Tek Rakibim Kendim

Sonbahar

Kars’ın uzak ve ıssız ilçelerinden Digor’da bol yağmurlu bir günde (ki yağmur yağmazsa kar yağan yerlerdendir) ilçenin jandarma karakol komutanı olan babam ile o zaman üniversite tezini yazmak için yanımıza gelen dayım odada konuşuyorlar. Dayım zamanı için oldukça zor olan daktilo ile tez yazma işinden hem sıkılmış hem yorulmuş bir şekilde elinde sıcak çay, babamın odasına geldiğinde “Ne yağıyor be enişte?” diye muhabbete giriyor. Babamın tasdiki ile dışarıdaki sağanaktan korundukları odanın penceresine istemsizce yöneliyorlar. Yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı bu günde aklı başında olan insanın dışarıda durmaması gerekirken, hemen karakolun yan tarafında inşa edilmiş olan ilkokul bahçesinde bir çocuk koşturup yağmurun tadını çıkartıyor. Yoğun yağmur dolayısıyla biriken su öbeklerine koşarak zıplayan daha sonra tekrar hızlanıp başka bir öbeğe hoplayarak suları sıçratma oyunu oynayan çocuğun ne ıslanmayı ne de yağmuru umursamadığını görüyorlar.

Babam dayıma doğru bakıp ilçenin yoğun yağışı ve kötü havası ile ilgili genel geçer bilgiler verdikten sonra haliyle çocuk sahibi olmanın kolay bir iş olmadığına, bu işin sorumluluk istediğine, oradan hastalığına bakımına falan girerek derse başlıyor. Dayım bir yandan sıcak çayını yudumlarken haliyle eniştesine kafa sallayıp onay vererek dinliyor. Babam pencereden okul bahçesinde hoplayan çocuğa bakarak bahis açtığı konuyu nihayet “Bu yağmurda küçücük çocuk dışarı bırakılır mı arkadaş? Bunun öğretmeni, annesi babası yok mudur? Ne yapıyor bu çocuk yaw yağmurda sırıl sıklam oldu! Kimin çocuğu bu çocuk, salak mıdır nedir?” diye serzenişte bulunuyor. Dayım çayından bir yudum daha aldıktan sonra babamla göz göze gelip dikkatli dikkatli yeniden sular üstünde hoplayarak koşan çocuğa bakıyorlar. Babam büyük bir hiddetle askeri yanına çağırıyor…

Tam kendi yarattığım rakibim olan kendimi “Yağmur altında en çok su sıçratabilme oyununda” yenecekken asker abinin koşarak bana gelişini görüyorum. Artık oyun yakında biteceğine göre en kuvvetli sıçramamı yapmak için hızlanıyorum. Büyük su birikintisine zıplayıp bütün vücudumla otururken tam beni yakalayacak olan asker abiyide bir güzel çamura batırıyorum. Asker abiler bazen benim kulağımı çekerler ama her yanı çamur olan askerin böyle bir girişimi yok. Asker bölük komutanının odasına bakarken oda penceresinde bir adamın sağa sola el kol hareketi yaptığı, bir diğerinin de sırıtarak kahkahalarla güldüğü bu mesafeden bile görülüyor. Sonuçta son sıçramam ile en çok suyu ben sıçrattığım için azılı rakibim kendimi yine yeniyordum.

11903864_10153030300526560_2250244258122554529_n.jpg

Kış

Kar toplarını stok yaparak oluşturduğum cephaneliğimde yok yok. İçine soktuğum dal parçasıyla dizayn ettiğim el bombalarından mı yoksa kartonu bükerek boru haline getirdiğim kar topu bazukamdan mı bahsedeyim?

Sivas’ın güzel ilçesi Suşehri’nde büyük bir karakol bahçesinin köşesindeyim. Kaza yapınca yakayı ele veren eroin kaçakçılarının el konulan Mercedes’i benim karargahım olmuştu. Bir hafta boyunca sinsice yaklaşıp kartopu yağmuruna tuttuğum nöbetçi askerleri daha fazla rahatsız etmemem gerektiği hatırlatıldığından beri yine en büyük rakibim olan kendim ile mücadeleye girişmiştim.

Cephanemin bol olmasına karşın, diğer tarafta bulunan karton ve kar ile desteklenmiş bir kale duvarı bu atışlarımı engelliyordu. Kale duvarına ağır darbeler indirip iyice yıpratmış bir vaziyette ele geçireceğim vakit, düşmanın yardımcı birlikleri olan jandarma köpekleri imdadına yetişmesin mi? Mecburen onlara da kar topu atışı yapmak zorunda kalmıştım ama acıdığımdan onların atışlarını bombeli bombeli yapıyordum. Lakin dallarını çekip attığım daldan kar bombalarımı köpkekler yere düşmeden havada ağızlarıyla yakalayıp imha ediyorlardı. O da ne! Köpekler saldırıya geçmiş üzerime doğru akın halinde geliyorlardı. Birisi ile güreşirken diğeri itliyordu. Tek çarem cephaneliği bırakıp kaçmaktı. Bu sefer en büyük rakibim olan kendim beni alt etmişti.

