Müteahhit

Yüklenici yada biraz daha açar isek “Kendi adına veya sözleşmeciden devraldığı inşaat işini yapmak ile yükümlü gerçek kişi” kısaca “müteahhit” demek. İnanın bazen çok moralim bozuk oluyor ve ne konuşasım ne de yazasım geliyor. Bazen karşılaştığım ve bana göre yanlış olan şeyleri karşımdaki ile tartışmak istiyorum. Anlatmak, kendimce olayı değerlendirmek. Ama bazen de bakıyorum “ya ne konuşacaksın bırak gitsin” diyorum artık.

Nereden geldik şimdi demi bu muhabbete. Benim yazılar böyle arkadaşlar. Çok yazmak isterim size böyle resimler koyayım, “kuş çıvıltıları arasında göle baktım ormanı gezdim” diye yaşadığım yeri ballandıra ballandıra nakledeyim size. Olmuyor arkadaşlar ne ben böyle bir hayat yaşıyorum temel anlamıyla ne de burası bu tarz bir yazı yeri değil. Bu sebeple eğer bir şeyler öğrenmek istemiyor veya tartışma ortamında bulunmak istemiyorsanız başka yere geçiniz.

Ne diyorduk efendim; Müteahhit. Memlekete gittim. İşte ananemin ve dedemin elini öpüp hasret giderdikten sonra pek insanın yaşamadığı bu yerin tek akşam sefasına yani çay bahçesine gittim iki üç defa. Genel olarak yaşlı veya orta yaş üstü diyebileceğimiz insanların ailesiyle gelip semaverde çay içtiği, okeye döndüğü veya “Ayşegulun elbisesi de bek şığımış gı” diyerek (yani Ayşegül’ün elbisesi çok güzelmiş diyor) dedikoduların döndüğü küçük Anadolu kasabası işte. Ben elbette dikkatleri çekiyorum farklı olarak. Çay getiren çocuk ikinci gün benle muhabbete girip konuşmaya çalışıyor. Kitap okumak için kısa cevaplarla geçiştirdiğim muhabbette ilerledikçe kendisi hakkında kurduğu bazı hayalleri öğreniyorum.

emrahcaliskan4.jpg

Çocuk bana ismini hiç söylemedi nedense. Benim yerlisi olmamı öğrenmesi dışında nerede yaşadığımı, ne iş yaptığımı, hangi kitabı okuduğumu falan sormadı. Henüz 16 yaşında olan bu genç çocuk benim de gençken yaptığım gibi yazın yaşadığı Samsun’dan buraya dedesini görmeye geliyormuş. Parkta çalışarak harçlığını çıkarttığını söyledi. Ben okuduğum dönemlerde hiç çalışmadım açıkçası (Yüksek lisansımı yaparken çalışıyordum gerçi fabrikada ama o da sayılmaz artık). Gencin bu çabası bende takdir uyandırdı ne yalan söyleyeyim. Bana göre gençlerin okurken bu şekilde küçük işlerde para kazanmak için çalışması ve bir şeylerin değerini bilmesi çok önem arz etmekte. Kitabımla meşgul olmayı bırakıp hayat ve felsefe alanında görüşlerle bir şeyler konuşmayı düşünürken birden konuşmasını kesip telefonla nenesini aradı sanırım. Nenesine özet olarak çalıştığını, yorulduğunu ama harçlığını kazandığını, bir şey isteyip istemediğini çarşıdan (ki aslında saat akşam 11’di ve muhtemelen kapalıydı dükkanlar) anlattıktan sonra üstüne basa basa kazandığı paranın az olduğunu ama bazı kişilerin yüklü bahşiş bırakarak yardım ettiğini söyledi. Küçük bir yerde yaşayan bu gencin yaptığı uyanıklık aslında hoş görülebilir elbette. Fakat genç arkadaş buranın köylerinde yaşayan fakir bir ailenin çocuğu olmadığı hatta tam tersine Samsun gibi oldukça büyük bir şehirde büyüdüğünü bana daha önce anlattığı için yaptığını yadırgadım. Muhtemel benim bahşiş bırakmamı istiyordu hemde “yüklü” bahşişlerden.

