozulur mu?” sorularını duymaya devam edersin. Hay o çenen kopsun da çiğneyeme emi!

Haydi görüşmek üzere….

Yakın Siyasi Tarih – XI. – Demokrat Parti Dönemi Başlıyor

Bir önceki yazı için buradan

1950 seçimleriyle iktidarı kazanan demokrasi arayışındaki partimiz Demokrat Parti hedefleri doğrultusunda çalışmalara hızla başlıyor. Çok güzel yazdım birazcık uzun ama bu şekilde bölüm bölüm anlatmak lazım yoksa akılda kalmaz;

1) ABD müttefikliği ile beraber başlayan çok partili siyasi çizgimiz iktisadi olarak büyük bir ilerleme ile başlamaktadır. ABD’nin verdiği destek kredileri ve yardımlar ile traktör ve tarım aletlerinin satışı artırıldı (neredeyse 10 kat). Yeni ekilebilir alanlar açıldı.

2) 1950 yılında Güney Kore savaşı dolayısıyla dünyada büyük bir hammadde ihtiyacı doğmuştu. Bu fırsat değerlendirildi ve ekonomik büyüme gerçekleşti.

H.Truman

3) 1952 yılında aslında açık konuşmak gerekirse Sovyetlerin bir saldırısına karşı yastık olarak kullanılmak maksadıyla NATO’ya alındık.

4) ABD bu tarihten sonra daha da yakınlaştı. Marshall planı çerçevesinde hükümet ülkenin bir çok yerine uzun şeritli yollar yaptı (duble yol yapmadı onu sonradan yine dışarıdan alınan borçla başkası yapacaktı). Adnan Mendere’se elbette gazeteciler ve sanatçılar “hacı daha dün toprağı belleyecek aletimiz yoktu nasıl oluyor bunları yapıyoruz bu para nereden geliyor, kimse karşılıksız para vermez bakın bu işin sonu iyi değil” diye uyarılarda bulunuyorlardı. Menderes hükümeti bu uyarıları “bir kaç kendini bilmez komünist” diye nitelendirerek onlara savaş açtı.

5) DP muhalefetteyken söylediği demokrat sözleri unutmuştu. Büyük bir toprak reformuna götürecek olan köy enstitüleri ve halk evlerini 1951 ve 1954 yılında ödeneklerini kıstı ve sonra tamamen kapattı. 1954 yılında çıkartılan bir yasayla CHP’nin bütün mal varlığına el koydurdu.

Marshall Planına Alınan Ülkeler

6) Basın eleştirileri artırınca onlara karşı ağır cezalar çıkarttı. Suçlananın iddiayı ispat etme hakkından yoksun bırakıldığı saçma sapan bir yasa çıkartılıverdi. Gerçi çok yasa vardır ama bu çok komiktir. Yani bir haber yayınladın “şu kişi şurada yolsuzluk yapmıştır” diye veya hukuksuzluk ortaya koydun. Hooop mahkemeye gidiyorsun yiyorsun hapis cezasını. “Yahu dedim ama bakın elimdeki deliller bunlar” diyemiyorsun bunu demen yasak! Hatta bunu diyenlerle yani İspat Hakkını kullanmak isteyenlerle “nasıl İsmail Hakkı mı? eheheh” diye dalga geçerlermiş.

7) İşte bu durum DP içerisindeki bazı milletvekillerini rahatsız etmiş ve Menderes’i eleştirmişlerdi. Bu eleştirilere Menderes sert yanıt vermiş. İçlerine yerleşmiş olan bu gizli CEHAPE’lileri partiden attırmaya çalışmış ve istifa ettirmişti.

Bu Traktörlerin Ülkemize Gelişinin Hazin Bir Hikayesi Vardır Sonra Anlatacağım

8) DP hükümeti en demokratik partinin kendisi olduğuna inanıyordu. Köy enstitülerini kapatan, seyyar kütüphaneleri yok eden, meslek ve teknik liseleri değil imam hatipler açıp tekrar dini eğitime geçen ve bunu sürekli mitinglerde “ahhh neler neler yaptılar dinimizi yok ettiler” diyerek dile getiren DP hükümeti kendilerine rakip olarak gördükleri (dönemin Erbakan’cıları diyebileceğimiz) Millet Partisini’ni “Laik demokratik hukuk devletine aykırı olduğu ve dini siyasete alet olarak kullanıp Atatürk devrimlerine tehlike oluşturduğu” için! 1953 yılında kapattırdı (Bu tip şeylerin amacı oyları artırmaktır çünkü DP dindarlara sesleniyordu ikinci parti oyunu bozardı)

9) İşte böyle bir 4 yıl geçiren DP iktidarı 1954 yılı seçimine girdi. Savaş sonrası sahte tarımsal büyüme, yine ABD destekli yardımlar ile yapılan sahte alet ve traktör yardımları, yine aslında olmayan borç parayla yapılan yollar, barajlar, fabrikalar, hastaneler vs. sonucunda 1954 seçimlerini DP %57 oy alarak kazandı. 

20150731_172259

10) Ekonomik büyüme üzerine propaganda yapan DP iktidarı yargı, yürütme, ahlak, yolsuzluk, demokrasi, üniversitelerin özerkliği vb. şeyleri bir kenara bırakmış, yurt dışından gelen parayla sürekli yol, hastane ve baraj inşaatlarına başlayarak sahte bir dış destekli büyüme yaratmıştı. İktisadi yapısını ilerde anlatacağım bu büyüme süreciyle beraber 1954 seçimlerinde tulum çıkartmış CEHAPE’yi sandıktan silmiştir.

11) İktidarı tekrar daha çok oyla ele geçiren DP “yahu o kadar gırtlağa bastık daha çok oy aldık ne duruyoruz daha çok basalım” diyerek yargı, polis ve memur kadrolarındaki bir çok noktaya kendi kadrolarını getirmek için bir yasa çıkartmıştır. Yasaya göre “25 yılını dolduran kişiler ihtiyaç duyulursa hemen emekli edilecektir”. Haliyle henüz belki 45’inde olmayan kişiler emekli edilerek kadrolaşmaya başlandı.

12) Ekonomik sarsıntıların sinyalleri gelmeye başlamıştı ama halk daha anlayamıyordu. 1955 yılında ki olayı da anlatalım bu arada. Ünlü Taksim olayları yani. Olay 1955 yılında hükümetin desteklediği gazeteler ve yayın organlarından yayılmaya başlıyor. “Selanik’te Atatürk’ün evini komünistler bombaladı” şeklinde yayılan haber halkı galeyana getiriyor. Taksim başta bir çok büyük şehirde yağmalar ve kundaklamalar meydana geliyor. Gayrimüslimlerin evleri ve kiliseler yakıldı. Taksim komple yağmalanırken ülkemiz bir utanç tablosuyla daha yüz yüze kalmıştı.

13) Hadi bilgi verelim madem öyle bakın iyi okuyun başka yerde bulamazsınız olm bunları. İşin aslı; Saldırdığı söylenen bu kişiler aslında evi yakamıyorlar. Daha doğrusu bombalar ile Yunanistan’da yakalanıyorlar. Tutuksuz serbest bırakılan bu iki kişi hemen ülkeye firar edip izlerini kaybettiriyorlar. Bu kişilerden bir tanesi daha sonra 1 Mayıs 1977 yılında Uğur MUMCU tarafından da bahsedildiği üzere tekrar ortaya çıkıyor. Şöyle özetleyelim yine; 1 Mayıs 1977 yılında Taksim meydanında bulunan kişilere Sular İdaresi Binasından ateş açılıyor (görgü tanıkları ifadesi böyledir) İşte bu karmaşa dolayısıyla bir çok kişi ölüyor falan. Basında sonradan “solcular birbirlerini vurdu” olarak anlatılsa da 1977 yılında ilginç bir detay gözden kaçmıyor. 1 Mayıs günü Sular İdaresi Binasının emniyet sorumlusu kim? O kişi işte 1955 yılında Atatürk’ün evinde bombayla yakalanan kişi olan Oktay ENGİN’dir. 1955 yılındaki Taksim olaylarında Beyoğlu kaymakamı olan Hayrettin Nakipoğlu daha sonra Oktay ENGİN’i emniyete dahil etmiştir. Peki 55 yılında yırtan, 77 yılında yırtan bu adamı ileride yine siyaset sahnesinde göreceğinizi söylesem yok artık dersiniz değil mi! Oktay Engin yakın bir zaman önce ölen rahmetli Süleyman “çoban sülo” DEMİREL’in Nevşehir valiliğini de yapmıştır. İşte bu bağlantılı kişiler daha sonra “derin devlet” adı altında çalıştığı söylenmekle beraber, Adnan Menderes 1955 yılı için darbeden sonraki mahkemede suçlanmış “olayın MİT tarafından tasarlandığını” söylemiştir. Olabilir ama olay günü evveli hükümet yanlısı gazatelerin 5 katı basım yaparak bedava dağıtılması, olayın çok önceden haber alınmasına rağmen bir şeyler yapılmaması bunun Menderes ile de bağlantılı olduğunun göstergesidir. Muhtemel bir MİT ajanı olan (belkide ABD) Oktay ENGİN sonradan emniyet içine alınmış, 77 Taksim olaylarında da kullanılmıştır (muhtemelen 80’li yıllardaki karışıklığın körüklenmesi ve darbe maksadıyla). İleriki yıllarda Süleyman Demirel’in vali olarak ataması ise bana göre kimin tarafında olduğunu açıkça göstermektedir.

Bir sonraki yazı için buradan

Yakın Siyasi Tarih X

Bir önceki yazı için buradan

DP dönemine devam etmeden evvel Cumhuriyet kuruluşundan sonra izlenen dış politika hareketlerini bilmemiz gerekmektedir. Dünyada politika ve değerlendirmeyi yapalım. Onları da kısaca özetlersek;

1) Kuruluştan itibaren dışarıya karşı savunma ve barış anlaşmaları imzalanarak bağımsız bir yapı kurulmaya çalışılıyor. Bu II.Dünya savaşında da devam etmektedir.

