Ali Şeriati

İran’da doğan ve muhtemelen yazdığı yazılar ve düşünceleri dolayısıyla kaçarak yaşadığı İngiltere’de SAVAK tarafından öldürülen büyük bir devrim adamını anlatacağız.

Aslında Ali Şeriati ile ilgili konuşurken İran Devrimi’ninde bilinmesi gerektiği kanısındayım. Belki fırsat bulursam İran Devrimi ile ilgili bir iki yazıda sonradan ekleyebilirim.

Ali Şeriati çocukluğunda yoksul ve alt tabaka insanlar ile yaşama fırsatı bulmuştur. Babası büyük bir alim olan Muhammed Taki Şeriati’dir. Çok küçük yaşta Arapça öğrenip çeviriler bile yapar. 23 yaşındayken (1956) Meşhed Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girer. Burada Ulusal Direniş Cephesi’ne katılınca tutuklanır ve hapse atılır. Kısa süre sonra çıkıp okulunu bitirdikten sonra açılan burslu sınavı kazanıp Fransa’ya Sosyoloji Eğitimi almak için gider.

13925200_1825918820974926_6525417124252832823_n

Fransa’da iken yine rahat durmayan Şeriati burada Cezayir Kurtuluş Hareketi’ni destekleyici yazılar ve görüşler ortaya atar. Saldırıya uğrayıp 3 ay hastanede yatmışlığı bile vardır.

Sosyoloji ve dinler tarihi alanında doktora yapıp İran’a gidecekken (1964) Türkiye’den İran’a geçerken sınırda tutuklanır ve 6 ay hapis yatar. Sonunda serbest bırakılır fakat üniversiteye kabul edilmez. Lakin kısa süre sonra okuduğu Meşhed Üniversitesi’ne başvurur ve dinler tarihini anlatmaya başlar.

Burada fikirleri ve devrimci düşünceleriyle insanları etkileyen Ali Şeriati için kısa süre sonra zor yıllar başlayacaktır. Şah’ın iktidarda kalması için CIA tarafından kurulmuş olan gizli SAVAK teşkilatı, hakkında tutuklama kararı çıkartarak Ali’yi hapse atar. Yaklaşık iki yıl sonra serbest bırakılır. (1976). Serbest bırakılmasına bırakılır da ne iş bulabilir nede kalacak yer. Ancak gizli toplantılar ile sesini duyurur. Böyle yaşayamayınca 1977 yılında İran’dan kaçar. Lakin sadece 40 gün sonra İngiltere’deki otel odasında 45 yaşında öldürülür.

sadece-devletin-konusma-hakkina-ali-seriati-580x262

Öz’e Dönüş

Ali Şeriati’nin öldürülmesine kadar geçen süreçte ortaya koyduğu fikirler kısa süre sonra yaşanacak İran Devrimi’nin alt tabaka tarafından benimsenmesinde yardımcı olacaktır.

Şeriati insanları “Öz’e Dönmeye” çağırmaktadır. Paki hangi öz? “Dayanağımız, İslami kültürümüzdür ve bu kültürel öze dönüşte şiarımız olacaktır” demektedir.

Bahsettiği İslami özü ise açıkça ortaya koymaktadır;

“İslam var olan haliyle çöküşün, gelenekselciliğin, cehaletin, gericiliğin, şahsa tapıcılığın, tekrarcılığın ana sebebi haline gelmiştir. Oysa hakiki İslami öz; irfan, edebiyat, astronomi ve matematiksel bilimler ve askeri alanlarda yetişen yetenek ve dehalarla kabul gören kültürel bir özdür. Ve öyle bir öz ki Rönesans geçirmiş bir Avrupalı’ya karşı “Ben büyük İslam kültürüne mensubum” diyebileceğimiz bir özdür”

İslam dünyasındaki geri kalmışlığı “Batı bizi sömürüyor” argümanına yaslayıp sıyrılmaktansa şu önemli soruyu gündeme getirmiştir; Batı mı bizi sömürmektedir yoksa biz mi batıya sömürülmekteyiz?

eriati1.jpg

Şeriati’ye göre sömürülmenin sebebi İslami Öz’ün bilerek tahrip edilmesi, İslamın tamamen ahiret kavramıyla halka anlatılarak dünyanın kenara itilmesi ve bilerek sömürülmeye açık hale getirilmesidir.

