Tek Rakibim Kendim

Sonbahar

Kars’ın uzak ve ıssız ilçelerinden Digor’da bol yağmurlu bir günde (ki yağmur yağmazsa kar yağan yerlerdendir) ilçenin jandarma karakol komutanı olan babam ile o zaman üniversite tezini yazmak için yanımıza gelen dayım odada konuşuyorlar. Dayım zamanı için oldukça zor olan daktilo ile tez yazma işinden hem sıkılmış hem yorulmuş bir şekilde elinde sıcak çay, babamın odasına geldiğinde “Ne yağıyor be enişte?” diye muhabbete giriyor. Babamın tasdiki ile dışarıdaki sağanaktan korundukları odanın penceresine istemsizce yöneliyorlar. Yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı bu günde aklı başında olan insanın dışarıda durmaması gerekirken, hemen karakolun yan tarafında inşa edilmiş olan ilkokul bahçesinde bir çocuk koşturup yağmurun tadını çıkartıyor. Yoğun yağmur dolayısıyla biriken su öbeklerine koşarak zıplayan daha sonra tekrar hızlanıp başka bir öbeğe hoplayarak suları sıçratma oyunu oynayan çocuğun ne ıslanmayı ne de yağmuru umursamadığını görüyorlar.

Babam dayıma doğru bakıp ilçenin yoğun yağışı ve kötü havası ile ilgili genel geçer bilgiler verdikten sonra haliyle çocuk sahibi olmanın kolay bir iş olmadığına, bu işin sorumluluk istediğine, oradan hastalığına bakımına falan girerek derse başlıyor. Dayım bir yandan sıcak çayını yudumlarken haliyle eniştesine kafa sallayıp onay vererek dinliyor. Babam pencereden okul bahçesinde hoplayan çocuğa bakarak bahis açtığı konuyu nihayet “Bu yağmurda küçücük çocuk dışarı bırakılır mı arkadaş? Bunun öğretmeni, annesi babası yok mudur? Ne yapıyor bu çocuk yaw yağmurda sırıl sıklam oldu! Kimin çocuğu bu çocuk, salak mıdır nedir?” diye serzenişte bulunuyor. Dayım çayından bir yudum daha aldıktan sonra babamla göz göze gelip dikkatli dikkatli yeniden sular üstünde hoplayarak koşan çocuğa bakıyorlar. Babam büyük bir hiddetle askeri yanına çağırıyor…

Tam kendi yarattığım rakibim olan kendimi “Yağmur altında en çok su sıçratabilme oyununda” yenecekken asker abinin koşarak bana gelişini görüyorum. Artık oyun yakında biteceğine göre en kuvvetli sıçramamı yapmak için hızlanıyorum. Büyük su birikintisine zıplayıp bütün vücudumla otururken tam beni yakalayacak olan asker abiyide bir güzel çamura batırıyorum. Asker abiler bazen benim kulağımı çekerler ama her yanı çamur olan askerin böyle bir girişimi yok. Asker bölük komutanının odasına bakarken oda penceresinde bir adamın sağa sola el kol hareketi yaptığı, bir diğerinin de sırıtarak kahkahalarla güldüğü bu mesafeden bile görülüyor. Sonuçta son sıçramam ile en çok suyu ben sıçrattığım için azılı rakibim kendimi yine yeniyordum.

11903864_10153030300526560_2250244258122554529_n.jpg

Kış

Kar toplarını stok yaparak oluşturduğum cephaneliğimde yok yok. İçine soktuğum dal parçasıyla dizayn ettiğim el bombalarından mı yoksa kartonu bükerek boru haline getirdiğim kar topu bazukamdan mı bahsedeyim?

Sivas’ın güzel ilçesi Suşehri’nde büyük bir karakol bahçesinin köşesindeyim. Kaza yapınca yakayı ele veren eroin kaçakçılarının el konulan Mercedes’i benim karargahım olmuştu. Bir hafta boyunca sinsice yaklaşıp kartopu yağmuruna tuttuğum nöbetçi askerleri daha fazla rahatsız etmemem gerektiği hatırlatıldığından beri yine en büyük rakibim olan kendim ile mücadeleye girişmiştim.

