Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – V

Bir önceki yazıya buradan

Efendim ne dedik? Türklerin islamı kabul etmesiyle beraber bunu kültürleriyle harmanlaması sonucu yeni bir yapı meydana getirildi dedik. Peki yeni yapı derken ne demek istiyoruz? Lan bunun laiklik ve sekülerizm ile ne alakası var?

Bir kere konuyu vakıf sistemine getireceğim için alakası var. İkincisi tarikatların gelişimini ve toplum üzerindeki yansımalarını da anlatmak istiyorum.

Türkistan topraklarında Hoca Ahmet Yesevi önderliğinde bir çok derviş müslümanlığı Anadolu topraklarına yaymaya başladı. Anadolu erenleri ve babaları diye sağda solda gördüğünüz eski türbeler muhtemelen Ahmet Yesevi’nin öğrencileridir. Anadolu Selçuklu devleti hem geleneksel türk kültürü hem de islami anlayış ve hoşgörü yapısı içinde yaşamaya başladı. Mevlana, Yunus Emre, Şeyh Edebali vs. bir çok eren bu topraklarda örnek müslümanlığı ve yaşam biçimleriyle islamiyete önder oldu.

Yani “ben oruç tutuyorum tutmayan o…pu çocuğudur” tarzı bir anlayışın tam tersi “Ben oruç tutuyorum, oruç aç kalmak değil insanın nefsini kontrolüdür. Oruç yürekte aşk ile tutulur gönül ile yaşanır” diyen tarikat hocalarının anlayışıdır. Bu tarikatların amacı islami ve türk geleneğine uygun insan yetiştirmektir. Bunun temeli de Selçuklu geleneğindeki Ahi teşkilatıdır. Peki Ahi teşkilatı nedir?

resized_328b3-623859e2hocaahmedyesevikimdir
Ahmet Yesevi

Ahiliğin günümüzdeki adı kısaca esnaf grubu olarak adlandırılabilir. Anlattığımız tarikat hocaları destekli ve onlardan feyz alan, dürüstlüğe ve onura önem veren, tefeciliği yasaklayan, falza para kazandıysa para kazanamayan arkadaşına destek olan, fazla para kazanmayı uygun görmeyen bunu fakir ile paylaşan, “1 liraya aldım 50 liraya yapıştırdım aki” demeyip “1 liraya aldıysam en fazla 2 liraya satayım ticaret adabına uygun olmalı” diyen, genel olarak misafirperverliğe önem veren, “yanımdaki ekmek fırını çok para kazanıyor bende karşısına açayım parayı vurayım” dediği zaman bunu engelleyen ayıp sayan, ahlaklı, namazında, eline-diline-beline sahip çıkan insanlar topluluğudur. (Ahiler ile ilgili istek olursa genel bir yazı yazabilirim).

Ahi teşkilatı Anadolu Selçuklu Devleti’nin temel taşıdır. Esnafın örnek müslüman anlayışını benimsemiş tasavvufi tarikat desteğiyle adeta kendi içinde sosyal adaleti sağlaması ve vurgunculuğa göz açtırmaması zenginleşmeyi ve bir Türk-İslam anlayışını meydana getirmiştir.

Lakin doğudan gelen Moğol akınları neticesinde vergiye bağlanan Selçuklu Devlet’i gücünü yitirince ve zaman içinde dağılınca bu tarikat erenleri batı topraklara kaçmaya başlamıştır. Şeyh Edebali mesela Osman beyin yanındadır.

Osmanlı devletinin kuruluşu ve bu türk-islam yani tarikat-ahi teşkilatının üzerinde olmuştur. Başarısının sırrı torpilsiz ehli kişilerin görev yerlerine getirilmesi ve ahlakı/onuru öne alan bir anlayış üzerine inşa edilen toplum yapısında gizlidir. Bu ahlaki ve tasavvufi islam anlayışı zaten gavur topraklarında saldırıları da şekillendirmiştir. Saldırma amaçları elbette gaza olmakla beraber “eğer teslim olursanız canınız bize emanet” denmesinin ve bunun adilane bir şekilde yapılmasının gayesi budur.

ahilik-nedir-kurulusu-kurallari-main-img.jpg

Toparlarsak Osmanlı devleti içerisindeki farklı din-mezhep-etnik kökenlerin bir arada yaşamasının sebebi geçmişten gelen Türk kültürünün islami gelenek ile harmanlanması sonucu ortaya çıkan tarikat-ahi teşkilatıdır. Bu düşünce “yahudi o zaman kellesini kesmek sevaptır” demeyerek veya ormanda domuz kovalamak yerine “ben ahlakım, dürüsütlüğüm, yaşantım ve onurum ile yahudiye veya hristiyana örnek olayım böylece müslümanlığa davet edeyim onları da kurtarayım” tarzında bir yaşam felsefesini kabul etmiştir. Alınan yerlerde yaşatılan hoşgörü ve anlayışın temeli budur.