Arkadaşımızın bu konuşması benim konuşma isteğimi kırıp kitaba tekrar dönmeme sebebiyet verdi. Akşam sonu hesaba beklediği kadar büyük olmasa da bahşişini bırakıp eve döndüm (gerçi hesabın yaklaşık yarıya yakını kadar bıraktım iyi diyebiliriz). Ertesi akşam yine koşarak yanıma gelip benim servisleri o yaptı. Muhabbete girmek için kendinden bahsetti falan. Babasının büyük bir çiftliği varmış ve hayvan yetiştiriyorlarmış Samsun’un bir yerinde. “Ne güzel bu mesleği devam ettirebilirsin, hayvancılık ve tarım güzel bir uğraştır” dediğimde ise bu işleri yapmanın aptallık olduğundan falan bahsetti. “Gençtir daha anlayamaz elbette ergen işte” diye düşünürken o kariyer hedefinin basamaklarını hızla çıkmanın planlarını çoktan yapmış gibiydi. “Hangi mesleği öğrenmek istiyorsun?” soruma “Müteahhitlik” deyivermesin mi? Yani sıvacılık, inşaat mühendisliği ne bileyim mimarlık falan değil ha bu arkadaş daha yukarılara çıkmış. Amcası da hayvancıymış eskiden hemde büyük bir çiftliği varmış. Satmış her şeyi girmiş müteahhitliğe. İlk evleri çok iyi değilmiş ama yapa yapa öğrenmişler artık. Amca oğlu alttan yetişmiş tabi. Okulu kazanamayınca yurt dışına İnşaat Mühendisliği okumaya göndermişler. Bunları bana hararetle anlatırken gözlerindeki hırsı ve sevinci görmeliydiniz. Benzer hırsı ve sevinci aynı yaşlarda bende göstermiştim çok iyi hatırlıyorum;

Okuduğum iki arkeoloji kitabından sonra elime geçen bir kaç paleontoloji makalesi büyüdüğümde hangi mesleği yapacağıma beni ikna etmeyi başarmıştı. Ülkemizdeki büyük paleontologlardan bir tanesi de ben olacaktım! Hatta kim bilir belki bulduğum bir dinozor kemiğine “Şekerozorus” ismini bile verebilirdim. Arkadaşlarıma eskiden yaşamış halkları, jeofizik çalışmalarını ve eski canlı bilimini anlatır onları bu hobimle bunaltırdım. Yeni bulunan bir arkeolojik keşfi gazetede/dergide görünce hemen yalayıp yutar arkadaşlarıma anlata anlata bitiremezdim. En sonunda “Şeker yeter arkadaşım bayılttın daaa neymiş hotroporosun ayağını bulmuşlar kuyruğuna basmışlar olm kafayı yedin iyice” diyerek bağırırlar ve muhabbeti sonuçlandırırlardı.

1utdnobel_1009.jpg

Karşımda, benim 15 yaşımdaki büyük bir bilim adamı olarak arazi araştırmaları yapacak olan halim vardı sanki işte o akşam. Fakat bu gencin hayalleri benimkilerden çok hemde çok farklıydı. Ben okuduğum kitap ve dergilerde görerek ülkemizdeki bilim adamlarından bir tanesi olmak istiyordum. Bu genç delikanlı ise amcasının oğlunun okurken Başbakanlık binasında yazın garsonluk yaptığını ballandıra ballandıra anlatmaya koyulmuştu. Birden irkilerek hayallerimden sıyrılıp kendime geldim. “Ne garsonluğu ne Başbakanlık binası ne alaka ya?” diye sordum ister istemez. Çocuk şaşırarak “olur mu abi sen hiç bir şey bilmiyormuşsun ya” dedi. “Böyle böyle tanışacaksın, göze gireceksin, ilişkilerde bulunacaksın vs. bunlar zorunlu. Amca oğlu okulu bitirdi sonradan oranın vasıtasıyla mühendis olarak işe girdi. Orada iki yıl çalıştı işi de öğrendi. Tak babasının yanına geldi şimdi kendileri iş bağlıyor ve müteahhitlik yapıyor. Bu işler böyle abi” diyerek ağzımı açık bıraktı. Çocuk enayi gibi maaşla çalışmayacağını, müteahhit olup hızla amcası ve amca oğlu gibi köşeyi döneceğini anlattı. Anlattıkça karanlıklaştı mevzular benim için. Onun için pis asgari ücrete çalışanlar aptal, siyasi ilişkiler ile ticarete yönelenler zekiydi. Yolunu çizmişti yani daha bu yaşta. Babası gibi çiftçilik yapıp aza tamah edecek hali yoktu ya!

