Terör

Ankara’da daha dün yaşanan ve yaklaşık 100 kişinin öldüğü saldırıyı milletçe kınıyoruz. Ölenlere Allah’tan rahmet ve sabır diliyorum. Hep söylediğimiz gibi terör saldırılarının ne milleti ne ırkı nede dini vardır. Masum halka yapılan bu tip bombalı terör saldırıları en aşağılık ve kabul edilemez saldırılar elbette. Çünkü orada sizinde yakın bir tanıdığınız olabilir. Amcanız, anneniz veya çocuğunuz..

Sizin belki bu saldırıda bir tanıdığınız ölmedi veya sakat kalmadı. İleriki dönem için yine olmayacağının garantisini verebiliyor musunuz? Ülkemiz ne yazık ki iktidar hırslarının, yanlış yapılan çözüm girişimlerinin ve devlet içerisine yerleştirilen sivil toplum örgütlerinin oyuncağı haline gelmiştir. Lafı eveleyip gevelemeden sorumlu ve suçlularının bizzat hükümet olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Geçmişte PKK terör örgütünün destekçileri ve kampları yabancı ülkelerdeydi de biz adamlara küfür ediyorduk hatırlarsanız. Ben sınırlarda büyüdüm. Babam operasyonlara katıldığında belki dönmeyeceğini bilerek uyurduk. Arkadaşları ölürdü sakat kalırdı. Askerler ölürdü karakollar basılırdı falan. Bunlara destek olanları lanetledik.

Şimdi başka ülkede bu tip saldırı yapanlara kampları biz açtık. Gizli saklı tırlarla uçaklarla gemilerle birilerine silah gönderdik. Eğitimler verdik hastanelerde tedavi ettik. Yabancı basın IŞID’e destek olduğumuzu bir çok kez yazdı. Adres verdi ya adamlar adres! Ama akıllanmamışız ki bunları görmezden gelip normal hale getirmişiz.

Uzun yazmadan bitirmek istiyorum. Suruç’ta patlayan bombanın faili kesin olarak tespit edilmişti. İsmi Şeyh Abdurrahman Alagöz isimli genç polisin ifadesiyle; Abisi Yunus Emre Alagöz tarafından işletilen İslam Çay ocağında çalışıyor. Okulunu dondurmuş. Bu çay ocağında “IŞID’e adam toplamak” ile ilgili bazı şikayetler yapılıyor. Bunun üzerine Adıyaman’daki belediye ruhsatsız olduğu için çay ocağını kapatıyor…..”  Haberi iyi dinleyin arkadaşlar.

Birileri ülkemizde “IŞID’e militan topluyor” diyerek bu çay ocağını şikayet ediyor. Devlet yetkilileri “Sen kimsin, kime ne yardımı yapıyorsun, kimlerle görüştün, kimleri IŞID’e gönderdin, bağlantıların nedir?” diye soracağına ruhsatı olmadığı için çay ocağını kapatıyor!

İşte açmadığınız soruşturma neticesinde bombayı Suruç’ta ve muhtemelen aynı tip düzenek ve patlayıcı miktarlarıyla bağlantılı olduğu düşünülen ikinci/üçüncü bombayı da Ankara’da patlatıyor. Bu demek oluyor ki “Devlet IŞID’e militan alan yerlerin üzerini ört bas ediyor” bu açıkça görülmektedir. Zaten durum yurt dışı basında da tekrar tekrar dile getiriliyor. Bende yazdım daha önce ne yazık ki devletimiz “IŞID ve PKK ile çatışıyorum” diyerek PKK kamplarını bombalarken IŞID hedeflerine bir şey yapıyor. Dış basın ne kadar doğru söylüyor elbette bilemiyoruz ama bizim basından çok daha güvenilir oldukları kesin. Zaten son deliller ışığında devletin bir şekilde IŞID ile ilişkide olduğu izlenimi var gibi. Kesin kanıtlarına ise sonra ulaşacağız hükümet değişirse yargılamalar ile yani.

Teröre doğrudan veya dolaylı yoldan silah/para/teçhizat/sağlık yardımı yapmanın cezalarını ileriki dönemde çekebileceğimizi düşünüyordum. Ne yazık ki beklediğim gibi sağa sola gizlice dağıtılan bombalar veya silahlar artık bize doğrultulmuş durumda.