Fakat Osmanlı devletinin ilk 200 yılında işleyen bu gelenek Fatih Sultan Mehmed zamanında kırılacak ve toplum farklı bir yola gidecektir. Onu da bir sonraki yazımızda anlatacağız.

Sonraki yazıya buradan

Diriliş

Ünlü düşünür ve yazar olan Lev Nikolayeviç Tolstoy’un son kitabı olan Diriliş romanını yeni bitirdim diyebilirim. Tolstoy hayatı boyunca mücadelesini verdiği kötü durumdaki halk kitlelerinin ayağa kalma sürecini ve aristokrat kesimin bundaki rolünü incelemiştir. Ayrıca yazar roman boyunca yine kendi düşünce felsefesini kitaba yansıtmış ve kahramanla özdeşleşmiştir. Bununla beraber hikayenin fazla uzatıldığını da söylemek zorundayım. Siyasi mahkumlar bölümünde yapılan fikir tartışmaları dönemin toplumsal kalkınmada yapılabilecek devrimsel seçenekler arasında olduğunu belirtmek istiyorum (1900’lü yıllar)

20150827_205129[1]

Kitabın kahramanı Nehlüdov isimli bir prens. Prens dediğim yani öyle şatolar falan yok prens işte üst kademede çok zengin de olmayan bir soylu aslında. Nehlüdov romanda iki farklı karakterle karşımıza çıkıyor; İlki toprak mülkiyetini kabul etmeyen, köylülerin ve fakir halkın yanında kurulan feodal sisteme, kilise tarafından buna hizmet için oluşturulmuş yapmacık dine karşı olan, saf ve yürekten seven idealist bir genç. İkincisi ise üniversite sonrası değişim geçirmiş subay olarak eleştirdiği çarkın içerisinde yer alarak ailesinden gelen gelirlerle yaşayan, sahip olduğu topraklara hayatında hiç gitmediği yerlere sahip, tek gecelik ilişkilerin adamı haline gelen, sahte bir dini inanışla yine sahte cömertlikler ve gösterişli nezaketler ile dolu olan dost hayatları içinde olan orta yaşındaki bir prens…

20150830_234829[1]

Prens genç ve idealist bir delikanlıyken halalarının yetim kızına aşık oluyor. Kızda buna yanık tabi efendim. Sonra bizim prens değişimi geçirip ikinci formunda yıllar sonra tekrar halalarını ziyaret ediyor. Tabi artık tam bir tabiri caizse mel-un olan prens kıza saldırıyor. Basıyor gidiyor akşamında da şerefsiz. Kız aylar sonra hamile kalınca halalarının evinden ayrılıyor. Sonra kötü yola düşüyor. Tamam buraları klasik türk filmi tadında ama fazla entrika falan yok. Bu kız fahişeliğe başlıyor mecburen. Bir gece müşterisi öldürülünce tutuklanıyor. O geceden 10 yıl sonra şans eseri prens bu kızın davasında jüri üyesi olarak kendini buluyor.

Efendim burada karşıda hor görülen ve cinayetle suçlanan bir fahişe ile saygın bir soylu olan prens mahkemede yıllar sonra karşılaşıyorlar. Prens onu yıllar sonra görünce pişmanlık duyuyor ve kitabımızın da adını taşıyan bir “Diriliş” serüvenine başlamış oluyor. Bu kişinin kendi benliği, nefsi ve bencilliği ile iyilik, doğruluk ve güzelliğin savaşı olarak nitelendirilebilir.

20150901_145757[1]

Kendisiyle yaptığı bu hesaplaşma sonucunda etrafında normal gördüğü şeylerin aslında kendi dünyasında yaşayanlar tarafından yaratılan sahte bir hayaller alemi olduğunu fark ediyor. Rüşvetle işini yürüten hakimler, dost hayatı, hayatında hiç çalışmadan odasında yaşayan hanımefendiler, sırf soylu olduğu için birisini öldürdüğünde ceza almayan insanlara karşın hayatın boyunca başkasının toprağında çalışan köylüler, çocuğuna süt alamadığı için çaresiz ölümlerini bekleyen fakir insanlar, sırf bir beyefendiye bağırdığı için kürek cezasına çarptırılanlar, ölenler sakat kalanlar vs.