Dinlemedim daha fazla. Çok üzüldüm çocuğa içim acıdı, kalbi sıkışır ya insanın üzüntüden vallahi billahi kalbim sıkıştı yemin ediyorum. Henüz 15-16 yaşında lisede okuyan çocuğun siyasi ilişkiler ile kurduğu inşaat ihalelerinden zengin olmayı hayal etmesi nasıl olabilir? Biz mi küçükken aptaldık yoksa şimdi bu çocuk mu zeki?

Genellemek istemiyorum elbette ama gençlikte zaten benim dönemimde çok az olan “idealist bir insan” olma erdemi kaldı mı? Ülkesi için hiç bir siyasi iktidara köpek olmadan doğruyu dile getirmeye adanan bir ömür neden hayal edilmiyor? Karamsar mıyım? Belki benim hayalimdeki mesleği yapamam belki de yapabileceğim akademik bir kariyeri yine benzer etkenlerden dolayı bırakmam beni etkiliyordur. Fakat böyle olmamalı gerçekten. Gençlik bilim insanı olmayı hayal etmeli beş parasız bir hayatı olsa da siyasi iktidarın köpeği gibi yaşamadan ayak diretmeli haksızlığa. Doğruyu söylemeli kendi, araştırdıklarını bulduklarını yanlış bile olsa ispat etmeye çalışmalı. Kesesini doldurmaya çalışan bilim insanlarının olduğu ülkemizde nasıl olacak bunlar?

Ülkemizin Süleyman Demirel’lere değil beş parasız ölen ama doğru söyleyen sanatçılara, devlet adamlarına, yazarlara, şairlere ve bilim insanlarına ihtiyacı var.

Hadi selametle.

Yakın Kültür Tarihi VI

Yakın Tarih serisinin üç ayrı dizisi bulunmaktadır. Yakın Siyasi Tarih – Yakın Kültür Tarihi – Yakın İktisadi Tarih

Yakın Kültür Tarihi yazıları 6 yazıdan oluşmaktadır;

Yakın Tarih Giriş

Yakın Kültür Tarihi I, Yakın Kültür Tarihi II, Yakın Kültür Tarihi III, Yakın Kültür Tarihi IV, Yakın Kültür Tarihi V

ve genel değerlendirme için son 2 yazımızı okuyabilirsiniz;

Yakın Tarih Genel Değerlendirme I

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

Ünlü Sanatçıların Getirilmesi

14) Çok uluslu bir topluluk olan cumhuriyet birleştirici bir çatı olması amacıyla “Türklük” ilkesine yöneliyor. Osmanlıdan ziyade eski Türk devletleri araştırılmaya başlanıyor. Bu amaçla Türk Tarih Kurumu kuruluyor. Bu Türklük bilinci ırkçı bir birliktelikten ziyade çok uluslu bir toplumun tek bir dil/kültür ekseninde bir araya tutulmasını sağlamak. Toplum farklı etnik unsurlardan oluştuğu için gelecekte zayıf bir devlet yapısında bunlardan birisi hortlayarak bağımsızlık istenmesin diye bu uygulamaya geçiliyor.

15) Musiki ve sanat oyunları için okullar açılıyor. Elbette yine batı temelli kurulum olduğu için doğu tarz musiki kaldırılmıştır.

16) Bu yöneliş alaturka müziği bile etkilemiştir. Eski müzik ritimleri modern olmadığı için batı müziği adına kenara itilmiştir. Bu müzik tarzının öğrenilmesi için bir çok öğretmen yurt dışına gönderilmiştir. Medeniyetin bu şekilde gelişeceği düşünülüyor (elbette oldukça saçma geliyor şimdi)

17) Hal böyle olunca 1934 yılında müzikte nasıl bir devrim yapılabileceği tartışılmaya başlanıyor. Uzmanların fikir ve büyük tartışmalarından sonra geçte olsa Berlin Filarmoni Orkestrası Şefi Wilhelm Furtwängler davet ediliyor. O gelemeyeceğini belirtip bunun yerine besteci Paul Hindemith‘i öneriyor.

maxresdefault

Wilhelm Furtwängler

18) Ünlü müzisyene bizim bütün eserler dinletiliyor. Halk musikisini çok beğeniyor. Geniş bir rapor hazırlayarak eksiklikleri belirleyerek iyi müzisyenler yetiştirmek için yapılması gerekenleri anlatıyor. Böylece konservatuar, öğretmen ve tiyatro bölümleri ayrı ayrı kuruluyor.