Bir diğer üzücü nokta ise olaylar sonrası artık bir kesimin saldırıları devletin yaptığını çok ciddi bir şekilde düşünmesi. Terör saldırılarının faillerinin devlet olduğunu düşünmek olayın ilk adımı elbette. Bunun sebebi de yine iktidarın yargı/polis/eğitim ağına bilerek yerleşmesine izin verdiği cemaatin yaptıkları. Sonradan “kandırıldık” demesi bir şey ifade etmiyor. Artık insanlar yargıya güvenini tamamen yitirdi. Bomba patlıyor ve MİT’ten şüpheleniliyor. Çelişkili yargı kararları, ciddi şekilde açılması gereken soruşturmaların açılmayarak başka noktalarda gündem soğutma çabaları AKP partisinin artık çok yıprandığının ve bittiğinin göstergeleri. İnat etmeye devam etmek iç karışıklıkları daha da körükleyecektir.

Saygılarımla hoşçakalın

Uzatılan El Sıkılır 2

Üsteğmeni anlattım da arada anlatmadığım anılarım vardı onları eklemiyeyim diye düşündüm ama aman ekliyim ya ne olacak. Komik bir kaç şeyde başımıza gelmedi değil. Anılık bazı şeyler;

Hastanedeyken ameliyattan yeni çıktığım gece uyuyamadım haliyle paso uyduğumdan. Geziyorum koridorlarda geceleyin. Hemşirelerin odasına gittim. CD kutusunu açamıyorlardı. Verin verin diyerek iki taraftan tutup kapağı açtım. Çok şaşırmışlardı açışıma armutlar. Küçük dilimin çok şiştiğini ve yara olduğunu söyledim. Birde rüya gördüm dedim, böyle boğazıma bir şey sokmaya çalışıyorlar ben direniyorum diyerek anlattım. Kabustur falan demişlerdi o zaman. Sonradan ameliyatında olan hemşireye de sorunca “aaa sen ameliyatta boğazına boruyu taktırmamıştın uyanmıştım seni tekrar uyuttular” demişti. Bu hengamede benim küçük dilde baya hasarlanmış tabii. O zamanlardan gelir bu dik başlılığım galiba heh heh

Yine hastanede kel olan astsubay inanılmaz kafa açardı abi öyle böyle değil. Kimse muhabbet etmezdi çünkü hep bu konuşurdu. Birde boğazı ameliyatlı amca sabah/gece sürekli balgam tükürürdü yazık adam ya bizi de uyutmazdı. Dipte bir oda da başka birisi vardı. Boğaz kanseri olduğundan boğazını almışlar. Midesine ilaç verirler tükürüğünü de makinayla alırlardı boğazının ortasındaki bir delikle. Allah sabır versin hastalara

Doktorlara habire takım elbiseli abiler gelirdi. Sonradan mümessil olduklarını öğrendiğim bu abiler bardak, kitap, ayakkabı, pantalon vs. getirirlerdi doktorlara. Bu ne ayak ulan demiştim taaa o zamanlar. Doktorlara demleme çayı ben yapardım yine. O zamanlar genç bir doktor olan kişiyle 15 yıl falan sonra yine hastanede karşılaştım. Yanında yine zamanında genç olan hemşireyi tanıdım. Anlattım böyle böyle çay yapardım falan yok karıştırıyorsun dediler. O zamanki hocalarının adını, odalarının yerlerini, eski yerleri ve kendisinin ilk dönemini anlatınca inandı. Şimdi KBB de kendisi bölüm başkanı olmuş, hemşirede baş hemşire olmuş. Şaşırdı tabi 🙂

Hastanenin arkası çöplüktü. Bildiğiniz hastane atıkları, diğer çöpler atılırdı bunu da hatırlıyorum. Pis herifler habire birşeyler atarlardı. Garibime giderdi hastanenin arkasının çöp olması.

Kolu kopan üsteğmenle ordu evine gittiğimizde “ben bir tıraşa gideyim” deyip ayaklandı. Bende peşinden tabi. Tıraş olurken askere “makinayla al işte kısacık” dedi. Asker makinayla keserken birden geri çekilip “komutanım vallahi ben bir şey yapmadım ben kesmedim” deyip donakaldı. Üsteğmen baktı askere “ne kesmesi olm birşey yok o yara izi sen devam et” dedi. Merak ettim ne yarası lan falan diye. Kafasının tam ortasında boydan boya bir çizik vardı. Daha doğrusu bir kulağından diğer kulağına kadar bir yara izi. Sonradan yüzündeki şarapnel parçalarını temizlemek için yüz derisini kaldırdıklarını ve buraları bile temizlediklerini anlatmıştı.

