Modern Fransa Tarihi – IV

Bir önceki yazıya buradan

İkinci Fransa Cumhuriyeti 1848-1852

Kralın baskısı ve adil olmayan davranışları sonucu yapılan geniş çaplı 1848 Devrimleri Fransa kralının sonunu getirmişti. Artık halk bir cumhurbaşkanı seçebilecek, parlamentoda temsil edilebilecekti. Fransız vatandaşı olan erkekler oy bile kullanabilecekti daha ne olsun.

Fransa tarihine “İkinci Fransa Cumuriyeti” olarak geçen bu dönem için ilk olarak cumhurbaşkanı seçildi. Halk tam adı Charles Louis Napoléon Bonaparte‘ı yani büyük imparator Napolyon Bonaparte’nin yeğeni olan III.Napolyon‘u cumhurbaşkanı seçti. Halk ilk defa bütün erkekler ile beraber oy kullandı ve parlamento kuruldu. Yeni bir anayasa kabul oluşturuldu ve kabul edildi. İnsanlar sevinçle “Ne güzel lan bizim seçtiğimiz adamlar ülkeyi yönetiyor eheheh” diye seviniyordu.

III.Napolyon ise devrim hareketleri başlamasından sonra kafasında planı oluşturup hemen bir parti kuracaktı. Bonaparte partisi temmuz seçimlerinde başarılı olmasına rağmen daha fazlasını umduğundan eylül ayındaki ikinci seçimlere kadar çalışmalar yapıyor. Amcasının ismini sürekli ön plana getirerek “Büyük Fransa” temalı parti sloganlarını sürekli tekrarlıyor. Fakirlerin borcunu sileceğini, yardım edeceğini, eşitlik getireceğini dile getiriyor. Artık eski “Büyük Fransa” tekrar yeni cumhuriyet ile atılım yapacağını falan işte bildiğimiz tırıvırılar falan. Yalnız bu adam anasının gözü tabi gidip kilise ile de arka taraftan irtibata geçiyor. Onlara bütçe vereceğini artık eski zulüm günlerinin bittiğini, demokratik yapıyı hızlandıracağını anlatıyor. Onlardan da destek alıyor. Bildiğin demokrasi aşığı adam.

France-1852-A-5-Francs-Silver-Coin.jpg

Sonuçta seçimi %73 gibi akıl almaz bir oy oranıyla kazanıyor abimiz (seçmen sayısı 7,5 milyon ki yaklaşık neredeyse 6 milyona yakın oy almış). Cumhurbaşkanı olunca hemen ordu ve yönetim kademelerine kendi adamlarını getiriyor. Bürokraside kadrolarını oluşturmak için çalışmalara başlıyor. İktidarı süresince bürokrasiyi hızla ele geçiren III.Napolyon 4 yılın sonunda bir sorunla karşılaşıyor. Her diktatör adayının yaşadığı zorluklar efendim. Sııntı şu; cumhurbaşkanı 4 yılda bir değiştirilmeli!

“400’ü verin bu iş çözülsün” diye ortalarda dolaşıyor mu onu bilemiyoruz elbette. Fakat anayasayı değiştirmek için meslisin 3/4’ünün desteği gerekiyor ama olmuyor daha doğrusu meclis sonucun cumhuriyet aleyhine gelişeceğini tahmin ettiğinden bunu istemiyor.

Demokratik diktatörümüz III.Napolyon baktı olmuyor yerleştirdiği adamlarla yapıyor darbeyi. Cumhuriyetçiler bunun ile mücadele etsede kazanamıyorlar. Çünkü polis ve askeri kuvvetleri kendi adamlarıyla doldurmuş durumda. Bildiğin “hayır seni istemiyoruz” diyenin karşısına devletin polisi/askeri silahla karşı duruyor.

Yasama meclisini dağıtıp herkesi sindiriyor. Hızla referandum yaparak baskıyla girdiği seçimlere 2 Aralık 1852 yılında kendisini imparator ilan ediyor (Hayırlı olsun). Aslında işçi ve köy sınıfının seçimlerle bazı hakları ele geçirmesi sebebiyle burjuva sınıfı (patronlar diyelim) özgür parlamentoyu istemiyorlardı zaten. Bu sebeple imparatorluğa dönüşü olumlu karşılamışlardı. Böylece ikinci imparatorluk dönemi başlıyor efendim. Demokrasi, özgürlük falan derken bir baktılar ki seçimle diktatör çıkıverdi.

İkinci İmparatorluk 1852

Ne diyorduk? Mal gibi gidip diktatörü seçersen olacağı budur diyorduk. Halkı “özgürlük getireceğim” diye kandıran ve kadrolaşarak diktatörlük kuran III.Napolyon muhalefeti sert bir şekilde sindirmeye başladı.