19) Tiyatro için Alman tiyatro yönetmeni Carl Ebert getirtiliyor. Almanya’da Berlin ve Frankfurt tiyatrolarını kuran bu büyük sanat adamı tiyatro, dans, piyano, opera vb. alanlarda organizatör oluyor. Ebet yurt dışına bir iki kişinin gönderilerek zirve müzisyenler yetiştirilmesinin bir anlam ifade etmediğini bunun yerine genel kalitede bir müzik eğitim sisteminin yerleştirilmesi gerektiğini belirtiyor. Çünkü tiyatro ve müzik kendi kültürü ile şekillenen bir gelenektir.

20) Aynı Alman sistemi bu eğitime yerleştirilmeye çalışılır. Eğitime alınmak ve devam çok zordur. Çıkan adam çok kaliteli oluyor.

21) Bale ise 1949 yılına kadar açılamıyor ne yazık ki. 1947 yılında İngiltere Kraliyet Bale yöneticisi Ninette De Valois getirtilip rapor alınıyor. Bu doğrultuda çalışmalar yapılıyor.

22) 1937 yılında Halk musikisi derleme ve folklor çalışmaları için ise ünlü Macar besteci Bela Bartok getirtilmiştir.

23) Kurulan bütün bu sanatsal yapılarda bir müddet sonra yabancı öğretmenlerin elinde çok kaliteli ressam, müzisyen, besteci, opera, tiyatro sanatçıları ortaya çıkmıştır.

24) İlk senfoni orkestramız 1826 yılında kurulmuştur (II.Mahmud zamanında). Bunun da düzenlenmesi için 1938 yılında yine bir Alman Dr.Ernst Praetorius getirtilerek halka açık turneler ile konserler verdirilmiştir.

25) Çıkan sanatçılar dedik. Bunların eser sayıları bellidir. Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra mezun olan bu yerli bestecilerimiz yılda yaklaşık 10 eser vermişlerdir. Sonraki yıllarda sayı katlanarak artarken beste sayısı azalarak 8 civarına inmiştir.

26) Bazı yetenekli çocuklar tespit edilip bursla yurt dışına gönderilmiştir (İdil Biret örneğin)

27) Tiyatro yıldan yıla artarak oldukça gelişmiştir. Bunu da belirtelim.

28) Mimari ve heykel çalışmaları için ise dönem dönem Almanya’daki faşist rejimle anlaşamayan hocalar ve sanatçılar getirtildi.

haertel

Rudolf Belling

29) Hadi bir iki isim verelim madem. Ünlü heykel sanatçısı Rudolf Belling, resim için Fransa’dan Leopold Levy getirtildi ve okullarda eğitime başlatıldı. Levy beklenen kaliteyi yakalayamaz yalnız söyleyelim.

30) Tarihi eserler için Arkeoloji Müzesi açılıp koruyucu kanunlar çıkartıldı. Kaçakçılık yasaklanırken, bir çok tarihi eser için yurt dışı araştırma projelerine başlandı, sit alanları belirlendi ve müzelerde değerlendirildi. Yine tarihi eserlerin restorasyonu yapılsa da bu onarım ve restorasyonlar oldukça kalitesiz ve özensizdir.

31) Kütüphanecilik anlamında da bir çok çalışma yapılıyor. Osmanlıcadan kalma eserler toplatılıp belli merkezlerde arşivliyoruz. Ne yazık ki bu eserler dönem yöneticilerinin ilgisizliğine ve bakımsızlığına da “eski harfli” denilerek tahrip olmasına izin verilmiş. Yurt dışına atma falan iddiaları bunlara dayanmaktadır. İyi bakılmamıştır kabul etmek gerekir.

32) Kitap okuma alışkanlığı geri kalınca tercüme eserlere ağırlık verilmiş. 1944 yılına kadar Hasan Ali Yücel önderliğinde 400 cilt eser yayınlanmıştır. 1966 yılına kadar 1947 eser yayınlanıyor ki yeterli denilebilir.

33) 1950-66 arası kitap yayını ise oldukça azdır (200 cilt) Burada ise yine Adnan Menderes’e teşekkürü bir borç biliriz.