20150901_170622[1]

Bu düşündükleri ile kendi öz doğrularına ulaşan prens oldukça açık bir şekilde olan durumun neden soylu ve köylüler tarafından tepki ile karşılanmadığını da kitabında uzun uzun hesaplaşmalar ile beraber anlatıyor. Ona göre atılması gereken ilk adımlardan bir tanesi toprak sahiplerinin mülkiyet haklarından vazgeçmeleri. Bunun artıları ve eksileriyle değerlendirmesini de yine kitapta bulabilirsiniz. Kırılacak olan bu feodalite zinciri sayesinde kendi topraklarını eken çiftçilerin haklarını arayacaklarını ve kokuşmuş sistemin düzeleceğine inanıyor.

20150903_214756[1]

Tabi ki bu eleştirilerinde ilk suçluyu eğitim seviyesi yüksek olduğu için rahatlarını bozmak istemeyen soylu sınıf olarak görmekte. İkincisi de elbette hristiyan din adamlarının sahte dini değerlerle halkı kandırması. Yani yeni bir şey değil bizim için.

Kitap daha çok aristokrat kesimin bilinçlenmesi için anlatılmış aslında. Yazıldıktan 2 yıl sonra yani 1901 yılında kiliseye yöneltilen eleştirilerinden dolayı Tolstoy aforoz edilmiştir. Toparlarsak bana göre okunması gereken kitaplardan bir tanesidir. Öyle entrika ayak oyunu falan beklemeden yazılmış güzel bir kitap belkide en iyi romanıdır Tolstoy’un. Daha doğrusu durum tespitidir diyebiliriz.

Prensin karşısındaki fahişeyi görüp “Onun bu halde olmasının suçu benim yaptıklarım” demesi hayatta belkide yapmaları gereken şeyi yapmayan bütün kaymak tabakanın kısa bir özeti olmuştur. Ki Tolstoy bahsettiği toprak reformunu gerçek hayatta yapmış ve topraklarını köylülere verdiğini de belirtelim. Büyük adam Tolstoy’a selamlar efendim.

İki Yüzlülük

Ya yazmak istemiyorum bir şeyde kusura bakmasın buradaki abilerim arkadaşlarım. Birileri imza toplamış bildiri yayınlamış. Katılırsın katılmazsın kabul edilemez dersin doğru bulmazsın. Bildiri üstüne kapılara çarpı koyulup kanlarını akıtacağız tarzı söylemler uygun mudur? Geçtim dini, herkesin dini kendine nasıl anlıyorsa dini ona göre yaşadığı için zaten. Bu hem müslümanlıkta yok hem hukuk devletinde yok.

Düşüncesini söyledi diye soruşturma açıp insanları meslekleriyle tehdit etmenin sonucunda şuna çıkıyoruz; Sakın ha düşüncenizi açıklamayın.

İkincisi samimiyet, vatan, millet duyguları yeni mi kabardı birader diye hükümete siz soru sormaz mısınız? Kim sorgulayacak vatanın milletin onurunu, haysiyetini veya terör propagandasını? Hükümetin adamları mı? Tayyip Erdoğan’dan tutun neredeyse bütün bakanlar, vekiller, gazeteciler ne açıklamalar yaptı 7 yıldır. Abdullah Öcalan’ı öve öve bitiremediler. Bülent Arınç “Abdullah Öcalan aslında iyi insandır namaz da kılıyor” dedi. “Önder, lider, kürtlerin temsilcisi, ufkumuzu açacak adam” diye söyle söyle 5 yıl. PKK ile masaya oturup gizli görüşmelerde kimsenin ne anlaştığını bilmeden bir şeyler yap (çözüm sürecini destekliyorum ama ne yaptığını kimseye söylemez isen ne destekleyeceğim). Teröristlere yasalar çıkart dağdan inen adamı şeref tirübününde oturt sınıra mahkeme kurup dışarıya sal. Askerini polisini savcını güneydoğudan doğu anadoludan çek. PKK’nın (artık ne söz verdiysen) şehirlerde yerleşmesine, silah depolamasına izin ver. Ayıptır kardeşim.

