Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – VIII

Bir önceki yazıya buradan

Osmanlı devlet görevlileri rüşvetlerini aklamak için “Vakıf” adı altında kurumlar kurmaya ve kendi çıkarttıkları yasalar ile bu kurumlara özerk bir statü vermeyi başardılar. Böyle böyle Osmanlı Devleti içerisindeki “Vakıf” statüsü sistemi çürüttü ve çökertti. Peki ama ne dedim ben şimdi anlamadım diyorsunuzdur belki? İş ilişkilerini biraz açalım. Şöyle;

Rüşvet aldığı veya yolsuzluk yaptığı tespit edilen devlet adamının öldürülüp mallarına el konulduğunu söylemiştik. Bu rüşvetçi kişi parayı aklamak için kendisine bir vakıf kuruyor arkadaşlar. Atıyorum ben vezirim ve kuruyorum “Şeker Vakfı”. Bana rüşvet verenlere ya benim vakfa bağış yapmalarını veyahutta beraber çalıştığım tarikatlar aracılığı ile parayı aklamasını söylüyorum. Adam gidiyor diyor ki “Ben Şeker Vakfı’na şu madenlerimi bağışlıyorum. Bilmem ne tarikatı öğrencileri bu maden gelirleri ile din adamı yetiştirsin”. Bu hem benim hemde bağış yapanın toplumdaki statüsünü artıyor (bağış adı altında) hemde rüşveti mederes, camii, çeşme vb. yaparak aklayıp işin halledilmesini sağlıyor.

Çıkartılan bir çok yasa sayesinde bu vakıflar özerk demiştik. Örneğin vakıflardan neredeyse hiç vergi alınmıyor. Çünkü beraber çalıştıkları tarikatlar ile birlikte din adamı yetiştiriyorlar, cami yapıyorlar, kervansaray yapıyorlar, medrese açıyorlar vs.

Yine bu tarikata üye olanlar askere alınmıyor böylece savaşmak zorunda da değiller. Çocuklarını ve tanıdıklarını bu sayede savaşlara göndermeyip, savaşıp dönemeyen garibanların topraklarına da el koyuyorlar. Böylece Vakıf-Tarikatlar gittikçe kuvvetleniyor ve elbette ticarete atılıyor. Okullar, camiler, medreseler açıyor bir yandan kervansaraylar kuruyor satın alıyor, madenleri işliyor istihdam sağlıyor, gemilerle ticaret yapmaya başlıyor, toprakları çok ucuza kiralayıp yöre beyleriyle vergisiz ürünler kazanıyor vs. Toparlarsak dıştan hayrına çalışıyor içten ise amaç ticaret ile rüşveti aklamak başka birşey değil yani.

osmanli8217da-vakif-calismalari-1jpe.jpg

Peki benim zenginleştirdiğim “Şeker Vakfı” var ama bir şekilde rüşvet aldığım falan ortaya çıktı diyelim. Ne olacak? Beni de boğup öldürdüler. Mallar ne olacak?

İşte Vakıf ve Tarikatlar özerk statüde olduğundan bu mallara hazine el koyamıyor! Yani rüşvet ile zenginleşen Vakıflar-Tarikatlar zengin mal varlıklarıyla yoluna devam ediyor. Vakfın başkanı kim peki? Ya benim amcam ya oğlum ya ortağım ya damadım oluyor. Böylece rüşvet ile zenginleşen vakıf-tarikat ya peşi sıra rüşvetle istediği adamı kolayca başa geçiriyor yada yeni geleni rüşvet veya tehdit ile satın alıyor.

Uzun olarak anlattığımız bu Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeni o kadar büyüyor o kadar yayılıyor ki devlet vergi alacağı mecraları elinden kaybetmeye başlıyor (Osmanlı İktisadi Tarihi’ni biraz yazıcam. Örnek vermek gerekirse 1820’li yıllarda ülke içinde dönen paranın sadece %3’ü devlet kasasına giriyor!). Bu tarikatlar kurulan vakıflar yardımı ile istedikleri adamları istedikleri noktalara atayarak devleti sömürmeye insanları kullanmaya başlıyor. Rüşvet ile çalışmaya alışılıyor. Ağalar kadıları satın alıyor ses çıkaranlar yine satın alınan tarikatlarca tehdit ediliyor. Toplum bilimsiz bir din bataklığında saçma sapan hurafelerle uyutuluyor ve bu yıllarca böyle gidiyor..