Yaklaşık 1860 yılına kadar sert bir polis devlet yönetimi kuran III.Napolyon bu tarihten sonra halk tepkisinden de çekindiğinden biraz daha yumuşak bir yönetim anlayışına geçti. İşçilere bazı dernekler kurdurttu. Fakir köylülere yardım ederek yanına çekmeye çalıştı. Ekmek fiyatını özellikle çok düşük tutarak alt kısım tepkileri azaltmayı hedefledi. Ülkenin kodamanları bu lidere sarılmışlardı çünkü sosyalizm tehlikesine karşı bu baskıcı imparator çok daha iyiydi. Bir nevi halkı sömürerek fakirleştirmek ve sonra yardım ederek “ben sizin yanınızdayım” imajı verme planı üstüne kurduğu iktidarı uzun yıllar devam edecekti.

Bapaume-tableau-Faidherbe.jpg

Neyse çok uzatmayayım. Yurt dışında da ona buna çatan III.Napolyon Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti’ne yardım etti. Avusturya ile falan savaştı. Lakin yolun sonu 1870 yılında gözüktü. Bu yıllar öncesinde fakir kesimi yanına almak için bazı girişimleri abarttığndan burjuva sınıfı ile arası açılmıştı zaten. Üstüne Prusya ile girdiği salak saçma mücadelede de büyük devlet adamı Bismark ile çatışmıştır (şimdiki Almanya’nın temeli diyelim zaten sanırım ilk başbakanıdır). Onlarla hesaplamadan “Siz kimsiniz lan benim imparator” diyerek girdiği savaşta sanayi lokomotifi olan Almanlara çok ağır yenilince Fransa ele geçirilmiştir. Ele geçirilen III.Napolyon tahttan indirildi. Yine savaş sırasında iktidarın Fransa içlerinde isyanlar ile mücadele ettiğini de anlatmak gerekiyor.

Sonunda tekrar Cumhuriyet ilan edilmiş ve adına “Üçüncü Fransa Cumhuriyeti” denmiştir. Lakin Fransa seçimle gelip cumhuriyeti yıkan adamın yüzünden yıllarca baskı görmüş, sebepsiz dış politikada sağa sola çatarak yine sebepsiz bir şekilde Bismark ile savaşmış ve ağır mağlubiyet ile Fransa’yı işgal ettirmiştir.

Ne diyelim gte giren şemsiye açılmazmış arkadaşlar. Devam edeceğiz.

Sonraki yazıya buradan

Yakın Siyasi Tarih – III

Bir önceki yazı burada…

16) Mecliste yerel diller kabul edildi. Araplar anadilde eğitim istiyorlardı mesela. Arap bölgesinde ana dil Arapça yapıldı (yerel dil isteyenler için bu tarihsel gelişmeler ve dağılma sebebi örnek teşkil edebilir). Bir bilgi verelim. Fransa devriminden çok öncesinde bile araplar Osmanlıyı ve yönetimini istemiyorlardı. Her fırsatta ayaklanmışlar, en zor anlarında arkadan saldırmışlar hatta bağımsızlıkları için haçlılar ile görüşmeler bile yapmışlardır. Osmanlı dağılma sürecinde de zaten “yıllarca beraberiz kanka ayrılmayalım” demeleri beklenemezdi. Zaten dünya savaşında çoğu arap bölgesi cihada uymayacak ve İngiliz/Fransız askerleriyle beraber Osmanlı devletine baş kaldıracaktır. Peki bu ihanet midir? Bana göre Araplar yüzyıllardır kendilerini yöneten, halifeliği çalan, vergi koyan yaşantılarında istemedikleri bir unsur. Daha doğrusu özgürlük isteği ihanet olarak algılanmamalı. Tabi Osmanlı rüyasına yatan arkadaşlar bunu anlayamıyor veya tam tersi arap düşmanları. Arapların istediği özgürlüktür buda son derece doğaldır.

17) İttihatçıların düşüncesi İslamcılık akımına doğru yönelmeye başladı çünkü batıcılık taraftarları harici bahaneler ile sağa sola sürgün edildi. Daha önceki yazıda söylediğim gibi Mustafa KEMAL dahildir çünkü batıcıdır. Bu düşünceyle bir Türk-Arap toplumu hayali vardı bir nevi ümmetçilik. Dikkat ederseniz ittihatın beceriksizlikleri Mustafa KEMAL’e atılır. Halbuki bu yıllarda sivrilen Enver paşa onu batıcı olduğu için sürmüştü.

enverpasa
Enver Paşa

18) Yaşlı paşalar ve bir çok asker ki 1100 kişi ordudan emekliye ayrıldı (bazıları bu tasfiyeye dahildir)

19) I.Dünya Savaş’ı gelince Almanya ile gizlice ittifak anlaşması yapıldı. 2 Ağustos 1914 yılında ki anlaşmaya Sait Halim, Talat Paşa, Enver Paşa ve meclis başkanı Halil imza attı (işte bu türk/arap ümmetçilerin başları bunlardır)