26295617

Sen hangi yüzle çıkıp vatan diyorsun? Kimsin sen hem vatan için gizli pazarlık yapıp hem ortalığı bildiri dolayısıyla kana buluyorsun. Terör propagandasını sen yaptın 5-6 yıldır. Babamın devrelerinin 3’te biri sakat kaldı kendisi gibi, 3’te biri öldü veya delirdi, 3’te biri de balyozdan ergenekondan içeride yattı. Ya bizi çok aptal sanıyorsunuz arkadaşlar ya da kendinizi çok uyanık. Ki bildiri suçlu olarak devleti itham etmesinde bir nebze haklı zaten.

3 aydır bir ilçeyi devlet ele geçirememiş. Salak mısın? Sormuyor musun “kardeşim ülke içindeki bir şehiri nasıl devletin silahlı kuvveti 3 ayda alamaz” diye? Silahları yığmış adamlar şehirlere yerleşmiş. Senin istihbaratın devleti bilgilendirmiş. İzin vermişsin yerleşmesine, sen açıklıyorsun zaten izin verildiğini. Sonra adama saldırıya geçmişsin savaşıyorsun işte. E izin vermeseydin yerleştirmeseydin de bu teröristleri bu şehir çatışması olmasaydı. Niye izin verdin? Sen kimsin ki bir terör gurubunun silahları şehre taşımasına izin veriyorsun? Şehirde ölen her sivilin kanı şimdi senin ve temsil ettiğin devletin ellerine bulaşmış olmuyor mu?

Yahu milli güvenlik diye bir şey vardır. Dingonun ahırına döndü ülke 2 yıldır. Tabi soruşturan yok eden yok. Ben hayatımda bu kadar beceriksiz bir terör yönetimine rastlamadım görmedim de. Hani eleştiriliyor ya “batıda olsaydı bu teröristleri yaşatmazlardı” diye. Evet yaşatmazlardı da “Canlı bomba saldırısı yapanları biliyoruz ama bombayı patlatmadıkları için tutuklayamıyoruz” diyen başbakan ile “Çözüm sürecinde PKK şehirlere silah taşıdı biz bunları biliyorduk ama sesimizi çıkartmadık” diyen cumhurbaşkanı ve istihbarat başkanını da yaşatmazlardı. Sen teröre ortam sağla ondan sonra otur ağla “bana saldırıyorlar” diye.

Geçmişte şüphelerim vardı “devletin terörü istediği ve bir araç olarak kullandığı” ile ilgili. Gerek hükümet gerek askeriye olsun böyle şüpheler ve şüpheli silah sevkiyatlarının varlığını yazan gazeteciler başta Uğur Mumcu’nun askeriyeni PKK içine silah sevkiyatı ile ilgili araştırmasında öldürülmesi gibi. Artık eminim ki hükümetler terörü siyasi iktidarları uğruna kullanıyor ve hiç acıması yok. Eleştirirsen “demek sende teröristsin” diyorlar. Küçük ABD ve İsrail olmakta böyle bir şey işte. Kendi insanlarına siyasi çıkarların için terör uygulamak sonra masum köylü gibi kenara çekilip terörü kınamak falan.

Tebrikler ülkemiz gerçekten yeni bir ABD oluyor. Hemde kana susamış eleştiriden yoksun bir toplum yaratarak oluşturuluyor. Nefret ettirdiniz şu ülkede yaşamaktan bıktım artık.

Terör

Ankara’da daha dün yaşanan ve yaklaşık 100 kişinin öldüğü saldırıyı milletçe kınıyoruz. Ölenlere Allah’tan rahmet ve sabır diliyorum. Hep söylediğimiz gibi terör saldırılarının ne milleti ne ırkı nede dini vardır. Masum halka yapılan bu tip bombalı terör saldırıları en aşağılık ve kabul edilemez saldırılar elbette. Çünkü orada sizinde yakın bir tanıdığınız olabilir. Amcanız, anneniz veya çocuğunuz..

Sizin belki bu saldırıda bir tanıdığınız ölmedi veya sakat kalmadı. İleriki dönem için yine olmayacağının garantisini verebiliyor musunuz? Ülkemiz ne yazık ki iktidar hırslarının, yanlış yapılan çözüm girişimlerinin ve devlet içerisine yerleştirilen sivil toplum örgütlerinin oyuncağı haline gelmiştir. Lafı eveleyip gevelemeden sorumlu ve suçlularının bizzat hükümet olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Geçmişte PKK terör örgütünün destekçileri ve kampları yabancı ülkelerdeydi de biz adamlara küfür ediyorduk hatırlarsanız. Ben sınırlarda büyüdüm. Babam operasyonlara katıldığında belki dönmeyeceğini bilerek uyurduk. Arkadaşları ölürdü sakat kalırdı. Askerler ölürdü karakollar basılırdı falan. Bunlara destek olanları lanetledik.