Bunların oluşumunu izleyen eski Ahiler olan Türk-Ahileri yani Anadolu Alevileri ise hengamede gittikçe şehirlerden uzaklaşmaya ve dağ bayır yaşamına geçmeye başlıyor. Yörükler böylece toplumdan kopuyor. Kendi pisliklerini, aşağılık yaşamlarını tarihi pırıl pırıl olan bu insanlara atarak tatmin olan şerefsiz sürüsü ile ahlakın ne olduğunu bilmeyen para babaları şehirleri ele geçiriyor. Gerçi her yeri ele geçiriyor.

image00112.jpg

Osmanlı tarihinde Celali İsyanları başta olmak üzere bu şekilde bozulan İktisadi Düzen neticesinde başta Anadolu Alevileri olmak üzere bir çok yerde bir çok zamanda büyük isyanlar patlak vermiştir. Osmanlı Devletinde bu rüşvet sistemi içerisinde bulunan vezirler başta askerler/beyler ve diğer tarikat adamlarının katliamına uğramışlardır. Canlı canlı yakılmış, gömülmüş ve yer yer toplu katliamlar yaşanmıştır.

Son yazımız ile beraber yazı serimizi genel bir değerlendirme ile bitireceğiz arkadaşlar.

Hoşçakalın.

Sonraki yazıya buradan

Anadolu İsyanları Ve Celaliler

Önceki yazıya buradan

Anadolu İsyanları ve Celaliler

1) Gelelim şu isyanlara. İsyanların tabi ki ilk önce sebeplerine gelmek lazım. “haydi isyan edelim kafam bozuk” tadında olmaz o işler. Günümüzdeki yorumlarda ya isyancılar “vatan haini” ilan edilmiş, yada Osmanlı devleti “katil” ilan edilmiştir. Zamanın toplumsal yapısını değerlendirmek ve olaylara düz bir şekilde bakmamak lazım. Neyse isyanın birçok sebebi vardır. En tepedeki sebep ekonomik buhrandır. Ekonomik buhranı getiren sebepler incelendiğinde ise uzun savaşlar, yeni ganimet getiren seferlerin yapılmaması, dünyadaki ticaret ağının kaymaya başlaması, devlet dirlik ve düzeninin bozulmaya başlaması, rüşvetin yaygınlaşması, sonuçta halka vergi yükü olarak binmesi vs. sayılabilir. Sonuçta tartım-din imparatorluğu olan devlette, halk bu mezalimden bunalıp artık tarımı bırakarak şansını şehirlerde denemeye karar veriyor veya işte ilk pundunu bulunca da isyan ediyor.

2) Batıda Avusturya ile mücadele sebebiyle Anadolu iyice başıboş kalmış, halktaki bu huzursuzluğu kullanarak değerlendirmek isteyen bazı kişilerde isyan etmiş, kendi adlarına hutbe okuyup para bastırmış, hatta askeri teşkilat bile kurmuştur.

3) Osmanlıda enflasyon yükselince paranın ayarıyla oynanır genelde, fakat sonuçta yine vergi/ayar/rüşvet üçgeninde patlayan halk oluyor tabi. Enflasyonun ne olduğunu aramızda hala bilmeyenler var. Enflasyon “maaş ile çalışan” kişilerin üzerilerine bindirilen yüktür kısaca. Şöyle diyelim bir ürünün fiyat artımına gitmesinin değişik sebepleri olabilir. Enflasyonun devlet tarafından yapılmasının amacı zararını azaltmaktır. Ayarı düşürür veya piyasaya para sürer. Para değer kaybedince patron zarar etmemek için fiyatları yükseltir. Çalışan ise bu fiyat yükselmesine karşı çaresizdir. Zam yapılmasını bekler ve zam alana kadarki dönemde bu kur/değer farkından dolayı devletin zararını kendi cebinden öder. Kabaca bu yani. Direkt sabit fiyat üzerinden vergi ödeyenler en büyük zararı onlar görür. Bu sebeple enflasyon artmış artmamış borsayı pek ilgilendirmez. Ha dolaylı olarak elbette etkilenme olacaktır tabii daha az.