20) Elbette diğer ittihatçılardan bunlar kaçmaz hacı bu olay ortaya çıkınca büyük tepki çekti. İtilaf devletleriyle görüşme yapılması kararlaştırıldı. İtilaf devletleriyse zaten yakın gelecekte çok kolay ele geçirecekleri Osmanlı devletini aralarına almak istemediler. (Burada yine bir iddia vardır. İttihatçılar savaşa girdi çünkü salaklardı türü. Şöyle bir şey hakim o sıralar. Balkan yenilgisinden sonra Edirne alınmış hafif bir “geri dönüyoruz” gazı var. İkincisi bu ümmetçiler tekrar imparatorluğu kurmak istiyorlardı canı gönülden. Onları bu düşüncelerinden dolayı kötülemek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Dediğim gibi biz “vatan haini” sıfatını çok gereksiz kullanıyoruz. Bir şeyler yapmaya çalışan insanlar bunlar. İktisadi olarak batmış olan imparatorluğun bir çıkışa ihtiyacı var. Kapitülasyonlar ve gümrük anlaşmaları hükümetin sanayide atılım yapmasını ve yabancılara komple satılan şirketleri tekrar almasını engelliyor. Ve kapıda bekleyen dünya savaşında mecburen bir hamle yapılması gerekiyor. Ya Almanya tarafında yer almak ya da itilaf devletleri dediğimiz İngiltere tarafında yer almak. Fakat şöyle bir şey var. Rusya’da I.Dünya savaşı sonrası bolşevik isyanı sonucu çar devrilince imzalanan gizli anlaşmalar ortaya saçıldı. İttihatçılar İngilizler/Fransızlar ile savaşta beraber hareket etmek istemiş ama kabul edilmemişti. Osmanlıya “sen savaşa girme hacı” diyorlardı sadece. Gizli belgelerde ise İngiltere/Fransa/Rusya savaştan önce Osmanlı devletinin zaten parçalanacağını ve kapıdaki I.Dünya savaşı sonrasında kim nereyi alacak, nasıl alacak anlaştıkları ortaya çıktı. İşte kanıtla beraber o dönemin ittihatçıları bunu tahmin etmişlerdi. “Zaten ekonomik bağımsızlık yok, Almanlar yenilir ise sıra bize gelir” düşüncesiyle hareket edilmiştir. Kazanılır ise balkanlar ve arap bölgesi tekrar alınabilirdi. En kötü müslüman coğrafya alınır deniliyordu (ümmetçilik böyle bir şey işte). Bu düşüncelere hepsi sahip olmamakla beraber, batıcı fikirlere sahip kişiler sürgün edildiği ve yönetim Enver Paşa ve saz arkadaşlarında olduğu için kendileri meclise sormadan savaşa girdiler. Durum budur yani kaçınılmaz olanı yaptılar. Bunun iktisadi boyutunu ise ileride yazacağım daha iyi anlayacaksınız)

21) Savaşa yinede girilmek istendi çünkü ciddi anlamda paraları yoktu. İtilaf devletleri savaş dolayısıyla kredileri kesmişti. Edirne’nin geri alınması bir cesaret getirmiş, yeniden büyük Osmanlı İmparatorluğu hayali zihinlerde canlanmıştı yüzler gülüyordu. Millet vekilleri tekrar büyük yeni Osmanlıyı kurmanın o düşüyle birbirlerini itekleyip cimcikliyorlardı. Enver paşa Edirne’yi almıştı tekrar balkanlar neden geri alınmasındı? Hem dünyanın en büyük devletlerinden birisi olan Almanya ile beraber olunmaz ise sıranın kendilerine geçeceğini düşünüyorlardı.

22) İki Alman gemisi hükümete danışılmadan limana sığındı (resimler aşağıda). Ortalığı yatıştırmak için satın alındığı açıklandı. Yine hükümete sorulmadan karadenize açılan bu gemilerin gidişi sonrası 3 nazır bunu kabul edemeyerek istifa etmişti. Enver paşa tek başına büyük kumarı oynayacaktı

Goeben, Großer Kreuzer Stapell.: 28.3.1911 "Goeben" in der Steniawerft (vor 1917) Bosporus vor der Werkstatt rechts das desarmierte Kanonenboot "Kubanez" als Mutterschiff des Bergeverbandes
Goeben, Großer Kreuzer
Stapell.: 28.3.1911
“Goeben” in der Steniawerft (vor 1917)
Bosporus
vor der Werkstatt rechts das desarmierte Kanonenboot “Kubanez” als Mutterschiff des Bergeverbandes

23) Dikkatli okuyun buraları; İttihat hükümeti 9 eylül 1914 yılında savaşı fırsat bilerek kapütülasyonları tek taraflı kaldırıldı. İtilaf devletleri II.Abdülhamid’i yıkmada destek verdikleri ittihatçıların son zamanlardaki davranışlarına karşı ilerde yapacaklarını biliyorlardı. Kolay gaza gelen bu vatansever milliyetçilerin icabına bakılacaktı elbette. Sadece Almanya 1917 yılında bu kaldırmayı resmen kabul etmiştir