Şimdi başka ülkede bu tip saldırı yapanlara kampları biz açtık. Gizli saklı tırlarla uçaklarla gemilerle birilerine silah gönderdik. Eğitimler verdik hastanelerde tedavi ettik. Yabancı basın IŞID’e destek olduğumuzu bir çok kez yazdı. Adres verdi ya adamlar adres! Ama akıllanmamışız ki bunları görmezden gelip normal hale getirmişiz.

Uzun yazmadan bitirmek istiyorum. Suruç’ta patlayan bombanın faili kesin olarak tespit edilmişti. İsmi Şeyh Abdurrahman Alagöz isimli genç polisin ifadesiyle; Abisi Yunus Emre Alagöz tarafından işletilen İslam Çay ocağında çalışıyor. Okulunu dondurmuş. Bu çay ocağında “IŞID’e adam toplamak” ile ilgili bazı şikayetler yapılıyor. Bunun üzerine Adıyaman’daki belediye ruhsatsız olduğu için çay ocağını kapatıyor…..”  Haberi iyi dinleyin arkadaşlar.

Birileri ülkemizde “IŞID’e militan topluyor” diyerek bu çay ocağını şikayet ediyor. Devlet yetkilileri “Sen kimsin, kime ne yardımı yapıyorsun, kimlerle görüştün, kimleri IŞID’e gönderdin, bağlantıların nedir?” diye soracağına ruhsatı olmadığı için çay ocağını kapatıyor!

İşte açmadığınız soruşturma neticesinde bombayı Suruç’ta ve muhtemelen aynı tip düzenek ve patlayıcı miktarlarıyla bağlantılı olduğu düşünülen ikinci/üçüncü bombayı da Ankara’da patlatıyor. Bu demek oluyor ki “Devlet IŞID’e militan alan yerlerin üzerini ört bas ediyor” bu açıkça görülmektedir. Zaten durum yurt dışı basında da tekrar tekrar dile getiriliyor. Bende yazdım daha önce ne yazık ki devletimiz “IŞID ve PKK ile çatışıyorum” diyerek PKK kamplarını bombalarken IŞID hedeflerine bir şey yapıyor. Dış basın ne kadar doğru söylüyor elbette bilemiyoruz ama bizim basından çok daha güvenilir oldukları kesin. Zaten son deliller ışığında devletin bir şekilde IŞID ile ilişkide olduğu izlenimi var gibi. Kesin kanıtlarına ise sonra ulaşacağız hükümet değişirse yargılamalar ile yani.

Teröre doğrudan veya dolaylı yoldan silah/para/teçhizat/sağlık yardımı yapmanın cezalarını ileriki dönemde çekebileceğimizi düşünüyordum. Ne yazık ki beklediğim gibi sağa sola gizlice dağıtılan bombalar veya silahlar artık bize doğrultulmuş durumda.

Bir diğer üzücü nokta ise olaylar sonrası artık bir kesimin saldırıları devletin yaptığını çok ciddi bir şekilde düşünmesi. Terör saldırılarının faillerinin devlet olduğunu düşünmek olayın ilk adımı elbette. Bunun sebebi de yine iktidarın yargı/polis/eğitim ağına bilerek yerleşmesine izin verdiği cemaatin yaptıkları. Sonradan “kandırıldık” demesi bir şey ifade etmiyor. Artık insanlar yargıya güvenini tamamen yitirdi. Bomba patlıyor ve MİT’ten şüpheleniliyor. Çelişkili yargı kararları, ciddi şekilde açılması gereken soruşturmaların açılmayarak başka noktalarda gündem soğutma çabaları AKP partisinin artık çok yıprandığının ve bittiğinin göstergeleri. İnat etmeye devam etmek iç karışıklıkları daha da körükleyecektir.

Saygılarımla hoşçakalın

Kuyucaklı Yusuf

20150323_123646[1]

Kuyucaklı Yusuf Sabahattin Ali’nin ilk romanı olma özelliğini taşıyor. Gerçi zaten fazla bir romanı yok. Romandan ziyade hikaye ve anlatımları etkileyici. Gerçi bu romanda da anlatım oldukça gerçekçi yansıtılmış.