4) En zorlu celali isyancıları Karayazı ve kardeşi Deli Hasan {ki kardeşi sonradan affedilip paşa yapılmış, lakin uygunsuz davranışları görülünce öldürülmüştür}, Tavil Ahmed, Kalendaroğlu ve Canboladoğulu’dur.

5) Ayrıntılara girmiyorum, vezir-i azam Murad paşa anadoluya girmiş ve üç yılda bütün isyancıları temizlemiştir. Hani öyle böyle değil, yataklık yapanları, şüphelileri, kadınları, dedeleri çocukları/bebekleri dahil bir daha buna kalkışmasınlar diye öldürmüştür. Bu sürede 200 bine yakın kişi öldürülmüştür.

6) Günümüzde alevi vatandaşlar bu isyanları da “komple bize yapıldı” veya “Osmanlının mezalimi” diye anlatsa da yada bilse de pek ilgisi var mı bilemiyorum. Fakat daha önce yorumlarımda belirttim, Osmanlıdaki devlet ve yönetim biçimi belli. Aleviler farklı bir mezhep ve hayat yaşadıklarından hoş görülmezlerdi haliyle. Muhtemelen bozulan devlet düzeniyle beraber daha çok ezilen, üstüne basılan ilk önce gayri müslimler ve farklı mezhepten vatandaşlar olacaktır. Sonuçta bu celali dediğimiz isyanlara katılanlarda büyük alevi topluluklarıdır ki bunda da bir anormallik yoktur. Fakat işte, devlete karşı baş kaldırı olarak görülen bu hadise tarihte daha önce söylediğim gibi oldukça kanlı bir şekilde bastırılmıştır sürekli.

7) Olanların ışığında suçlu aramak yersizdir. Değişen düzenle beraber halk ayaklanmış, birileri bunu kullanmış, tepelerine acımasız bir şekilde de binmiştir. İsyanları bastıran Murad Paşaya sonradan kuyucu lakabı verilmiştir. {yakaladıklarını çukur kazdırıp canlı canlı gömdürürmüş}. Aslında olaya şu açıdan bakmamız gerek sanırım, genel toplumlarda geçerli olan kural güçlünün ve fazla olanın, güçsüz ve az olanı yok etmesidir. Bu bitkilerden, hayvanlara ve doğal olarak insanlara kadar herşeyde vardır. Demokratik topluma geçişlerimizde bile bunun devam ettiğini görmekteyiz. 1600’lü yıllardan bahsediyoruz yani. Tahmin ediyorum ki, toplum genelini ters çevirsek yani fazlalar mesela alevi olsa ve devlet yapısı ona göre işlese farklı mezhepten olanlar ezilecek ve isyana açık olacaktır. Bunlar varsayım olsa da her yerde görülen şeyler kendimizi kandırmaya gerek yok. Yaradılış gereği canlılar kendinden farklı olanı yok ediyor genelde. Bu zaman için insanların canlı canlı gömülmesi vahşet gibi görünse de, zamanında kellelerden dağlar yapıldığı düşünülürse veya “yıldırım düştü silah deposuna ölmen gerek” dendiği düşünülürse (tanrıdan bir işaret var diyerek) normal karşılanmalı. Elbette belli bir kesmin tarihte gerçekten ezildiği ve zulme uğradığıda bir gerçektir

8) Son olarak sonuçları yazarsak, toprak ağalığı başlamıştır. Çünkü tefeciden veya ağalardan borç alan halk ödeyememiş ve buraları kaybetmiştir. Tımar sistemi bozulmuştur, büyük nüfus hareketleri olmuş, tarımsal üretim düşmüş, vergiler azalmıştır. İlerde bunu engellemek için teşvik yasaları da çıkmıştır. {bir laf anlatırlardı “Osmanlı devleti 1600’lerde o kadar zenginmiş ki, sadaka verecek adam bulamıyorlarmış” diye yani işte ekonomik veriler kayıtlı zaten}

Sonraki yazıya buradan

Sultan Selim

Önceki yazıya buradan

Arada iki de tarih yazalım bitsin merak edenler var ise. II.Beyazıd’tan sonra tahta oğlu sultan Selim geçiyor;

Sultan Selim (Namı Değer Yavuz Sultan Selim)

1) Sultan Selim, kendi çocukları hariç bütün kardeşlerini ve çocuklarını öldürmeye karar verdi. Henüz yaşları küçük olan yeğenlerini boğdurttu (9 tane). Korkud’a “padişah hevesin var mı?” diye mektuplar yazdı oyundan. Şüphelenip üstüne gitti, kaçan Korkud yakalandı ve boğuldu. Diğer kardeşi Ahmed ise sahte Paşa mektuplarıyla kandırıldı. Ordusu yenilip kendisi de hemen öldürüldü.