2) Dışarıdan gelebilecek askeri tehlikelere karşı adımlar atılmaya çalışılmıştır. Kuruluşun peşinden Yunanistan, Arnavutluk, Yugoslavya, Romanya ile dostluk/saldırmazlık anlaşmaları imzalandı. Doğuda İran, Irak, Afganistan ile yine benzer anlaşmalar yapıldı. İtalya’nın yayılmacı Akdeniz politikası sebebiyle aramız pek iyi değil. Sovyetler ile yine saldırmazlık imzalanıyor.

3) I.Dünya savaşının sonuçlarından bir tanesi çok sert barış yaptırımlarıdır. Osmanlıya dayatılan Sevr ve diğer kaybeden ülkelerin masaya yatırıldığı Versailles anlaşması oldukça ağırdır. Bu anlaşmaların ağırlığı sebebiyle ABD görüşmelerden çekilmiştir. Gerçekten onuru ve bağımsızlık ruhu olan ulusların bu dayatmaları kabul etmesi mümkün değildir. Osmanlı devletine piyango vurmuş Mustafa Kemal gibi mükemmel bir askerin yanında bir çok yeteneğe sahip bazı generaller yine ülkedeki İslami değerlerin korunması adına hareket eden bir çok yerel eli silah tutan çeteler, ağalar, hocalar vs. birlik olup peşi sıra milli mücadeleyi başlatarak imkansız bir savaşı kazanmışlardır. Burada söylemek gerekir ki eğer o dönem başlatılmasaydı Türk milleti mutlaka bir noktada isyan bayrağını açacaktı. Tıpkı İtalya veya Almanya’nın ayaklanıp II.Dünya savaşına girmesi gibi. Dayatılan ağır şartlara karşı yıldan yıla biriken kin ve özgürlük ruhu bu saydığımız bir çok ülkeyi II.Dünya savaşına sürüklemişti.

4) Anlattığımız bu anlaşmalar ayakta kalması askeri ve ekonomik olarak mucizelere/dış kuvvetlere kalan İtalya/Almanya gibi ülkelerde küresel buhranlar ile kızgın halk kitleleri yaratmış, bu durumu fırsat bilen faşist/otokratik diktatörler milliyetçilik/din eksenini kullanarak insanları peşlerinden sürüklemiştir. Yani Faşizm ve diktatörlük dönemi daha kuvvetli olarak başlamaktadır.

5) Saldırgan tutum takınan İtalyanlara karşı İngiltere ve Fransa ile yakınlaşılmıştır. Almanya ise günden güne patlayacak bombaya doğru gitmekteydi. Avrupa bu bombayı Rusya tarafına yönlendirmek için ilişkilerini soğutmaya çalıştı. Fakat Hitler Sovyetler ile 1939 yılında saldırmazlık anlaşması imzalayarak bu planı boşa çıkarttı.

6) Pek bilinmeyen bir şeyi söyleyelim. Türkiye savaş döneminde hiçbir şekilde katılmamak adına İngiltere-Fransa ile savunma anlaşması imzaladı. Amaç aslında bir Rus saldırısına karşı ülkeyi garantiye almaktı. Almanya Fransa’ya saldırınca bu devletler anlaşma gereği Türkiye’nin savaşa girmesini istediler. İsmet İnönü ise bunu istemediğinden tam tersine bahaneler üretmiş ve Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzalamıştır. 

20150731_172028

7) Hitler İsmet İnönü’ye Afrika ve Balkanlardaki bir çok yerden toprak vaat etse de savaşa girmesini sağlayamadı. İsmet İnönü beğenirsiniz beğenmezsiniz bu savaşa ülkeyi sokmayarak belkide en büyük siyasi hamlesini oynamıştır. 

8) Savaş bitimine doğru İngiltere ile temaslar kurulmaya başlanıyor. Fakat İngiltere savunma anlaşması şartlarına uymayan ve destek çıkmayan Türkiye’ye karşı oldukça soğuk davranıyor. Yine kritik bir başarı olarak gördüğümüz “savaşa girilmemesi”nin bir sonucu daha oluyor. Avrupa yeniden şekillendireceği yapıda Türkiye’yi bu tavrından dolayı dışlıyor ve oluşturulan yapıya almıyor.

9) Savaş bittikten sonra Sovyetler ile 1925 yılında imzalanan saldırmazlık anlaşmasını imzalamayacağını ve tekrar görüşülme talebini bu fırsatla değerlendirmek istiyor. Sınırdan toprak ve boğazlarda ortak savunma bunlardan bazılarıydı.

10) Avrupa’da savaş öncesi müttefiki olan İngiltere/Fransa ikilisine destek çıkmadığı için tek kalan İsmet İnönü savaş sonunu fırsata çevirmek isteyen Sovyet tehlikesine karşı tek kalmıştı. Bir nevi mecburiyetten dünyanın öbür ucundan kendisini Sovyetlere karşı tampon olarak gören ABD ile 12 Mart 1947 yılında hemde başkan Truman açıklamasıyla müttefiklik anlaşması imzaladı. (gördüğümüz gibi aslında seçeneği yok gibi ülkenin)

11) 1949 yılında ortak bir Avrupa savunma birliği olan NATO kuruldu. CEHAPE hükümeti buna katılmak istese de işte yazdığımız sebeplerden hep soğuk davranıldı. Ancak AP döneminde yani 1951 yılında istekleri doğrultusunda Güney Kore’ye asker gönderdiğimiz ve ülkemiz topraklarını ABD üslerine açtığımız zaman kabul edildik. Fakat bunları kabul eden başbakan Adnan MENDERES aslında ülkemize gelmiş geçmiş en büyük kazığı da iktidar hırsı yüzünden atmış oldu. İktisadi tarihimiz kısmında çok daha iyi anlayacaksınız arkadaşlar.

Bir sonraki yazı için buradan

Seçimini Yap Bahçeli

Son seçimlerden sonra oyların benim beklediğim gibi çıkmadığını söyleyerek başlayayım yazıma. Ben AKP’nin %45 civarı alacağını ve HDP’nin barajı geçemeyeceğini düşünmüştüm.

Fakat beklemediğim şekilde CHP’nin bir kısım oyunun ve bir miktarda AKP kanadının oyunun HDP’ye geçtiğine şahit olduk. CHP oylarını muhtemel korurken oyu yükselmiş görünen ve aslında düşen MHP partisi de barajı geçti.

Uzatmayayım sonra okunmuyor hacı. Önümüzde AKP dışı azınlık hükümeti koalisyonları var gibi görünüyor. Muhalefet şartlarını sunup AKP ile pazarlıkta gibi görünse de AKP onları mümkünatı yok kabul etmeyecek zaten. Kabul etse oylarının düşmeyeceğini söyleyebiliriz hatta.

Geriye muhalefetin 1 veya 2 partiyle dışarıdan destekli azınlık hükümeti seçeneği kalıyor. Bunda da dikkat ederseniz MHP-HDP ayrılığı ortaya çıkartılmaya çalışılıyor. Çıkartılmaya çalışılıyor diyorum çünkü hükümet seçim boyunca kendi seçmenini tutmak için taşıdığı Kuran’ı bırakıp, hem muhalefet koalisyonunu engellemek hem de olası erken seçimde MHP seçmeninin oylarını AKP kanadına çekebilmek için milliyetçi kimliğe bürünüverdiler. İşte hep bahsettiğimiz siyaset içerisine din/etnik köken katılımının sonuçları bunlar. Genelde zaten yolsuzluk ve otokratik yönetimin üstünü örtmek için kullanılır bu şeyler.

Peki AKP neden elindeki Kuranı bırakıp birden rahmetli Türkeş’i kıskandıracak şekilde milliyetçi ayağına yatmaya başladı? Hani Davutoğlu çıkıp “Kitabımız Kuran, Hedefimiz Turan” dese şaşırmayacağız.

Ana sebepleri yukarıda yazdım aslında. Birincisi yaptığı yolsuzluk, hukuksuzluk, yargısal müdahele, adaletsiz yönetim, anti demokratik davranış, polisin kadrolaşması, cemaatin yök/yargı/asker içine sızdırılması vs. bunların ortaya çıkmasından ölesiye korkuyorlar. Bu sebeple hiç bir türlü iktidarı paylaşmayacaklarına adım gibi eminim. Bu sebep ile erken seçimde MHP kanadına propaganda yapıp “PKK’lılar meclise girdi sizin sayenizde, şehitlerin kanı vs.” diyerek yanlarına çekmek.

İkinci sebep ise kurulacak koalisyon hükümetinde olurda Bahçeli gereksiz “türk milliyetçiliği” gazından kurtulup koalisyona destek verirse diye yapılıyor.

Şöyle düşünmek lazım. Siz 13 yıldır hükümettesiniz bir çok şey yaptınız en sonda öyle büyük bir yolsuzluk belası başınızda ki sıyrılamıyorsunuz. Yolsuzluğu gırtlaklarında hissetmiş “Bakarada çok makaraymış ekerkeek” diyen bakanınızı bile yargılatamıyorsunuz. Melih Gökçek ile Bülent Arınç ekranlardan nasıl yolsuzluk yapıldığını birbirlerini suçlayarak hafiften anlatıyorlar. Yani şöyle adalet bakanlığı falan gitse elinizden iki bakanı alsalar içeriye bülbül gibi şakıyacaklar. Kimin kimi satacağı neyi itiraf edeceği belli olmayacak sonra. 1 yılda temizlenecekler, yarattıkları kadroların temizlenmesi 15-20 sürecek, yol/hastane/baraj yaptık diye dünyadan alınan 500 milyar dolara yakın dış  borç krizinin ceremesini ben eminim ömür boyu çekeceğim ve belkide bu sebeple emekli olamayacağız hiç bir zaman. Neyse AKP işte bunu hiç istemiyor ve MHP tabanına oynamakla meşgul şu anda.

Yakın MHP’li arkadaşlarımla yapılacak koalisyonun önemini tartıştık seçimden sonra. Bir çoğu HDP ile koalisyonun vatana ihanet olacağını düşünüyorlardı. Ama konuşunca asıl tehlikenin ülkedeki parlamenter rejimi yıkmaya çalışan, toprakları şirketleri satan savan ve kasasını dolduran hükümet olduğunu anladılar.