Yaşadığı süre boyunca hem batının sömürücü düzeni ve kapitalist yaşamı/düzeni eleştirmiş hem de geleneksel ve gerici hale getirilen İslami yobazlık ile mücadele etmiştir. Bu sebeple iki kanat tarafından da düşman ve hain gözüyle bakılmıştır ki bu son derece normaldir.

Komünist İslam Filozofu

Ali Şeriati dünya iktisadi yapılarını, dinlerini ve toplumlarını okumuş ve onları değerlendirdiktek sonra İslami olarak en eşitlikçi sistemin Soslayalizm’de olduğunu düşünmüştür. Ona göre bireysel hırs (güç, arzu, nefis) ve mülkiyet toplumların bozulmasındaki en büyük etkenlerdir.

Cz-2fb7WIAEPObM.jpg

Marksist düşüncenin iktisadi yapısı ile dine karşı tavrını ise ayrı ayrı değerlendirmek gerektiğini de anlatmıştır. Yani soyal devlet yapısının kabul edilebilirliğini tartışırken dine karşı sert tutumunu ancak şimdiki dinlere karşı yapılabileceğini söylemiş ve haklı da bulmuştur.

“Din afyondur” sözü için tarihi süreçlerden bakıldığında çok doğru bir söz olduğunu söyleyen Ali Şeriati gerçek İslam için ise bunun elbetteki kabul edilemeyeceğini söylemiştir. Yaşanan İslam geleneğinin tahripi sebebiyle doğru yoldan uzaklaşılması, devletin sosyal devlet olarak fakirliğe engel olması, yöneten kesimin saraylarda/villalarda zenginlik ile yaşarken fakir halka şükür etmesi gerektiğini anlatmalarının İslama aykırı olduğunu vs. dile getirmiştir.

Genel anlamı ile fakirliği kader olarak görmeyen ve bunun sebeplerini araştıran düşünürleri kendine yakın görmüştür. Bu uğurda rahatsız ettiği kitle elbette fakir ve cahil halkı sömüren devlet yönetimi ve dini tarikat liderleri olmuştur.

CZ1AlU0WkAAaz4q.jpg

Bunların dışında kendini aydın olarak nitelendiren kesimi de kıyasıya eleştirmekten kaçınmamıştır. Aydınların dine saldırı olduğunda koşa koşa gelip eleştirilerini yaptığını ve sırf batı taklidi nedeniyle bunu modernlik diye ülkeye yerleştirdiğinden bahsetmiş, bunun sonucunda batı emperyalizminin kültürünü ve tüketim manyaklığını topluma yerleştirerek şimdiki İslami geleneğin yaratıldığını savunmuştur.

Ölümünden yıllar sonra bile saygıyla anacağımız bir yazar olan Ali Şeriati İslama belli dar kalıplardan bakmamış, doğumundaki devrimci düşünce ve sosyal adalet duygusunun günümüz dünyasında neden yaşanmadığını araştırıp buna çözüm yolları bulmaya çalışarak yaşamını sürdürmüştür.

Ali Şeriati “Din’e karşı Din” ile İslami Öz’ün şimdiki din ile mücadelesini çok güzel anlatmıştır. Başlıca eserlerinin ufkunuzu genişleteceği çok açıktır.

Kendisini saygıyla anıyoruz..

Ah Sabahattin Ah

Bu kitabın anısı bende gerçekten farklı sanırım. Hani okuyayım dersiniz de okuyamazsınız ya bazı kitapları. Lisede bir heves etmiştim ama çok yavan gelmişti bana bırakmıştım. Sonra üniversitede elime geçmişti final zamanı falan kenara atmış okuyamamıştım. Sonra işteyken artık okuyalım popüler kitap oldu deyip almıştım ama okuyamadan bir arkadaşım gelip elimden almıştı “sonra getiririm” diyerek.