Sonraki yazıya buradan

Şekerozorus

Hep söylüyoruz ya “bilime yönelmek lazım” diye işte yönelelim de nereye yönelelim arkadaşım? Elimizde dünya lütaratürlerinin en genişi olan internet bulunmakta ama ne kadar doğru? Bir bilgi ve cehalet karmaşası haline gelmiş olan daha doğrusu güvenilirliği tartışmaya açık sörf tahtamız bize gerçek bilgiyi verebilir mi? Ne yapacağız?

Ben lisede okurken bir fizik hocamız vardı. Kendisi şehre yeni gelmiş benim gibi. Bizim delikanlı çağımız hop zıplardayız elbette. Sedat Çoban idi ismi hocamızın. Kaliteli ve iyi okullarda fizik hocalığı yapmış, şahsına münazır derler ya öyle bir adam. Konuşurken hep olaylara değişik taraflarından yaklaşır, sonra aradığı kelimeyi bulamaz “eağğğ şey işte nedir onun adı” deyip sol eliyle sağ bileğini tutar ve sağ elini yukarı aşağıya komik bir şekilde sallardı. Ama istisnasız hep yaptığından bizde elbette işin puştluğundayız gülerdik falan 🙂 Hey gidi be iyi hocaydı Sedat hoca ama. Fizik ders bakımından benim pek ilgimi çekmezdi o sıralar. Lise başlangıcımda notlarım teşekkürlük olduğundan çokta anlamamıştım açıkçası hocayı. İkinci sınıftayken konu kütle hareketlerine falan gelince iş iyice çetrefilleşmişti ama pes etmeyip notlarımızı baya yükseltmiştik sınıftaki üç dört arkadaşla beraber. Sedat hoca ilk yaptığı sınavdan sonra benim 85 aldığımı anlayınca yanıma gelip ayağa kaldırmış bana bakıp yine aynı şekilde elini sallayarak “Şeker evladım sen bu şeyi iyice yalayıp yuttun belli aferim” demişti…

Sedat hoca “onun çekimi bunun itimi” dışında şimdi görüyorum ki bizi iyi bir üniversiteye yerleştirmek adına caba gösteren ender öğretmenlerimizden birisiydi. Bize hangi bölümü okumak istediğimizi sorardı ve matematik/fizik öğrenemez isek hayatta başarısız olacağımızdan uzun uzadıya bahsederdi. Entellektüel olmayabilir belkide konuşamadığı içindir bilemiyorum ama kesinlikle bilimsel bir öğretmendi. Sınıf için yetkili öğretmen kendisi olduğu için para toplanmasını ve bir dergi alınmasını istedi.

Biz tabi hemen goy goya verip “ooo şey dergisi eheheh” diye takılsakta hocamız toplanan para ile bilim ve teknik dersinin alınacağını söyledi. Oda neydi! Okuyan yoktu arada gören bakan vardı ama şaşırmıştık. Haftada bir saat bilim ve teknik dergisinin makalelerinin derste okunmasını istiyordu. Bir saat okunacak demek ders yapılmayacak demek olduğu için sınıftan destek geldi. Sınıf başkanı ben olduğumdan paraları toplayıp dergiyi gidip almak elbette bana düştü. İşte ilk gerçek “Bilim” dergisini böylece elime almış oldum.

Daha önceleri dayımın vasıtasıyla ilkokuldan lise başlangıcına kadar bildiğimiz dünya klasiklerini okuyordum zaten arada bir çok roman ile beraber. Ama bu başka bir şeydi hacı. Dergi başlangıcında o ay dünyada değişik bilimsel gelişmelerin küçük başlıklarını, sonra o ayın konusunu ve zamanımız kalınca diğer önemli makaleleri okumaya başladık. Okuma işi genelde bana kalırdı. İsteyene dergiyi ödünç verirdim. Çünkü amacımız herkesin okumasıydı yani. Kimler aldı ne oldu hatırlamıyorum ama o dergilerin hepsi bende kaldı sonunda.