Odada kaldığımız yüzbaşı dedim ya şarkıcıydı. Ankara’da ki bütün pavyonları bilir, karıları tanırdı. İnanılmaz muhabbeti vardı yalnız. Çok gülerdik anılarına. Anlattığı bir anısı vardı;”Hatunun eve gitmişim banyo yaptık tabii. Sonra odaya geçtik ben yatağa oturdum sarıldım bunun karnına öpüşüyoruz falan…tak kapı sesi gelemesin mi. Kim ulan falan derken hatunun anne babası gelmesin mi. Hemen tabi ayrıldık ayağa kalktık merhaba falan. Nasılsınız konuşuyoruz içeri geçtik ne görelim bizim terlikler ayağımızda değil iyimi. Benim terliklerin araları açık iki yanda, hatunun terlikler birleşik karşıdan onların arasında anladılar tabi…” 🙂 Tarzı çok iyi muhabbeti ölçülü bir adamdı. Yine odamızda bir generalin oğlu kalırdı. Gece gelmez okula da gitmezdi sanırım. Çünkü habire pavyonlardaydı eleman. Orada tanıştığı kızları anlatırdı. Ordu evi parasını vermez, alkollü ordu evine gelir vs. sorunlu bir herifti anlayacağınız. Gece erken gelip benim kasıklarım ağrıyor deyince yüzbaşı “oğlum gir banyoya bir rahatlat kendini şşşt anladın mı ondandır o” diye nasihatini hatırlıyorum 🙂

Lan ne günlerdi be. Bu anıları özel diye yazmayayım dedim ama yazayım ne olacak. Hepsine selamlar tekrar…

Uzatılan El Sıkılır

“Sık olm elimi korkma” demişti üsteğmen. Ama ben çekiniyordum yani, şimdi sıkıcaz elimiz gidicek falan. O bişey değilde gözümle görmüştüm adam eliyle sıkışta porselen bardağı kırıvermişti. Korktuğumu anlamıştı elbette gaz veriyordu “lan ne korkak adammışsın sıksana lan korkma, olmadı sende bir tane yaptırırsın ehehe”. Artık bende alınca gazı birazda korkak görünmeyeyim diye uzattım elimi. Ama böyle ha çekicem gibi parmak ucumla tutuyorum yani. “olm adam gibi sıksana elimi ya şöyle erkek gibi tut tam kavra” deyince “ehhhh tamam ya” diyerek kavradım. Parmakları birden sıkıştırmaya başladı avucumu “aha gitti elim” diye düşünürken yavaşladı yavaşladı ve tam kavrar bir şekilde sıkması durdu. Üsteğmen omuzunu oynatarak kolunu yukarı aşağıya tokalaşır gibi sallamaya çalışıyor ama olmuyordu. “Buna çalışmak lazım birazcık daha ya” dedi. Elimi sıkan kuvvetli el gevşedi. Üsteğmen, kendini çok kastığından sanırım yorulmuş olmalıydı. Omuzundaki kayışı gevşetti, sağ eliyle sol kolunu yerinden çıkartıp yatağın üstüne bıraktı. Kolay değil tabi, protez koluyla ilk kez başarılı bir tokalaşma gerçekleştirmişti ve bunun ile gurur duyuyordu.

Sıcak yaz ayında Ankara Kızılay yolunda yürüyoruz babam ile. Dün gece hiç uyumadım metro inşaatı sebebiyle. Artık 90 ların başında AKP olmadığına göre demek ki o zamanlarda birileri metro inşaatına başlamış Kızılay’da. Emek otobüsüyle ameliyat olacağım Gülhane Hastanesine gidiyoruz. Doktorlar ameliyatın hemen olmasını istiyorlar ama yatıştan sonra beklemeye geçiyoruz anasını satayım. Bir iki ay falan yatıyorum. Yaz günü canımda sıkılıyor tabi. Bir akşam doktorun birisi gelip yarın ameliyata hazır olmam gerektiğini söylüyor. Ulan insan hemen söyler mi küçük çocuğa. Babama bir şekilde haber verip sabah ile beraber giriyorum ameliyata. En zor an sanırım sedyede bıyıklı taşıyıcı abiyle gittiğimiz dönem. Millet siz giderken bakıyor sürekli gözlerinize. Ameliyathane soğuk yani girince ürperiyorsun. Kıçında don bile olmadığından daha bir ürperiyorsun. Girdiğimde içeride 20’ye yakın doktor görüyorum. Sonradan öğreniyorum ki benim ameliyat ders niteliğinde olmuş aslında. Yeni öğrenciler falan var neyse serum bağlıyorlar, doktoru görüyorum başımda. Şimdi ona kadar say diyor ve veriyor gazı. Bildiğiniz naneli bir gaz bir iki… diyerek uyuyorum. Uyanışım sancılı birazcık ama çok uykum var. Arada görüyorum birilerini sonra uyumaya devam. Küçük dilim yara almış iltihap toplamış damağıma değiyor. Yutkunduğumda küçük dilim arkaya gidip inanılmaz acı veriyor bunu çok iyi hatırlıyorum. Sonradan öğreniyorum ki boğaza rahat nefes alınması için hortum sokarlarmış. Olabilirmiş yani, geçermiş.