2) Sultanlar taht kavgasındayken Osmanlılardaki Kızılbaşları (aleviler) ayaklandıran Şah İsmail can sıkıntısıydı. Birçok isyan ve ayaklanmadan sonra Yavuz Padişah olunca hemen bu sorunun üstüne gitti. Orta Anadoludaki bütün alevi ailelerin yerlerini tespit ettirdi.

3) Şah İsmail’e sefere gitmeden evvel buradakilerin tekrar ayaklanmasından çekinen Yavuz Selim, 7-70 yaş arası yaklaşık 40 bin aleviyi ya öldürmüş yada hapse attırmıştır {her ne kadar böyle yazsa da, Osmanlılardaki tahrir (vergi) defterlerinden toplu bir katliamın yapılmadığı ortaya konmuştur. Bu tip bir katliamın “yüzlerce köyün yok olması” anlamına geleceğini ekranlara gözlerini patlatarak söyleyen Murat Bardakçı, “hapis ve öldürme tabiî ki vardır, ama bu boyutta değildir efendim” demiştir. Tahrir defterlerinde bu tip bir katliamdan sonra o yöreden köylerin silinmediği ertesi sene yeniden aynı miktarlarda vergi alındığı açıklandı. Doğrumu tarihçi arkadaşlar cevaplar bilen varsa}

Nameler

4) Yavuz, Şah İsmail’e sefere giderken ünlü namelerini yazmıştır. “savaşa geliyorum, Müslüman ol, adam ol lan!” şeklindeki ilk nameye “hazırız amcoğlu” tarzında yanıt veren Şah İsmail yanında kadın elbisesi de yollamış. Yavuz “Erzincan’dayım geliyorum” derken, Şah İsmail’de “Timur gibi olmasın sonun” deyip iki kutuda esrar/afyon göndermiş. {esrarkeş demek istiyor, II.Beyazıd bir ara öyleydi ya}. Neyse öyle böyle savaş için nameler yazılmış isteyen ayrıntılarına bakabilir. {tabi neden yazılmış? Yavuz, sefer sırasında isyanlarla uğraşıyor habire. Şah İsmail’i gaza getirip savaşa çekmek istiyor hemen. Şah ise yolu uzatmak istiyor yine gaz ile}

5) Yavuz 140 bin kişilik birlikle hareket ederken, 40 bin küçük ve yaşlı askeri geride ihtiyat bırakıp ilerliyor. İran topraklarına Erzincan dolaylarında giriyor. Sorunda buradan başlıyor. Yavuz’a karşı vezir ve paşaların oyunları bitmiyor. Askerler hem Şah İsmail’le savaşmak istemiyor {kuvvetli, mezhebi aynı olan var ve efsanevi bir insan, birde mesafe çok uzak}. Bazı vezirler ve paşalar askerleri arada gazlayıp ayaklanma ve huzursuzluk çıkarıyorlar. Hamza Paşa (II.Beyazıd’a nameyi hatırlatan söyledik, Yavuz çok seviyor bu adamı sonradan) askerin huzursuzluğunu ve geri dönmek istediğini söylüyor. Hemen oracıkta paşanın kellesi kesiliyor. Fakat bu tip şeyler askeri sustursa da mesafe uzadıkça kazan kaynıyor. Bir sabah Yavuz’un çadırına ateş bile ediliyor. Yavuz cesaret verici konuşmalar yapsa da içten içe “ben sorucam ulan size” diyor tabi.  Doğubayazıt’ın 80 km güneydoğusunda Çaldıranda karşılaşıyorlar.