Roman Kuyucak’ta anne ve babası eşkiyalar tarafından gözleri önünde öldürülen bir çocuğun evinde başlıyor. Olayı inceleyen kaymakam büyük bir sessizlikle duran Yusuf’a acıyıp onu evlatlık olarak alıyor. Genç ve cahil bir karısı olan kaymakamın bu hareketi hatunu iyice çileden çıkarıyor. Dır dırıyla kaymakamın kafasını ütüleyen kadın, Yusuf ve kaymakamdan başka birde küçük kızları evde yaşamaya başlıyorlar.

20150317_144934[1]
Yusuf okula gitmediği halde durumu sorguluyor

Sonradan tayını Edremit’e çıkıyor ve başlıyor olaylar gelişmeye. Kitap bir dönem yasaklanıyor içeriğindeki durumdan dolayı. Gerçi durum üvey kız kardeşinin Yusuf’a aşık olması falan. Hemen akıllara “ensest” kavramı gelse de öyle değil. Çünkü yetim olduğundan ve özellikle 1900’lü yılların kapalı köy toplum yapısından dolayı öyle beraber yaşamıyorlar hep yabancı yani bir nevi evde. Bu sebeple bu olay çok yadırganmıyor mesela köyde.

Romanda kuvvetli bir şekilde 1900’lü yılların köy yaşantısı anlatılmakta. Fakirlik başta olmak üzere yine sınıf farkını ve zengin/fakir insanların nasıl hukuk önünde adil olmadığının örneklerini yaşıyorsunuz.  Sabahattin Ali romanları veya hikayelerinde aslında kendisini de biraz kahramana işlemektedir. Bu genelde aradığını bulamayan ve dışarıya duvarlar örüp içine kapanmaya başlayan bir adamın romantik hikayesi şeklinde cereyan eder.

Ben küçükken (gerçi yine arada) annem bu eski türk filmlerini izlerdi. Sonra başlardı ağlamaya. Ben bu ağlama olayını anlayamazdım. Yahu insan madem ağlayacak ise neden türk filmi izliyordu? Sonra bende bir filme denk geldim. Erol Taş’ın kötü adam olduğu ismini hatırlamadığım filmlerden bir tanesi işte. İzlicek bir şey yok devam edeyim dedim. Yaw arkadaş insan bu kadar kötülük yapar mı kardeşim? Onu ona düşürüyor, bunu ona kırdırıyor kaçırıyor, tecavüz ediyor, öldürüyor, rüşvet veriyor ağa ya şerefsiz. Ben artık başladım gerilmeye, sinirlendim sinirlendim ağladım sonunda iyimi adama sinirimden. İşte o gün bu gündür izlemem o tür filmler.

20150320_165151[1]

Anlattığım türk filmleri de bu kitaplardan çıkmadır aslında. Yaşar Kemal, Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar ve işte Sabahattin Ali. Sabahattin Ali bu yazarlardan etkilenerek yazdığı romanda salt gerçek ve acımasızlığı kitabına yansıtmış. Açgözlülük ve kötülük, cehalet ve doğrunun yalnızlığını her yorumunda şiirinde olduğu gibi buraya da işlemiş.

Fakir halktan barış zamanı çalışıp vergi vermesi, zor şartlara katlanması, tanrıya dua etmesi vs. istenmiş. Savaşta ölmesi. Peki adalet? Namusu kadının bakireliğine koyan ve ahlak satan insanlar, temizlikçisinin 12 yaşındaki kızına tecavüzü eden ağalara ise sesini çıkartamamış, susmuş. Çünkü halk tanrıyı Allah, adaleti ise hakim/kaymakam ve jandarma bilmiş ama gerçekte tanrıda hakimde ağa olmuş yani zengin adam. Bilerek ses çıkartamayan dürüst yöneticiler ya susup içine kapanmış yada sürülmüş. İşte yine romanımız bozulan devlet sisteminin ve bozuk toplum ahlakının “köy” yaşantısında nasıl olduğunu yüzümüze vuruyor.

1.Dünya Savaşına Çağırılan Gençler Savaşa Giderken
1.Dünya Savaşına Çağırılan Gençler Savaşa Giderken

Romanda bir cümle geçiyor tecavüze uğrayan 12 yaşındaki küçük kız Yusuf’a söylüyor “Eee Yusuf ağa parası olanın ırzı da tamam namusu da!” diye..