Koşarak uzaklaşırken karakol dışında üstü buz tutmuş su kanallarını fark ediyorum. Yani buz varsa kırılmalıdır! Hop hop diye zıplarken meğer birisi çok derinmiş. Belime kadar suyun içindeyim artık. Resmen kendimi tuzağa düşürdüm sanırım. Botlarımın için buzlu su dolu ve kilotum gtüme yapışık bir halde eve gidiyorum. Suratım koşturmadan terlemiş haldeyken altım buzlu su halde annemden dayağı yiyorum. Bütün rakiplerin en kuvvetlisi.

Ve kısa bir süre sonra sabah uyandığımda yürüyemediğimi farkediyorum. Ezberlediğim ödevim olan İstiklal Marşı’nı okuyamadığım için üzgünüm. Felçli bir hafta barış ilan ediliyor ve her şeyin başı sağlık diyorlar.

10423765_10152266086851560_7972861499712963984_n

İlk Bahar

Pedalı daha hızlı çeviriyorum. Baharın gelişi ile tekrar garajdan çıkan bisikletin yarattığı sürme keyfi diğer yandan kimin kazanacağının bilinmezliği! Ben mi yoksa kendim mi kazanacaktı?

Belirlediğim yarış parkuru bir çok engel barındıran özel parkur etabına sahipti. Şehir çıkış terminalinden yokuş aşağı sürülecek bir kilometrelik çevirmeden sonra çarşı içinden geçilip ilkokul yolundan sağa dönülürken, parkurda yarışan bisikletçilerin yoldan geçen arabalara da dikkat etmesi gerekecekti. Zorlu yokuş yukarı çevirme muhtar amcanın evin köşesinden tekrar sağ yaparken, hemen hamam karşısında bulunan kömürcü Ahmet amcanın çok dik yokuşundan salınım gerçekleştirerek dedemlerin evine son kuvvet pedal çevirme ile bitecekti.

Yarış kola takılan Casio saatin kronetresine dokunma ile başlarken ilk yarışmacı olan kendim oldukça başarılı bir süreye imza atmıştım. Peki en büyük rakibim olan kendimin alacağı skor ne olacaktı? Heyecanla yeniden başlangıç çizgisindeki yerimi almış kendi kendimi motive etmeye çalışıyordum. Hazır olduğumda pedalı çevirirken hızla ileri fırlamıştım ki o da ne? Hakemler saatin kronometresine tam basamadığı için süre başlamamıştı! Bu olaydan dolayı hakem olan kendim yarışmacı olan kendimden özür dilemiş özür de kabul edilmişti. Tekrar başlangıç çizgisine gelinirken beklenen yarış heyecanı herkes tarafından hissedilir olmuştu.

Hakemin saatin kronometresine bu sefer basabilmesi sonucu bisikletin pedalına yüklenmiştim. Son sürat yokuş aşağı salınan bisiklet çarşı içinden geçip bir solukta ilkokul yoluna gelinvermişti bile. Arabaların da görülmemesi bir diğer avantaj idi. Sonuçta yarışmayı bir miktar da şans belirlemez miydi? Artık yokuş yukarı zorlu bir yolun geçilmesi gerekiyordu. Ayağa kalkarak gerçekleştirilen bu azim ve hırs dolu mücadeleyi Lance Armstrong görse ağlardı. Sonunda muhtar amcanın evin köşesinden yapılan sağa dönüş ile düz yola çıkılmıştı ama enerjimizde bitmeye başlamıştı. Zar zor çevrilen pedallar kömürcü Ahmet amcanın çok dik yokuşuna geldiğinde sonunda terden ıslanan yüzüme vuran rüzgarı ve dinlenme rahatlığı vücutta hissediliyordu. Bu çok dik yokuştan hafif bombeli çıkışa fren yapmadan hızla giderken yolda duran araç son anda fark edilmişti. Ani fren yapılsa da fren telinin “pat” diye kopması sonucu durulamamış ve arabaya önden bindirerek kaputa yüzüstü yapışılmıştı.

