Bayram Namazı

Gözüm açılmıyor. Dedem bir yandan dürterken bir yandan etraftan duyulacak şekilde homurdanıyor. Sonunda dedemin tacizlerine daha fazla dayanamayıp gözlerimi açıyorum. Ama sabah soğuğunda yataktan kalkıp o buz gibi tuvalete gitmek, peşi sıra buz gibi suda elini yüzünü yıkayıp abdest almak gözümde büyüyor. Benim bu isteksizliğim dedemin beni tekrar dürtüp “Haydi bismillah de oğlum bismillah de” demesiyle biraz geçiyor. Niçin geçiyor neden geçiyor bilmiyorum. Uyanamadığınız zaman “Bismillah bismillah” dediğinizde uyanıyorsunuz. Kışa gelen ramazan bayramının karşılama namazına adımımızı, buz gibi memleketimiz olan Amasya’da böylece atıyoruz.

Ramazan bayramlarını her Anadolu çocuğunun beklediği gibi neşe ile bekliyoruz. Hazırlanan temiz elbiseler ve akşamdan boyanan ayakkabılar güneşin doğumunu beklerken yeni günün sabahı ile uyanılıp ailece kahvaltıya oturulur. Memleketimde erkekler bayram namazına kalkıp giderken kadınlar bayrama özel haşhaşlı çörek ve etli keşkeği hazırlar. Bahçeden sabahında koparılmış mevsimlik domates, biber ve diğer yeşillikler (elbette yaz ise) masaya renk ve lezzet katar. Elbette yemek sonrası mahallenin büyüklerine gidilir, hepsi bitince eve gelinip küçükler beklenir. Eller öpülür kafalar okşanır bayram harçlıkları alınır ve bolca şeker tüketilir.

İşte bu ritüelde sürecek olan bayram etkinliğinin başlangıcı olan bayram namazı kısmı benim için başlamıştı. Açıkçası hiç gitmek istemediğim gibi niçin gittiğimi de anlayamıyordum. Hemen yanı başımdaki yatakta uyuyan dayım ise henüz kalkamamıştı. Ben o sırada buz gibi elbiseleri giyerken onları yatarken soba yanına bırakmadığım için pişmanlık duyuyordum. Dayım birden yatakta oturur vaziyete gelip etrafa bakmaya başladı. Yatakta bir taraftan bir tarafa döneceği zaman veyahutta ilk uyandığında oturur vaziyete geçer yorganı düzeltip çekiştirerek öbür tarafa yatar veyahutta kalkardı.

Ben giyinip artık sıcaklığını kaybetmeye başlayan odamızdan ayrıldıktan sonra tarihte hiç bir dönem sıcak olmamış olan ara bölüme çıktım. İlk defa yüzüme çarpan sabah soğuğunu ellerimde, kafamda ve kulaklarımda hissetmeye başladım. Hızla lavaboya seğirtip abdest almaya başladım. Çeşme donmasın diye hafif damlayacak şekilde bıraktığımız için su baya baya akan nehir sıcaklığındaydı. Ellerime suyu tutup yüzümü ayaklarımı yıkadım. Beyaz tenli olduğumdan her yerim kıpkırmızı kesilmişti. Histeri bir şekilde titreyerek havluyla çabucak kurulanıp koşa koşa dün akşam sobanın yandığı odaya geçtim. Elimde çoraplarım çabucak ayaklarıma geçirmeye çalışırken bir yandan sağımı solumu elimle sürtüp ısınmaya çalışıyordum. Biraz bekleyince elbiselerim ısındı da kendime geldim. Sonra sabah tuvaletimi yapmadığım aklıma geldi. Sabahın o buz gibi havasında ve suyunda alacağımız abdesti hızlıca bitirmek istemiştim. Haliyle tuvalete gittim ve salona gelip oturdum. Dedem “Tuvalete gittiysen abdestin kaçmıştır oğlum tekrar alacaksın” deyince kafamdan aşağıya kaynar sular döküldü daha doğrusu buzlu sular diyelim. Ben tabi bu işleri bilmediğim için “Ya bir şey olmaz bir kereden nedir” falan diye üste çıkmaya çalışsamda kar etmedi. Mecbur ılık ve insanın donmayacağı sıcaklıklarda olan sobalı salondan çıkıp lavabo önüne geldim.

