Avrupa Ve Muhafazakar Çizgi

13 kasım 2015 tarihinde Paris’in çeşitli noktalarında gerçekleştirilen terör eylemlerinde ölenlere rahmet dileyerek yazımıza başlayalım. Gerçi biz alıştık bombaların patlamasına yada birilerinin öldürülmesine ama tabi konu Avrupa’ya taşınınca açıkçası işin ciddiyetini onlarda anlamış oldular.

Dün gece şehrin farklı noktalarında yaşanan saldırılar ve patlamalar sonucu neredeyse 160 kişi hayatını kaybetmiş görünüyor. Saldırıları IŞID üstlenirken bu olayın bazı şeyler için milat olduğunu düşündüğüm için bu yazıyı yazıyorum.

paris-teki-teror-saldirisinin-ilk-goruntuleri-7874655_1370_m

Hep yazıyoruz ve söylüyoruz ya muhafazakar çizgi ve sosyal demokratlık diye. Ben şahsen sosyal demokrasinin en iyi çözüm olacağını düşünüyorum ama ne yazık ki ülkemiz muhafazakar eksende yaşamını sürdürmekte. Sürdürebilir elbette fakat bunun eksileri bana göre daha çok. Her neyse ya konu o değil. Diğer ülkelerde de bu çizgide gezen guruplar bulunmakta. Sosyal demokrat yani sol kanat dediğimiz çizgi daha özgürlükçü, serbest ve farklı ırktan/dinden olanlara daha fazla hoşgörülü kesimi ifade eder aslında. Avrupa bu bağlamda liderleriyle sosyal demokrat grupların genelde yönetiminde bir anlayış sergiler.

Lakin son zamanlarda artan terör olayları, Avrupa’da dönem dönem yaşanan küçük tartışmalar ve toplu tepkiler onları bu sosyal demokrat kimlikten daha içine kapalı ve muhafazakar çizgiye doğru sürüklemekteydi. Artan muhafazakarlık bizde “ne güzel dindar oluyoruz” gibi saçma bir kavram ile anlaşılsa da Avrupa için durum pek öyle değil. Çünkü muhafazakar kanat kesimi ülkelerinde yaşayan müslümanları tehlike olarak görmeye ve ülkelerinde istememeye başladılar. Evet sabaha kadar “IŞID bizim ile ilgili değil” deseniz bile toplum algısı farklı bir şey.

Üzülerek görmekteyiz ki yapılan terör eylemlerinin hemen hemen hepsi kendisini müslüman olarak gören ve din adına yapılan saldırılardan oluşmakta. Öyle ki bu saldırılar ülkelerin askeri veya polis kuvvetlerine değil masum halka yönelik yapılmakta. Müslüman kesim yapılan saldırıları kınamak ve yarım ağız sürekli “onlar zaten müslüman değil abi” açıklamasını yapmaktan başka bir şey yaptığı da görülmüyor. Müslüman coğrafyası artık şapkayı önüne alıp neyi yanlış yaptığını iyi analiz etmelidir.

Elbette batının laik sosyal yapısına sahip liderleri bunun müslümanlığa mal edilemeyeceğini, ülkelerindeki çeşitliliği dile getirerek halkı sükunete davet edeceklerdir. Ama nereye kadar? Avrupa toplumları da kabul etmek gerekir ki yapılan bu saldırılardan dolayı gittikçe artan bir öfkeyle kapıları etnik ve din ayrımcılığı ile yaşayan gruplara kapatabilirler.

paris-teki-teror-saldirisinin-ilk-goruntuleri-7874655_6814_m

Her konuşmada ve yazıda din ve ırk ayrımcılığının ne kadar yanlış olduğunu dile getiriyoruz. Sorunca halkımıza taziye ve üzüntülerde mangalda kül bırakmıyoruz ama yine eleştirdiğimiz batı toplumları gibi iki yüzlü değil miyiz? Batıyı kendi halkına demokrat olduğu dünyada ki diğer insanlara aynı mesafede olmadığı için eleştirirken biz ne durumdayız?

Daha seçimden 2 ay önce Ankara’da patlayan ve neredeyse Paris katliamlarında ölenler kadar insanın ölmesine halk tepkisi ne oldu? Milli maçta ölenler için yapılan saygı duruşu ıslıklandı! Bomba patlatıp öldürenlerin terörizmine değil “kimin öldüğüne” baktı insanlarımız. Başbakan ülkede canlı bombaların kimliklerinin belirlendiğini ama daha bomba patlatmadığı için bir şey yapılamadığını açıkladı iyimi. Şaka gibi lan ülke…

Anlayamıyorum bazı şeyleri. Biz Ermenistan ile savaşta olsak diyelim tamamen farazi konuşuyorum. Onların bir alışveriş merkezinde bomba patlatarak 200 kişilik sivili öldürmemize sevinmeli miyiz? Hani nerede müslümanlığın hoşgörüsü? Nerede insanlığımız? Devletinin yaptıklarının sorumlusu masum siviller midir? Sinemaya parka giden aileler çocuklar mıdır? Buna sevinilebilir mi?