İlk başlarda goy goy ile ilgilenmediğimiz konulara hafiften ilgi duymaya başladım. Dünya ve evrendeki yerimiz, galaksiler, uzay vb. dikkatimi çekmekle beraber özellikle arkeoloji ve beraberinde paleontoloji çok ilgimi çekmeye başlamıştı. Yeni tarihi yapıların bulunması, hiç bilinmeyen ve yüzlerce yıl önce yaşamış toplumların kalıntıları, milyonlarca yıl önce yaşamış hayvanların ve insan türlerinin araştırılması, müzeler, sit alanları vs. inanılmaz ilgimi çekiyordu. Mısır tarihi ve mumyalamalar büyüleyiciydi. Bunların neticesinde afrika ve mısır ile ilgili romanları ve araştırmaları okudum. Yine özellikle dinozor türleri ve yeni bulunanlara isimlerin verilmesi falan işte.. Hep bir araştırmada bulunmayan bir tür dinozoru keşfedip ismine “Şekerozorus” vermek istemiştim…

Potansiyel Bir Şekerozorus Bulunmuş

Zaman geçtikçe Tübitak’ın yayınladığı ve oldukça uygun fiyatlı doyurucu bir dergi olan Bilim ve Tekniği bekler oldum. Bütün yıl boyunca sınıftan topladığımız paralar ile dergiyi alma fırsatım okul bitince kalmayınca harçlığımdan kendim almaya başladım. Hatta yazın babama Antalya Side’de yaz kampı çıkmıştı askeriyenin. 15 gün falan o sıcakta birde tatile gittik (hiç anlamam sıcakta tatil diye eşek gibi bunalmayı). Ben bizimkilerden hemen ertesi günü kopup sinema bölümüne kaçtım daha serindi çünkü. Orada bir baktım birde kütüphane var, içinde de Bilim ve Teknik dergileri! Ama ilk sayılar hacı taaa 1960’lar falan işte hatırlamıyorum. 14. sayı yok 21.sayı falan. Eski dergileri kurcalayıp yazılan bazı şeylerin ileride hayatımıza girdiğini gördüm. Mesela uydular vasıtasıyla ileride her evde televizyon yayınlarının belkide onlarca kanaldan izlenebileceği yazılıyordu. Güzel şeydi ilerisi için bilgilenmek.

Lise sonda iken Sedat hoca gitti. Derginin alınma durumuda kalmadı ama ben almaya devam ettim param yettiğince. Üniversitede elim daha rahatladı. Romanlardan ziyade bilimsel kitaplar ilgimi çekiyordu. O dönem yine Tübitak Bilim Kitapları yayın evinin neredeyse bütün kitaplarını aldım evet hemen hepsini aldım. Bazı fiziksel kuantumsal yazılardan pek hoşlanmasam da bir çoğu oldukça yararlı oldu benim için. Isaac Newton, Mendel, Darwin, Galileo Galile, Madam Curie ve ismini yazmadığım diğer büyük bilim insanlarının araştırmalarını ve en önemlisi hayatlarını okudum. Yapmaya çalıştıkları, mücadeleleri, engelleri gördüm…

Ne yazık ki ülkemize tarafsız ve dürüst bir bilim adamı olma isteğimin önüne yine ülkemizin kendisi set çekti. Avrupa’da 1900’lerin başlarında yaşanan kadın ayrımcılığı, bağnazlık, çıkarlar, tahammülsüzlük ve eğitim noksanlığı ülkemizde devam etmekteydi. Okuduğum kitaplardaki uygulamaları okulda uygulamayı bırak görmek mümkün değildi! Kafeteryada okuldan arkadaşlar ile bunları konuşurken birisi “bunlara çok inanma fasa fiso yalan onlar” deyince çok şaşırmıştım onuda hatırlıyorum. Nasıl yani? Koskoca Carl Sagan yalan mı söyleyecekti? Darwin bitki çeşitliliği ve türlerin çoğalmasını açıklamış, genetik haritalar çıkartılmıştı da nasıl bunlar yalandı?

Carl Sagan

O zamanlar bir tane siyasi cümle kurmazdım. Ne türklüğü, ne mezhebi, ne farklı dini bilmezdim. CHP nedir kedi midir? Beni ilgilendirmezdi. Varsa yoksa deneydi, araştırmaydı falan. Kısır döngü tartışmalardan insana hayır gelmeyeceği için geçmişte neden olduğunu bile bilmediğim askeri darbelerin gereksiz tartışmalarına girmezdim.

Okul bitince askerde okudum yine ama eski tadım kalmadı. Sağolsun ülkemiz üniversiteden sonra askeriyeninde gerçek yüzünü gösterdi bana. Sonra… işte sonra bilim ve teknik değişmeye başladı. Bilim eski tekniği ile işlenmiyordu sanki.