Unutmasın MHP seçmeni ve uyanık olsun. Ben doğuda büyüdüm babamda 94 yılında bir operasyondan dolayı sakat kaldı. Yani kimse gelip bana bedava Adabazar milliyetçiliği yapmasın. Şapkayı önüne koyup yargı ve parlamenter sistemdeki tehlikeyi iyi analiz etsin. HDP ile koalisyon yapmak teröristler ile oturmak demek değildir. Sandıktan %10 oy alabilen bir parti var karşınızda.

Teröristler ile pazarlığa oturan sizlere o sözleri söyleyen AKP hükümeti ve yanlılarıdır. Oslo’da ve İmralı’da “görüşmedik, görüştüysek şerefsizim” diyen ve “şerefsiz” olduğunu iki yıl sonra açıklayan adamlardır vatan haini. Gizlice meclise sormadan hangi sözlerin verildiğini bilmediğimiz bir sürece sokarak bu ülkede canlarını veren bir çok askerin kanı AKP yönetiminin ve elbette en çok Tayyip Erdoğan’ın elindedir. Bu kanı bizim üstümüze sürmeyin gidin yıkayın artık hacca mı gidersiniz mevlüt mü okutursunuz bilemiyorum.

Bundan dolayı MHP seçmeni rahat olsun. Ankara’nın doğusuna gitmemiş adam da bana güneydoğuyu doğu anadoluyu anlatmasın! İstediğimiz; Koalisyon hükümetinin bir şekilde kısa dönem için iç işleri, dış işleri, adalet bakanlıklarının denetlenmesi suçluların yakalanması için gerekli olduğunun anlaşılmasıdır. HDP ile yaşanacak kırmızı çizgiler sonra değerlendirilir anlaşılamaz ise 1 yıla seçime gidilir bu kadar basit ve netdir durum.

Ben MHP camiasının bunu anlayacağını düşünüyor ve bu duruma sıcak bakıyorum. Korkum Devlet Bahçeli’nin anlamamasıdır. Çünkü Bahçeli seçim sonrası konuşmasında da söylediği gibi hayatı boyunca garip bir “muhalefet” özlemi içerisinde yaşamaktadır. Kardeşim sok Oktay Vuralı Adalet bakanlığına böyle bir fırsat varken neden değerlendirmiyorsun da milletin gazına geliyorsun?

Haydi hayırlısı diyorum. Eğer koalisyon olmaz ise bu büyük fırsat tepilecek ve erken seçimde muhtemelen AKP tek başına iktidara gelecektir. Bununda suçlusu olmak istemiyor ise Bahçeli adımlarını düzgün atmalıdır..

Tatar Ramazan

 

Lise yıllarımda okumuştum Tatar Ramazan’ı. Çoğu kişi roman olduğunu bile bilmez öğrenmiş olun. Kerim Korcan amcamız bunu ve benzeri Linç isimli kitabı yayınladığında öyle yer yerinden oynamadı. İdamlıklar kitabını ise okuyamadım. Zaten yazarın hiç bir zaman değeri verilmedi ülkemizde.

Genel olarak eskilerin “komunist” dediği insanlardandır Kerim Korcan. 1938 yıllarında hapishaneye atılmış 1950 yıllarına kadar da orada kalmıştır. Zaten yazdığı romanlarda bu ortamı çok iyi anlatması bundandır yani.

Ne yazık ki insanlarımızda özellikle muhafazakar kesimde geçmişe yönelik yanılsamalardan bir tanesi daha gözler önündedir aslında. Hani ceddimizin adaletiydi, kanunuydu vs. anlatılır ya. Ama toplumdaki ve devlet düzenindeki bozulmalar anlatılmaz. Feodalitenin kucağındaki insanlar, onların korkularından dolayı üstlerinden para kazanan ve bu parayla da onlara hava atan sözde yardım eden rüşvet veren, jandarmayı hakimi kaymakamı satın alan, tefecilik yapan ağalar beyler.. Geçmiş anadolu yazarları zaten bunu anlatmaya çalışır. Sefalet, yoksulluk, yaşam standartları ile görünen toplum. Arkasında ise bozulan Osmanlı Devlet sisteminde rüşvetin, hırsızlığın ve adam kayırmanın sıradanlaşması, bunun neticesinde halkın adalet duygusuna olan inancını yitirmesi. Yine adalet inancına yitiren kısmın eğitimsizlikleri/cesaretsizlikleri neticesinde haksızlığa ses çıkartmaması, yapılan kötülüklerde bu bahsettiğimiz hırsız, ağa, para babalarının hep yanına kalmasının bilinmesi duyarsızlığa yol açıyor.

Kerim KORCAN

Cumhuriyetin kurulması ve atılmaya çalışılan adımların en önemlisi içte bu feodaliteden sıyrılmanın sağlanması, halkın özgür düşünceye sahip eleştirel ve hakkını arayan bir toplum anlayışına sahip olması amaçlanıyor. 

Lakin daha önce de bir çok kez belirttiğim gibi bu toplumsal dönüşüm başarısız oluyor. Halkımız 1850 yılında ki gibi muhafazakar görünen ama “işimide halledeyim” yani kendimi kurtarayım yapısına geri dönmeye başlıyor 1945’lerde. Haksızlıklara sesini çıkaran aydınlar ilk hedef olmak üzere öldürülüyor veya hapse atılıyor.

Ya konuşulacak çok şey var. Mesela hala bedava dediğimiz konuşmalar var. CHP’nin 1940 sonrası büründüğü yapı mesela. Cumhuriyetin ilk yıllarında susturulan muhalefet için söyleceğimiz bahaneler “yeni oluşturulacak demokratik yapıya hazır olmayan toplum” olabilir hadi. Sonra ne oldu mesela? CHP demokratik adımları devam ettirmeye çalışıp halkı bilinçlendirdi mi? Çok yanlış bilinen bir şey CHP’nin hep sosyal demokrat parti olduğu mesela.

İşte Kerim Korcan halkın yani hapisteki garibanların ezilmesini, ağayı, rüşvetçi ve basiretsiz devlet yöneticilerini anlatıyor. Devletin bozuk düzeninden dolayı eleştiren, yazılar yazanlar 1940’larda içeri atılıyor. Aziz Nesin mesela bir örnek aynı içeri atılıyor bir sürü…

Bakıyorsun hani Aziz Nesin “komunist dinsiz” falan ama CHP yönetiminde içeri atılmış hayatı hapiste geçmiş herifin. E hani CHP özgürdü, solcuydu falan?

Tatar Ramazan (Kadir İnanır)

Buradan anlaşılıyor ki devlet yönetiminde sağ sol falan yok. Bozuk düzen ülkelerde hükümet politikaları feodaliteye karşı, alt tabaka insanın eğitimini destekler nitelikte, rüşvet ve adam kayırmayı azaltan yapıya yönelmelidir. Yoksa düzeliyor dediğiniz yapı eskiye döner, rüşvet, feodal yapı, zenginin hep kazanması ile adalete güven yok olur. Gariban hakkını aramaz, dine ve efsaneye sarılır. Bizde bu kesim yani hep ezilen kesim bir şeyi daha bekler; Büyük bir lider…

Düşünemediklerini düşünen, ses çıkaramadığı şeye ses çıkaran adamı beklerler ve onu ölesiye takip ederler. Karakterimiz böyledir. Belkide Tayyip Erdoğan’ın bunca baskıya rağmen destek görmesinin sebebi budur bilmiyorum. Bunu yıkmak çok kolay değil.

Neyse Tatar Ramazan işte bu duygulara hitap ettiğinden çok sevilir. Yüreği hop eder insanın okuyunca romanı. Bizim kahramanımız delikanlıdır, dürüsttür, namusludur ve haksızlığa karşı sesini çıkartır. Ama yine dikkat edin, Tatar Ramazan baştaki ağayı öldürmeden kimse ona açıktan destek olmaz hala korkuyorlardır.

Filmi ünlüdür bilirsiniz. Kadir İnanır ve diğer büyük oyuncular ile beraber efsanedir. İlk film sonunda ağayı yaptıklarından dolayı öldürünce daha üst bir ceza evine sürgün edilir Ramazan. Ramazan sürgüne gidince, cezaevi eski sistemine geri döner. Yani eski ağa ölür yeni bir ağa gelir ve “giden geleni aratır” sözü de buradan gelir.

Bu tip yazarlar bizim toplum olarak bakışımızı anlatır. Elbette bunu yorumlamayı bu analizleri de iyi anlatmayı gerekli görüyorum. Öğrenmemiz gereken şey benim için kahramanımızı beklemememiz gerektiği. Çünkü kahraman ile beraber yapılan uyanışın etkileri, onun gidişi ile daha kötü olacak şekilde yok oluyor, verilen tepki ezilen halk tabakasının kendi içsel tepkisi olsa da eğitimsizlik bunun öteye gitmesini engelliyor. Bu sebeple soyguncunun yerini başka bir soyguncu alıyor, yalan beyanlar ile kandırdığı halk kitlelerini peşinden sürüklüyor. Bu bir kısır döngü gibi görünse de uzun vadede ki bizim gibi uzun geçmişi olan ülkelerde zararları çok daha fazla belli olacak şekilde ortaya çıkması kaçınılmaz gibi görünüyor. Tatar Ramazan belki “bu oyunu bozabilir” ama biz bozmaz isek lego gibi geri yapıveriyorlar…

Kitabını ve filimini tavsiye ederim elbette büyük yazarı buradan tekrar analım…

Propaganda II

Önceki yazı için buradan

Devam yazımızda aslında bize esin kaynağı olan II.Dünya Savaşı liderlerinin en ünlüsü Hitler’in başlangıç sürecini ve propaganda bakanı ünlü bir kişilik olan Joseph Goebbels’i anlatacağız. Hitler’in nasıl iktidara geldiği ile ilgili bilmeyenler için fazla ayrıntıya girmeden bazı bilgiler vermek ile beraber, yazımızda odak noktamızın yapılan propaganda faaliyetlerine doğru yöneleceğini söyleyelim.