Cephanemin bol olmasına karşın, diğer tarafta bulunan karton ve kar ile desteklenmiş bir kale duvarı bu atışlarımı engelliyordu. Kale duvarına ağır darbeler indirip iyice yıpratmış bir vaziyette ele geçireceğim vakit, düşmanın yardımcı birlikleri olan jandarma köpekleri imdadına yetişmesin mi? Mecburen onlara da kar topu atışı yapmak zorunda kalmıştım ama acıdığımdan onların atışlarını bombeli bombeli yapıyordum. Lakin dallarını çekip attığım daldan kar bombalarımı köpkekler yere düşmeden havada ağızlarıyla yakalayıp imha ediyorlardı. O da ne! Köpekler saldırıya geçmiş üzerime doğru akın halinde geliyorlardı. Birisi ile güreşirken diğeri itliyordu. Tek çarem cephaneliği bırakıp kaçmaktı. Bu sefer en büyük rakibim olan kendim beni alt etmişti.

Koşarak uzaklaşırken karakol dışında üstü buz tutmuş su kanallarını fark ediyorum. Yani buz varsa kırılmalıdır! Hop hop diye zıplarken meğer birisi çok derinmiş. Belime kadar suyun içindeyim artık. Resmen kendimi tuzağa düşürdüm sanırım. Botlarımın için buzlu su dolu ve kilotum gtüme yapışık bir halde eve gidiyorum. Suratım koşturmadan terlemiş haldeyken altım buzlu su halde annemden dayağı yiyorum. Bütün rakiplerin en kuvvetlisi.

Ve kısa bir süre sonra sabah uyandığımda yürüyemediğimi farkediyorum. Ezberlediğim ödevim olan İstiklal Marşı’nı okuyamadığım için üzgünüm. Felçli bir hafta barış ilan ediliyor ve her şeyin başı sağlık diyorlar.

10423765_10152266086851560_7972861499712963984_n

İlk Bahar

Pedalı daha hızlı çeviriyorum. Baharın gelişi ile tekrar garajdan çıkan bisikletin yarattığı sürme keyfi diğer yandan kimin kazanacağının bilinmezliği! Ben mi yoksa kendim mi kazanacaktı?

Belirlediğim yarış parkuru bir çok engel barındıran özel parkur etabına sahipti. Şehir çıkış terminalinden yokuş aşağı sürülecek bir kilometrelik çevirmeden sonra çarşı içinden geçilip ilkokul yolundan sağa dönülürken, parkurda yarışan bisikletçilerin yoldan geçen arabalara da dikkat etmesi gerekecekti. Zorlu yokuş yukarı çevirme muhtar amcanın evin köşesinden tekrar sağ yaparken, hemen hamam karşısında bulunan kömürcü Ahmet amcanın çok dik yokuşundan salınım gerçekleştirerek dedemlerin evine son kuvvet pedal çevirme ile bitecekti.

Yarış kola takılan Casio saatin kronetresine dokunma ile başlarken ilk yarışmacı olan kendim oldukça başarılı bir süreye imza atmıştım. Peki en büyük rakibim olan kendimin alacağı skor ne olacaktı? Heyecanla yeniden başlangıç çizgisindeki yerimi almış kendi kendimi motive etmeye çalışıyordum. Hazır olduğumda pedalı çevirirken hızla ileri fırlamıştım ki o da ne? Hakemler saatin kronometresine tam basamadığı için süre başlamamıştı! Bu olaydan dolayı hakem olan kendim yarışmacı olan kendimden özür dilemiş özür de kabul edilmişti. Tekrar başlangıç çizgisine gelinirken beklenen yarış heyecanı herkes tarafından hissedilir olmuştu.

Hakemin saatin kronometresine bu sefer basabilmesi sonucu bisikletin pedalına yüklenmiştim. Son sürat yokuş aşağı salınan bisiklet çarşı içinden geçip bir solukta ilkokul yoluna gelinvermişti bile. Arabaların da görülmemesi bir diğer avantaj idi. Sonuçta yarışmayı bir miktar da şans belirlemez miydi? Artık yokuş yukarı zorlu bir yolun geçilmesi gerekiyordu. Ayağa kalkarak gerçekleştirilen bu azim ve hırs dolu mücadeleyi Lance Armstrong görse ağlardı. Sonunda muhtar amcanın evin köşesinden yapılan sağa dönüş ile düz yola çıkılmıştı ama enerjimizde bitmeye başlamıştı. Zar zor çevrilen pedallar kömürcü Ahmet amcanın çok dik yokuşuna geldiğinde sonunda terden ıslanan yüzüme vuran rüzgarı ve dinlenme rahatlığı vücutta hissediliyordu. Bu çok dik yokuştan hafif bombeli çıkışa fren yapmadan hızla giderken yolda duran araç son anda fark edilmişti. Ani fren yapılsa da fren telinin “pat” diye kopması sonucu durulamamış ve arabaya önden bindirerek kaputa yüzüstü yapışılmıştı.