Hasar tespiti için bisiklet kontrol edildiğinde bir soruna rastlanmamış araba da zaten Toros olduğundan sıkıntı çıkmamıştı. Olan yarışta yapacağım dereceye ve çarpışma sonrası kanayan dizime olmuştu. Son bir gayretle muhtemel parkur rekoru gelecekken yaşanan bu kaza yarışan kendim ve seyirciler olan kendim tarafından üzüntüyle karşılanmıştı.

Artık gözler yarın yapılacak bir başka yarışa çevrilirken bisiklet lastik kontrolü ve kopan fren telini yapmak için bakım merkezine kös kös gidiliyordu.

14088633_10153728206901560_3138893136218757435_n.jpg

Yaz

Sapanca’da sıcak bir yaz sabahı saatler dokuza gelirken bana meydan okuyan basket potasına ve sahaya bakıyorum. Hava çok sıcak olduğu için öğleye kalmadan bu meydan okumaya cevap vermem gerekiyor. Öğle sonrası güneş batımı ile sahanın kalabalıklaşacağı düşünülürse fazla beklememin bir sebebi yok artık. Yanımda getirdiğim küçük su şişesi ve çağdaş basketbolcuların (babamın deyimidir) taşıdığı spor çantamı hemen sahanın yanı başındaki ağacın altına bırakıyorum. İçinde havlum ve temiz tişörtüm bulunuyor. Her çağdaş sporcu gibi terledikten sonra kurulanıp, kuru elbiselerimi giymem gerekiyor.

Bugün yine zorlu geçecek gibi görünüyor. Geçen maçı kendime karşı kaybetmiş olduğum için büyük bir hırsla maça başlamam gerekiyor. Jordan olan Şeker’in Bulls’u, Karl Malone olan Şeker’in Jazz’ına karşı bu maçı da kazanıp 7 maçlık seride 4. zaferi ile sezonu şampiyonlukla bitirmek için tek maçı alması yetiyordu. Fakat deplasmanda oynanan bu maç hiçte kolay olmayacaktı.

Malone olan Şeker’in takımı Jazz maça taraftarının desteği ile hızlı başlamıştı. Kuvvetli fiziği ile pota altını kullanan kendim neredeyse her yüklenmesinden sayı çıkartıyordu. Geçtim kaçırsa bile yine top yere değmeden havada yakaladığı ribaund, hücum ribaundu sayıldığı için fiziki avantajı ve potaya yakın oyunu daha da bir önem kazanıyordu. Fakat hızlı başlangıcı yine Jordan olan kendim kesmişti. Orta mesafeden bulduğu şutların yanında yapılan ikili sıkıştırmalarda boştaki arkadaşlarını çok iyi gören kendimin verdiği mükemmel asistleri çok iyi bitiren kendim oyunu yavaş yavaş dengelemişti. Fakat bir hücum ribaundu mücadelesinde rakibine sert faul yapınca kendimi uyarmak zorunda kaldım. Kolay değil şampiyonluk maçı sert geçiyordu.

Oyun sona doğru yaklaşırken beni şaşkın gözlerle izleyen 8-9 yaşlarında iki çocuk pür dikkat maça odaklanmıştı. İşte bunlarda deplasmana kadar gelen bir gurup azınlık Bulls taraftarı değil miydi? “Haydi Şeker abi!” diye verilen gazın verdiği özgüven sayesinde bir crossover ile rakibimi ekarte edip orta mesafeden gönderdiğim şut çemberin içinden geçmiş ve Bulls maçı kazanarak şampiyon olmuştu. Jordan olan kendim saha kenarındaki temsili Bulls taraftar çocukları ile şampiyonluğu kutlarken bir sonraki şampiyonluğa hazır olduğumu açıkladım.

Ne diyebilirim ki?

En büyük benim!

Devlet Adamlığı

Az önce sahilden eve giderken “hocam bakar mısınız?” diye bir ses işittim. Jandarma karakolunun orada nöbetçi asker beni çağırıyordu. Yanına gittiğimde benden mümkünse sigara vermemi rica etti. Sigara içmediğim için yardımcı olamadım. Kendimi tanıtıp biraz konuşma fırsatı buldum. Hani askere ne sorulur? Askerlik nasıl gidiyor, memleket neresi falan…

Asker arkadaşımız babamın da jandarma subayı olduğunu öğrenmesiyle beraber dertlendi. Çok rahat ve güzel bir yerde askerlik yaptığını söylememe rağmen askerlerin oldukça mutsuz olduğunu, aslında bütün alaydaki askerlerin mutsuz olduğunu söyledi. Hani biraz da askerlik mi ağır geldi dedim ama yok. Seve seve askere gelmiş lakin komutanlarından şikayetçi. Bir çok şeyden bahsetti bana. En büyük şikayetiyse bildiğimiz bir mesele; “Adalet yok abi!”