Nasyonal Sosyalizm temeli üzerinde oluşturulan bu yapı totaliter ve otoriter bir rejimdir. Temelini oluşturan yapıcı unsurlar “Volkgemeinshaft” ve “Führer” dir. Volkgemeinshaft ırk birliğine dayanan Alman halkının oluşturduğu bütünü ifade etmekte, Führer ise oluşturulan bu bütünün yöneticisi ve yönlendiricisi olarak nitelendirilmektedir.

Irk birliği sistemin ağırlık merkezini oluşturmaktadır. Bir halkı oluşturacak etnik grubun tek ve aynı ırka mensup insanlardan kurulu olması gerekir. Irkçı görüş, ırklar arasındaki eşitsizlik ilkesine dayanır. İnsanlarda yalnızca etnik farklılıklar yaratmakla kalmaz, entellektüel ve manevi değerler de farklılık yarattığından ırklar “üstün ırklar” ve “üstün olmayan ırklar” olarak ayrılır.

Nasyonal Sosyalistler üstün ırkın Kuzey Aryen Irkı olduğunu, aşağı ırkın da yahudi ırkı olduğunu ileri sürmektedirler. Kuzey Aryen ırkının da en saf ve temiz kalmış unsurları Alman halkı içinde bulunduğunu düşünürler. Bu sebeple devletin görevi bu üstün ve saf ırkı korumaktır.

Alman İşçi Partisi’ndeki bir grup fanatik, 1919 yılından sonra daha geniş bir kitleye hitap edecek bir isim aradılar. Hitler ve arkadaşları popüler kullanımda Nazi olarak adlandırılan (National Socialist German Workers Party) Milliyetçi Sosyalist Alman İşçi Partisi adını seçtiler.

Nazizmin zafer kazanması Alman halkının onurunun kırılmışlığından, umutsuzluğundan ve neredeyse her ne değişiklik olursa olsun iyiye doğru değişiklik olacağı yolundaki duygulardan beslenmiştir. İşsizlik, geçim sıkıntısı ve enflasyon insanları şaşkınlık ve umutsuzluk içende bırakmıştı. Durum o kadar kötüydü ki bir grup insan kendilerini kurtaracak bir “mesih” arayışı içindeydi. I.Dünya Savaşındaki yenilgi yine milliyetçilik duygularını da körüklemektedeydi.

Alman halkı karakter olarak otorite taraftarıydı. Theodore Abel kitabında Almanların “yönetime katılmak, bir parti seçmek ve siyasal konularda hüküm vermek” zorunda kaldıkları zaman şaşırdıklarını ve şoke olduklarını söylemiştir. Vasat bir almanın temel kişisel özellikleri sabit fikirli olarak tanımlanabilecek eğilime girmektir. Bu sabit fikirli karakter itaat, temiz olma, dakiklik, yeterlilik ve sıkı çalışma gibi varsayılmış faziletlerle yakından ilgilidir.

Osmanlı devleti nasıl savaşı kaybedip Sevr’i imzaladıysa, Almanlarda 28 Haziran 1919’da Versailles anlaşmasını imzalamıştır. Oldukça ağır olan bu anlaşma sonucunda topraklarının 1/8’ini, deniz aşırı sömürgelerinin tamamını kaybetmiş, ordusu büyük ölçüde dağıtılmış ve kısıtlamalar getirilmiş ve çok ağır savaş tazminatına mahkum edilmiştir. Onurları kırılan ve bizim gibi bir kurtuluş savaşıyla bu hayal kırığı anlaşmadan kurtulamayan Almanlar zamanla alınan dış borçlar ile ekonomisini tekrar canlandırdı. Lakin, 1927 yılından itibaren ağır borç yükü ile dengeler bozulmaya başlayınca işsizlik ve iflaslar artmaya başladı. Müttefik devletlerin Osmanlı ve Almanya’ya imzalattığı bu anlaşmalar aslında gelecekte dağıtılacak ülke anlaşmaları olduğunu herkes biliyordu. Türkler silkelenip erkenden bunun için savaşmış ve mücadele etmiştir. Almanya ise belkide bu fırsatı bulamadıklarından borç alıp büyümeye yönelmiştir. Neyse, borçla bir yere kadar arkadaşım.. 1929’da büyük buhran ile beraber durum iyice bka sarınca borçları bile ödeyememe noktasına gelindi. İşte bu noktada Nasyonal Sosyalist partisi sivrilmeye başladı.

Versailles Anlaşmasında Ülke Temsilcileri

Hitler Alman halkının karakteristik bütün özelliklerinden faydalanmaya başladı. Anti kapitalist ve anti sosyalist politikaları ile bu sınıflara seslendi. Bu alt sınıftaki düşük maaşlı, fazla eğitimi olmayan, sabit fikirli diyebileceğimiz kızgın kalabalığa karşı amerikanlaşmayı, kültürde yozlaşmayı, faiz köleliğini, yahudi ve bolşevizmi suçlu olarak öne sürdü. Halk yeniden “Büyük Cermen Ülkesi”ni geri istiyordu.

Hitler sürekli yahudi ve komünistler tarafından arkadan bıçaklandıklarını ve bu yüzden kaybettiklerini söylüyor, herkesin Alman halkına haksızlık ettiklerini dile getirerek güvenlerini yeniden sağlamalarına yardımcı oluyordu. Versailles anlaşmasını imzalayanları eleştiriyor, bunun onursuzluğundan bahsediyor, tarihte sadece alman halkı tarafından başarılabilecek şeylerin olduğunu sürekli dile getirerek, küçük esnafın ve tüccarın dostu olduğunu dile getiriyordu.

1923 yılında başarısız Birahane Darbesi sonrasında Hitler kendisine destek olmayan ordunun en büyük engelleri olacağını çok iyi anlamıştı. Bu sebeple ilk fırsatta kendisine muhalif olan generalleri tasfiye etmeyi düşünüyordu.

Uzatmayalım yapıyı falan anladınız işte. Hitler 1933 yılındaki Reichstag Yangını’nı kullanarak işte bu ezilen, hor görülen, az para kazanan ve aynı zamanda az eğitimli, sabit fikirli, çok çalışan kızgın almanların desteğiyle sonunda iktidara geldi. Yangının sonraki günü kişisel hak ve özgürlükleri kısıtlayan bir kararname çıkartmakla beraber meclisteki bütün komünist parti üyelerinide tutuklattırdı. Yangının komünistler tarafından çıkartıldığına halk o kadar inandırıldı ki seslerini çıkartamadılar. İstediklerini tam olarak yapamayan (çünkü kendisi gibi düşünmeyen ve halkın sevdiği isimler de vardı) Hitler, cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg’un 2 Ağustos 1934 yılındaki ölümünden sonra ortalıkta at koşturmaya başladı. Zaten sadece bir ay sonra ölen cumhurbaşkanının bütün yetki ve görevlerini üzerine aldı.

Ortadaki İri Yarı Kişi Paul von Hindenburg

Özetlersek; Hitler I.Dünya Savaşını kaybettikten sonra ağır bir anlaşmaya imza atan Almanya’nın bu durumunu çok iyi analiz etmiş ve kullanmış görünüyor. Ekonomik bunalımlar, işsizlik ve yoksulluğa karşı insanların içlerinde biriken nefreti bilerek yahudi ve komünist düşmanlığına yönlendirerek konuşmalarıyla yavaş yavaş insanları lehine çekmeye başlıyor. Askere yanında olmadıktan sonra güvenemeyeceğini anlıyor (ilerde bir çok generali kendisine ihanet ve darbe yapmaya girişimden tutuklatıp görevden alarak kendi generallerini göreve geçirecek). Ve son olarak meclise yapılan (muhtemelen kendisini organize ettiği) komünist saldırıyı kullanarak yasaları çıkartıp bütün yetkileri kısa sürede ele geçiriveriyor.

Gelelim proganda kısmına artık. Hitler meclis bombalandıktan sonra hükümeti kurmayı başardıktan sadece 13 gün sonra 13 Mart 1933 yılında basın, sinema, radyo ve tiyatroları kontrol etmek için Ministry for Popular Enlightenment and Propaganda (Propaganda ve Halkı Aydınlatma Bakanlığı) yı kurup başına da Dr.Josep Goebbels’i getiriyor. Daha önce hiçbir ülkede böyle bir bakanlık kurulmadığını söyleyelim. Peki kuruluyor da ne oluyor? Bundan öncede ülkeler propaganda yapmıyor muydu?

Elbette yapıyordu. Ama burada işin içine Goebbels adında bir dahi katılıyor. 1945 yılında Berlin’de Amerikan askerleri resmi makamları tarafından ele geçirilen Nazi belgeleri arasında 6800 sayfalık bir belge buluyorlar. Bu belgeler elle yazılmış olup, propaganda bakanı Goebbels tarafından dikte ettirilmiş belgelerdir. 21 Ocak 1942 ile 9 Aralık 1943’e kadar ki belgelerde propagandanın planları, gelişimi, etki alanları, strateji ve taktiklerini içeriyordu. Belgelerde yine Hitler’e ve Nazizm’e bağlılık, sadakat ve bağlılık gibi konulara değinilmiştir. Neyse efendim, belgeler bulunup tercümesinden sonra Amerikalı uzmanlar şoke olmuş, propagandanın yapılış tarzı, uygulaması, planlama metotları vs. gördükleri zaman Goebbels’in çağın çok ilerisinde bir dahi olduğunu anlamışlardır. Uyguladığı ve planladığı bu metotlar hala temel olarak kullanılmaktadır. Zaten bu metotlardan bahsederek nasıl devam edildiğini anlatmaya çalışacağım.

Bakanlık Binası

Propaganda İlkeleri

Bu belgelere göre propaganda yapılacağı zaman belli ilkelere mutlaka sadık kalınmalıdır. Yine özetle fazla kafa karıştırmadan bahsedersek

1) Propagandacı olaylar ve kamuoyu hakkında iyi bir istihbarat ağına sahip olmalıdır. Yani olayın gerçeği nedir, nasıldır vs. iyi bilinmelidir. Bu sbeeple iletişim ağı, casus ve ajanlar kullanılır ve haberleşme hızla yapılır.