“İyi oldu parçalanmışlar” diye düşünmek doğru bir yaklaşım mıdır? Hepsini öldürmek, herkesi katletmeyi düşünmek tarihte hep görülen manyaklığın tekrarı. Böyle düşünceye sahip olanların tespit edilip tedavisi şarttır kanaatimce.

Dallandırıp budaklandırdık iyice. Artık tahmin ediyorum ki Avrupa hem farklı köken hemde farklı dinden olan kişilere karşı yaptırım ve vatandaşlık kavramlarını tekrar gözden geçirecektir. İzlanda maçını seyretmeye gelmiş bir İzlandalı milli maçta saygı duruşunun yuhalandığını duyduğunda ne demiştir? Ne düşünmüştür? Bunları o zaman kendime sormuştum. Şimdi artık Avrupa duyuyor görüyor ve harekete geçme vakti geldi belkide.

Diğer yandan tırlarla kamyonlarla gizlice silah sevkiyatları ortalara saçılan ülkemizi yurt dışı basını bir çok yer ve adres vererek suçlamıştı hatırlarsanız. Hah işte bu uluslararası mahkemelerde delillerle ortaya konulur ve IŞID’e desteğimiz ortaya çıkarsa Allah korusun ne olur düşünmek bile istemiyorum.

Batılı Olmak

Tanzimattan bugüne dek, üzerlerinde en çok tartışılan kavramlar batı ve batıcılıktır. Ancak iki kavram, sadece üzerlerinde tartışılan basit kavramlar olmaktan çıkmış, devletin temel niteliklerine bağlı genel yönelişlerin ve siyasal seçimlerin gerçekler olmuşlardır. Buna karşın, bu kavramlar toplumsal ve ekonomik nedenleri ile gereğince incelenmemiş, türk kamuoyu günlük olayların gündelik izlenimlerine göre etkilenmiştir. Türkiye cumhuriyetinin bağımsızlığı ve ekonomik gelişmemiz büyük ölçüde bu kavramların ve ilişkilerin gerçek anlamları ile gün ışığına çıkarılmasına bağlıdır. Sanırız türk milliyetçiliğinin gerçek anlam ve bilinci bundan böyle bilimsel gözlemlere dayanarak, gerçekçi doğrultusuna oturacaktır. Çeşitli siyasal endişeler ile siyasal kavgada yerlerini yanlış seçmiş olanlar, bu kavramları kendi aralarında yorumlayarak Milliyetçi Cepheyi güçlendireceklerdir. Önce batıyı uygarlığın tek temsilcisi, özgürlük ülkeleri ve küfür diyarı saymadan, batının uygarlık sürecini kısaca tanımak gerekecektir.

Dün-Bugün

Bugün dünya küresi, bir yanda gelişmiş uluslar, öte yanda yoksul ülkeler olmak üzere iki büyük parçaya ayrılmıştır. Gelişmiş ülkeler, kendi yapıları içerisinde sanayi devrimini tamamlamış, temel sanayilerini kurmuş olan ülkeler topluluğudur. Önce İngiltere’de başlayıp sırayla öteki batı ülkelerinde de tamamlanan sanayi devrimi sonucu, batılı ülkeler hammadde deposu olarak kullanacakları, mamul maddeleri satacakları ve insanları çalıştıracakları Asya ve Afrika ülkelerini bir bir ele geçirmişlerdir. Avrupa kıtasında, toprak büyüklükleriyle sömürdükleri ülkelerin en küçük illeri büyüklüğünde olan batılı devletler, tarih içerisinde Asya ve Afrika kıtalarında yüzyıllarca egemenliklerini sürdürmüşler ve sürdürmektedirler. Bu ekonomik ve siyasal ilişki sonucu, yoksul Asya ve Afrika’ya karşı, zengin ve uygar Avrupa gerçeği doğmuştur. Bugünkü kıtalar arası sömürme ve çelişme, kökleri tarih içerisinde doğu-batı ilişkilerinde yatan sürekli ilişkilerin sonucudur. Gerçekten, güneşin topraklarında batmadığı imparatorluklar, güçlerini bu sömürme olayından almışlardır. Bu yüzden batı uygarlığı sürekli bir sömürmenin tarihidir.

Bu sömürme ilişkileri sadece bugünkü uygarlığın utanacağı sömürme sabıkaları olarak kalmamış, iki büyük dünya savaşından sonra, uluslar arası antlaşmalar ve dev şirketler eliyle, bugün yeni sömürgecilik olarak tanımlanan en son aşamasına erişmiştir.