24) 11 Kasım 1914 yılında savaşa girdik ve 23 Kasım 1914 yılında ise Cihad ilan ettik

25) Aslında yazacaklarımdan bir sonuca ulaşabiliyoruz. Şöyle diyeyim; İttihat tamam kimseyi dinlemeyen ve dik kafalı yönetime sahipler fakat hareket alanları zaten çok kısıtlı durumda. Ekonomik olarak borç içinde bir devletin hükümetinden bahsediyoruz. Madeni, yolları, rayları, limanları, haberleşmesi, iktisadi yaşamı, şirketleri vs. bir çok alan zaten ya yabancıların tamamen elinde yada büyük bir kısmına sahipler. Yetişmiş nitelikli insan yok ve her şey ithal ediliyor. Savaş başlangıcıyla beraber ilk defa özgür yasalar çıkartılmaya başlanıyor mesela kapütülasyonlar kaldırılıyor hemen ekonomik bağımsızlık için. (sen şu anda hükümetini ekonomik bağımsız mı sanıyorsun bre gafil arkadaşım hey gidi)

26) Yerli şirketleşme için esnaflar teşvik ediliyor. Zaten dönem dönem bunun için çalışmalar yapıyor İttihat hükümeti. Hani söyleniyor ya hep “II.Abdülhamid han efendi hazretleri zamanında yapılan yatırımlaaaar!” diye. 1908 yılında yani II.Abdülhamid zamanında yerli şirket yüzdesi kaç biliyor musunuz? %3 (üç)

27) Yani neymiş atmayla olmuyor. Yabancı şirket sayısının fazlalığı ekonomik bağımsızlığı savaş zamanı bitirdiği için hızla yerli şirketleşme kanunları ve teşvikleri çıkartılıyor ve 1918 yılında yerli şirket yüzdesi %38 civarına getiriliyor.

28) Yazışmalar ve kayıtlarda yabancı dil kaldırılıyor ve Türkçe zorunlu hale getiriliyor. Yerli üretimin ilk etapta korunması ve teşviki, sonraki dönemde serbest piyasaya geçilmesi (devletçilik) planlanıyor.

29) Bu girişimleri dişlerini sıkarak izleyen emperyalist ülkeler hesabını soracakları günü bekliyorlardı. İyi niyetli olsalarda beceriden yoksun olan İttihat takımı ne yazık ki patlamak üzereydi. Enver paşa Sarıkamış harekatında 60 bin askeri dondurarak öldürdü. Cemal paşa ise 35 bin kişiyle Süveyş kanalını geçemeyerek geri döndü. Artık devlet içinde savunma yerlerini tekrar düşünmek ve değerlendirmek gerekiyordu.

30) Enver paşa çok iyi bir asker olan Mustafa Kemal’i 19 Temmuz’da tekrar aktif göreve çağırdı (günaydın paşa) Çanakkale savaşında çok kuvvetli birliklere sahip olan itilaf devletleri yenildi. Çanakkale savaşının sonucu olarak Bulgarlar türklere güvenip ittifaka katıldı.

31) İngilizler Bağdat’ı 11 Mart 1917’de ele geçirdi. Ruslar 5 ayda neredeyse bütün doğuyu taarruzla alıp Erzincan sınırına dayandı.

030Arab

32) İngilizler ile anlaşan Mekke emiri Şerif Hüseyin “Cihad mı o da nedir bir kuş türü mü?” diyerek Osmanlıya bu en fazla lazım olduğu zamanda isyan etti. Mustafa Kemal’in yazılarında bu savaştan 10 yıl evvel arap yörelerinin bir çok yerinde kimsenin Osmanlı askerlerini istemediğini, bu cahil ve medeniyetten uzak bedevilerin ilk fırsatta devlete isyan edeceklerini belirtmiştir. Zaten burada gördükleri Mustafa Kemal’in olası Türk-Arap İslam devletinin mümkün olamayacağına inandırmış, Osmanlı devletinin medeniyetten geri kalmasının suçunu arapların görgüsüzlük ve çarpık dini inanışlarına bağlamıştır. Burada gördükleri yaşamında ve kuracağı devlette önemli etkilere sebebiyet vermiştir. Arap nefreti ve islamın bu denli cahil bir şekilde uygulanmasının kabul edilemez olduğunu düşünmüştür. Keza sonradan islam ile cahil halk kitlelerinin sahtekarca yönetildiği fikrine doğru kaymış ve ancak “laik devlet” yapısıyla bu cehaletten kurtulunabileceğine inanmıştır. Birliğin ancak anadolu topraklarında yeniden kurulabileceğini düşünmüştür. Diğer görüşlerini kültür devrimleri bölümünde tekrar anlatacağım. Elbette Enver paşa onun bu  düşüncelerini kabul etmemiş ve sürmüştür neyse. Neyse durum budur devam edeceğiz

Sonraki yazı için buradan

Propaganda III

Önceki yazı için buradan

Bir önceki yazımızın temel alındığı propaganda ilkelerinin ülkeler tarafından nasıl icra edildiğini anlatacağız şimdi. Aslında tam olarak sadece Almanya uygulamakla beraber diğerleri de ucundan kıyısından bir şeyler yapmaya çalışmışlardır. İkinci dünya savaşından sonra ise propagandanın uzmanları Amerika ve Rusya olmuştur.