2) Propaganda tek merkezden planlanmalıdır. Yani birisi bir şeyi, diğer birisi başka bir şeyi propaganda babında kullanmamalıdır. Tek merkezden ve tek elden bu propaganda yapılmalıdır. Alt kademelere propagandanın ne olduğu mümkün mertebe anlatılmamalıdır. Önemli kademelerdeki asker/memurlara olayların anlamsızlığı ile ilgili moral bozukluğu yaşayacakları için (yani bilerek yalan söylemek, olayın aslının öyle olmadığını bilmek ama ses çıkartamamak) onların moralini düzeltmek için yardımlar yapmak, geceler düzenlemek, yemekler vermek, hediyeler almak vs. önemlidir.

3) Yapılan propagandanın olumlu olumuz sonuçları tahmin edilmelidir. Yani “ortaya attığınız bir yalan ters teper ise ne yapacağız?” düşüncesini yakalamak.

4) Propaganda düşmanın eylemini ve politikasını etkilemelidir. Yani düşmana yönelik yapılmalıdır veya muhalefete. Düşmanın, düşmanları ile ilişkilerini kamçılama, muhalefetin eline geçer ise kendilerine zarar verecek malzemeleri ortada bırakmama vs.

5) Düşman ile dost görünmek için küçük girişimlerde bulunmalıdır. Mesela Finlandiyalı çocuklar Almanya’da gezdirilmiş, ölen aslında düşman olan ülkelerin liderleri bayramları gazetelerde bastırılmış.

6) Kitle İletişim Araçlarının ele geçirilmesi çok önemlidir. Tarafsız gazeteler ya satın alınmalı yada baskı uygulanarak yayın yapmaması sağlanmalıdır. Yani işte söyledik gazeteler, yazarlar, sanatçılar, sinemalar, tiyatrolar ve radyolar en büyük tehlike kaynağı. Eleştirel bir kelime kesinlikle istenmiyor. Bu sebeple buna uygun kendi amaçlarına yani belgeseller, sinema filmleri vs. kuruluyor. Radyolarda sürekli benzer yayın yapılıyor. Ha Goebbels analizlerinde insanlara sürekli propaganda yapmanın bir süre sonra ters etki yaptığını fark etmiş ve bu sebeple radyoda aralara eğlence programları, yarışmalar, müzikler vs. koydurmuştur. Böylece beyinler propagandaya daha açık oluyorlarmış (çok yaşa emi Acun)

Yine en önemli şey haberleri verirken direkt yalan haber değil, doğru gibi gözüken aslında yorum yapılmış çarptırılmış haberin verilmesi sağlanmalıydı.

Joseph Goebbels

7) Kendisinin hep doğru, düşman/muhalefetin hep yalan söylediği dile getirilmelidir. Burada Goebbels yapılanları ahlaksızlık olarak değil, belli bir hedef doğrultusunda atılması gereken adımlar olarak görüyor. Yine yalanlar ortaya çıkana kadar kullanılmalıydı. Hitap edilen kesim eğer yalan söylendiğini fark etmeye başlar ise hızla yalan bırakılıp başka bir şey söyleniyordu.

8) Düşman propagandasına verilecek tepkiye dikkat edilmelidir. Goebbels düşmanın yaptığı propagandaya genel olarak hiç cevap vermemenin daha iyi olacağını düşünmüştür. Çünkü cevap vermek, yapılacak propagandanın zamanından çalmak ile beraber eğer doğru ise zarar verici olabilmektedir. Bu sebeple bariz bir yalan ortada yok ise görmezden gelinmelidir. Mesela karşı taraftan “Almanların vatikanı bombaladığı” propagandasına karşı vatikanın yerinde durduğu resimler ile karşı çıkılmış ve dalga geçilmiştir. Dini yapıların bombalandığı/bombalanacağı sık sık kullanılmaktaydı.

Eğer çok sıkışılır ise Hitler adına çok büyük bir miting düzenlenir, Hitler halka çok sert bir şekilde hitap ederek bunlara cevap verirdi. Bu cevap, bir çok propaganda aracından çok daha etkili bir etki yaratırdı. Mitingler bu amaç için çok önemli olup sık sık kullanılırdı. Bu mitingler mümkün oldukça kalabalık ve geniş mekanlarda yapılır, mümkün olduğunca kalabalık gözükülmeye çalışılırdı.

Yine çok sıkışılır ise konuyu değiştirmek için ortaya sahte gündem maddeleri atılmalıdır.

9) Sonucu kesinleşemeyecek olaylar/konular sansürlenir. Bazı konuların tartışmaları tam olarak netlik kazanamadığından bu olaylar tartışılmaz. Çekinilen konular;

Din, düşmanın samimi övgüleri, hükümet görevlilerine yapılan suikastler (eğer çıkar yok ise), Savunmada yapılan zaaflar başarısızlıklar vs.

10) Rakip liderler her zaman beceriksiz bir insan gibi gösterilmelidir. Muhalif/düşman liderlerin geçmişte düzgün yapamadığı yada yaptığı şeyleri çarptırarak beceriksizlik atfetmek, sürekli geçmişte yaşanılan ızdırapları acıları örnek göstererek “eğer onlar kazanırsa işte yine böyle olur” diyerek toplumda sürekli korku oluşturmak. (sanırım bu çok benziyor bizim ülkeye)(ha bu arada benzer şeyleri yazayım mı diye düşündüm sonra vazgeçtim. benzeyen liderler zaten belli ülkemiz için. yazdıklarımın isimlerini değiştirirseniz anlarsınız dediğimi. Kim medyayı ele geçirmek ve yazarların eleştirilerine tahammül edemiyor ise, kim orduyu kendine kumpas kurmayla itham edip hapsettirdiyse vs. o benzer olan liderdir zaten. Örnekler ile açıklamaya gerek yok bence)

Hitler Konuşmaya Giderken

11) Kara propaganda (yalan) çok ender kullanılmalıdır. Gerekirse halkın içine söylentiler yayarak yapılmalıdır (liderimizin soyu dini bir peygambere dayanıyor diyerek mesela)

12) Prestij sahibi bir lider seçilmeli. Sürekli muhalefet liderinin karizmatik ve liderlik özellikleri zayıf bir karakterde olduğu dile getirilmeli. (elbette beceriksizliği ile beraber)

13) Zamanlaması iyi ayarlanmalıdır. Düşmandan evvel yapılmalı (eğer aleyhinde bir olay ise “bize böyle böyle diyecekler bakın göreceksiniz” diyerek mesela), sürekli mutlaka tekrarlanmalıdır. 

14) İfade ve slogan seçilmelidir. Slogan kolay algılanır ve sade olmalıdır. Çünkü hedef kitle ülkenin entellektüel kesimi değildir. Defalarca gazetelerde, radyolarda tekrarlanmalıdır (amaç Pavlov’un köpeği deneyidir)

15) Endişe düzeyi kontrol edilmelidir. Gerekir ise baskı ve korku ile güç gösterilmelidir. Halka sürekli olumsuzluklara karşı direnmeleri gerektiği, çalışmaları, çocuk yapmaları, düşmanı dinlememeleri, geçmişte olanları sürekli söylemek ve insanlarda “eğer onlar başınızda olursa ne olacağını iyi biliyorsun!” düşüncesini yerleştirerek kıskaca almalıdır.

16) Kaçınılmaz hayal kırıklıkları hissettirilmelidir. Eğer bilgi ortaya çıkmış ve zarara uğranacağı kesin ise bunu hafiften dile getirilmesi gerekir (şoke olmamak için)

17) Halka sıkıntı, üzüntü, dertlerine karşı hedefler gösterilerek onlara sinirlenmeleri ve hırslanmalarını sağlamalıdır. Bu sayede içinde bulundukları durumu anlamayacaklardır.

18) Propagandanın zayıf noktaları belirlenmeli ve bunlara karşı çok dikkatli olunmalıdır. Bunlar;

Seks, Açlık ve Dini Duygulardır. Eğer böyle bir durum var ise gerçekler saptırılmalı, yalan söylenmeli ve sorunların üstünü örtmelidir. Mümkün değil ise baskı, şiddet ve eylem ile saldırganlık uygulanmalıdır.

Temel Kurallar

Bu ilkeler doğrultusunda propagandaya başlanır ise başarı peşi sıra gelecektir. Peki bunlar dışında propaganda da uyulması gereken kurallar nedir? Bunlarda kısaca aşağıda umarım karmaşık değildir ama hepsi önemli kısaca;

1) Sempatik olmalı. Yani halkın ne istediği, nasıl bir tabana sahip olduğu iyi bilinmeli. Ne yüzünden acı çekiliyor, neye kızgınlar vs. Sömürü kaynağı iyi bilinmelidir

2) Kabul ettirilmek istenen şey bir iki cümlede anlatılabilmelidir. Sonuçta hedef kitleniz profesörler değildir.

3) Sürekli yinelenmelidir.

4) Tek kurum tarafından yapılmalı

5) Zamanlaması doğru olmalı

6) Gerçekler çarptırılmalı veya abartılmalı

7) Basit ve hedefe yönelik olmalı

8) Hedef kitlenin genel eğilimine ters düşen şeylere karşı “hoşgörüsüzlük” yaratarak kitle imajı verilmeli (müslümanlarda oluşturulan yahudi düşmanlığı, alevilerin kötülenmesi, dinsizlerin ölmeyi hak etmesi vs.)

9) Mümkünse geçmiş bir efsaneye (bizde Türklük, Osmanlıcılık veya Peygamber Ümmeti Arapçılıktır) dayandırılarak mitler yaratmak, lidere dini/efsanevi veya geçmişe haiz ithamlar yapıştırmak (mesih, peygamber, padişah, kral vb.) yararlıdır.