15 gün falan sonra artık baya iyiyim diyebilirim. Kulaktaki bandajı çıkarttılar. Ameliyatın ayrıntılarıyla meşgulüm bu arada. 6-7 saat sürdü. Kulağın için bandajla dolu olduğundan üç dört güne içini boşaltacaklarmış. Zor yani işim öyle diyor hemşireler. Bandaj kaldırılıp kulağın içini boşaltırken artık acıdan ağlıyorum. Doktor hak veriyor, ağla diyor baya acırmış. Sonradan alışıyorum ama acısı aynı olsa da. İşte ben hemşireler ile sinemaydı, doktorlar ile çaydı muhabbet ederken getirdiler üsteğmeni. Yalan söylemiyim sanırım üsteğmendi çünkü babama komutanım diyordu. Sessizce getirip subay odasına aldılar.

Bizim odada astsubay ve siviller vardı. 6-7 kişi oluyordu. Kafasını kazıtan bir astsubay ile boğazında sorun olan bir adamı hatırlıyorum. Subay oda tek kişilikti. Kendisine ait bir televizyonu banyosu vardı ayrıca. Bizim televizyon çalışmadığı için onun odasındaki televizyona geçerken böyle kaçamak bakardım. Ama çok suratsızdı üsteğmen. Geleli bir hafta olmuş kimseyle konuşmamıştı. Doktorlara hemşirelere bağırır, odasından kovardı. Beni de odasına gitmemem için uyarmışlardı.

İşte benim tampon değiştirirken ağlamalarıma çıkmıştı ilk sekerek. Pansuman odası hemen yan odadaydı çünkü. Akşamında yemek dağıtılırken subay yemeklerinden fazla var mı dedim yemekçi amcaya. Subay yemekleri diğer herkese dağıtılan ile beraber ek olarak bir et yemeğini içeriyordu onuda yeni görmüştüm. Rosto vardı mesela ek olarak. Çocuğuz dayı canımız çekti. Yemekçi amca çocuk mocuk dinlemeden yok deyip kapattı tencereyi. O zaman kızmıştım ona gerçi ne yapsın verse yetmezse sonradan al başına belayı. Odadakiler “gel boşver” diyerek beni odaya çağırırlarken üsteğmen içeriden bağırdı “gel istersen benim yemeği yiyebilirsin”. Odadaki astsubaya ve sivillere baktım yine yanımdaki yemekçi amca ve yanındaki hemşireye. Hepsi “gitme” diyerek kafa sallıyorlardı. İçeriden ses “gelsene istersen ye ben yemiyeceğim” diye ses geldi. Herkes gitme dese de küçük adımlar ile girdim odaya. Kafayı uzattım yatağına doğru. İlk defa tam anlamıyla görecektim üsteğmeni.

Kafasında saç yerine tüyle vardı diyebilirim. Yüzünün neredeyse her yeri yara içerisinde ve dikişliydi. Ağzının kenarları bıçakla kesilmiş gibiydi sanki. Burnunun yarısı yoktu neredeyse, kaşları da yoktu. Sakalının olması gereken yerde yaradan, dikişten ve façadan başka arada çıkan sakalda vardı. Kulağının bir tanesi tam, diğeri de yarımdı. Bunlar dışında 1,80 boylarındaydı sanırım babama yakındı, kalıplı kuvvetli bir adamdı üsteğmen. Yine gözden kaçmayacak şekilde sol kolu da omuzdan aşağıya yoktu. Daha doğrusu dirsekten bir karış yukarısından kesikti. Sağ elinde çatalıyla yemeğini acemice yiyordu. Solaktı üsteğmen ve hayatında ilk defa sağ eliyle bir şeyler yapmaya çalışıyordu sanırım. Bana bakmadan “alabilirsin rostoyu” dedi. Yarı peltek konuşuyordu. Peltek değildi ama üsteğmen sadece dişleri yoktu ağzında hemsi dökülmüştü çünkü. Rostoyu alıp bir şey demeden odaya doğru topuk yaptım. Herkes bana bakarak beni yadırgadığını belli ediyordu olmaz dercesine. Rostoyu zar zor yedim onu hatırlıyorum…