Dayım abdest alıyordu. Bana bakıp “Tuvalete gittin yine abdest alacaksın değil mi?” dedi. Ben kafa sallayıp dayımın işini bitirmesini bekledim. Hızlıca havluyla kurulandıktan sonra uzaklaşırken kısa bir “Mal!” dediğini duydum. Homurdanarak salona doğru gitti. Ben ister istemez ısıttığım ellerimi ve ayaklarımı yeniden o buz gibi suya sokup abdest aldım. Ellerim daha çok kızarırken dayım homurdanarak salondan çıktı.

Dedem içerden arada bir “Bunlar niçün böyle oldu… dinimiz… bayram namazına da gitmeyecek miyiz?..” tarzı cümlelerle lafları sokuyorken dayımın ağzını sessizce oynatarak küfür ettiğini görebiliyordum. Dedemin “Geç kalacağız” paniği ile merdivenlerden hızlıca aşağıya inip ayakkabılarımızı giydik. Dışarıya çıkmamızla gözlerimiz soğuktan yaşarmaya başladı. Nasıl olur da memleketimizin sabahlarının bu kadar soğuk olduğuna hayret ediyordum. Yalnız bir saniye. Hala sabah olmamıştı etraf karanlıktı. Dayımın da şüphesini sesli dile getirmesi ve dedemden “Kaç rekat namaza durdunuz lan?” zılgıtını yemesi üzerine sessizce camiye yollandık. Sessizce gittik çünkü her ağzımızı açışımızda sabahın (pardon gecenin) ayazı ağzımıza doluyordu.

Camiye biz yarı ağlaya yarı birbirimize sokula sokula gittiğimizde henüz cami imamının gelmediğini fark ettik. Zaten niçin gelecekti ki? Henüz sabah olmamıştı. Bunu dile getirince dedem homurdanmaya başladı dayımda küfür ediyordu. Dışarıda durmayalım diyerek içeri duvar dibine geçtik. Diz çöküp birbirimize sokulurken azda olsa ısınmıştık. Sanırım yarım saat falan sonra bir kaç yaşlı dede gelmişti ki onlarında ununu elemiş eleğini artık asmayıp tavan arasına kaldırmış kadar yaşlı olduğunu fark ettim. Son son bayram namazına kalkan dedeler selam verip bir kenara ilişti. Böyle böyle cami cemaati yavaş yavaş toplanıyordu. Gün ağarırken benim gözler kapanmaya başladı. Caminin sıcaklığı ve bir yanda duvarın bir yanda dayımın omuzuna yaslanıp çok güzel kendimden geçmişim.

Dayımın “Uyan lan namaz başlayacak” dürtüğü ile kendime geldim. Dedem benim o anda uyuduğumu anlamış ve yine homurdanmaya başlamıştı. Meğerse uyuyunca abdest yine bozuluyormuş iyi mi? Bir cami çıkışındaki abdest alma yerine birde yanda sıcacık cami içine baktım. “Eeeeh yeter be!” deyip kalktım yerimden. Ben eve gidiyordum artık. Her şey abdesti bozuyordu zaten. Kalkıp çıkışa doğru sıcak yuvama geri dönüşü gerçekleştirecektim.

Ben çıkarken arkamdan dedem homurdanıyor dayım ise “Ne yapıyorum ben burada?” diyerek küfür ediyordu…

Hayırlı bayramlar büyüklerin ellerinden küçüklerin yanaklarından efendim..

Memleketimden İnsan Manzaraları II

Önceki yazıya buradan

Efendim memleketimde dediğim gibi öyle çok fazla yer yok ama olan tarihi bölgeleri çektim hafifte anlatıyorum. Bedesten yazımızdan sonra hemen yanı başındaki Köprülü Mehmed Paşa camisini gösterelim.

Köprülü Mehmed Paşa Cami
Köprülü Mehmed Paşa Cami

Köprülü Mehmed Paşa ilçenin hemen yanında bulunan gümüş madeninin sahibiymiş o zamanlar. Maden bölgesinde Gümüş isimli kasabanın ve ahalisinin kullanması içinde buraya bu camiyi ölümünden hemen bir yıl evvel yani 1660 yılında yaptırmış.