Hitler Din Adamlarıyla

İşte bu yazdığımız ilkelerin ışığında yaratılan kurallar ile propaganda istenilen seviyeye ulaştırılarak halkı kandırmak mümkün olacaktır. Hitler yaptıklarını Kavgam kitabında “büyük yalan” ve “kitlelerin aldanırlığı” olarak lanse etmiştir. Hitler “eğer yalan söylerseniz ve hiç kimse kasıtlı olduğundan kuşkulanmaz ise küçük bir yalan söylemeyin. Çünkü yalan olduğu anlaşılır. En büyük ve düşünebildiğiniz en olanaksız şeyi söyleyin. İnsanlar gerçek olabileceğini düşünüp ona inanırlar. Yalanın büyüğü bir silahtan daha etkilidir.” demiştir. Ne diyelim doğru söylüyor. Açıkça amacının halkta zihni karışıklık, tutarsızlık, kararsızlık ve panik tohumları ekmek olduğunu da ekliyor. Çünkü bu yaptıkları sonucunda halka “işte durum bu benim anlattığım gibi, gazeteler, radyolar, sinemalar, yazarlar benim söylediklerimiz tasdik ediyor. Siz şimdi seçiminizi yapacaksınız. Ya beni seçeceksiniz (karizmatik, duygusal lideri) veyahutta eskiden yaşadığınız sıkıntılara geri döneceksiniz!” diyor.

Bu süreçte simgesel semboller (selam, gamalı haç) oluşturuluyor. Bütün basın yayın organları ele geçirilip yazarlar baskı altına alınıyor veya tutuklanıyor. Bütün ajanslara sansür uygulanıp, istenmeyen haberler yayınlanmıyor ve kaldırılıyor. Kendi yaptıkları hataları düşmana yükleyip bundan çıkar sağlamaya çalışılıyor. Hedef kitle olarak yahudiler, komünist düzen, Versailles anlaşması, ticari birlikler ve demokrasi seçiliyor. Saldırı yapılacak ülke ile ilk olarak dost görülüyor (yemekler, anlaşmalar basitçe). Bu sayede yakın temasta ajanlar vasıtasıyla rüşvete yatkın olanlar, skandallar vs. sonradan kullanılmak üzere ele geçiriliyor.

İşte böyle böyle Alman halkının beyni iyice yıkanmış ve ne verilirse alınacak düzeye getirilmişti. 1939 yıllarında bir çok insan Hitler’in mesih olduğunu düşünmeye başlamıştı. Gazetelerde ve radyolarda dini olarak seçilmiş bir kişi olduğu söyleniyordu.

Artık hedef kitle haline getirilen yerlere çok daha sert saldırılar düzenleniyordu. Mesela;

1) Katolikliğin aslında bir yahudi kuruluşu olduğu,

2) Medeni ne kadar şey var ise beyazlar tarafından yapıldığı,

3) Özürlü, zayıf kişilerin aslında alman olmadığı, (150 bine yakın Alman özürlü, sakat, deli vs. kişi hastanelerde öldürülmüştür)

4) Bildiğimiz komünist saldırıları söylenmeye başlanmıştı.

Lider Dediğin Böyle Olmalı Kanka

Elbette artık bu dönemde yaratılan lider vasıfları da propagandaya uygun olmalıydı. Lider (daha doğrusu diktatör);

1) Halktan olan fakat (onların çektiği acılarını yaşamış) çok kaliteli bir insan (kültürlü yani şair, ressam veya yazar olmalı),

2) İnsanlar ile kaynaşmaya hazır (halkın sorunlarını dinler görünen ve gözü yaşlı olmalı),

3) Mantıklı,

4) Ulaşılamaz,

5) Yalnız bir lider olduğu izlenimi verilmelidir.

Evet bu yazıyı da burada noktalayalım arkadaşlar uzun oldu yine ama. Birde yazıyı uzun olduğu için zahmete girdiğini ve okuyamadığını söyleyen arkadaşları da kınıyorum. Hadi bari kitap okumuyorsunuz ulan özetlerini ve yorumlamalarını yazıyorum buraya ona bile üşeniyorsunuz… Birde yazdıklarımın başbakana (şimdiki cumhurbaşkanına) karşı yazılmış saldırılar olarak gören arkadaşlarım oldu. Kaynaklarımın en yakını henüz AKP hükümetinin kurulmadığı veya yeni iktidara geçtiği zamanlardan alınmıştır. Onları da sonda yazıcam zaten gidip okuyun diye ayrıntılarını. Burada anlatmak istediğim işte tam da bu. Geçmişte yapılan hareketlerin benzerlerinin yapıldığını söylediğinizde ilk önce “olamaz aynısı sanki” deniliyor ama propagandaya maruz kalan arkadaşımız savunma olarak “yazılanların yalan” olduğuna kendi kendini inandırmaya çalışıyor. Ne diyelim belki bu yazdıklarımı tekrar okurlar ve yazı dizisini takip ederlerse sadece Hitler’in değil, Mussolini, Lenin, Churchill vs. diğer liderlerinde benzer taktikleri kullandığını göreceklerdir. Tekrar ediyorum burada amaç toplumu tanımak, bunun üzerinden propagandayı uygulayarak kendini iktidarda tutarak istediklerini yapmaktır. Bu sebeple meselenin özünde ülkemizde 800 liraya asgari ücretle tek göz evde yaşayan çöpçüye “ülkemizin büyümesi çok iyi dünyada ilk üçteyiz” denildiğinde sevinmekte, adamı alıp “abi bak haftalık çalışma saati aslında 35 saattir iş hukukuna göre ama seni 65 saat çalıştırıyorlar bir dinle” dediğinizde kafası karışınca mitingte “ah o eskiden neler yapmışlar camileri ahır yapmışlaaarr” cümlelerine inanarak (belki doğrudur belki yanlıştır mesele bu değildir dikkat) ona sinirlenmesi ve kendisinin 65 sat çalıştığını unutmasıdır. Bu yazılar ile propagandayı öğreneceğiz arkadaşlar. “bu yazıyı işte koyun sürüleri okusun” demek bizi bir şeye ulaştırmaz. Ne yazık ki bazı arkadaşlarınızın bu yazıyı okuduktan sonra bunlara hakkında değerlendirme yapmak yerine, size kendilerine öğretilen başka şeylerden bahsettiklerini göreceksiniz. (örneğin II.Abdülhamit’e kızıl sultan dediler buda mı yalan şeklinde). Sadece çöpçünün kazandığı para değil zaten mesele, zihinlerde yönlendirilen şeyler bunlara. Burayı yorumlamalarını çok isterim. İnsanların nasıl bu propagandaya kapıldığını ve kendinize yapılan propagandayı da bu sayede nasıl analiz etmeniz gerektiğini anlamınızı sağlamak istiyorum. Çünkü ilerde AKP hükümeti gider ise benzerini CHP veya MHP yapacaktır bundan eminim. Amaç bilinçli vatandaş yaratmak olmalı.

Üçüncü bölümde artık Almanya’nın nasıl propaganda araçlarını kullandığını anlatacağız. Sadece onların değil diğer savaşa dahil olan büyük uluslarında kısaca nasıl propagandaya sarıldıklarını göreceğiz. Bir Goebbels değiller ama olsun onlarda bu ilke ve prensipleri kendilerince yarım yamalak yapmışlar sonuçta yani. Hızla devam edeceğiz..

Yazının devamı için buradan

Taksim Olayları

Yakın zaman önce başlayan ve gelişimi kar topu misali büyüyen olaylarıyla ilgili bizde buradan bir iki şey yazalım dedim. Uzun zaman oldu bir şeyler yazmayalı. Gerçi söylemiştim benim bölümde havaya girince yazarım veya ara veririm diye. İş icabı uzun bir eğitim programına katılmak durumunda kaldım. Sabah onunla uğraşıp, akşamda yok takımın maçı yok anasının gözü derken buraları boşladık. Birazda haliyle ilk hevesim gitti sanki. Yazıcam ama ara ara yine. Belki uzun sürecek ama hiç olmazsa 1985’lere kadar yakın tarihi yazmayı planlıyorum. Birazda siyasete çok girmeyip şiir falan paylaşmakta lazım tabi. Sonra kitap önerisinde bulunmayışımız okuyan arkadaşlara ayıp olmuş sanki. Neyse, konuyu dağıtmadan şu Taksim için söylenenleri toparlayıp değerlendirelim.

Beklemek iyi oldu sanki. Birçok olayın, bir çok şehirde yaşandığı bu süreçte sıcağı sıcağına yazmayıp seyretmekte soğuk kanlı analizleri yapmamızı sağlayacaktır bana göre.

Elbette genel olarak olayları anlatmayacağım. Zaten nasıl başladığını ve geliştiğini hemen hemen hepimiz biliyoruz. Parkın bir kısmının yıkılıp tarihi kışlanın ve ortasına dikilecek olan alışveriş merkezini protesto eden gruba polisin gece baskınıyla dalmasının ardından insanlar internet ve telefon aracılığıyla bu müdaheleyi protesto etmek için Taksime yürüdü. Bunlara yine polisin gereksiz müdehalesinin üstüne olaylara sağ duyuyla yaklaşıp ortalığı sakinleştirmesi gereken başbakanın yaptığı bu açıklama;

tuz biber ekerek daha fazla kişinin toplanmasına ve müdehaleninde büyümesine olanak sağladı. Burada olayları başlangıç noktasından itibaren takip edersek; cidden üç beş ağaç ve alışveriş merkezini protesto etmekten polisin aşırı ve gereksiz müdehalesine, buradan da başbakanın inadına inat protestoya, buradan da artık komple aşağılanınca ve terörist damgası yeyince hükümete yönelik sesini çıkartma eylemine dönüştü. İnanılmaz bir gelişme ve dönüşüm içerisindeki bu olayların nasıl buralara geldiğini başbakana sormak lazım. Bizde bir taksim direnişçileri kadar olmasa da küçük bir protestoyla hükümeti tutumu sebebiyle protesto ettik. Sadece bu olayları değil, uzun süreli iktidarlarındaki tahammülsüzlüğü protesto etti aslında insanlar.

Ve en önemli nokta bu olayların bir parti eksenine oturtulamamasıydı. Ben dahil bir çok kişi hükümeti yönetim olarak beğenmeyen insanlar. Muhalefeti de beceriksizlikleri sebebiyle eleştiren arkadaşlarımın hepsinin bu olaya destek vermesi en dikkat çeken noktadır. Başbakan ve ekibinin ısrarla “siyasi ideolojiye” sokmaya çalıştığı bu grupların belki küçük gruplar halinde ama kesinlikle bir siyasi parti veya örgütle organize olarak buralara geldiğini söylemek için sanırım biraz kör olmak gerek. Gerçi “bir gtün kılı” olmaya bu kadar meraklı olan bir toplum kesiminin kör olması zor olmasa gerek.