Ertesi akşam yine yahni tarzı bir yemek ile subaya takviyeye geldi yemekçi amca. Yemeğimi alıp dönerken odama karşı odadan üsteğmen yine “istersen yahniyi alabilirsin” dedi. Bende elimde tepsi yine odasına doğru gittim. Bana ilk defa bakıp “burada ye istersen” dedi. “Tamam” deyip yemeğimi yemeye başladım oradaki masada. Arada bir ona bakıyordum, oda bana bakıyordu. Yemeği bitirdikten sonra eliyle çatalını bırakıp yahniyi benim masaya koydu. Orada tanıştık üsteğmenle. Adını ne yazık ki hatırlamıyorum. “Arada televizyon izlemek istersen gelebilirsin” dedi. Teşekkür edip odama gittim.

Ertesi gün odasına gittim. Televizyonu açıp izlemeye başladık. Doktor gelince beni görüp sevinmişti. Üsteğmene sorular falan sordu. Kızmıştı üsteğmen yine ama ben anlamadım neden kızdığını. Beni de çıkaracaklardı ki odadan kalmamı istedi. Valla televizyonda var bende seve seve kaldım odada. Sanırım konuşabileceği birilerini arıyordu üsteğmen. Benimle ilgili sorular sordu işte. Okulun ilk dönemini kaçırıyordum. Derslerimde geri kalmamamı söyledi. İyi bir öğrenciydim sıkıntı olmayacağını söyledim. Zaten devam ettiğim dönemde takdir alırım dedim. Benim ile ilgili soruları bittikten sonra ben başladım sormaya bu sefer. Kulak zarları patladığından KBB’ye gelmiş. Onları taktırıp başka bölüme gidecekmiş. Derken babamda beni ziyarete geldi. Tanıştılar babamda subay olduğundan geçmiş olsun faslıyla odaya oturduk. Babam sormaya çekiniyordu, doktorlarda sinirinden bahsetmiştir mutlaka. Ama ben çocuk olduğumdan korkmadan sorularımı soruyordum. Zaten çok meraklı birisi olduğumdan herkesi bunaltırdım. Babam “oğlum tamam boş ver” falan diyerek sorularımı durdurmaya çalışsa da üsteğmen de yaşadığı şeyleri anlatmak istiyordu belkide.

Jandarma komando olan üsteğmenimiz başarılı bir askerdi. O kısımları hatırlamıyorum. Bir gün jip ile yolda giderken yolda mayın bulan bir ekip ile karşılaşıyorlar. Etrafını çevirip bomba imha uzmanlarını bekliyormuş ekipte. Üsteğmen bomba imhadan anlıyor. Gençlik mi, heyecan mı, aptallık mı bilemiyor ama bombayı ekibi beklemeden korunmasız olarak imha etmeye karar veriyor. Başlıyor çalışmaya. İşte bu imha için çalışırken birden mayın patlayıveriyor. İmha sırasında patladığından sol kolu kopuyor ve yüzü şarapnel parçalarıyla doluyor üsteğmenin. Gaziantep’e götürüyorlar, nişanlısına sanırım ve ailesine “ölüyor gelin son kez görün” diyorlar. Buradan da hızla beraber Ankara’ya getiriliyor helikopter ile. Geldiğinde vücudun ön kısmı yanıyor yüzüyle beraber. Şarapnel parçaları sebebiyle yüzü parçalanıyor. Burnu ve kulağının bir kısmı kopuyor, kaşları saçları yanıyor. Gözleri hasar görüyor, kulak zarları patlıyor ve dişleri dökülüyor. “Yaşadığı için çok şanslısın” deyince babam susuyor üsteğmen. Uzun süredir buradaymış. Yanık, yüz cerrahisi, ortapedi, diş, fizik tedavi vs. derken en sonunda buraya gelmiş. Buradan diş için diş polinikliğine oradan da takma kolu için ortapediye gideceğini söylüyor. Bıkkın görünüyor gerçekten. Çocukken anlayamadığım ama şimdi büyük bir kariyerde yol alırken belkide atıl bir sakat gibi kendini gördüğünü çok daha iyi anlıyorum sanırım. Yaşamak çoğu kişi için çok iyi bir şeyken, üsteğmenin ölmeyi yeğlediğini onunla sonradan çok kez arkadaşlık yaparak bir nevi öğrenecektim.