18555908_10154435303961560_3605500151962726660_n.jpg

Fotoğrafa dikkatli bakmanızı rica ediyorum. 1997-98 terhisli bölük askerlerimizin geleneksel buluşma fotoğrafını görüyorsunuz. 20 yıl geçmiş olsa da buluşup bir şeyleri paylaşan, hasret gideren, eski günleri anlatan vs. bir buluşma yapıyorlar. Aslında babamın bölüklerinden bir çok asker yıllar sonra bile babamı bir şekilde bulur hal hatır sorar. Nöbetçi askere bunu gösterdiğimde hayretler içerisinde kaldı tabi. Şaka yapıyorum falan zannetti ama fotoğraflardan kabul etti.

Nasıl Oluyor Abi?

Babam döneminin liste başlarından olduğunu daha önce yazdığım bazı yazılarda bahsetmiştim. Buna sebep sürekli sınır karakollarında geçen bir ömür yaşadık beraber. Gençlik yıllarında PKK kurulmuşken, orta yaş subaylığında yine terörün en azgın döneminde bulunmuş kişilerden bir tanesi. Sadece o değil tabi. Devre arkadaşları ile bu ülke için çalışan, ismini hiç duymadığımız ve aslında hiç bir zaman gitmeyeceğimiz, yolu geçtim patikası bile olmayan dağlarında tepelerinde yaz/kış pusu atan/yiyen adamlardan bahsediyoruz. Operasyon nasıl yapılır, pusuya nasıl düşülür, hangi yerden nasıl baskın yapılır vs. askerliği kağıt üzerinden bire bir uygulamaya geçirmiş adamlar bunlar. Koltuğunda yayılıp güneşlenirken “Bu çay soğuk yeni getir lan!” veyahutta ordu evlerinde “yarım kilo su böreği ver oğlum” komutanlığı yapmayanlar..

Devlet adamlığının komutan kanadı yani. Eğitimli, askerini kendi oğlu gibi gören. Askerini gerekirse döven hatta bazen söven ama asla onurunu kırmayan insanlar. Onuru ve gururu bilen, yaptığı hareketin sonucunda askerin yarın atacağı pusuda sakat kalırsa veya ölürse kahrolacak kişiler bunlar. Bölükteki her askeri oğlu gibi gördüğü için şehit olan askerlerine gerçekten ağlayan ve onları unutmayan komutanlarımız. Hepsine verdikleri hizmetten dolayı minnet ve şükran borçluyuz. Onlar olmasaydı verdiğimiz şehitler terörün azgın olduğu yıllarda katlanırdı bunu çok iyi bilmeliyiz.

Yıllar süren mücadelelerinden sonra devrelerinin 1/3’nün şehit olduğu (bazılarının parçalarını bile bulamadılar), 1/3’nün sakat kaldığı (bizim pederde bacağı eline alanlardan), kalan 1/3’nün de bir kısmının sahte davalarla tutuklandığı hapse atıldığını üzülerek tekrar hatırlatmak istiyorum. Beraber savaştığınız, sakatlandığınız, parçalara ayrıldığınız bu mücadelede ayakta kalan son komutanlarında hapislerle sahte davalarla imha edildiğini düşünmenizi istiyorum. Hani eskilere gidin biraz. Şehit isimlerini ekranlarda görüp üzüldüğümüz yıllardı o eski dönemler.

Hakkari’de Pusuya Düşen 7 Asker 1 Astsubay Şehit Oldu Başımız Sağ Olsun Şimdi Survivor’a Bağlanalım Turabi Golden Sonra Kaç Takla Attı? 

Geldiğimiz nokta da artık adına ne dersiniz bilmiyorum. İster “Fetö devleti çökertti” deyin isterseniz “Hükümet içine etti” deyin fark etmez. Bana kalırsa ülke temel vicdanını kaybederek kendi içine etti de neyse. Görülen şey bir çok devlet ayağında olduğu gibi “Kaliteli Komutan” argümanını kaybettiğimizdir. Kaldı ki kalite eğer masalarda tatbikatlarda eğitimse haydi onu yapıyoruz diyelim. Bu ülkenin birebir operasyon yapan, pusu yiyen ve onlarca askerini çatışmalarda kaybeden tecrübeli komutan sınıfı bana göre bu tanıma daha çok uymakta. İtiraf etmeyi pek bilmiyoruz ama şöyle bir gerçek var arkadaşlar. Devlet adamlığının bitmesiyle orduda ki Komutan kavramı da çökmüş bulunmakta.

Bunu bir nöbetçi askerden çıkartmıyorum sakın yanılmayın. Zaten uzun süredir bunu dillendiriyorum. Önceden de askeriye verimli ve düzenli bir yer elbette değildi. Fakat bu ülkede operasyon tecrübesine sahip komuta kademesi gerçekten dünya standartlarında bulunmaktaydı. Artık ülkemiz bu standartların çok çok altında bulunmaktadır.