Yalnız söyleyelim; yazının amacı kahrolsun başbakan, yaşasın demokratik direnişçiler demek değildir. Haklı veya haksız durumları anlatırsak birisi bir resim koyar polisin vurduğu, birisi de bir video koyar molotof atan böyle sürer gider. İşimiz sakince olayları izlemek ve doğru bir şekilde analiz etmek olmalı. Kaldı ki, neyi savunursanız savunun devletin güvenlik güçlerine içinizden her hangi birisi taş atarsa, araba devirir ise siz ne yaparsanız yapın suçlu olursunuz zaten. Elbette genellememek lazım ama toplum algısı bunu getiriyor. Bu karmaşadan nemalanacak olan yine hükümet elbette.

İki kelimede polise söylemek lazım tabi bu arada da. Karşınızda bir grup insan ki çoğunluğun pasif direnişçi olduğu görünen bir gruba bu saldırının sebebi amacı nedir? 100 kişilik bir gösterici grubunda 5 kişi polise taş atıp küfür ediyorsa buna dayanarak bütün gruba su sıkıp gaza boğmak mantıklı bir polis müdehalesi midir? Yoksa mantıklı olan bu kişileri tespit edip kalabalıktan çekip almak mıdır? Polisimiz ne yazık ki bu gösterilerde başarısız olmuştur, diğer bazı başarısızlıklarına da yenisini eklemiştir. Ayrıca polislerin bu denli şiddetli ve saldırgan olmasının arka yüzünü arkadaşlarla konuştuğumuzda ortak olabilecek düşüncemiz; başbakanın bizzat şiddetli bir şekilde saldırı talimatı verdiğiydi.  Çünkü hiç bir güvenli görevlisi belli bir yerlere sırtını dayamadan bu tip bir şiddeti uygulayamazdı. Ne yazık ki haklı çıktık, çünkü onuda başbakan yine kendi açıkladı;

İlk gördüğümüz nokta her zaman ki gibi başbakanın tuhaf bir egemenlik havasında duruma bakış atmasıydı. Bu tip bir oluşumda bana göre ve bir çok sanırım siyasetçiye göre de yapılması gereken halkı sağduyuya davet etmek, baktın olmuyor planlanan alışveriş merkezinden vazgeçmek olmalıdır. Aslında, Kadir Topbaş yapılması planlanan şeyleri güzelce anlattı, Bülent Arınç yine bu sağduyu açıklamasını yapıştı.Yine başbakan kürsüden “efendim ne alakası var kim demiş alışveriş merkezi falan..” diyerek Çoban Süloya yıllar sonra tekrar selam yollarken akşamında işler yine değişti. Dolunayla beraber kurt adama dönüşen başbakan aldı sazı eline başladı dinsel vecibelerden çalmaya ki ne çaldı ne oynadı be arkadaş. Hemen muhafazakar kanadı etrafında toplayan diğer siyasi liderler gibi “camide içki içtiler” dedi, “türbanlı yakınımı çocuklarıyla beraber yerlerde sürüklediler” dedi, “12 yaşındaki çocuğu köprüden aşağıya attılar” dedi… dedi de dedi.

Bir diğer konuşulması gereken nokta da medyamızın zaten bildiğimiz durumu. Fazla bir şey demek istemiyorum çünkü söyleyecek kelime bulamıyorum. Medyanın ve yazarların nasıl baskı altında olduklarını bir kez daha görmekteyiz. Dünyada bile bazı haber kanalları canlı yayınlar ile olayları verirken, bizim kanalların penguen belgesellerini bize göstermesini uzun bir süre unutmayacağız.

Bana göre korktu bu sefer başbakan. Hani bir ay evvel bir yazı yazmıştım Aydın Dediğin II diye. İşte sanki benim yazımı okumuş ve sessizliğinden sıyrılmış bir grup vardı karşıda bu sefer. “Hangi partidensin” dediğinizde “partim yok” diyen bu grup işte. Bunları karşıya aldı başbakan bu sefer. Ve matematiksel olarak bakarsak, ülkemizde oy kullanmayan 10 milyona yakın insanı ne kadar karşıya aldı önemli yani. Bu sebeple o partilere güvenmeyip oy vermeyenlerden çekindiği için ısrarla “ideolojileri nedir” diye saldırıyor durmadan. Medya bu sebeple ellerinde. Baktı olmayacak, kendi camiasına “bunlar anarşist, bunların kökü dışarıda, bunlar vandalizmin temsilcileri” diyerek yine uyku moduna alıyor temsilcilerini.

Benim yakın arkadaşlarımın bizleri göre göre, gözümüzün içine bakarak başbakanın söylediklerini papağan gibi tekrarlamaları üzücü gerçekten. Olmuyor artık iki lafta bunlara söylemek lazım. Benim bir partiye yakın olmadığımı bilerek ısrarla başbakan gibi kendi kafalarında yarattığı siyasi ideolojiye sokmaya çalışıp, eldeki verileri değil de hedef saptırıp geçmişe atıf yapmalarını iyi anlıyorum aslında. Çünkü bu arkadaşlarımızın gerçek fikirleri, protestoları dinlemek sebeplerini araştırmak gibi bir amaçları yok. Tek amaçları var söylemlerine göre düşünce özgürlüğünü destekliyorlar. Elbette kendileri gibi düşünülürse. Dahasına tahammülleri yok çünkü. Bu sebepten liderlerinin cümleleriyle geliyorlar ve tosluyorlar mantık bariyerlerine. Çünkü yapılanların demokrasiyle, insan haklarıyla, eşitlikle, özgürlükle hiç bir ilgisi yok ki ellerinde salladıkları muhafazakar kimlikle ve din ile hiç mi hiç ilgisi yok. Ha bunu görürler mi? Bunun analizini yapacak zekaları elbette var ama bakış açıları yok. O kadar yok ki, bu insanlar hedefleri doğrultusunda sizi bile kalemde silecek olduklarını anlıyorsunuz.

Peki bu beklentimizin temeli nedir? Başbakan Tayyip Erdoğan neden eleştiriliyor bir düşünelim? Demokrat değil diye, din ayrımı mezhep ayrımı yaptığı için, otoriter baskıcı bir tavrı olduğu için, laik hukuk sistemini bozmaya çalıştığı için veya yasama/yürütme/yargı üçgenini kırmaya çalıştığı için mi eleştiriyoruz?

Şöyle bir bakalım adama, ekibine. Bu adam söylediğimiz insan değil zaten. Demokratik laik bir hukuk devletine inanmıyor. Tek adamlı yönetimi istiyor, mezhep ayrımcısı arada ağzından kaçırıyor zaten. Medyayı satın alan, yazarları susturan, sanata karşı, özgür düşünceyi değil II.Abdülhamit tarzı kontrollü ve baskıcı bir camia istiyor işte elimizdeki malzeme bu. Ve bunu takip eden bundan nemalananları kenara atar isek 10 milyondan biraz fazla kişinin siyasi düşüncesi ve hayat felsefeleri de bu zaten.

Kendini kandırmasın AKP’ye oy veren kişiler. Sen zaten demokrasiyi hiçbir zaman istemedin. Sen çoğunluğu ele geçirip baskıyla yönetmek istedin. “Yapmayın bu demokrasi değil” dendiğinde ise buna cevap vermeyip “geçmişte neler yapıldı bize” dedin. Yani yine verdiğin cevap ile bizi doğruladın. Sen mezhep ayrımcılığına muhtemelen inanıyorsun arada “mum söndü yapıyorlar” diyerek muhabbet çevirdin hatırla başbakan da çeviriyor işte arada. Sen hayatında bir yahudiyi tanımadığın, ticaret yapmadığın halde öğretildiği için onlardan nefret ettin. Hayatında bir yıl güneydoğuda yaşamadığın halde geçtim ankaradan öteye gidemediğin halde kürtleri bana anlattın adamların hepsini pkk sempazitanı yaptın. Atatürkten belki nefret ettin, belki etmedin ama işte dinen sakıncalı buldun ve evet benimsemedin içten bir şekilde hiç bir devrimini anlamadın, anlamakta istemedin. Çünkü ne yazık ki düz yetiştin, etrafının düz bakmasını istedin ve öyle baktın, bakıyorsun. Sana düz bakma, insanca bak dediğimizde “e geçmişte neler neler yapmışlar camileri ahıra çevirmişler” ile geldin sanki ben çevirmişim gibi. Kabul edin arkadaşım, iyisi kötüsü belki hepsi, belki bir tanesi sizde var işte bu sebeple bu adamın peşindesiniz, bu sebeple bir bildiği vardır diyorsunuz. Belki yanlışları gördüğünüz halde bu sebeple sessizsiniz.

Kendini kandırmasın artık CHP’ye MHP’ye ve Milli Görüşçü’ye oy veren kişiler. İşte bu sizin eseriniz değil mi yine? Siz sosyal demokrasiyi ırkçılık ile işlediniz, geçişte yapılan baskıları ortaya koymadınız, bunları eleştirmediniz. Siz kafanızın ardında muhafazar insanları ötelediniz. Bu adamları yine din tüccarlarının önüne attınız. Uçları keskinleştirdiniz ve hala kömürcü makarnacı diye dalgaya alıyorsunuz. Ve siz MHP teşkilatı siz değil misiniz Süleyman Demirelin peşi sıra yıllarca giden. Sizin vatan millet duygularıyla yoğrulan saf anadolu çocuklarına sahip çıkıp bu bilinçle yetiştirmeniz gerekirken mafya oldunuz, kabadayı oldunuz, yurtlarda haraç kestiniz ulan biz ülkücüyüz diye. Sosyal devlet nedir, komunizm nedir bilmeden körü körüne saldırdınız ve uzaklaştınız belki sizin kadar ülkesini seven sosyal aydınlardan. Ve siz Milli Görüşçüler. Hiç kusura bakmayın siz de suçlusunuz dayı. Hadi geçtim Erbakan vefat etti, peşinden gittiğiniz adamın din tüccarları olduğunu göremediniz. “Bunlar haçlı uşağııı, bunlar cehennemde yanacaklar..” diyen parti başkanınız gitti AKP’ye yardımcı oldu! “muhafazakarız dinimiz bütün” dediniz mezhep ayrımcılığı sizde yaptınız. Dinde ruhbanlık olmadığı halde hacının hocanın gtünden ayrılmadınız, dinin tasavvufunu ve hoşgörüsünü değil baskısını ve “ya allah bismillahını” aldınız. Hoşgörü dini dedik, sizde CHP kesiminden aşağıya kalmadınız başı açık kadınlara orospu dediniz, namaz kılmayana dinsiz dediniz hurafelere sahte hadislere inandınız ve dini yıprattınız.