İlk yazımızda belirttiğim gibi yanına da kervansaray ve mektep yaptırmışsa da onlar şu an ayakta değiller.

20150816_150931

Cami dışında merkezde çok güzel bir park var. Park içerisinde eski bir büstü yıkmayıp “Özgürlük Anıtı” projesiyle tekrar revizyona tabi tutmuşlar. Böylece hem heykel yıkılmamış hemde çok daha güzel bir eser kazandırılmış.

Özgürlük anıtı üstüne yörede yaşayan ve bulunan en eski şehit askerlerin isimleri tek tek işlenmiş. Baba adları, lakapları ve hangi cephede öldükleri kayıt altına böylece alınmış. Kayıt altına alma konusunda yörenin belediye başkanı, komutanı, öğretmenleri ve kütüphane müdürü oldukça yoğun bir çaba göstermişler. Ne diyelim herkese insan böyle yöneticiler nasip etsin.

20150813_115830

Anıtın arkasında çok güzel bir park var. Yine heykellerle süslenmiş ve oldukça dinlendirici bir yer. Merkezde hemen çocuk bahçesi, park ve çay bahçesi yan yana. Akşamları ve gündüzleri oldukça kalabalık.

Yine belirtmeden geçilmeyecek olan Gümüşhacıköy kütüphanesi gerçekten mükemmel. Kütüphane müdürüyle tanışma fırsatım oldu. Yapılanlar ve yapılacaklar ile ilgili bilgi verdi. Koordineli bir şekilde beraber çalıştıklarını, halktan para almadan işlerin yürütüldüğünü, herkesin parti farkı gözetmeden yardımlarının olduğunu söyledi. Sanırım kütüphane ve eğitim kurumlarının görevi de bu olmalı.

Gördüğünüz gibi oldukça geniş ve çok kaliteli bir kütüphaneye sahipler. 10 bin kişinin yaşadığı şehrin yarısı kütüphaneye üye! Aylık yayınlara ve gazetelere üyeler, son çıkan kitaplara sahipler, engelliler için kütüphaneyi yeniden restore etmişler. Onlara kitaplar ve özel yazıcılar tahsis edilmiş (görme engelliler için). Bitmedi; konferans salonu yapılmış, Silverline fabrikasıyla temasa geçilmiş bütçesi onlardan olmak üzere bir toplantı/sunu odası yapılmış burada eğitimler veriliyormuş. Alt katta müzik eğitimi başlamış; Keman, saz, violin, dans bile var hemde kızlı erkekli…Bitmedi; bir yere komple bilgisayar koymuşlar. Bedava çık okulundan geç otur yap ödevini, araştırmanı. Çıktı alacaksan al bedava. Ana sınıfı için bir bölüm yapmışlar. Oyuncaklar, legolar falan var bildiğin kreş olmuş.

Bitmedi; Okul müdürleriyle temasa geçilmiş. Her okuldaki her sınıf en az bir saatini kütüphanede kitap okuyarak geçiriyor burada. Ayrıca filmler/belgeseller izletiyorlarmış sunu odasında. Bitmedi; Orman ilçe müdürü “ohhh ne güzel Anadolu’nun kıyak yerine geldim yatayım alayım maaşımı” dememiş gitmiş Kütüphane müdürüne. “Ben dolap tarzı ağaçlar yaptırayım dışarıya koyalım. İçine kitap yerleştirelim isteyen gelsin okusun” demiş. Gitmiş kendisi yaptırmış. “Bu ağacın meyvesi kitaptır” diye de bir etkinlik yapmışlar.

İşte mesela yukarıda resimde gördüğünüz zemin çim değilmiş. Gitmişler ikili ilişkiler ile Ankaragücü başkanından rica etmişler. Ankara’dan çim getirtmişler ve sermişler kütüphanenin bahçesine. Şimdi yalıtım için bütçelerini ayarlamışlar onu yaptıracaklarmış nasip olursa.