Lafı nereye getireceğim. Hazır ülke olarak ona buna çatıp operasyon gümbürtüsü yapıyorken bunu da göz önünde bulundurmanızı rica ediyorum. Allah toplumumuza savaş göstermez inşallah. Çünkü kahvehane köşelerinde futbol goy goyu yapmaktan çok daha fazla sonuçları olacağının ne yazık ki farkında değiliz. Elbette bunun sorumluları da yıllar sonra buna izin verenler veyahutta ülkemizi bu hale sokanlar olacaktır.

Yukarıda ki fotoğrafa tekrar bakın. Bırakalım şimdi terhis olanlar 20 yıl sonra tekrar buluşabilsin.

Yöneticinin iyisi savaşı kazanan değil, o savaşı yapmadan kazanandır.

Hoş çakalın.

Uzatılan El Sıkılır

“Sık olm elimi korkma” demişti üsteğmen. Ama ben çekiniyordum yani, şimdi sıkıcaz elimiz gidicek falan. O bişey değilde gözümle görmüştüm adam eliyle sıkışta porselen bardağı kırıvermişti. Korktuğumu anlamıştı elbette gaz veriyordu “lan ne korkak adammışsın sıksana lan korkma, olmadı sende bir tane yaptırırsın ehehe”. Artık bende alınca gazı birazda korkak görünmeyeyim diye uzattım elimi. Ama böyle ha çekicem gibi parmak ucumla tutuyorum yani. “olm adam gibi sıksana elimi ya şöyle erkek gibi tut tam kavra” deyince “ehhhh tamam ya” diyerek kavradım. Parmakları birden sıkıştırmaya başladı avucumu “aha gitti elim” diye düşünürken yavaşladı yavaşladı ve tam kavrar bir şekilde sıkması durdu. Üsteğmen omuzunu oynatarak kolunu yukarı aşağıya tokalaşır gibi sallamaya çalışıyor ama olmuyordu. “Buna çalışmak lazım birazcık daha ya” dedi. Elimi sıkan kuvvetli el gevşedi. Üsteğmen, kendini çok kastığından sanırım yorulmuş olmalıydı. Omuzundaki kayışı gevşetti, sağ eliyle sol kolunu yerinden çıkartıp yatağın üstüne bıraktı. Kolay değil tabi, protez koluyla ilk kez başarılı bir tokalaşma gerçekleştirmişti ve bunun ile gurur duyuyordu.

Sıcak yaz ayında Ankara Kızılay yolunda yürüyoruz babam ile. Dün gece hiç uyumadım metro inşaatı sebebiyle. Artık 90 ların başında AKP olmadığına göre demek ki o zamanlarda birileri metro inşaatına başlamış Kızılay’da. Emek otobüsüyle ameliyat olacağım Gülhane Hastanesine gidiyoruz. Doktorlar ameliyatın hemen olmasını istiyorlar ama yatıştan sonra beklemeye geçiyoruz anasını satayım. Bir iki ay falan yatıyorum. Yaz günü canımda sıkılıyor tabi. Bir akşam doktorun birisi gelip yarın ameliyata hazır olmam gerektiğini söylüyor. Ulan insan hemen söyler mi küçük çocuğa. Babama bir şekilde haber verip sabah ile beraber giriyorum ameliyata. En zor an sanırım sedyede bıyıklı taşıyıcı abiyle gittiğimiz dönem. Millet siz giderken bakıyor sürekli gözlerinize. Ameliyathane soğuk yani girince ürperiyorsun. Kıçında don bile olmadığından daha bir ürperiyorsun. Girdiğimde içeride 20’ye yakın doktor görüyorum. Sonradan öğreniyorum ki benim ameliyat ders niteliğinde olmuş aslında. Yeni öğrenciler falan var neyse serum bağlıyorlar, doktoru görüyorum başımda. Şimdi ona kadar say diyor ve veriyor gazı. Bildiğiniz naneli bir gaz bir iki… diyerek uyuyorum. Uyanışım sancılı birazcık ama çok uykum var. Arada görüyorum birilerini sonra uyumaya devam. Küçük dilim yara almış iltihap toplamış damağıma değiyor. Yutkunduğumda küçük dilim arkaya gidip inanılmaz acı veriyor bunu çok iyi hatırlıyorum. Sonradan öğreniyorum ki boğaza rahat nefes alınması için hortum sokarlarmış. Olabilirmiş yani, geçermiş.