Üsteğmen hastanede bu sebeple tedaviyi reddediyordu bazen. Doktorlara, hemşirelere, yemekçiye kediye köpeğe hırslanır kızardı. Bir tek bana ve babama kızmazdı. Beni sevmişti sanırım, babamda bacağından sakat olduğundan o dönemde görevdeyken ona da saygı duyuyor dinliyordu. Genelde akıl verenlere “başınıza gelmedi anlayamazsınız” tarzında tepkiler verdiği için bu şekilde gideri bizim pedere yapamıyordu, çünkü onun başına gelmişti zaten benzer şekilde. Farkı elbette pederin bacağı kesilmemiş, onun ise kolu kesilmişti yani. İşte üsteğmen buna sürekli takılıyordu. Koluna ve yüzüne. Nişanlısından ayrılmıştı sanırım geçtim ailesinden kimseyle görüşmek istemiyordu ve kabul etmiyordu yanına. Bir kişi göremedim ailesinden yarım sene beraber gezdiğimiz halde.

Doktorlar bu diyaloğun iyi olduğunu söylüyor babamla beni de bu sefer muhabbet için teşvik ediyordu. Zaten bu zor durumdaki genç üsteğmene babamda seve seve yardım ediyordu. Ya zaten konuşuyorduk başka bir şey yoktu. Hal böyle olunca günden güne üsteğmen gülümsemeye başladı az az. Doktorlar burada muhabbetin iyi olduğunu görünce diş doktorlarını ve yine ortapedi doktorlarını buraya getirterek odasını değiştirmediler. Dişlerinin kalıbı alındı ve yine kolunun da. 1 ay falan sonra dişleri gelmişti. Ama alışmakta zorlanıyordu elbette. İlk zamanlar fırlatıp atarken zamanla takmaya başladı dişlerini. Artık iyice muhabbeti ilerletmiştim ben. Beraber tavla, kağıt oynuyorduk. Pokeri ondan öğrendim gerçi hiç parayla oynamadım ama öğrendim yani. Dışarıya hiç çıkmazdı diyebilirim. Ona gazete falan alırdım. Bana para verir börek çörek meyve suyu siparişlerini de ben alırdım.

Böyle böyle günler geçerken üsteğmenin protez kolu geldi. Üsteğmen yine çöküverdi kol gelince. Yine bağırtılar çağırtılar oluyordu odasında doktorlar ile. Kolu fırlatıyor atıyordu. Sonra takmaya çalışıyor sonra yine fırlatıp atıyordu. 3-4 gün sonra sabahleyin kolunu takmış bardak tutmaya çalışıyordu. Kolunu içerdeki duyargalara ileri geri yaptırdığından kuvvetli bir motor elini sıkıp gevşetiyordu. Seramik bardağı tutmaya çalışmış ama çok sıktığından patlatmıştı. Sonra tabi çıkartmıştı kolundan. Omuzunda da yara yapmıştı birazcık. E yavaş yavaş oturacaktı makine. Böyle git gel moral vere vere kolu kullanmaya başladı üsteğmen. İşte yanına çağırıp elimi sıktığı günle beraber kolun hakimiyetini almaya başladı.

Çatalı tutuyor batırıp biraz zorlasa da yutuyordu lokmasını. Dişlerine de alışmıştı. Kulaklarını da hallettikten sonra yeni gibi olmuştu ya adam 🙂 “Her yerin bu yaşta estetikli abi” deyip takılırdım. Uzun hastane günlerinden sonra beni nihayet taburcu etmeye karar verdiler. Üsteğmenin de morali bozuldu tabi. Doktorlar ile konuşup onuda taburcu etmeye ikna ettiler. Ordu evinde bizim ile beraber aynı odada kalacak ve kontrole gelecekti. Yine benim ile gezsin diyerek taburcu ettiler.

Ordu evinde ben, babam, üsteğmen ile beraber birde şarkıcı bir yüzbaşı kalıyordu. Adam akşamları gazinolarda şarkı söylemeye gider, her dansözü, kadın şarkıcıyı tanırdı. İşi işti yani çapkındı da. Çok muhabbet bir adamdı gerçekten anılarıyla bizi çok güldürürdü. Akşamları Ankara’da sinemaya giderdik üsteğmenle. Bütün filmlere gittik sanırım beraber o dönemde vizyondaki.