Sadece bozuk devlet düzeni değil. Bunun değiştirmektense bundan nemalanmak yani ortama ayak uydurmak bu namuslu çevrede daha uygun görünmüş. Yani hileyle, kumarla, kaçakçılıkla, zorbalıkla kazanılan paraların nasıl kazanıldığı unutulmuş. Aileler kızlarını yine bu zengin kesime vermeye çalışmış hayatları kurtulsun diye. Bu hırsızlar halk nazarında söylenmese de başkan olmuş, yönetici olmuş, ağa olmuş. Gerçeği söyleyen yadırganmış, kovulmuş veya öldürülmüş. Dinde kader tersten anlatılmış hainlikler aşağılıkça yapılan kötülükler kısmet olmuş ne yazık ki. Bu sebeple gelişmemiş toplumlarda yöneticinin kötü olduğu ve yaptıkları kendi içlerinde söylenmiş fakat gidip yine aynı yöneticiler seçilmiş.

Eski türk filmleri bazılarımıza “bu kadar da olmaz” dedirtebilir. Fakat bu filmlerin bir amacı vardır mutlaka. Hala okuduğumuz ve cumhuriyetin ilk yıllarında filizlenen edebiyatçılarımızın anlattığı şeyler. Düzgün bir toplum yapısı, eşitçi ve feodaliteden kurtulmuş halk, adaletin işlemesi ve kadının yeri… Aşağılanan köylü ve işçi bir gün bu para tüccarlarına baş kaldıracak ama biz görürmüyüz bilmiyorum..

Saygılarla efendim…

Hukukun Üstünlüğü

Uluslararası yargı indeksi 2015 yılı için yayınlandı;

roli_2015_0.pdf erişimi için tıklayın

Rapora göre Türkiye genel yargı güveni açısından 21 basamak düşerek 102 ülke arasından 80. sıraya geriledi ve hızla aşağılara gidiyor.

Geçen bir arkadaşa “Ülke Zambiya’ya döndü olm” demiştim. Kendisinden özür diliyorum çünkü Zambiya 73. sırada şu anda. Ama yukarıda Allah var Kenya’dan daha iyi bir yargımız var. Bu ortamı sağlayan hükümet yetkililerine ve adalet bakanımıza teşekkürü bir borç bilirim…

Ülkemize Suudi Arabistan ve Libya üzerinden gelen silahları tırlar ile nereye gittiğini bilmediğimiz birilerine gönderen hükümet yetkilileri “yahu bir şeye kalkıştık yakalandık şimdi ne diyeceğiz kamu oyuna?” diye kara kara düşünmesi gerekirken hala pişkin pişkin “onu biz oraya gönderdik efendim” “yahu bu açıklanmaz ayıptır” tarzı cümlelere yöneliyor. Vatan hainliğinin adı sana “devlet adamlığı” olmuş anasını satayım. Telefon konuşmalarında “bir emir verip türbeyi bombalatırım” denmesi vatan hainliğiydi. Haydi o sahte denildi yasal bir şeyimiz elde yok. Bu tır videoları nedir?

Yalan falan da denemiyor (gerçi onu dediler yalanı yani eskiden yok böyle bir şey demişler ve araştırmayı yapanları tutuklamışlardı) ama bir pişkinlik Allah’ım sen bana sabır ver yarabbim.

Ülkede yargı ve güvenilirliği tamamen bitti çok defa söylediğim gibi. Başkanlık gelse ne olur gelmese ne olur adı değişir sadece yönetimin.

Son yazım seçimden evvel oy atacaklar yargı ve ilerideki iç karışıklıkların sorumluluğunu iyi düşünmeliler. 1980 öncesi dönemin iç çatışmaya sürüklenmesinin ana sebebi yargıya güvenin kalmaması, polisin kadrolaştırılması ve herkesin kendi adaleti için silaha sarılmasıydı.

Anlaşılıyor ki kadrolaştığı hem söylenip, hem bunun temizlenmesi için operasyonlar yapan hükümet kendi kadrolaşmalarını ülkeye dayatmakta yargıyı ve adaleti hiçe sayarak birde utanmadan milleti tehdit etmektedir. Önümüzdeki günler seçim sonuçlarıyla gidişatı daha iyi değerlendirebileceğiz bana kalırsa.

Giderayak oy tahminlerimi yapayım;

Akp %44-45

Chp %27-28

Mhp %15-17

Hdp %9-9,5

IV.Murad – Tekrar Devleti Toparlıyor

Önceki yazıya buradan

IV.Murad’ı özetle bitirelim artık. Peşinden “tarikatların oluşması ve durumu” ile ilgili yazıyı mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

11) Topal Recep paşa, sipahi zorbalarıyla buluşup “IV.Murad’ın kendilerini öldüreceğini, onu devirip başka padişahı getirelim” diye toplantı yapmıştı. Fakat yeniçeri ağası Köse Mehmed ağa destek çıkmayınca bu darbe girişimi başarılı olmadı.