Batı Ve Biz

Batı, sanayi devriminden sonra, ekonomik gelişme kuralları gereğince, büyük toprak zenginliklerine sahip Osmanlı İmparatorluğu ile de ekonomik ve siyasal ilişkiler kurdu. Bu ilişki kaçınılmazdı. Osmanlı İmparatorluğu, ya kendi bünyesi içerisinde sanayi devrimini yapacak yada batı ekonomisine teslim olacaktı. Daha önce kapitülasyon ayrıcalıklarını ele geçirmiş olan batı, kısa zamanda türk el sanatlarını da çökerterek, Galata’daki gayri müslim bankerler ve sırmalı Osmanlı paşaları aracılığıyla, Osmanlı ekonomisini denetimi altına aldı. Kırım savaşı ile yoğunlaşan, batı ilişkileri sonucu, denetimsiz ve koşulsuz batı ekonomisine teslim oldu. Tanzimat ve meşrutiyet dönemleri bu sömürü ağları örülürken yaşandı. Yirminci yüzyıl başlarında ise, Osmanlı imparatorluğu padişahlar eliyle batıya karşı teslim bayrağını çekiyordu. Düyun-u Umumiye, Osmanlı İmparatorluğunu teslim almıştı.

Büyük Atatürk’ün önderliğindeki kurtuluş savaşı emperyalizm ve kapitalizme karşı ulusal başkaldırıştı. Üç yıl kan ve ateşle savaşılarak, Tanzimat ve Mütareke dostları süngü ucu ile vatan topraklarından kovuldu. Ancak kapitalist gelişmenin kaçınılmaz sonucu olarak, ikinci dünya savaşından sonra bir kez daha batı ekonomisi ile ilgi kuruldu. Ve yirmi yıl, bu ilişkilerle bugüne kadar gelindi. Bugünkü ahval ve şerait ise, her türlü yorumun dışında gözler önündedir.

Tarih boyunca tüm yoksul ülkeleri sömürmüş ve sömürmekte olan batı, bugün uygarlık tanımı olarak benimsenmektedir. Eğer bu tanım, belli servet ve refah düzeyinin tanımı ise, gerçekten bugün batı televizyonlarında köpek maması yapacak kadar zengindir. İnsanların ekmek dertleri yoktur. Her türlü siyasal akım açık açık tartışılmaktadır.

Ancak, bir yaşam düzeyinin uygarlık adı verilen özelliği, geçmişinde ve temelinde yoksul halkların kanlarıyla kirlenmişse  bunun adı uygarlık olabilir mi? Bugün batı tüm uygarlık gösterilerine karşın sömürgelerde yaptığı sömürünün suçunu ve ayıbını omuzlarında taşımaktadır. Bunun dışında batı, sadece ve sadece kendi insanına karşı uygar ve demokrattır. Özgürlükleri sadece kendi insanına hak görmekte, bunu yoksul ülkeler için gereksiz bir süs saymaktadır. Doğu, batı için sadece emeği çalınacak, yeraltı zenginliklerine el konulacak sömürü kaynağıdır. Batı kültürünün beşiği sayılan Fransa’da en ileri akımlar tartışılırken, Fransız askeri, Cezayir milliyetçilerini kurşuna diziyor. Sartre’lar, Camus’ler, Russel’lar uygarlık üzerine kitap yazarken, müstemleke albayları Asya’da ve Afrika’da kırbaç sallıyorlardı. Eğer uygarlık büyük binaların, geniş yolların ve makinelerin adı değilse, yoksul ülke topraklarından müstemleke askerlerinin çizme izleri silinmeden batı bir uygarlık öncüsü sayılamaz.

Sonuç

Toplumsal yapılar içerisinde sadece sınıflar arası sömürü değil, dünya küresi içerisinde kıtalar arası sömürü çağını yaşıyoruz. Bu savaş enternasyonal kapitalizm ile milliyetçiliğin kavgasıdır. Türkiye yerini bu temel çelişmeye göre bulmak zorundadır. Gerçek uygarlık, insancıl ülküler, tüm yoksul ülkelerin bağımsızlık savaşlarına bağlıdır. Ve de, Türkiye tarihsel koşulları ile, kapitalist ve komünist dünya devletlerine karşı, üçüncü dünyanın liderliğini yapacak tek ülkedir. Türk aydınına düşen görev, sanırız ki bu ülküyü devletimizin temel yönelişi olarak benimsetmektir. Unutulmasın ki, iki yüzyıllık doğu-batı ilişkilerinde, bağımsızlığımıza sahip olduğumuz tek devre, batıya karşı kurtuluş savaşı verdiğimiz Atatürk Türkiye’si dönemidir. Bu dönemin dışındaki batı dostluğunu, türk halkı çok pahalı ödemiş ve ödemektedir.

Akşam, 25 Şubat 1968