Lakin hala ailesiyle görüşmüyordu ama şarkıcı yüzbaşıyla babam ikna etmişlerdi kendisini. Ve bir gün kış akşamında ordu evinde bekleyen taksiye binerek ailesiyle görüşmeye gitti. Ona sarıldım iyi adamdı üsteğmen. Tedirgindi giderken arabayla el salladı bana. Kendisini bir daha görmedim. Ailesiyle barışmış ve yaşamaya başladığını öğrendim ama. Umarım iyidir. Belki bir gün bu yazıyı okur ise zor ama hatırlar o günlerimizi.

Diyeceğim gazilere savaşı, askerliği belki desteklemesekte sahip çıkalım yardım edelim. Komşunuz tanıdığınız var ise bir hal hatır soralım arada bir yani bir şey kaybetmeyiz. Çünkü bu insanlar sadece uzuvlarını değil, bu sebeplerden dolayı belki ailelerini, sevdiklerini de kaybedebiliyorlar. Devletimiz çok sahip çıkamıyor bu anlamda belkide yani ben öyle düşünüyorum. Çocukluğumda tanıştığım ve dost olduğum bu üsteğmen biraz doktorların, biraz belki babamın ve benim sayemde hayaya tutundu. Hepsi bu kadar şanlı değil hayatta..

Bayram!!

Ya aslında bir Mumcu yazısı daha ekleyip biraz daha güzel bir analize girmek istiyordum ama dün yaşananlardan sonra onu sonraya atmaya karar verdim. Herkesin bildiği gibi, gerçi herkesin bildiği de yok ama dün cumhuriyet bayramının 89. yıl dönümü kutlandı daha doğrusu kutlanmaya çalışıldı belki de.

Açıkçası çok sinirliyim şu anda. Olayların bitiminden itibaren yorumları, açıklamaları dinledim ve okudum. Olayın siyasetine hani çok girmek istemesekte giriyoruz yani ucundan. Muhalefet; olaylarda çoğu bu tip laikti, cumhuriyetti tarzı kutlamalardaki fırsatı değerlendirip tam kadro yerini alırken, iktidar; her zaman ki gibi kutlamaların ne anlama geldiğini sanırım bilmediklerinden bunlara katılmayıp “efendim bayram hepimizin bayramı, cumhuriyet hepimizin cumhuriyeti ama işte provekatif helölö” tarzı açıklamalar ile bizi daha doğrusu hem bizi hem kendilerini kandırdıklarını zannediyorlar.

İlk önce çuvaldızın iğnesini cumhuriyet ve bu tarz bayramları kendi tekeline almaya çalışan muhalefete batıralım. Yapmayın beyler, etmeyin böyle. Geçmiş yakın tarihimize bu tip tekelleştirme hareketleri hep tekelleştirilen şeylere zarar verdi. Dönüp bakalım isterseniz; milliyetçilik, dindarlık, laiklik, cumhuriyetçilik, müslümanlık, dinsizlik, mezhepcilik vb soyut veya herkesin birden fazla sahip olacağı değerler tekelleşti siyaseten. Bu manalar emeller doğrultusunda kullanıldığı için ilk önce yıprandı, sonra zarar büyüdü ve anlamları kaybolmaya başladı. İnsnalar anlamsız bir bilinçaltıyla bu değerlerden çevresi, partisi, görüşleri yüzünden uzak durdu ve sanki doğal birşeymiş gibi değiştirilemez doğru olarak kabul etti.

Mesela muhalefet partisi laikçiliği esir etti son yıllarda kendine, cumhuriyeti de benzer şekilde. Birileri milliyetçiliği esir etti, birileri müslümanlığı esir etti. Bırakın bu ayakları artık, bırakalım bu tip eylemsel şeyleri. Belki bu bayramda çok olmadı ama çoğunda oluyor. Ve bayraklarıyla sokaklara çıkamıyor hükümet yandaşları mesela. Kafalarında farklı bir düzen olabilir ama bu başka bir şey be kardeşim. Bayramını kutlayamıyor adam partisinden dolayı iyimi! Çünkü provakatörler aşağıda, çünkü anarşistler sokakta efendim olmaz. Muhalefet bayramı yıpratıyor, laikliği sakız ediyor ve değerini düşürüyor. Atatürkü ise sağolsunlar bütün siyasi partiler tarafından defnedeleli çok oldu.