Hasar tespiti için bisiklet kontrol edildiğinde bir soruna rastlanmamış araba da zaten Toros olduğundan sıkıntı çıkmamıştı. Olan yarışta yapacağım dereceye ve çarpışma sonrası kanayan dizime olmuştu. Son bir gayretle muhtemel parkur rekoru gelecekken yaşanan bu kaza yarışan kendim ve seyirciler olan kendim tarafından üzüntüyle karşılanmıştı.

Artık gözler yarın yapılacak bir başka yarışa çevrilirken bisiklet lastik kontrolü ve kopan fren telini yapmak için bakım merkezine kös kös gidiliyordu.

14088633_10153728206901560_3138893136218757435_n.jpg

Yaz

Sapanca’da sıcak bir yaz sabahı saatler dokuza gelirken bana meydan okuyan basket potasına ve sahaya bakıyorum. Hava çok sıcak olduğu için öğleye kalmadan bu meydan okumaya cevap vermem gerekiyor. Öğle sonrası güneş batımı ile sahanın kalabalıklaşacağı düşünülürse fazla beklememin bir sebebi yok artık. Yanımda getirdiğim küçük su şişesi ve çağdaş basketbolcuların (babamın deyimidir) taşıdığı spor çantamı hemen sahanın yanı başındaki ağacın altına bırakıyorum. İçinde havlum ve temiz tişörtüm bulunuyor. Her çağdaş sporcu gibi terledikten sonra kurulanıp, kuru elbiselerimi giymem gerekiyor.

Bugün yine zorlu geçecek gibi görünüyor. Geçen maçı kendime karşı kaybetmiş olduğum için büyük bir hırsla maça başlamam gerekiyor. Jordan olan Şeker’in Bulls’u, Karl Malone olan Şeker’in Jazz’ına karşı bu maçı da kazanıp 7 maçlık seride 4. zaferi ile sezonu şampiyonlukla bitirmek için tek maçı alması yetiyordu. Fakat deplasmanda oynanan bu maç hiçte kolay olmayacaktı.

Malone olan Şeker’in takımı Jazz maça taraftarının desteği ile hızlı başlamıştı. Kuvvetli fiziği ile pota altını kullanan kendim neredeyse her yüklenmesinden sayı çıkartıyordu. Geçtim kaçırsa bile yine top yere değmeden havada yakaladığı ribaund, hücum ribaundu sayıldığı için fiziki avantajı ve potaya yakın oyunu daha da bir önem kazanıyordu. Fakat hızlı başlangıcı yine Jordan olan kendim kesmişti. Orta mesafeden bulduğu şutların yanında yapılan ikili sıkıştırmalarda boştaki arkadaşlarını çok iyi gören kendimin verdiği mükemmel asistleri çok iyi bitiren kendim oyunu yavaş yavaş dengelemişti. Fakat bir hücum ribaundu mücadelesinde rakibine sert faul yapınca kendimi uyarmak zorunda kaldım. Kolay değil şampiyonluk maçı sert geçiyordu.

Oyun sona doğru yaklaşırken beni şaşkın gözlerle izleyen 8-9 yaşlarında iki çocuk pür dikkat maça odaklanmıştı. İşte bunlarda deplasmana kadar gelen bir gurup azınlık Bulls taraftarı değil miydi? “Haydi Şeker abi!” diye verilen gazın verdiği özgüven sayesinde bir crossover ile rakibimi ekarte edip orta mesafeden gönderdiğim şut çemberin içinden geçmiş ve Bulls maçı kazanarak şampiyon olmuştu. Jordan olan kendim saha kenarındaki temsili Bulls taraftar çocukları ile şampiyonluğu kutlarken bir sonraki şampiyonluğa hazır olduğumu açıkladım.

Ne diyebilirim ki?

En büyük benim!

On İki Garip Adam

İşlerimiz dolayısıyla uzun süredir yazamadığım ama satır başı attığım konu var yine gündemden. Geçen hafta basketbol camiası içerisinde yaşanan milli sporcumuz Cenk AKYOL’un takımdan kesilmesiyle ilgili. Fazla uzun olamayacağı muhtemel yazımda hafif Cenk’i tanıyalım hafifte konuya girelim.