15 gün falan sonra artık baya iyiyim diyebilirim. Kulaktaki bandajı çıkarttılar. Ameliyatın ayrıntılarıyla meşgulüm bu arada. 6-7 saat sürdü. Kulağın için bandajla dolu olduğundan üç dört güne içini boşaltacaklarmış. Zor yani işim öyle diyor hemşireler. Bandaj kaldırılıp kulağın içini boşaltırken artık acıdan ağlıyorum. Doktor hak veriyor, ağla diyor baya acırmış. Sonradan alışıyorum ama acısı aynı olsa da. İşte ben hemşireler ile sinemaydı, doktorlar ile çaydı muhabbet ederken getirdiler üsteğmeni. Yalan söylemiyim sanırım üsteğmendi çünkü babama komutanım diyordu. Sessizce getirip subay odasına aldılar.

Bizim odada astsubay ve siviller vardı. 6-7 kişi oluyordu. Kafasını kazıtan bir astsubay ile boğazında sorun olan bir adamı hatırlıyorum. Subay oda tek kişilikti. Kendisine ait bir televizyonu banyosu vardı ayrıca. Bizim televizyon çalışmadığı için onun odasındaki televizyona geçerken böyle kaçamak bakardım. Ama çok suratsızdı üsteğmen. Geleli bir hafta olmuş kimseyle konuşmamıştı. Doktorlara hemşirelere bağırır, odasından kovardı. Beni de odasına gitmemem için uyarmışlardı.

İşte benim tampon değiştirirken ağlamalarıma çıkmıştı ilk sekerek. Pansuman odası hemen yan odadaydı çünkü. Akşamında yemek dağıtılırken subay yemeklerinden fazla var mı dedim yemekçi amcaya. Subay yemekleri diğer herkese dağıtılan ile beraber ek olarak bir et yemeğini içeriyordu onuda yeni görmüştüm. Rosto vardı mesela ek olarak. Çocuğuz dayı canımız çekti. Yemekçi amca çocuk mocuk dinlemeden yok deyip kapattı tencereyi. O zaman kızmıştım ona gerçi ne yapsın verse yetmezse sonradan al başına belayı. Odadakiler “gel boşver” diyerek beni odaya çağırırlarken üsteğmen içeriden bağırdı “gel istersen benim yemeği yiyebilirsin”. Odadaki astsubaya ve sivillere baktım yine yanımdaki yemekçi amca ve yanındaki hemşireye. Hepsi “gitme” diyerek kafa sallıyorlardı. İçeriden ses “gelsene istersen ye ben yemiyeceğim” diye ses geldi. Herkes gitme dese de küçük adımlar ile girdim odaya. Kafayı uzattım yatağına doğru. İlk defa tam anlamıyla görecektim üsteğmeni.

Kafasında saç yerine tüyle vardı diyebilirim. Yüzünün neredeyse her yeri yara içerisinde ve dikişliydi. Ağzının kenarları bıçakla kesilmiş gibiydi sanki. Burnunun yarısı yoktu neredeyse, kaşları da yoktu. Sakalının olması gereken yerde yaradan, dikişten ve façadan başka arada çıkan sakalda vardı. Kulağının bir tanesi tam, diğeri de yarımdı. Bunlar dışında 1,80 boylarındaydı sanırım babama yakındı, kalıplı kuvvetli bir adamdı üsteğmen. Yine gözden kaçmayacak şekilde sol kolu da omuzdan aşağıya yoktu. Daha doğrusu dirsekten bir karış yukarısından kesikti. Sağ elinde çatalıyla yemeğini acemice yiyordu. Solaktı üsteğmen ve hayatında ilk defa sağ eliyle bir şeyler yapmaya çalışıyordu sanırım. Bana bakmadan “alabilirsin rostoyu” dedi. Yarı peltek konuşuyordu. Peltek değildi ama üsteğmen sadece dişleri yoktu ağzında hemsi dökülmüştü çünkü. Rostoyu alıp bir şey demeden odaya doğru topuk yaptım. Herkes bana bakarak beni yadırgadığını belli ediyordu olmaz dercesine. Rostoyu zar zor yedim onu hatırlıyorum…

Ertesi akşam yine yahni tarzı bir yemek ile subaya takviyeye geldi yemekçi amca. Yemeğimi alıp dönerken odama karşı odadan üsteğmen yine “istersen yahniyi alabilirsin” dedi. Bende elimde tepsi yine odasına doğru gittim. Bana ilk defa bakıp “burada ye istersen” dedi. “Tamam” deyip yemeğimi yemeye başladım oradaki masada. Arada bir ona bakıyordum, oda bana bakıyordu. Yemeği bitirdikten sonra eliyle çatalını bırakıp yahniyi benim masaya koydu. Orada tanıştık üsteğmenle. Adını ne yazık ki hatırlamıyorum. “Arada televizyon izlemek istersen gelebilirsin” dedi. Teşekkür edip odama gittim.