6) Şah İsmail’in ordusu da 60 bin kişilik mükemmel bir süvari birliği var. Dinlenmişler lakin kara birlikleri kötü ve az. Yavuz’un ise muntazam kara birlikleri var, topları da son model olup son donanımdalar. Sayıca fazla olsalar da yorgunlar. Bu arada Şah İsmail’i anlatmadık. Şah İsmail Şii mezhebinden olan, son derece dinine bağlı, acımasız, gözü kara bir hükümdar. Ele geçirdiği yerlerde Aleviliğe geçmeyenleri öldürürmüş, kahramanlığı olan inanılmaz bir lidermiş. Askerler onun kutsanmış olduğuna inanmakla beraber, hepsi uğrunda canını verirmiş ama öyle böyle değil misal “gel lan buraya, kes sağ kolunu” desen hemen sorgusuz sualsiz kolunu kesermiş o denli anlayın yani. Askerleri kafalarına kırmızı bir sarık sararmış (Kızılbaş buradan gelir) Kılıcın kutsallığına inanır, tüfeğe tenezzül etmezlermiş. Tabi Şah İsmail de peygamber seviyesinde bir adam onlar için.

7) Çaldırana gelen birliklerden Osmanlı, hemen ertesi gün yorgun olmalarına rağmen savaş girdi {çünkü orduda bazı alevi sınıflar vardı ve karşıya geçmelerinden korkuyorlardı}. Şah İsmail’in birlikleri savaşta üstünlüğü ele geçirmelerine rağmen top ve silahlara sahip Osmanlı ordusu bunu çok iyi kullanıp rakibini yeniyor.{yani sürekli bizim kendimize addettiğimiz “tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” deyimini aslen Şah İsmail söylemiştir, hemde Osmanlıların kendisine karşı kullanmasına. Tüfek icat olduktan sonra, hemen dönemin en iyi teknolojilerini ülkeye getiren Osmanlı askerlerini bu silahla donatmıştır. Elinde bu teknoloji olmayan diğer ülkeler, bu silah ve toplara karşı koyamamışlardır. Bunun ekmeğini çatır çatır yerken, zaman ilerledikçe o teknolojiyi takip etmememiz, savaşlarda aynı akıbete tersten uğramamıza sebep vermiş. Oturup ağlamalı değil yani. Millette nedense genel bir kanı var sanki tüfek son 200 yıldır kullanılıyormuş gibi. Hayır, Osmanlının en tepeye çıkmasının sebebi top ve tüfekleri olmasıdır. Toplum algısı değişik bir şey değil mi heh heh}. Ordusu bozulan Şah kaçmış, Hanımını da Yavuz aldığı söyleniyor ama oda kaçmıştır sonradan 1514

Şah İsmail

8) Yavuz şahın peşinden gitmek istemişse de ordu çok huysuz olunca vazgeçip Amasya’ya kışı geçirmeye geliyor. Yeniçerileri isyana teşvik eden iki veziri bahaneyle bertaraf edip Dulkadir beyliğini alıyor. 1515

9) Diyarbekir, Mardin, Urfa dolaylarını alıyor ve İstanbul’a dönüyor 1515

10) Yavuz hemen isyanı körükleyenleri araştırdı, üçünün boynunu vurdurdu, vezirleri değiştirdi.

11) Şah İsmail savaş öncesi ve sonrası Memlüklüler’den yardım istemişti. Fakat Sünni mezhebinden olan Memlüklüler, çekinmiş ve tarafsız bir siyaset yapmışlardı. Yavuz, Şah İsmail’e bir sefer daha yapacağını duyurunca Memlüklüler iyice Şah İsmail’den uzaklaşıp “banane amcoğlu” demiştir bizde kendisine “susma sustukça sıra sana gelecek amcoğlu” diyoruz. Tabi çakal bir padişah olan Yavuz’un amacı Memlüklülere saldırmaktı. Ha Memlüklülerde az anasının gözü değildi. Şaha karşı yapılan savaşta Osmanlıya nerdeyse arkadan saldıracaktı. Memlük sultanı yinede durumdan kıllanıp hazırlıklarına başladı. Şehzade Ahmed’in oğlu yanına sığınmıştı. Ona sancak verdi herhangi bir durumda onu kullanacaktı.