Tabi sormak lazım benim yaşadığım şehir olan Sapanca kaymakamı, belediye başkanı, kütüphane müdürü, okul müdürlerine; “Nüfusu 10 bin olan bu küçük Anadolu kasabasında bile bir yerlerden bütçe ayrılıp parklar, kütüphaneler, şehir anıtları, etkinlikler vs. yapılırken siz ne yapıyorsunuz?” diye. Şimdi ortada bütçe var hemen “bizde kaldırımı döşedik” diye gelmeyin. Araplara Dibektaşı’nı komple sattı mı Sapanca? Sattı. Peki bundan bir para kazandı Belediye falan nerede bilader bu paralar? Kırkpınar tarafı su fabrikası dolu. Etrafta çok büyük fabrikalar var ne yaptı bu fabrikalar sapancanın kültür ve park işleri adına? Sapancalının gireceği halk plajı yok! Ya birilerine satılmış, ya verilmiş kafeler, parklar vs. Arabayı park edince koşa koşa para istemeye geliyorlar kime gidiyor bu paralar? Şehir Marsilya’da bizim mi haberimiz yok arkadaşlar?

Neyse ya nereden geldim şimdi bu konuya. İşte böyle küçük ama bir şeyler yapmaya çalışan insanlardan oluşuyor burası. Kurtuluş savaşı zamanında da böyleymiş. 100 yıl evvel Yunanlılar’a karşı savaşan kesim işte buradaki Anadolu insanıymış. Yiyip, içip sıçmadan başka bir şey bilmeyen genel büyük şehir insanları bayrağı çekip İngiliz’e Yunanistan’a domalırken buradaki köylü garibanlardan toplamışlar işte askerleri.

ilce-kutuphanesinin-coban-mudavimi-7519276_757_m

Ha kayıtlara göre en çok kitap okuyan kim biliyor musunuz? Okulu maddi imkansızlıklar sebebiyle bırakıp çobanlık yapan bir genç arkadaşımız. Ya bunları görünce de insan yine ülke için ümitleniyor bazen be kardeşim

Sonraki yazı için buradan

Morrison Süleyman

Süleyman DEMİREL’in ölümü dolayısıyla kendisine Allah’tan rahmet diliyorum. Hani ölünün arkasından da konuşulmaz ama zaten rahmeti dilerse de Allah diler başka kimsenin pek umurunda olmaz sanırım. Gelin size boş mesajlardan ziyade gerçekleri anlatayım gidenin peşinden;

Siyasi güç olduğu dönemlerde henüz yaşamasam da Demirel’in siyasete girişi ve ABD tarafından bize monte ettirilmesini iyi biliyorum. Marlboro firmasının türkiye temsilcisi olan 70’lerdeki tabiriyle “Morrison Süleyman” tam anlamıyla kendine has kişilikte bir insandı.

demirel

Siyasi duruşunu orta sağ olarak tanımlayan sayın Demirel, siyasi hayatını Türkiye’de yaşamasına izin vermeyeceği komünizm ile mücadeleyle geçirdi. Elbette bu siyasi mücadelenin sadece şekliydi. Yanına aldığı sayın Türkeş ile beraber 80 öncesi ortamın gerilmesi ve çatışmalarında mimarı oldu.

“Dindar değilde komünist mi olalım?” diyerek oy toplayan siyasetçimiz yakınlarına verdiği ihaleler, yapılan yolsuzluklar, kaçakçılıklar, hayali ihracat yapan yeğenleri, kdv vurgunları, yurt dışı kaynaklı açılan soruşturmaları engellemesi, mahkemelerin bilirkişilerini değiştirtmesi vs. bir çok kanun dışı eyleminde içinde olmuştu.

Siyasete hemen hemen bütün orta sağ siyasetçileri gibi “Hacı babamın ve hacı annemin küçük bir tarlası var idi, çok yokluk içerisinde büyüdük” diyerek başlayan halkın, çiftçinin dostu olan namı değer “çoban Sülo” Süleyman DEMİREL daha sonradan yüce yaradanın “kulum haydi ya yürü” demesiyle birden zenginleşiverdi (artık buradan kendine pay çıkartsın malum benzer yerleri destekleyenler). Bunları niye yazıyorum çünkü okuma sıfır, bilgi birikimi sıfır ve en önemlisi biri gidip diğeri geliyor ondan yazıyorum. Neyse sonra birden kendisi ve çevresi zenginleşince Demirel’in yolsuzluklar hayali ihracatlar davalar açıldı. O zamanlar tabi %50 oy alamıyor Demirel AKP gibi. Bu sebeple açılan davaları elleri indir kaldır yaparak aklayamıyor yüce divana gidiliyor. Soruşturmalar sonucunda falan mal varlığı bir ortaya çıkıyor ohooo baya var yani çiftlikler şirketler. Gazeteciler soruyor elbette “nasıl zenginleştiniz?”. Demirel cevap olarak siyasete ilk girdiği 60’lı yıllarda söylediklerini unutup “Benim hacı babam zaten zengin bir çiftçiydi. Sonradan bende ticaret yaptım. Böyle böyle para kazandım” deyiveriyor. Bizim mal halkımızda “işte adam gerçeği söyledi” diyor sonra. Neyse uzatmayayım mesajı alan aldı…