Ertesi gün odasına gittim. Televizyonu açıp izlemeye başladık. Doktor gelince beni görüp sevinmişti. Üsteğmene sorular falan sordu. Kızmıştı üsteğmen yine ama ben anlamadım neden kızdığını. Beni de çıkaracaklardı ki odadan kalmamı istedi. Valla televizyonda var bende seve seve kaldım odada. Sanırım konuşabileceği birilerini arıyordu üsteğmen. Benimle ilgili sorular sordu işte. Okulun ilk dönemini kaçırıyordum. Derslerimde geri kalmamamı söyledi. İyi bir öğrenciydim sıkıntı olmayacağını söyledim. Zaten devam ettiğim dönemde takdir alırım dedim. Benim ile ilgili soruları bittikten sonra ben başladım sormaya bu sefer. Kulak zarları patladığından KBB’ye gelmiş. Onları taktırıp başka bölüme gidecekmiş. Derken babamda beni ziyarete geldi. Tanıştılar babamda subay olduğundan geçmiş olsun faslıyla odaya oturduk. Babam sormaya çekiniyordu, doktorlarda sinirinden bahsetmiştir mutlaka. Ama ben çocuk olduğumdan korkmadan sorularımı soruyordum. Zaten çok meraklı birisi olduğumdan herkesi bunaltırdım. Babam “oğlum tamam boş ver” falan diyerek sorularımı durdurmaya çalışsa da üsteğmen de yaşadığı şeyleri anlatmak istiyordu belkide.

Jandarma komando olan üsteğmenimiz başarılı bir askerdi. O kısımları hatırlamıyorum. Bir gün jip ile yolda giderken yolda mayın bulan bir ekip ile karşılaşıyorlar. Etrafını çevirip bomba imha uzmanlarını bekliyormuş ekipte. Üsteğmen bomba imhadan anlıyor. Gençlik mi, heyecan mı, aptallık mı bilemiyor ama bombayı ekibi beklemeden korunmasız olarak imha etmeye karar veriyor. Başlıyor çalışmaya. İşte bu imha için çalışırken birden mayın patlayıveriyor. İmha sırasında patladığından sol kolu kopuyor ve yüzü şarapnel parçalarıyla doluyor üsteğmenin. Gaziantep’e götürüyorlar, nişanlısına sanırım ve ailesine “ölüyor gelin son kez görün” diyorlar. Buradan da hızla beraber Ankara’ya getiriliyor helikopter ile. Geldiğinde vücudun ön kısmı yanıyor yüzüyle beraber. Şarapnel parçaları sebebiyle yüzü parçalanıyor. Burnu ve kulağının bir kısmı kopuyor, kaşları saçları yanıyor. Gözleri hasar görüyor, kulak zarları patlıyor ve dişleri dökülüyor. “Yaşadığı için çok şanslısın” deyince babam susuyor üsteğmen. Uzun süredir buradaymış. Yanık, yüz cerrahisi, ortapedi, diş, fizik tedavi vs. derken en sonunda buraya gelmiş. Buradan diş için diş polinikliğine oradan da takma kolu için ortapediye gideceğini söylüyor. Bıkkın görünüyor gerçekten. Çocukken anlayamadığım ama şimdi büyük bir kariyerde yol alırken belkide atıl bir sakat gibi kendini gördüğünü çok daha iyi anlıyorum sanırım. Yaşamak çoğu kişi için çok iyi bir şeyken, üsteğmenin ölmeyi yeğlediğini onunla sonradan çok kez arkadaşlık yaparak bir nevi öğrenecektim.

Üsteğmen hastanede bu sebeple tedaviyi reddediyordu bazen. Doktorlara, hemşirelere, yemekçiye kediye köpeğe hırslanır kızardı. Bir tek bana ve babama kızmazdı. Beni sevmişti sanırım, babamda bacağından sakat olduğundan o dönemde görevdeyken ona da saygı duyuyor dinliyordu. Genelde akıl verenlere “başınıza gelmedi anlayamazsınız” tarzında tepkiler verdiği için bu şekilde gideri bizim pedere yapamıyordu, çünkü onun başına gelmişti zaten benzer şekilde. Farkı elbette pederin bacağı kesilmemiş, onun ise kolu kesilmişti yani. İşte üsteğmen buna sürekli takılıyordu. Koluna ve yüzüne. Nişanlısından ayrılmıştı sanırım geçtim ailesinden kimseyle görüşmek istemiyordu ve kabul etmiyordu yanına. Bir kişi göremedim ailesinden yarım sene beraber gezdiğimiz halde.