Almanya’da Kullanılan İletişim Araçları

a) Fotoğraf:

Televizyon olmadığından gazatecilik, afişler ve diğer fotoluk görsellerin yayınlanmasına özellikle dikkat edilmiştir. Örneklerle anlatırsak gazetelerde kullanılan haberlerin yanında kullanılan fotoğrafların özellikle dikkatle seçilmesi gerektiğini düşünmüşler. Aşağıdaki bazı haberleri yazıyorum;

* Halkın zor anlarını bilen, zamanı olmasa da bunlar için zaman ayıran ve onlarla görüşmeyi başarıp çok yoğun olan işine dönen lider.

* Halkına onların en ümitsiz zamanlarında düşüncesinin derinliklerini ayıran gerçek bir sanatçı, mimar ve ressamdı. (Daha önce prensiplerde belirttiğim gibi liderin şair, mimar veya ressam olmasına kültürlü görünmesini istedikleri için dikkat edilirdi)

Hitlerin Resimlerinden Birisi

* Gözleri parlak ve yüce alnı asil ve cesur. Hafifçe gümüşi rengini andıran saçları, çalışarak ve endişe içinde geçirdiği günlerin, uyanık ve yalnız olduğu gecelerin bir işaretiydi. Ağzından hiç bir zaman yalan ve adilikle ilgili bir kelime çıkmamıştır. (gördüğünüz gibi hitlerin yalnız, çok çalışan ama bu kederle yaşayan yakışıklı bir adam izlenimini yaratmaya çalışıyorlar. Alman kadınları Hitlerin oldukça yakışıklı bir insan olduğunu, hatta erkekliğin sembolü olduğunu düşünüyorlardı)

*Hitler başarılarının hesabını vermek için Tanrının yüksek huzurunda mihraba çıkan kişiydi. O sabah Köln’de pek çok zorluğun üstesinden gelebilecek çetin ve güçlü insanların gözlerinden Führer’in kapanış konuşması sırasında yaşlar boşandığını gördük. Bunun nedeni inançtı… (Hitler’in aynı zamanda dindar bir insan olarak görünmesi de oldukça önemliydi elbette)

Hitler önceki yazımızda belirttiğimiz başarısız Birahane darbesinden sonra kendine destek olmayacak ordunun en büyük ayak bağı olacağını gördüğünü söylemiştik. İlk fırsatta ordudan birçok kişiyi sonradan vatana ihanet ile suçlamış (150 kişi öldürülmüştür) ve yerlerine kendi hesabına çalışan adamları getirtmiştir. Peşi sıra tepkilere karşı şu tip yazılar yazılmıştır;

*Hitler ordunun yönetimini devralmak için gizli planlar yaptıklarından şüphelendiği 150 eski arkadaşının katledilmesinin organize etti ve bu organizasyonu da özel olarak denetledi.

Goebbels katliamın ertesi sabahı Führer’in yüzündeki trajik yalnızlığı vurgulayan bir fotoğraf yayınladı. Bu olayla Führer, Almanya’nın varlığını sürdürebilmesi için kan dökmek zorunda olan kişiydi. Yüzündeki ifade kendi ülkesine komplo kuran eski arkadaşlarının infaz kararını vermekten duyduğu üzüntü ve keder doluydu. Fakat Hitler Almanya’yı korumak ve halkını kollamak zorundaydı yapacağı bir şey yoktu. Sadece o insanları yahudilerin ve komünistlerin şerrinden ülkeyi koruyabilirdi.

Yine Avusturya ziyaretinde fakir halk ile konuşup nasıl gözyaşlarını tutamadığı anlatılmıştır. (ahhh Bülent Arınç ahh sen olaymışın ya orada)

b) Miting;

Mitingler propagandanın en büyük silahlarından birisiydi. Yapılabilecek en büyük alanlarda, en kalabalık, ışıklı ve gürültülü mitingler yapılmaya çalışılıyordu. Bu sayede kişisel psikolojiye değil, kitle (sürü) psikolojisine geçilmesi sağlanıyordu. Kalabalıklar konuşmalar ile çoşturuluyor ve birbirlerine temas etmesi sağlanıyordu. Psikolojik olarak bireylerin tek başlarına cesaret edemeyecekleri şeylerin, kitle haline geldiklerinde yapabilecekleri biliniyor ve bu kullanılıyordu (toplu tecavüzler, taşkınlıklar, toplu kavga vs. örneklemek gerekirse)

Jestleriyle Hitler (Saatlerce Hareketlerini Çalışırken)

Hitler toplanan kalabalığı şehvetli bir kadına benzetiyor sürekli. Kadınlar çocuklarına baba olması için sayısız mektup göndermişler o zamanlar.

c) Sinema;

Yine sinema özel ilgi alanlarından bir tanesidir. Bunun için bir fil şirketi birle kuruyorlar. 1932’lerde filmler kontrol edilmeye ve ele geçirilmeye başlanıyor. Elbette filmlerin konusu istedikleri doğrultuda yapılıyor. Vatan sevgisi ve fedakarlık, bireyin değil vatanın için yaşamak, alman ırkının üstünlükleri, aşağılık yahudiler vs. tarzı filmler izletiliyor.