En son bundan bir sene evvel İstanbul’dan aldım gezerkene. Yine bir arkadaşımla buluşmuştum onunda eşinin doğum günüymüş galiba bende eşine hediye götürsün diye vermiştim. İşte okuyamayacağız ya anasını satayım en sonunda yine bir arkadaşımın evindeyken gördüm izin ile aldım 4 günde de bitirdim kitabı…

Mantolu madonna hayatta beklediği şeyi bulamamış bir adamın hikayesini anlatıyor ki bu adam yazarın kendisi zaten. Raif efendi 25 yaşlarında bir şekilde gittiği Almanya’da resim sergisinde gördüğü portreye aşık oluyor. Sonra o kadınla tanışıyor ve olaylar olaylar işte.

Kitapta öyle maceralar falan yok. Daha çok Raif efendinin kendi iç dünyasında yaşadıkları ve belkide aşık olan insanların bazı noktalarda düşündüklerini yazıya dökmüş. Oldukça çekingen ve içine kapanık bir adam olan Raif efendi 25 yaşında tanıştığı kadın ile yaşamını durdurmuş ve hayatı oluruna bırakmış işte.

Sabahattin Ali

Ne yalan söyleyeyim ben fazla öyle aşk romanları sevmem. O bakımdan biraz odun sayılırım. Bu kitaplar bana zaman kaybı gibi geliyor. Ama öyle değil kelimelerde öyle söylesem de değil elbette. Kaldı ki bu tip kaliteli yazarların kitaplarının sadece aşk romanı olarak görülmesi doğru değil. İçerisinde toplumsal analizler ve durumları da çok güzel işlenmiş. Kelimelerindeki o nazik yapısı ve cümle biçimleri yazarın ancak bir beyefendi olabileceğini düşündürüyor insana.

Yine belki bilmezsiniz ama günümüz bestecilerinin söz yazarlığını yapmıştır şiirleriyle. Edip Akbayram’ın “Aldırma gönül“, Zülfü Livaneli’nin “Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz” ve “Leylim Ley“, efendim Ahmet Kaya’nın “Kara Yazı” veya Volkan Konağın “Göklerde Kartal Gibiyim” şarkılarının hepsi Sabahattin Ali’nin şiirleridir. İşte bu duygu bütünlüğüne ve mükemmel söz yazarlığına karşın aramızdan erken ayrılmış büyük sanatçı. Bu şarkıların sözlerini okuyun ne derin anlamları var göreceksiniz..

Kitaptan hariç Sabahattin Ali’nin hayat hikayesi de romanları gibi içe kapanık, kırılgan ve kaderci. Atatürk’e hakaretten tutuklanmasına ve yazdıkları hikaye ve romanlardan sonra ülkemizde yeni filizlenen faşist milliyetçi akımlara karşı cephe almasına kadar zor bir hayatı olmuş. Her özgür düşüncede olanın ve sorgulayanın “neden böyle acaba?” diyenin ülkemizde komünist, anarşist veya darbeci ilan edilmesinin geçmişteki kitap yapraklarından bir tanesi ne yazık ki. Hükümeti eleştirmekten hapis yatması, açtıkları dergilerin, gazetelerin basımlarının engellenmesi, işten siyaseten kovdurulmaları ve daha neler neler…

Türkiye’de iş bulamayıp bir çokta ırkçı tehditlerden sonra yurt dışına çıkmak istemiş lakin onda da “çıkamazsın” deyip pasaportunu vermemişler adamın. O da kaçak yollardan bir kamyon şöförüyle yurt dışına çıkarken yolda kamyon şöförü tarafından öldürülüp kenara atılmış. Daha sonra tutuklanan bu şahıs “milliyetçi duygularım ile alay etti, bende onu vatansever duygular ile öldürdüm” diyerek savunmasını yapmıştır. Yaklaşık 20 yıl hapis cezası alması gerekirken “milli hisleri tahrik” indiriminden yararlanan katilimiz 4 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Yetmemiş bir kaç hafta sonra aftan serbest kalmıştır.