Doktorlar bu diyaloğun iyi olduğunu söylüyor babamla beni de bu sefer muhabbet için teşvik ediyordu. Zaten bu zor durumdaki genç üsteğmene babamda seve seve yardım ediyordu. Ya zaten konuşuyorduk başka bir şey yoktu. Hal böyle olunca günden güne üsteğmen gülümsemeye başladı az az. Doktorlar burada muhabbetin iyi olduğunu görünce diş doktorlarını ve yine ortapedi doktorlarını buraya getirterek odasını değiştirmediler. Dişlerinin kalıbı alındı ve yine kolunun da. 1 ay falan sonra dişleri gelmişti. Ama alışmakta zorlanıyordu elbette. İlk zamanlar fırlatıp atarken zamanla takmaya başladı dişlerini. Artık iyice muhabbeti ilerletmiştim ben. Beraber tavla, kağıt oynuyorduk. Pokeri ondan öğrendim gerçi hiç parayla oynamadım ama öğrendim yani. Dışarıya hiç çıkmazdı diyebilirim. Ona gazete falan alırdım. Bana para verir börek çörek meyve suyu siparişlerini de ben alırdım.

Böyle böyle günler geçerken üsteğmenin protez kolu geldi. Üsteğmen yine çöküverdi kol gelince. Yine bağırtılar çağırtılar oluyordu odasında doktorlar ile. Kolu fırlatıyor atıyordu. Sonra takmaya çalışıyor sonra yine fırlatıp atıyordu. 3-4 gün sonra sabahleyin kolunu takmış bardak tutmaya çalışıyordu. Kolunu içerdeki duyargalara ileri geri yaptırdığından kuvvetli bir motor elini sıkıp gevşetiyordu. Seramik bardağı tutmaya çalışmış ama çok sıktığından patlatmıştı. Sonra tabi çıkartmıştı kolundan. Omuzunda da yara yapmıştı birazcık. E yavaş yavaş oturacaktı makine. Böyle git gel moral vere vere kolu kullanmaya başladı üsteğmen. İşte yanına çağırıp elimi sıktığı günle beraber kolun hakimiyetini almaya başladı.

Çatalı tutuyor batırıp biraz zorlasa da yutuyordu lokmasını. Dişlerine de alışmıştı. Kulaklarını da hallettikten sonra yeni gibi olmuştu ya adam 🙂 “Her yerin bu yaşta estetikli abi” deyip takılırdım. Uzun hastane günlerinden sonra beni nihayet taburcu etmeye karar verdiler. Üsteğmenin de morali bozuldu tabi. Doktorlar ile konuşup onuda taburcu etmeye ikna ettiler. Ordu evinde bizim ile beraber aynı odada kalacak ve kontrole gelecekti. Yine benim ile gezsin diyerek taburcu ettiler.

Ordu evinde ben, babam, üsteğmen ile beraber birde şarkıcı bir yüzbaşı kalıyordu. Adam akşamları gazinolarda şarkı söylemeye gider, her dansözü, kadın şarkıcıyı tanırdı. İşi işti yani çapkındı da. Çok muhabbet bir adamdı gerçekten anılarıyla bizi çok güldürürdü. Akşamları Ankara’da sinemaya giderdik üsteğmenle. Bütün filmlere gittik sanırım beraber o dönemde vizyondaki.

Lakin hala ailesiyle görüşmüyordu ama şarkıcı yüzbaşıyla babam ikna etmişlerdi kendisini. Ve bir gün kış akşamında ordu evinde bekleyen taksiye binerek ailesiyle görüşmeye gitti. Ona sarıldım iyi adamdı üsteğmen. Tedirgindi giderken arabayla el salladı bana. Kendisini bir daha görmedim. Ailesiyle barışmış ve yaşamaya başladığını öğrendim ama. Umarım iyidir. Belki bir gün bu yazıyı okur ise zor ama hatırlar o günlerimizi.

Diyeceğim gazilere savaşı, askerliği belki desteklemesekte sahip çıkalım yardım edelim. Komşunuz tanıdığınız var ise bir hal hatır soralım arada bir yani bir şey kaybetmeyiz. Çünkü bu insanlar sadece uzuvlarını değil, bu sebeplerden dolayı belki ailelerini, sevdiklerini de kaybedebiliyorlar. Devletimiz çok sahip çıkamıyor bu anlamda belkide yani ben öyle düşünüyorum. Çocukluğumda tanıştığım ve dost olduğum bu üsteğmen biraz doktorların, biraz belki babamın ve benim sayemde hayaya tutundu. Hepsi bu kadar şanlı değil hayatta..