Üniversitede bir hocamız vardı ismi vermeyeceğim. Bize çevre ile ilgili derste doğaya karşı işlenen suçların hesabının sorulacağını anlatmıştı. Herkese küresel sıkıntılar ile ilgili ödevler verdi. Elbette ben çok sevdim dersi. Küresel ısınmayı aldım. Bilim teknik arşivlerimden bölümler aldım, asetatlar hazırlattım yaptım sunumumu bomba gibi. Küresel sıcaklık artışı, su sıkıntısı, iklim değişimleri verdim çoşkuyu. Hoca gitti sıraya oturdu dinledi sorular sordu. Alkışlattırdı sınıfa beni ve çok teşekkür etti. “gördüğüm eniyi ödevdi aferim” dedi. Aldı götürdü beni odasına artık bu dersim AA idi tamam sınavı zaten yapacaktım.

Zaman geçip ben askerden döndüğümde yüksek lisansta yine aynı hocanın dersine düştük. Konu çok farklı elbette teknik bir ders. Hocamız konu arasında birden su sıkıntısına falan girdi. Başladı anlatmaya; temiz su sıkıntısı olmadığını, ülkemizin bol yağış aldığını, bazı provakatör insanların bunları sürekli gündeme getirdiğini ve sanki küresel ısınma varmış gibi davrandığını vs. Ben çok şaşırdım. Bana “haydi dünyadaki sıkıntıları araştır” diyen ve hazırladığım ödevi sınıfa alkışlattıran hocamız ne olmuştu da fikirlerini 180 derece değiştirmişti? Hani dedim ya “bilim, teknikten uzaklaşmıştı sanki” diye. Bilim ben mezun olur iken imkansızlık ve düzensizlikten dolayı gelişmiş bilim seviyesinde değildi. Ben yüksek lisans yaparken ise farklı bir şeyler sezinlemeye başlamıştım. Başka şeylerde olmuştu da yazmıyım şimdi..

Sonra artık eski tadı vermemeye başlayan Bilim Teknik dergisi çalkalandı. Darwin yılında yani 2009’da mart ayında dergi kapağı değiştirildi!! Ben ilk başlarda “yine muhalefet gtünden sallıyor” demiştim ama baktım doğruymuş. Ben hala saf köylü olduğumdan durumu idrak edemiyorum tabi. Sonradan kadını görevden aldılar, sürdüler falan

Yasaklanan Kapak

Sonraki dönemde dergiyi elime aldım ki çöp olmuş. Saçma sapan tespitler, bilimsel gelişmelerden uzak yazılar, evrimsel süreçte “e” harfi geçmiyor hiçbir şeyde ama. Mesela 80 milyon önce oksijen seviyesi sebebiyle daha büyük yapraklara sahip olan bir bitkinin fosilleri var. Günümüzde bitki yaprakları küçülmüş evrilmiş yani. Bunu anlatamıyorlar “neden dünüştüğü araştırılıyor” deniyor ki cevabı bulunalı 30 yıl olmuş. Anladım ki bu işte başka bir şey var.

Okudum bu sefer. Tarih ve siyaset okudum. Ülke ekonomisi ve gidişatları okudum. 2-3 yıla da devletin kurumlarına yerleşmiş olan ideolojik yapıları öğrendim. Sadece hükümetin değil hepsinin. CHP, MHP, AKP ve diğerleri artık neyse. Tübitak tamamen boşaltılıp cemaate yani Fettullahçılara bırakılmıştı. çok girmeyeceğim onlarda kendi dinsel ve cemaatsel bakış açılarını “Bilim” diye lanse edip sunmaya başlamışlardı. Eskiden okuduğum bütün Tübitak Bilim Kitapları neredeyse kaldırıldı. Ne Carl Sagan kaldıı ne Darwin ne Newton nede Hawking…