Ailesi Sabahattin Ali’nin işkence gördüğünü ve devlet tarafından öldürüldüğünü iddia etmiştir ama ne fayda. Katil Ali Ertekin sonradan cinayet ile ilgili konuşsa da ne kadar doğru falan bilemiyorum. Sonuçta kendisi de sonradan devlet tarafından komunistleri takipte kullanıldığını söylemiştir. Allah belasını versin. Buradan ya devlet tarafından bir şekilde öldürülmesi için kullanıldığını veyahutta öldürdükten sonra “bu adam işimize yarar kullanalım” deyip serbest bırakıldığını görüyoruz.

Neyse ne ya çok önemli değil. O mu bumu bir şekilde öldürüldüğü için zaten kurcalasak bir şey olacağı yok ama görün diye yazıyorum bunları. Şu yakın 100 yıllık cumhuriyet tarihinde hangi yazar, hangi düşünür veya hangi şair sanatçı olsun toplumun sömürülmesini, demokrasiyi, insan haklarını ve özgürlüğü konseptinde kullanır ise ya sürülmüş, ya hapis yatmış yada öldürülmüştür. Hala aynı ise durup bazı şeylerin iyi düşünülmesi gerekmektedir.

Ölen yazarlar veya şairler ülkemizde medeni seviyelere çıkmamız için gereken süreyi düşürecek insanlardı. İşte size savaş çığırtkanlığı yapan, paraya tapan, insan emeği ve sömürüsü hakkında bir kelime bile yazmayan yavşak hükümet yalakası sanatçılar ile tam tersi edebi eserler ile olaylara eleştirel yaklaşan gerçek entellektüel sanat camiası. Birisi sürgünde veya mezardadır, diğeri ise akşam rezidansına doğru yol almaktadır. Bunu göreceğimiz zaman gerçek medeniyete ulaşacağız sanırım.

Ümidim çok değil bu ülke adına. En azından benim ömrüm boyunca görebileceğimizi sanmıyorum belki bir iç karışıklık veya iç savaş neticesinde tekrar silkilenebilirsek birşeyler yapabiliriz diye düşünüyorum. Çünkü ne gerçek sanatçılarımız burada artık ne özgür düşünce isteyen halk o kadar hevesli. Zaten ortaya çıkan edebi eser kalitesinin 1940’lı yıllardan daha kötü olmasında bunun bir göstergesi.

Dayımın edebiyat hocasının 30 yıl evvel Fransa’ya gitmesinin, dayımında bir şekilde ülkesinde öğretmenlik yapacakken Amerika’ya 20 yıl evvel kaçmasının sebebini düşünmesi lazım ya biraz insanların. Neden gider bir öğretmen, bir şair veya ressam ülkeden? “Gitsinler defolup gitsinler” demeyle ülkenin odun kafalı yöneticiler ile yönetildiğini ne zaman göreceğiz? Atıyorum günümüzde ateist Bedri Baykam ülkeden gitse, ermeni sevdalısı diye nitelendirilen Orhan Pamuk kovulsa veya Fazıl Say’ı sopayla döve döve Rusya’ya göndersek bizim ülkemiz kazanmış mı olacak? Ülkesinin doğru yanlış eleştiren bir şeyler ortaya koyan adamlarının olmaması bizi nereye götürecek? Nereye götürdüğünü geçmişte bunu yapan ülkelerin başlarına gelenlerden görüyoruz. Saygılarımla..

Aydın Dediğin

Etrafımızda duyarız aydın derler adına hani “entellektüel bilgi birikimi” ile gelir bu adamlar, bilgi birikimi var denir bu insanlara. Şehrinize gelir belki bu adamlardan bir tanesi. Konferans verir size, hikayeler anlatır şiirler okur. İyi insanı anlatır, doğru yolu anlatır, nasıl yaşanılması gerektiğini anlatır. Güzel şeylerden bahseder, geçmişe ikide laf atarak birilerini över de över alttan alta. İsmi lazım olmayan bir kişi yine bu argümanlar ile yaşadığım şehre geldi de oradan bahsi açıldı konunun.