Bu filmleri okullarda bile izlettiriyorlar. 1934’ten itibaren okullarda 227 film izletilmiş.

Hitler Almanya’nın imajı için büyük organizasyonları kovalıyor. 1936’da Berlin yaz olimpiyatları yapılıyor. Elbette yabancıların ağırlanmasına ve almanya imajına dikkat ediliyor. Dükkan ve duvarlardan yahudilikle ilgili pankartlar kaldırılıyor. Beyazların üstünlüğü ile ilgili demeçler veren Hitler’i dönemin büyük sprinteri Jesse Owens adete göt ederek olimpiyatlara damga vuruyor. Yarış tamamlanmadan Hitler’in stattan ayrıldığını da ekleyelim.

Jesse Owens

d) Eğitim Ve Gençlik;

Hitler fikrinin ve beyin yıkamasının inceliklerini gençken öğrenilmesi önemliydi. Bu sebeple “Hitler Gençlik Kolları” kurulmuştur. Bu kollara üye olanlara burs, iş ve kariyer fırsatları verilip toplumda örnek vatandaş olarak gösterilmesi sağlanıyordu. Diğer gençlik kolları 1936’da tamamen yasaklandı.

e) Afiş;

İnsanlar yapılan bu propaganda faaliyetlerine rağmen bu propagandanın içine dahil olamayabilirlerdi. Yani örneğin gazete okumaz, sinemaya gitmez veya radyo dinlemez iseniz yırtıyordunuz. Goebbels “ne yapsakta ördeği yakalasak allahım?” diye düşünürken işte bunları buldu; Afişler…

Afişlerden ve duvar posterlerinden kaçış yoktu. Sokağa çıktığınız anda her yere Hitler’in resmi yerleştirildi. Nazizm ve Hitler’den kaçış yoktu yani. Afişler ve duvar yazılarında “işte kahraman Alman erkeği Hitler” şeklinde yazılar yazılıyordu.

f) Resim,Heykel ve Posta Pulları;

Sanatsal olarakta propaganda önemliydi. Posta pulları ve resimler hızla değiştirildi. Diğer hükümetlerce yapılan soyut ve ekstrem ne kadar kötü sanat eseri varsa müzelerde halka bedava gösterildi. Halka “ödenen vergilerin buralara gittiği, paraları da yahudilerin aldığı” söyleniyordu. Nazi Art denilen bir sanat akımı bunların yerini almaya başladı. Bunlar genel olarak sarı saçlı çocuklar, kahramanlık hikayeleri, üniformalı askerler vs. konularını içeriyordu.

Burada daha çok duvar eserlerine yönelmişlerdi. Soyutsal ve sanatsal değil, içerik ve hedefe yönelik sanat yapılmalıydı. Diğer sanatsal değerler aşağılanır kendi sanatları yüceltilirdi.

g) Radyo;

Günümüze göre tv kadar önemliydi. Avrupa’da ki en ucuz radyo alıcısı üretildi ve her yerde radyo olması sağlandı. Yerel radyolar merkeze bağlantı yaparak yayın yapmaya başladılar (merkezi propaganda amacıyla). Bu alet o kadar önemliydi ki para yardımları yapılıyor, toplu radyo dinletilerine gidilme teşvik ediliyordu. Führer konuşma yaptığında halk işlerini bırakıp onu dinlemek zorundaydı (yuh). Radyo bekçileri denilen ajanlar radyo dinletilerinde kimlerin nasıl tepki verdiğini merkeze rapor ediyorlardı.

Radyoda çalan Lili Marleen‘nin şarkısı çok sevilmiş o zamanlar. Hatta bütün herkes sevmiş ve kendi dillerinde bu şarkıyı radyolarında çalmışlar. Şarkıyı dinleyen askerleri düşünüyor insan yazık bir sürü ölüm.. ne için üç beş orspu çocuğu için ölmüşler işte.

Lili Marlene

h) Gazete;

Goebbels halka karşı direkt konuşmanın çok daha etkili olduğunu biliyordu. Bu sebeple gazeteler günlük konuşma veya hitap tarzında veya sürekli slogan kelimeler verilerek çıkartılmaya başlandı. Gazeteler bedava dağıtılıyor (zaman gazetesi mesela) ve zorla okutuluyordu. Zamanla gazeteler tek kalemden yazılmış gibi çıkmaya ve sadece devletin öven bir afişe daha doğrusu bir devlet kuruluşu gibi olmaya başladı. 4500 gazete var iken savaşa doğru bu sayı hemen hemen hepsi taraflı olarak 1000’e kadar düştü.