12) Veziri 40 bin kişilik bir kuvvetle Şah İsmail’e gönderen Yavuz, Memlük sultanının Fırat’ın geçilmesine izin vermemesini bahane edip savaş açtı. Merc-i Damık’ta iki ordu karşılaştı. Ordusu dağılan Kansu Gavni kalp krizi veya zehir içerek öldü. Ölünce cesedini bulan çavuş başını kesip Yavuz’a getirmiş, Yavuz sinirlenip çavuşun kellesini almak istese de vezirler araya girip rütbeleri sökülmüştür. Halep ve Şam hızla alınmış 1516

13) Suriye ve Filistin dolayları alındı. (Gazze, Kudüs). Sıra geldi Mısır’a. Kahire’ye kaçan Memlük birlikleri, orada bırakılan Memlük sultanının yeğeni Tomanbey’i sultan yapmak istediler. Tomanbey ısrarla “olm ben yapamam anlamam bu işlerden” dese de kabul etti. Yavuz onunla haberleşip “Mısır ve aşağısını sana vereyim amcoğlu ilerde buralara araplar gelir hatta gelmiş sadece beni tanı” dedi. Mısır krallarına da “akıllı olun beni tanıyın” dedi. Mısırlılar Cengiz ve Timur gibi onunda buralara gelemeyeceğini, Anadoluya gidince Gazze’nin falan geri alınacağını düşünüyorlardı.

14) Baktı olmuyor Yavuz orduyu toparlayıp çöle girdi. Çölü yağmur yağarken geçmeleri büyük şanstı. {tabi şans olan çölde toplasan bir hafta süren yağmur mevsiminin, kuraklığın bittiği döneme denk gelmesidir arkadaşlar. Daha önce söyledik, Osmanlılar baharda hazırlanır, yazın sefer yapar, sonbaharda döner. Burada sefer yapılmış, kış döneminde ise işte Mısır’a gidiliyor. Günümüzde de, o zamanlar da da yağmur zamanı yaklaşık olarak bilinmektedir. Tabi bazen iki üç ay atsa da bilinir. Bu seferde de beklenildiği gibi yağmur döneminde çöl geçilmiştir. Sorun nedir? Bu olayı yine dinsel öğelerle süslendirmektir. Yavuzun dört peygamberle geçtiği, bulutların orduyu takip ettiği falan söyleniyor. Bunları anlatan arkadaşıma ben “yalan olm bunlar ya” deyince bana deli gibi bakıp “çölde yağmur yağar mı manyak” dedi. Diyecek bir şey yok, evet hiç yağmur yağmaz çöle mnkym}

Yavuz Sultan Selim

15) Savaşta arkadan dolaşarak bizzat saldıran Yavuz rakibi dağıttı. Kahire alındı, Memlük sultanlığı sona erdi 22 ocak 1517

16) Kaçan Tomanbay topladığı birliklerle ara ara saldırıp bir ara Kahire’yi ele geçirse de şehir geri alındı. Kahire halkı kadın çocuk Tomanbaya yardım ediyordu. Mart 1517 de yakalandı. Sultan Selim kendisini cesaretinden dolayı kutladı takdir etti. Fakat onu araka da bırakmak tehlikeli olduğundan 17 gün sonra meydanda astırıp üç gün asılı bıraktırdı.

17) Yavuz, Mısır ve Suriye’yi alarak ekonomik olarak çok avantajlı konuma geçmiştir. Halife (halifelik değil) İstanbul’a getirilmiştir. Fakat halife burada zamanla zevke, sefaya, karıya kıza dadanınca Yedikule’ye hapsedilmiş. Sonradan hilafeti Selim’e bırakmıştır. 1924 tarihine kadar hilafet Osmanlılarda kalmıştır. Yine Mısır ve Suriye’den kitaplar, sanatçılar, zanaatkarlar İstanbul’a gemiyle getirilmiştir.

18) Dönüş yolunda Mısır beyliğinin kendisinden alınmasına kızan Yunus Paşa, dönüşte Yavuz ile diyaloğunda “yazık o kadar asker gitti, mücadele ettik yine yönetimi bir Çerkese verdiniz” deyince sinirlenip adamın kellesini oracıkta aldırmış, üç günde yanında taşıttırmıştır.