Kim var meydanlarda? Hepsi var işte muhalefetten ve hepsi var işte bu söylediklerimi destekleyecek. Bilinçli bir şekilde oradalar mı peki. Hayır değiller ama hükümetin yaptıkları için oradalar. Kendilerince haksızlıkları protesto etmek için oradalar.

Ve artık her protesto eylemini kafamızın örümcelekmiş tarafındaki ötekileştirme kavramıyla bağdaştırmayın. İnsanların ne için protesto ettiğini dinleyin çünkü muhtemelen yanlış yapılan bir durumu protesto ediyorlardır. “heaa yobaz işte” veya “bunların hepsi aynı komunist” demek ile demokrasi beraber yürümüyor arkadaşlar. Mesela hala bu eylemlerin “ağaç için yapıldığını” söyleyen adamların olduğu hatta ötesine nihayet geçip “demek ki ağaç için değil başka bir şey varmış” diyen adamların olduğunu görüyorum. Yazık, birazcık etrafın ne dediğini dinleyin hatta ayıp yaptığınız.

Yazıyı fazlada uzatmadan bu olayları çözümlemek için adımlar atılması gerektiğini ve bu adımların hükümetten gelmesi gerektiğini söyleyelim. Şu haklı bu haklı meselesi değil tekrar ediyorum konuştuğum. Şiddet ise bana göre polisin, “devlete başkaldırıyorlar” diyerek halkın bütün kesimine sıktığı gaz bombalarının adıdır. Devletin güvenlik görevlileri, bilakis militan gibi gaza gelemez bunu yapamamalı yani. Yine avukatların gözaltına alınması, doktorların tutuklanması, gazdan etkilenenlere kapıları açanlardan hesap sorulacağının belirtilmesi düşündürücü etkenlerdir. Geçtim devletin internetten tweet atanların bile soruşturacağını açıklamasına ne denilebilir ki?

Yine bunların dışında olaylar sebebiyle hayatını kaybeden bütün insanlara allahtan rahmet diliyorum. Birisi üniversite öğrencisi, diğeri polis olsa fark eder mi? Hepsi insan sonuçta. Ailelerine sabır diliyorum tekrar.

Gelecek ile ilgili yazımın arasında söylediğim gibi bana göre seçimde bu sefer bir sürpriz olabilir. Oy vermeyen kesim, artık muhalefeti eleştirip sandığa ne sebeple olsun yığılırsa aradaki 3-4 milyonluk oylar kapanır belki biraz daha dengeli bir yönetim sergilenir. En önemlisi de başbakanın “artık ben tek adamım” psikolojisinden çıkmasının sağlanmasıdır.

Benzetmek Gibi Olmasın

Bizim basket forumunda bir çok defa belirttiğim, yine çeşitli söylemler ile dile getirdiğim “belgeler ile” tarihin insanlara anlatılması, aradaki benzerliğin ortaya konulması oldukça önem arz ediyor aslında. Uğur MUMCU’nun geçmiş yıllarda yazdıkları, geçmiş yıllarda yazılan gazete manşetleri, olayların artık 30-40 yıl sonra değerlendirilmesi yolumuza ışık tutacak. Işık tutsun ki şu anda yaşadığımız ve ilerlediğimiz karanlık yol biraz aydınlansın, neredeyiz nereye gidiyoruz görebilelim halk olarak.

Aslında Uğur MUMCU yazılarını okurken dikkat etmemiz gereken şey, çoğu olayın tekrar yaşandığı ve tartışıldığıdır. Siyasi tarihte benzer şeylerin tekrar bahane olarak ortaya atıldığını gördüğünüzde, işlerden sıyrılmak için üretilen argümanların ve karalamaların tekrar tekrar farklı isimlerde konuşulduğunu anlıyorsunuz. Bazen ben direkt benzerliği dile getireceğim, bazende siz benzerlikleri görünce şaşıracaksınız bundan eminim.

Dönemin usta kalemleri bu durumun farkına vardıkları için, tekrar tekrar da olsa halkı bilinçlendirmek adına bunları dile getiriyor, yazıyor, konuşuyorlar. Bu sebeple öldürülüyorlar belki de…

Ülkemizin şu anında yaratılan bir tehdit, kendilerini eleştiren ve yolsuzlukların hesabını soranlara karşı kullandıkları üslup hep benzer yapıda. İhale yolsuzluğunu soranlara “geçmişte sizin yaptıklarınızı da biliyoruz” cevabını vermek, birilerini halen devam eden ve sonuçlanmayan “balyoz” vb. davaların içerilerine sırf kendilerinden hesap sormaya kalktıkları için sokmak, eleştiriye tahammülsüzlük, toplu gösterileri ve sendikal grevleri yasa dışı göstermeye çalışmak bunlardan bazılarını içine almakta. 1971 yazısında bunlardan bahsetmiş MUMCU;

“Bu günkü siyasal partiler, uluslararası kapitalizmin ve feodal mülkiyetin bekçileridir. Bu partiler, Türkiye’yi yöneten mali oligarşinin birer şubesidirler. Demirel yönetimi bu mali oligarşinin en kaba ve çirkin görünümüydü.

Soygun düzeninin bütün temsilcileri devlet arşivlerinde belgelenen ihanetlerini tıpkı eskisi gibi “komünistlik” suçlamalarıyla örtbas etmeye çalışacaklardır. İç ve dış çıkar çevreleri bekçiliklerini yaptıkları partilere ve basındaki savunucularına gereken emirlerini vereceklerdir. Dış ticaretin devletleştirilmesi, petrollerin ve tüm madenlerin millileştirilmesi, ikili antlaşmaların kaldırılması gibi milliyetçi tepkiler kamu oyunda güç kazanınca, uluslararası gizli örgütler, “yabancı sermaye imparatorluğu” ile birlikte, Asya’da ve Afrika’da oynadıkları bütün oyunları Türkiye’de de oynamaya çalışacaklardır. Çünkü emperyalizmin en büyük korkusu, baruttan sonra en tehlikeli buluş saydıkları milliyetçi uyanışlardır. Milli petrolümüze, madenlerimize, yurdumuzdaki amerikan üstlerine ve ulusal onurumuza sahip çıktıkça, emperyalizm doları ile, askeri ile, ajanıyla safını alacaktır. Çünkü ulusal kurtuluş devrimi dediğimiz Kemalist devrim, emperyalizmin bütün ilişkilerini kökünden kaldıracak ulusal bir tepkidir. Emperyalizmin korkusu, sadece ve sadece budur.

Uluslararası sermaye bütün geri bırakılmış ülkelerde aynı ustalıkta ağlarını kurmaktadır. Cici demokrasi, bu sömürünün temel dayanağıdır. Bu temel dayanak, kapitalizmin vitrinidir. Demokratik denilen düzen, yabancı sermaye ve yerli çıkar çevrelerine demokratik, işçiye, köylüye, memura ve devrimci aydına antidemokratiktir. Çıkar çevrelerin demokrasi düzeni diye savundukları mali oligarşi, bir soygunun en güçlü biçimde örgütlenmiş yapısıdır. Devrimcilerin sadece kişisel görüşlerle, bir Demirel, bir İnönü, bir Feyzioğlu ile başlayıp bitecek sorunları yoktur. Demirel, bu düzenin sebebi değil, ancak olgusudur. Kapitalizmin gücü kırılmadıkça, bu Demirel gider başka Demirel gelir. Mıgırdıç Şellefyan gider yenisi gelir. Yaşar Tunagür bugün işinden atılır, yarın yerini bir başkası doldurur. Önemli olan, mali ve dinsel oligarşinin temellerini yıkmaktır. 

Devrim 20 Nisan 1971″

Hedef göstermek ve yazıdaki anlamı açıklamak gerekir mi bilmiyorum ama yine şahane bir öngörü gördüğünüz üzere. Geçmişte; yani 70’li yıllarda milliyetçiliğin yapısını gördüğünüz zaman, aslında Amerikan emperyalizmine, kapitalizmine ve soygununa ilk tepki koyacak olan MHP ve gençlik teşkilatının nasıl yabancı sermaye patronlarının yanlarına çekildiğini ve kandırıldığını görüyoruz. Bu sebeple iktidarın yaptığı yabancı sermaye pazarına karşısında durdukları için “sizde CHP gibi oldunuz” diye saldırıyorlar. Ülkemizin milliyetçi kesiminin düşüncesi aslında değişmedi. 1970 yılında da Amerikanın bu sistemi desteklediğini görselerdi ona karşı dururlardı, yabancı sermayeye karşı dururlardı, milli petrolü isterlerdi. Ülkede böyle bir uyanışın ışıkları saçılmaya başlayınca bildiğiniz üzere birbirine kırdırılan çoğu vatanseverin üstüne darbeyle gidildi. 70’lerde kavga eden MHP ve CHP’den iki kişi şu an benzer şeyler için savaş verdiğini söylediklerinde  kandırıldıklarını düşünüyorlardır sanırım.

Ama o dönemin bir şeyler için mücadele eden, ülkenin geleceğini düşünen gençlerinde şimdilerde eser yok ne yazık ki. Bu sebeple, kapitalizmin patronlarının işlerine yaradığı şekilde sistem devam etti, bu yüzden “bir Demirel gitti, başka bir Demirel geldi”. Buda gider, başkası gelir kafayı değiştirmez isek. Yakın gelecekte değiştirmeyeceğimiz düşünüldüğünde kapitalizme yenik düşmüşüz gibi görünüyor.