Açık söyliyim ben Cenk AKYOL’u hiç sevmem. Hani derler ya “ben bunun babasını da sevmezdim” aynen öyle. Çoğu kişiye hayatımda hep objektif yaklaşmaya çalışıyorum, eksi puanları vermemeye çalışıyorum ama olmuyor. Bir kere ayar olmama sebep konulardan birincisi alt yapılarda diğer birçok sporcumuz gibi yeterli potansiyeline rağmen kendini geliştirememesi aklıma geliyor. Elbette bu bizim milli sporcu hastalığımız bir bakıma. Alt yapı milli takımlarımız basketbolda futbolda veya neyse artık tozu dumana katarken üst yapıya çıkınca benzer gelişimi gösterememesi elbetteki sporcularımızın da suçu ama en büyük suçlu bu adamları yetiştirme görevinde olan hocaların suçu. Neyse bu farklı bir tartışma konusu haliyle. İkinci sebep ise potansiyelini gösteremediği halde garip bir şekilde milli takıma sürekli çağırılması!

Arkadaş bu adam formsuz olabilir, ceza yemiş olabilir, takımında bütün sezon beş dakka süre almış olabilir efendim ne bileyim hastalanır basur falan olur yok! İllaki en tepe başında milli takıma diğer formda arkadaşlarının arasında seçilir Cenk AKYOL. Bu konuyla alakalı yani uzun süredir milli takım hocalığımızı yapan Tanjeviçin ilginç tercihleri vardır biliyorsunuz. Bir çok eleştirimize rağmen ama dikkat edin bizim sağda solda yaptığımız üç beş kişinin eleştirilerinin haricinde kimsenin medyada bir şey diyemediği bir adamdır aslında Tanjeviç. Bu sebeple sürekli kadroda olan bu çocuğu seviyor demek ki dedik.

En son yıllarda yaşadığımız şey ise Cenk AKYOL’a olan sinir potansiyelimizi daha da artırdı. Haliyle Fenerbahçe voleybol takımındayken çıkmaya başladığı Naz AYDEMİR’le olan birlikteliği canımızı sıktı 🙂

İşte bu geçtiğimiz yıllar içerisinde sinirlerimizi iyice geren Cenk AKYOL’un milli takımı kadrosuna alınmamasına nihayet sevindim ve şaşırdım elbette. Çünkü adam belkide kariyerinin en iyi basketbolunu oynarken ne olmuştu da milli takıma alınmamıştı?

Geçmiş yıllarda bazı oyuncuları kendi kişisel anlaşamamazlıkları sebebiyle takıma dahil etmediğini de biliyoruz ve buna saygı gösteriyoruz. Çünkü bir hocanın seçimleri bana göre kendi kişisel seçimleridir. Kimisi bir oyuncunun üstünden skoru yapar ve diğerlerini görev adamı gibi kullanırken, kimisi bunu takıma dağıtır. Kimsi 6-7 kişi ile kadroyu çevirirken, kimisi 12 kişiye de eşit süre verir. Bunlar hocanın tercihleridir ve saygı gösterilmelidir. Elbette Tanjeviç’in bizim takımı Uganda milli takımı zannederek 10 yıl sonraki şampiyonaya kadar bekletmesi ve başarıyı buna yönlendirmesi eleştirilir ama arasında ki farkı iyi analiz etmek gerekir diye düşünüyorum.

Lakin basketbol milli takımımızın bu durumu öyle Ferguson’un Tevez’i göndermesi gibi elit hoca statüsünde gelişmemiştir. Yani Tanjeviç gerçekten de bazı oyuncuları kendi sistemi içerisinde iyi oynayacağını düşündüğü için formsuz olsalar da takımına davet etmiştir. Bazı oyuncuları da iyi durumda oldukları halde kendi kararıyla takıma dahil etmemiştir. Tabi her zaman kazın ayağı öyle olmamıştır bildiğimiz üzere. Geçmişte bazı oyuncuları federasyon ile alakalı şekilde veya başka sebepler dolayısıyla kadroya dahil etmemiştir. Örnekleri vardır unuttuk artık çünkü uzun yıllar geçti. Mesela işte Hüseyin BEŞOK çok formda olduğu bir dönemde ve milli takımın sırtı dönük pivota ihtiyacı olduğu bir dönemde kadroya alınmamıştı. Sonra pivotumuz neden yok turnuvada diye ağladığını hatırlıyorum yorumcuların. Yorumcular dedim de bir medya mensubu bile bu olayı dile getirmemiş, bu kişisel sebeplerden takıma alınmayan oyuncular ile ilgili söz söylememişlerdir.