Bunlara ilerde değineceğim için derinleştirmiyorum. Ne anlatmak istediğimi belki yazılarımı okudukça anlayacaktır arkadaşlarımız.

Gelelim iktidar komedisine. Her kutlamayı “efendim bizimde bilmem neyimiz ama işte provakatörler” diyerek geçiştirmek artık inandırıcı gelimiyor bize. Gerçi iktidarın inandırıcılığını yitireli çok oldu ama olsun yani gelmiyor. Gerçekten de garip bir şekilde hala geçmişle alıp verme sorunu var. Muhalefetin bu çıkışlarını da bahane edip garip saçma olaylara sebebiyet veriyorlar. Yönetim beceriksizlikleri ise son yaşanan bu bayram ile had safhaya ulaştı.

 

Yukarıdaki resimde gördüğünüz ve anladığınız bir şey var. Büyük bir provakasyonun direğinden dönüldüğüdür. Bu kadar insanın karşında polis çıkartılmaz. Yani çıkartılır tabii ki ama bu olay ülkenin cumhuriyet bayramıysa, ellerinde Atatürk ve türk bayrağı var ise insanların yaptığınız geri teper. Ve televizyondan pişmiş kelle gibi “provakatörler/teröristler” laflarıyla zaten dolmuş insanlara birde su sıkarsanız, olmadı bunlar saldırmıyorlar dur bir de biber gazı atalım derseniz eeeee….

Açık söyleyeyim ben orada olsaydım kesin elimde ne var ise atardım polise, saldırırdım yani. Bunun eğitimi, bunun efendiliği olmaz. “ama hani sağduyu” olmaz. Kalem sallanacaksa yazarız, tartışılacaksa buyrun fikirlerimiz burada gelin konuşalım. Ama sen bana biber gazı su sıkacaksan ve sonra “ben devletin polisiyim” diyeceksen orada duracaksın arkadaşım. Hiç kimse veya kurum; yollarda bayramı kutlamaya giden otobüsleri bu sebeple durduramaz, arayamaz, kimlik soramaz. Atatürk ve türk bayraklı arabalar durdurulup “nereye gidiyorsunuz” denmez. Siz kimden emir alıyorsunuz a benim polis arkadaşlarım askerlerim? O üstünüze giydiğiniz üniformaları yırtıp atın lütfen. Adaleti sağlamak ile görevlendirilen siz topu “emirler böyle” diyerek sağa sola da atmamalı. Hadi diyelim geçtik sizde zurnanın son deliğisiniz size bu emri kim verir? Nasıl bir organizasyondur bu?

Hemen iktidar tarzı suçu “ankara valisinin işgüzarlığına” atsada olayın boyutu bunun ile açıklanamaz. Amasyadan kalkan otobüsü “sağlık sigortanız yok, yola çıkamazsınız” diyerek durduran polisi, Samsundan yola çıkan atatürk ve türk bayrağı olan taksiyi “kar lastiğiniz yok” diyerek durduran jandarmayı Ankara valisi mi organize etti?

İktidarın dikkat etmediği şey, resimde 20 bin kişinin içendeki polislerin linç edilebileceğidir. Bu ihtimali nasıl düşünmezler. Halkın gözü dönüp saldırsa orada polis kalır mı acaba? Böyle bir olayın sorumlusu olarak muhalefet ve iktidar oturup karşılıklı çay mı içecekler?

Gerçekten inanılmaz bir ülkeyiz. Bir yandan demokrasi olarak, insan hakları olarak alacağımız çok yol varken, diğer yandan ise gerçekten bir iç çatışma ortamlarına karşı hoşgörülüyüz. Nereye kadar devam eder bu bilemiyorum ama ilerisi hiç iyi ışıklar vermiyor. “Cumhuriyetin bekçisi” kalabalığı kaba kuvvetle bastırılmadan yok olamayacakmış gibi. Dönüşümler ve devrimler yavaş yavaş yok edilir belki ama bir yerden kırılır ve işte o zaman neler olur bilemiyorum ben.

Bir hopa olayı yaşandı zaten, ikincisi bence budur. Ve yine görünen bir şey var ise, iktidarı kaybedeceği gün vay iktidarın yandaşına… Çünkü muhalefet hiçte demokratik bir çözüm reçetesiyle geleceğe ışık tutmuyor bu açık. Buda farklı bir tartışma konusu olacaktır bizim için..