Gazetecilik sadece denilenin yazıldığı ve sürekli hükümeti öven bir kuruma dönüştürüldüğünden olsa gerek Goebbels notlarında (1944 yılında) “İçinde en ufak bir onur kıvılcımı kalan bir insanın, gelecekte bir gazeteci olmamaya dikkat edeceğini sanıyorum” demiştir.

Basın ve yayında ki bu “alo Fatih” hattının temeli eskiye dayanmakta ve oldukça da geçerli sebebi olmaktadır yani.

ı) Tiyatro ve Edebiyat;

Edebi eserler fazla okunmadığı için pek dikkate alınmadı. Almanlar pek kitap okumazdı. Nazi yazar Schunzel “Biz Almanlar pek kitap okumayız. Yüzeriz, güreşiriz, halter kaldırırız” diyerek edebiyatta gelinen noktayı göstermiştir zaten. Ama yinede bu baskılardan bunalan yazar ve sanatçılar tek tek ülkeyi terk etmeye başladılar.

Gerçek bilim adamları ve sanatçılar ülkeyi terk ettiğinden satın alınamayanların dışında kendilerine ait ısmarlama sanatçılar ve yazarlar çıkartıldı. Elbette ısmarlama edebi eser yazılamayacağından o günlere ait doğru düzgün bir edebiyatçıda yetiştiremediler. Ayrıca kendi istekleri doğrultusunda kullanabilecekleri tanınmış kişilerin otobiyografilerini çarptırarak yazıyorlardı. Burada amaç tarihe atıf yaparak kendilerine pay çıkartmak ve doğru yolda oldukları izlenimini vermekti.

Ünlü humanist yazarların bütün kitapları ilk önce yasaklanmış sonrada topluca yakılmıştı.

Kitap Yakma Töreni

Çünkü teokratik ve baskıcı düzende sanat ve bilim ya bulduğu çatlaklardan adeta fışkırır yada yeşerebileceği yerlere göç eder. Nazi Almanya’sındaki baskının sonucu ise kaçış olmaktaydı.

Genel Değerlendirme

Artık toparlarsak Almanya için işte yazılarda yazdığımız propaganda araçları ile halkın beyni yıkanmıştı. Bunlar ile beraber hükümetin yaptığı hamleleri özetlersek;

* Düşman olunacak ülkeye dost olunur sonra saldırı düzenlenirdi (bknz. Aziz YILDIRIM)

– 1939 Ağustos SSCB “İnsanlık Düşmanı Bir Ülkedir”

-1939 Ağustos 24 SSCB “Şüphesiz ki müttefikimiz ve dostumuzdur”

-1941’de SSCB işgal edilmiştir..

* Halka savaş düşüncesi, ırksal üstünlük, yahudi düşmanlığı, Hitlerin büyük bir lider olduğu vs. sürekli pompalanmıştır. Savaşa girerken de “aslında savaşın istenmediği mecbur kalındığı” düşüncesi yerleştirilmeye çalışılmış.

* Almanyanın aslında savunma yaptığı söyleniyor (aslında saldıran kendisiydi). Fakat propagandadan dolayı halk bunu sorgulayamıyordu artık

* Yapılan savaşlarda aslında “İngiliz Halkına” değil, “İngiliz Hükümetine” savaş ilan edildiği söyleniyor. Halk ile bir sorunları yoktu!! (yalanlarınızı ..m emi)

* Karşı tarafa örneğin Fransız’ların satın alınan radyolarında savaşa giden Fransızların karıları ve kızlarıyla İngilizlerin alem yaptığı söyleniyor, broşürler atılıyor.

* İngiltere’de ise İrlanda ve İskoçların kendi özgürlükleri için savaşması gerektiği anlatılıyor.

* Sovyet toprakları işgal edilirken Sovyet radyolarında “Hitlerin aslında bir Leninisttir” diye yayınlar yapılmıştır.

* Dış ülkelere yapılan anti yahudi kampanyası ise toplum yapıları farklı olduğundan ters tepmiştir.

* İngiltere başbakanı Winston Churchill için ayyaş, alkolik, iktidarsız!!, başarısız vs. olduğu yazılmıştır. İngiltere halkına çektikleri acının sorumlusu olarak o gösterilmiştir.

Winston Churchill

* Askeri kampanyalarda satın aldıkları sanatçıları propaganda aracı olarak kullanıyorlar.

* Yenilgilerden sonra tekrar coşkuyu yakalamak için miting içlerine önceden ayarlanmış kişiler yerleştiriliyordu. Onların gazıyla halk tekrar coşturuluyordu.

*Yenilgiler çok artınca ordunun V ve U tipi gizli silahları devreye sokacağı söylentisi yayıldı. Amaç ümit vermeye devam etmekti.