12) 18 Mayıs 1632’de Topal Recep Paşayı mahiyetiyle beraber çağırdı padişah. Tabi zorbalar kapıda kalmıştı. Padişah veziri görünce “gel beru topal zorba başı!” diye ensesinden tutmuş. Topal vezir “vallahi kabahatim yoktur” demiş, padişahta “bre kafir abdest al” demiş {lafı sokuyor yani ahahah} birden vurun kellesini deyince, cellad orada olmadığından boğarak öldürüyorlar. Kapıda bekleyenlerin de önüne atıyorlar cesedi. Adamların kalbine korku düşüp dağılıyorlar. (yürü be IV.Murad)

13) Daha sonra uzatmadan anlatırsak yine, veziri azam Mehmed Paşa’ya bütün zorbaları temizlemesi emrediliyor. Tek tek temizleniyorlar. Bir dizi düzeltme hareketi derken toparlanıyor devlet. Toparlanma dediysek ele başları, çete liderleri, kabadayıları öldürtüyor. Kim asi, kim lider temizliyor anasını satayım. Yangın çıkıyor, devletin güvenlik önlemleri alamadığı falan tartışılınca kahvehaneleri yıktırıp kapattırıyor. Sigara, esrar, içki yasağı getiriyor. {aslında genel amaç bu kafa tutanları temizlemek, korkutucu bir şekilde halkı yönetmektir. Veriyor ayarı diyelim biz buna. IV.Murad’ın aslında büyük alemci olduğunu da belirtelim. Dediğimiz gibi olay “haydi gtün yiyor ise yapta görelim” demektir}

14) İran kuvvetleri sınırı geçerek Van dolaylarına gelmişti. Sultan Murad etrafını teşvik edip, sükut ile gitmek istiyordu. İznik kadısı hakkında şikayet gelince astırdı.(Yine bilgi verelim normalde bu tip ulema, dini görevli ve yetkililere dokunulmazdı. Elbette IV.Murad kimseyi dinlememiş önüne gelenin kelleyi almıştır) İstanbul’daki ulema bunu duyunca rahatsızlandı. Orduyu bırakıp hızla geri gelip geçmişte şehzadelere kefil olan ve hiç sevmediği şeyhülislamı bu bahaneyle öldürttü (Bu mesela çok büyük olaydır. Yani diyor ki padişah “arkadaş ben din görevlisiydi, peygamber soyuydu, vezirdi, ağaydı dinlemem alırım adamın kellesini”)

15) Revan seferine çıkan padişah zorba olarak kimi bulduysa kimden şikayet olunuyorsa, dolandırıcıları, rüşvetçileri, vezirleri vs. direkt fazla dinlemeden öldürttü. Tabi arada iftiraya uğayanlarda olmadı değil, fakat zaten devlet tepesinde çoğunluk rüşvet ve bir nevi soygunla oralarda olduğundan işte şimdiki gibi bunlar bir güzel temizlendi, herkes elini ayağını bunlardan uzak tutmaya başladı. Revan alınsa da daha dönüş yolunda İran’lılarca geri alındı 1636

16) IV.Murad yaşıtı iki kardeşini de öldürmeye karar verdi. Revan fetihi için düzenlenen bayramda iki kardeş boğuldu. Yine kalan iki kardeşinden Kasım Bağdat seferinden evvel 25 yaşında boğuldu 1638

17) Sonunda Bağdat seferine çıkılıyor. Yolda yine önüne geleni keserek ilerleyen padişah milleti iyice sindiriyor. Bazen bu hiddetinden acele kararlar verip çok değerli komutan ve vezirleri kaybettiği, sonradan pişman olduğu söylenebilir. Neyse Bağdat alınıyor, anlaşılıyor 1638

18) İstanbul’a dönüşten sonra nikristen muzdarip padişah hastalanıp yatağa düşüyor. İçkiyi, eti bırakınca toparlansada 29 yaşında ölüyor 1640

19) 4 erkek çocuğu olan IV.Murad’ın bütün çocukları küçük yaşlarda ölmüştür {sebebini bende bilmiyorum bir salgın olabilir} Tahtın canlı tek varisi abileri gibi yakında öldürülmeyi bekleyen İbrahim’dir.

Sonraki yazıya buradan