dem

Arkasından konuşmayalım dedim ama yani bunları da söylemeden edemeyeceğim. Siyasi literatürde komik olarak lanse edilen bir çok açıklaması olan Demirel 75 sonrası ülkeyi kan gölüne dönüştürenlerin başından gelmektedir. Milliyetçi saf gençleri ABD üstlerinde eğitim sonradan kürsüden “iti iti boğduruyorum” veya “milliyetçiler sokaklarda ülkenin güvenliğini sağlıyorlar” gibi sivil iç çatışmalara zemin hazırlamış binlerce kişiyi öldürtmüştür.Peşinden giden temiz yürekli milliyetçi gençleri ve karşıda ölen yine temiz yürekli devrimci gençleri işte bu adam öldürtmüştür, kullanmıştır ve kendini zengin etmiştir.

Demirel darbe sonrası pişman olmuştur bunu da yazalım. Bir çok açıklamasında “kullanıldığını” anladığını söylemiş hele Cumhurbaşkanı olduktan sonra oldukça demokratik ve uzlaşmacı açıklamalar ile eski halinden eser bırakmamıştır (günümüz cumhurbaşkanına da bir şeylerden feyz alır artık alacaksa).

Efendim ne diyelim Demirel sürekli siyasi hayatında Adnan Menderes’in asılmasını, dini, cami yapımını, baraj ve inşaatçılığı kullanmış ve bunun ile gurur duymuştur. Peşi sıra gelen tarikat kökenli Özal ve Erdoğan mesela Demirel’i sahiplenmemişlerdir. Hepsi Adnan Menderes’in devamıdır ve öcünü almalıdır ha bu arada Ayasofya’nın mutlak camii yapılması 1955 yılından beri konuşulmaktadır. Yine buradan okuyan arkadaşlara söyleyeyim Bor madenleri, Lozan anlaşmasının maddelerinin eleştirilmesi, madenlerin çıkartılmasının engellenmesi (gizli anlaşmalar ile), arşivlerin elbet açılacağı vs. gibi söylemler ilk olarak Demirel dönemlerinde kullanılmaya başlanmıştır. Bunların hepsi palavradır elbette ama halk balık olduğu için ısıtılıp ısıtılıp getirilir önüne milletin.

Tarihe yine meclise sormadan yaptığı gizli ikili devlet anlaşmalarıyla yazılmış olan Demirel ne yazık ki bunların hesabını veremeden ölmüştür. ABD üstlerini savunması (pardon Demirel’in deyimiyle tesis) ve üstlerde yaşananlara sessiz kalması, devlet içerisinde ABD teşkilatlanmasını sağlaması vs. yazsak o kadar çok konu var ki.

Artık öbür dünyada hesabını verir sanırım. Uğur MUMCU seni bekliyordur mutlaka hacı. Yaptığın çaldığın şeyler bu dünyada kaldı işte Sayın Demirel. Kefenin cebi yok hesabını vereceksin bunların öbür dünyada. Öldürülen, işkence gören, bugün ABD uşağıysak ülke olarak sende bunun temel taşı oldun. Ben hakkımı helal etmiyorum. Ama yinede öldüğü için insan üzülüyor. Son yaşlılığı falan sevimliydi ya. Bak hemen yumuşadım. Son bir iki komik sözü ile bitirelim bari;

“Gazeteci : Türkiye’nin durumunu tek kelime ile özetler misiniz sayın Demirel?

Demirel   : İyi

Gazeteci  : İki kelime ile özetler misiniz?

Demirel   : İyi değil”