Bunun adı “Bilim” olamazdı çünkü bu farklı bir şeydi. Hawking dinsizdir evet fakat bu onu dünyanın gelmiş geçmiş en büyük fizikçilerinden birisi olmasına engel değildir. Bilim aslında dinsel bakış açısının önüne geçmez, tam tersine doğruyu aramak ve sorgulamak dinsel bakış açısının daha sağlıklı yorumlanmasına yardımcı olur. Eğer din bilim ile çakışıyor ise ya bilim taraflıdır ve bir sıkıntı vardır yada sandığınız din doğru değildir. Burada temel alacağınız argüman bilimin verilerini sunanların hangi dinden, ırktan veya cinsten olduğu değil, dünyadaki bilimsel çevrelerdeki saygınlığı ve teorilerinin tutarlılığı olmalıdır. Bilimsel bir teori ancak başka bir bilimsel teori ile çürütülür. Diğer türünü yaptığınızda yani işte “Evrim yok” veya “dünyadan başka yaşam olamaz” dediğinizde bu verilerinizi bilimsel olarak kanıtlayamaz iseniz sizinki başka bir şey olur. Sizi umursamaz ve dinlemez bilim dünyası, sizde boşa konuşur ve zamanla bilime sırtınızı dönersiniz. Bundan da zararlı çıkan yine ben, biz hepimiz oluruz. İleriki dönemlerde bilimsel çalışmalar yapan toplumlara en iyi köle veya sömürü oluruz unutmayın! “Gavur” veya “dinsiz” deyip aşağıladığınız ve görmezden geldiğiniz bilim adamları sayesinde bu yazıyı okuyorsunuz, telefonunuz var, elinizdeki kalemin, gözünüze taktığınız lensin mucitleri bu adamlar. Kçınızı yaya yaya televizyon izlemenizi sağlayan onların bulduğu roketler ve uzay araştırmaları sayesinde. Hemen her şey bu bilim adamlarının sayesinde. Çocuğunuza vurdurduğunuz hemen hemen bütün aşılar, kullandığınız ilaçlar “dinsiz bu” deyip kapaklarından indirdiğiniz insanların sayesinde bulundu. Bilime bakış ideoloji ile olmaz tarafsız olur çünkü herkes yararlanır. İşinize gelmeyen gerçek teorileri görmezden gelmek ve peşinden elektrikli vantilatörü açmak tutarsızlıktır. Ya bilimsel olarak karşı argüman üreteceksin yada susacaksın ve sktirip gideceksin kusura bakma..

Neyse biz zamanında “bir sivil toplum kuruluşuna veya ideolojiye bir yeri verir isen orayı yok ederler değersizleştirirler” demiştik. Ama “yok öyle bir şey hoca efendi” deniyordu. “Soruları çalıyorlar, satıyorlar, polis olmak için cemaate giriyor millet, eğitim için devlet yurt yapmıyor bunlara bırakıyorlar meydanı gençlerin beyinleri yıkanıyor” demiştikte gtünüzle dinlemiştiniz. Hatırladınız mı dinleyenler okuyor ise. Ne oldu? Görüyoruz ne olduğunu işte.

Fakat değişen bir şey olmadı. Lakin bir ilerleme belki. Bilimsel çalışmaları belki benim gibi zamanında okumak isteyip okuyamayanlar için bir dergi. Popular Science dergisi eski dergimizin yerini almış görünüyor. Bu fırsatı değerlendirin arkadaşlar. Arada bende dergiden alıntılar yapacağım. Dergi fiyatı da çok ucuz; 3,9 tl gerçekten inanılmaz. En önemlisi de dünyaya “bilim” olarak bakmanızı sağlıyor ve günümüzün siyasi tartışmaları kısır ülke gündemlerinden uzaklaştırıyor onları anlamsızlaştırıyor.

Son okuduğum dergiden benim bilmediğim mesela; 6 dakika kitap okumak stersi %68 azaltıyormuş bunu öğrendim. Sonra erkeklerde ve kadınlarda depresyon farklıymış ve çoğu depresyon ilacı erkeklerde etkisizmiş meğerse. Kadınlar üzüntülerini hemen belli ettiğinden erkekler daha savunmasızmış. Depresyonlarını sessiz ve suskun geçirirlermiş. Antibiyotiklerin ömürleri bitmekle beraber yeni antibiyotikler yolda imiş. Yeni bir ilaç geçmişte hatırlamak istemediğimiz anıları silebilecekmiş efendim… Ağır travmatik hastalar için önemli bir haber.

Neyse ya yeter bu kadar. Sanırım eğitim döneminde gençlerimize siyasi değil bilimsel yayınları tavsiye etmek daha mantıklı. Çünkü buradan atılacak her adım insanlığa hizmet edecektir. Ha bizim ülke adımlarını oraya mı atıyor bununda cevabını siz verebilirsiniz zaten..