Elbette şu günlerde bir “akil insanlar” polemiğidir gidiyor bildiğiniz gibi. Medya tarafından yaratılan bu aydın grubunun ne kadar aydın olduğu, ne kadar dürüst ve düzgün insanlar olduğu konusunda şüpheler var haliyle. Bir kere, toplumumuz bir çok şeyde olduğu gibi aydının, entellektüelliğin, düşünce akımının ve sanatın ne olduğundan habersiz ne yazık ki.

Bu yaratılan sahte aydınların düşüncelerini eleştirmek veya karşı çıkmak ise benzer düşünce tepkileriyle değil, güç kullanarak bastırılmaya çalışılıyor ülkemizde. Ve düşünce olarak eleştiri bile yöneltilmiyor aslında. Çoğu aydın ise sesini çıkartmıyor olanlara, yaşananlara karşı. Olaylara sessiz kalıp, ülkenin sanatçı veya aydın kesiminde hala yer almak mümkün müdür? Düşüncesini dile getirmekten korkmak ve ortalığı namus kavramından yoksun olan bu kişilere bırakmak doğru mudur?

Ve halkın sesi olması gereken bu insanlardan sesini çıkaranlar susturuluyor ise bir şekilde, bunda halkımızın da suçu elbette vardır. “Herkes işini yapacak, davulcu davulunu çalar, üniversite hocası dersini verir araştırmasını yapar, çoban ineğini güder ise karışıklık çıkmaz. Ortalığı karıştırmaz isek gerçek demokrasiye ulaşırız. Demokrasi işte budur” diyen adam aydın olur mu? Gelip bana ne katabilir? Yöremize ziyarete gelip konuşma yapan bir şahıs mesela sözü “yetim hakkının önemi” ile başlatıp “afrikadaki insanlara da yardım edelim” “açsak sadaka verelim” ile bitiren güzel abimiz, kendi gazetesinde 13 yaşındaki kıza tecavüz eden adam hakkında neden bir iki kelime bile eleştiri getirememiştir? Ben şimdi o akşam oraya çıkıp “siz bu tecavüz olayı ile ilgili “aslında o gün kendisine ilaçlı gazoz içirmişler, olayları hatırlamıyormuş komplo bunlar” demiştiniz, gelip burada yetim hakkı falan neyi anlatıyorsunuz?” desem yanlış mı yapmış olurum? Ne yazık ki bu kişiler her yerde, toplumun mevki sahibi insanları bu adamları dinliyor. Belediye başkanları, müdürler, öğretmenler, gençler, kaymakamlar…

Yetimlerin hakkını bize anlatacağına, şak şakçılık yaptığı hükümete ve çalışanlara anlatsa daha iyi olacak sanırım. Bunlar ile ilgili iki yazı koyacağım peş peşe Mumcu’nun kaleminden. Namus ve Toplum üzerine yazılan iki yazının iyi okunması ve anlaşılması dileğiyle. İsmini yazmaya gerek görediğim kişide belki denk gelir okur buraları bir gün. Tabi namusu, her fırsatta bacak arasına getiren bu adamların işlerine gelince nasıl gazozları üçyüzmilyonbaloncuk şeklinde açıp içtikleri insanın midesini bulandırsa da okusun yine de;

Namus

Namus, toplumdan topluma, insandan insana değişen göreceli bir kavramdır. Genellikle birisi hakkında;

Nasıl adamdır?… diye sorulunca;

Çok namusludur… diye cevap verilir. Yani,

Evinde barkında, işinde gücünde, içkisi kumarı yok… gibi ortalama tanılar verilir hep.