İşte basketbol federasyonunun kendi zevkine göre karar almasını eleştirmeyen medya dahil milli takım camiası da güvenilirliğini yitirmiştir. Bazı yalanlarının bile ortaya çıkmasından gocunmayan insanların başkanlık yaptığı basketbol federasyonumuz yazının başında belirttiğimiz gibi dingonun ahırıdır adeta.

Şimdi gelelim Cenk mes-e lesine (başbakan gibi yaptım bakalım hitapta etkili olacak mı 🙂 arapça ya bizim dilimiz “mes-e lesi” diye okuyor). Olay Cenk AKYOL’un Galatasaray ile kazandığı lig şampiyonluğunda mikrofonlara konuşmasıyla başlıyor. Aslında basit bir iki soruya cevap verecekken gördüğü NTV mikrofonunu demetten ayırıp yere bırakıyor. Bunun sebebi olarak belli ki Taksim parkında ki bizim de daha önce bahsettiğimiz gezi parkı direnişini göstermemeleri sebebiyle protesto etmek için yapıyor. Yani “ben sizi yok sayıyorum size konuşmam, kaale almam bundan sonra” demek için yapıyor.

Peki sonra ne oluyor? Konuyla ilgili Yiğiter ULUĞ çok güzel bir yazı yazmış. Bu kadar güzel bir yazının üstüne çok bir şey yazmayacağım. Burada bize düşen durumu değerlendirmek olmalı. Cenk’in takıma alınmama sebebinin iyi niyetli bir şekilde düşünürsek “takımın takdiri” ne bırakabiliyoruz mantıksal olarak. Fakat mantıksal olarak, Türkiye’de bu hareketi yaptıktan sonra pislik bir şekilde ceza yenmiş olabileceğini de düşünüyoruz. Peki hangisini seçelim? Hocanın takdiri midir bu olay yoksa yaptığı hareketten dolayı mıdır? Bunun cevabı zaten çok açıktır. İlerisini gerisini çok fazla konuşmamıza gerek görmüyorum. Basketbol federasyonu yine geçmiş yıllarda olduğu gibi birilerinin kuklası gibi hareket etmiştir bana kalırsa. Sporu siyasete bulaştırmadan yöneticilik yapmak gerekmez mi? Bir sporcu hayatında yanlış gördüğü şeyleri söyleyebilir, bir şeyleri protesto edebilir hatta cezasını kabul eder ise maça bile çıkmaz bu adamın kendi kişisel sorumluluğundadır. Takımı eğer yaptığının yanlış olduğunu düşünüyor ise uyarır gerekirse ceza verir. Bunlar profesyonel insanların yasal yaptırımları ve hukuksal kuralları dahilinde yapılır.

Ama bir federasyon, hükümet veya hoca grubu kendisi siyasi düşüncesine ters diyerek, kendisini protesto ettiği için bir sporcunun milli olmasını engelleyemez. Engellemeye teşebbüs etmek hatta bunu dile getirmek bile çok büyük ayıptır ve kabul edilemez. Siyasi düşüncesi ne olursa olsun bu yapılmamalı. Yani mesela taksim olaylarına destek vermeyen sporcuyu da milli takıma mı çağıracaksınız o zaman?

Elbette bu söylediklerimiz laik demokratik hukuk devletleri için geçerli kurallardır. Hep söylediğimiz gibi ülkemiz böyle bir devlet değildir. Dayılar enişteler devletinden de bu beklenir zaten.

Basketbol milli takımımız ve federasyon yetkilileri bir kez daha ellerine yüzlerine bulaştırdıkları bu işi de örtbas etmeye çalışıyorlar. Zaten yıllardır hiçbir olaya ses çıkartmayan medyanın çiçek böcek tarafına da çok güzel laf sokan Yiğiter ULUĞ abimize buradan teşekkür ediyor, gazeteciliğin gerekliliklerini yerine getirdiği ve işini yaptığı için! saygı duyuyorum. Darısı diğer yorumcuların, gazetecilerin ve yazarların başına inşallah… Unutmadan sporcu geçinip böyle bir sebepten takıma alınmayan arkadaşlarına destek olmayan adamlarda anca kardan adam olur (made in Adabazar) kusura bakmasınlar