19) Şah İsmail’e de yürüme fikrine sahip olan Yavuz, asker yorgun olduğu için vazgeçti. Yeğeni Kasım yakalanıp öldürüldü. Başı da Yavuz’a getirildi. Yine o dönemde Amasyalı Celal ismindeki bir alevi ayaklanmış, bir çok isyanla uğraşılmış ve kanlı bastırılmıştır. 1518

20) Yavuz, denizde de başarılı bir devlet kurmak için bir tersane yapılmasını istedi. Haliç’te evvelce bizans tersanesi olan yere yapılmasına karar verildi. Fakat burası harap olmuş, mezarlar konulmuş. Bir kısmı tersane için ayrılıyor. {burada araya girelim. Burada bir hurafeyi de açıklığa kavuşturalım. Eskiden insanlar efendim 8 metreymiş, efendim “aha topkapıda kılıcı 3 metre çarpsan boyuyla demek ki Beyazıd 3,20” sonuçları çıkarıyorlar. Kanıt olarakta türbeleri gösterirler. Bizim Amasya da da vardı, böyle türbeler görmüşünüzdür belki. Ben dayımla gitmiştim bir kere 5 metre falan var türbenin uzunluğu. Kadınlar, erkekler ağlaşıyorlar türbede. Dayımla merak ettik bilmiyoruz tabi ben dedim “dayı bu adamın boyu nasıl beş metre” diye tartışıyoruz. Kadının biri bizi dinliyormuş bize eğilip “rahmetlinin bacakları sığmamış daha” demesin mi! Ne gülmüştük ya. Ne diyim işte burada da, yani Haliç tersanesinde kullanılacak toprak kısmı ayrılıyor. Kazılan yerlerden çıkan kemikleri, kafataslarını da uzun hendekler kazıp içlerine atarlarmış. Bu hendeklerin başına ve sonuna da mezar olduğunu belli etmek için işaret koyuyorlarmış. Bunlarda olmuş sana türbe anasını satayım. Yine anadoluda olsun, köylerde olsun mezar kazmanın değişik versiyonlarını geçmişte görmekteyiz. Adamların boyları 8 metre değil yani. Her ne kadar gömülenler müslüman veya başka dinden olsa da bazı durumlarda mezarlar kazılıp yeni yerlere bu hendekler gibi atıldığı gibi, yığma mezarlarda gerekirse yapılıyor. Oluyor sana türbe işte. Sonrada bebeği olmayan kadınlar gidip “al sana bir göbek, ver bana bir bebek” diyerek türbenin etrafında dans ediyorlar heh heh}

İran Seferi

21) Yapılan bu tersane Papadan, Venedik’lilere kadar herkesi tedirgin etmiştir. Avrupayı kendi aralarındaki rekabette biraz yumuşatmıştır.

22) Yavuz’un iki omzu arasında bir çıban vardı. Çıban büyümüş, büyük ihtimalle ölümü de ondan kaynaklanmıştır. İyice iltihap toplayan ve akıntı yapan çıbanın tedavisi o dönemlerde tabi ki pek zordu. Muhtemelen omiriliğe kadar büyümüş bile olabilir. Neyse, öleceğini anlayan Yavuz Çorlu civarlarındayken tek oğlu Süleyman’ı çağırtmışsa da o gelemeden ölmüştür. 1520

23) Ortadan biraz uzun boylu, iri kemikli, pos bıyıklı, sakalı kesik bir adamdı. {bizim lise kitaplarında ve etrafta görünen küpeli resmi kendisine ait değildir. Aslında kendisine çok benzeyen Şah İsmail’e aittir}

24) Vezirlerini, alimlerinin dediklerini düşünür karar verdikten sonrada kararından dönmezdi. Muhalefet edeni de öldürürdü. Oldukça ilim sahibi, zeki bir hükümdardı. Pek mimari eser bırakmamıştır. Şah ile mücadele etmiş, bilinen Afrikayı ele geçirmiştir. Sade yaşayan, müsrifliği sevmeyen bir hükümdardı. Ajanları dünyada her yerde yoğun bir şekilde çalışıyordu {zamanın Amerika’sı diyebiliriz}.

Tarih yazılarını tekrar derleyeceğim en azından 1800 yılını bitirelim. Okumayanlar veya okuyup da yarım bırakanlar için güzel bir devam yazısı olacak bunlar. Uğur MUMCU yazılarını ne zaman derlerim bilmiyorum.

Sonraki yazıya buradan