Namus konusu Türkiye’de hep cinsellikle bağlantılı olarak kullanılır. Namuslu olmak, cinsel konularda düzen dışı yaşamın içine girmemek demektir bir bakıma. Kadının namuslusu erkeğine bağlı olanı, erkeğin namuslusu da karısından başka gül koklamayanıdır. Kapalı toplumlarda bir mahallenin sakini kendini çevredeki olaylardan sorumlu tutar. Mahalleden birinin kızı gece delikanlı ile görülmüş ise;

Mahallenin namusu… diye mırıltılar başlar. Bunlar aslında, çevrenin tutucu koşullarıyla bastırılan cinsel içgüdülerin bir çeşit tepkisidir…

Mahallenin namusu bizden sorulur… gibi kabadayılıkla karışık namus bekçiliğinin de temelinde çok kez doyurulmamış cinsel içgüdüler yatmaktadır.

Devlet dairelerinde bazı müdürler içinde,

Namuslu adam… denir. Bu da, müdürün rüşvet yemediği, kimseye haksızlık yapmadığı anlamında kullanılır. Çünkü artık toplum öylesine bir çöküntü içine girmiştir ki, rüşvet yememek bile en büyük erdemlerden birisi sayılmaktadır.

Namus sözcüğü siyasal yaşamda da geçerlidir. Yazılarda konuşmalarda sık sık…

Namuslu politikacı, namussuz politikacı… sözcüklerine de rastlarsınız. Namussuz politikacı, ülkenin bağımsızlığına, halkın insanca yaşama hakkına karşı, egemen sınıfların sözcülüğünü yapan adamdır bize göre. Namuslu politikacı ise, ülkenin bağımsızlığını ve halkın kurtuluşu için çalışan politikacıların adıdır. Namus, siyaset alanında sınıfsal bir içerik kazanmaktadır kendiliğinden. Namuslu aydın ise, bilgisini emekçi sınıfların emrine veren okumuş insandır. Şimdi, özellikle olağanüstü dönemlerde çevresindeki insaların ezilmesi için savcılıkta koşan profesörleri düşünün. Bunlar, yıllarca kitaplar okumuş, kitaplar yazmış, dersler vermişlerdir. Dışarıdan bakan, bu profesörlere,

Aydın adam… diyebilir. Ama, bunlar hem karanlığın hem de namussuzluğun simgesi olmuşlardır. Ne aydın, ne de namusludur bunlar.

Namus, çağımızda ve toplumumuzda, adaletsiz düzene karşı takınılan tavırla belirlenmektedir. Bir adamın iyi aile babası olması, çocuklarına karşı çok müşfik davranması , komşusunun karısına kızına bakmaması namuslu olması için belki gereklidir ama yeterli değildir. Çünkü namuslu olmanın gerek ve yeter koşulları vardır çağımızda.

Bir hukuk profesörü düşünün. Toplumdaki bütün haksızlıkları görür, ancak hiç sesini çıkartmaz. Sadece avukatlık gelirini,  sadece yayımlayacağı kitabın ya da teksirin kaça satılacağını düşünür. Bu bir namuslu aydın ya da bilim adamı mıdır?

Bir doktor düşünün. Toplumun sağlık koşullarını bile bile, sadece katlar, arabalar almayı tasarlar. Kazanmayı, daha çok kazanmayı amaçlamıştır hayatta… Bu bir hekim yada namuslu aydın mıdır?

Örnekler çoğaltılabilir da da. Uzar gider namussuzlar kervanı.

İsmet İnönü

Bir memlekette namus erbabı en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette gerçek kurtuluş olmaz… derdi. Bu söz çok geçerlidir günümüzde. Namuslu insanın, çevresinde ki haksızlıklara karşı cesur olması, kendisine düşen bir namus borcudur.

Namuslu aydın hep acı çeker. Daha da çekecektir. Fakat bir devrimcinin de dediği gibi

İnsan şu veya bu biçimde ölebilir. Önemli olan insanın sırtını düşmana dönük ölmemesidir…

Her ülkede emperyalizme ve kapitalizme karşı başkaldıran namuslu aydınlar yirmi birinci yüzyılda dikilecek meçhul asker anıtlarının bronz taşlarıdırlar.

Yeni Ortam 

18 Ağustos 1974″