Efendim Almanya defterini artık kapatıyoruz. Ne diyelim eden bulurmuş. 30 Nisan 1945’te Hitler, peşinden de “Nazi olmayan bir Almanya’da yaşayamam” diyen Goebbels önce altı küçük çocuğunu zehirlemiş sonra karısını ve kendisini vurarak intihar etmiştir.

Goebbels ve Ailesi

Baya özet yazsam da uzun yazılar oldu biliyorum. Artık okuyanlara birazcık yapılan propagandayı anlatabildiysem ne mutlu bana. Bir matematik hocamız vardı Erşan hoca. Ders biterken genelde iki avucunu açarak tahta kalemini eline alır sınıfın ortasında dikilir ve bize dönerek “anlatmaya çalıştık, anlatabildiysek ne mutlu bize. Anlayabildiyseniz ne mutlu size. Göstermeye çalıştık, gösterebildiysek ne mutlu bize, görebildiyseniz ne mutlu size… Vermeye çalıştık, verebildiysek ne mutlu bize. Alabildiyseniz ne mutlu size…” diye süren bir konuşma yapardı. İyi hocaydı ya Erşan hoca bi ara lise yıllarını da yazayım lan komik olur ben eğlenceli adamdın ne gülerdik ya. Neyse arkadaşlar verebildiysek ne mutlu bize alabildiyseniz ne mutlu size. Yok alamadıysanız yapacak bir şey yok heh heh.

Bazı arkadaşlar “olm ibnelik yapmışsın (eşcinselleri tenzih ederim) hep AKP’ye yardırmışsın sen” diye düşünüyor olabilir. Arkadaşım ben bir şeye yardırmadım. Zaten olay ortada duruyordu onu anlattım. Benzetmeleri elbette başka liderler, başka yıllar içinde yapabilirsiniz. Lakin yaparken bu ilkelerin yukarıda ki adamdan sonra yaratıldığını dikkate almanız gerek ki buda 1945’li yıllara denk gelecektir. Yani bizim için yakın tarihe göz atıp bunları yapan adamları bulabilirsiniz. Artık gerisi sizin beyinsel fonksiyonlarınıza kalmış.

Tabi bitmedi yazı. Sadece Hitler değildir mesele. O yıllardaki diğer ülkeleri de hafiften yazacağım devamında. O da dördüncü bölümü oluşturacak. Aynı şeylerin bir Goebbels olmadan yapılması daha zor tabi ama gelişme sağlıyorlar zaman geçtikçe. İyi akşamlar arkadaşlar…

Sonraki yazı için buradan

Propaganda II

Önceki yazı için buradan

Devam yazımızda aslında bize esin kaynağı olan II.Dünya Savaşı liderlerinin en ünlüsü Hitler’in başlangıç sürecini ve propaganda bakanı ünlü bir kişilik olan Joseph Goebbels’i anlatacağız. Hitler’in nasıl iktidara geldiği ile ilgili bilmeyenler için fazla ayrıntıya girmeden bazı bilgiler vermek ile beraber, yazımızda odak noktamızın yapılan propaganda faaliyetlerine doğru yöneleceğini söyleyelim.

Nasyonal Sosyalizm temeli üzerinde oluşturulan bu yapı totaliter ve otoriter bir rejimdir. Temelini oluşturan yapıcı unsurlar “Volkgemeinshaft” ve “Führer” dir. Volkgemeinshaft ırk birliğine dayanan Alman halkının oluşturduğu bütünü ifade etmekte, Führer ise oluşturulan bu bütünün yöneticisi ve yönlendiricisi olarak nitelendirilmektedir.

Irk birliği sistemin ağırlık merkezini oluşturmaktadır. Bir halkı oluşturacak etnik grubun tek ve aynı ırka mensup insanlardan kurulu olması gerekir. Irkçı görüş, ırklar arasındaki eşitsizlik ilkesine dayanır. İnsanlarda yalnızca etnik farklılıklar yaratmakla kalmaz, entellektüel ve manevi değerler de farklılık yarattığından ırklar “üstün ırklar” ve “üstün olmayan ırklar” olarak ayrılır.

Nasyonal Sosyalistler üstün ırkın Kuzey Aryen Irkı olduğunu, aşağı ırkın da yahudi ırkı olduğunu ileri sürmektedirler. Kuzey Aryen ırkının da en saf ve temiz kalmış unsurları Alman halkı içinde bulunduğunu düşünürler. Bu sebeple devletin görevi bu üstün ve saf ırkı korumaktır.

Alman İşçi Partisi’ndeki bir grup fanatik, 1919 yılından sonra daha geniş bir kitleye hitap edecek bir isim aradılar. Hitler ve arkadaşları popüler kullanımda Nazi olarak adlandırılan (National Socialist German Workers Party) Milliyetçi Sosyalist Alman İşçi Partisi adını seçtiler.

Nazizmin zafer kazanması Alman halkının onurunun kırılmışlığından, umutsuzluğundan ve neredeyse her ne değişiklik olursa olsun iyiye doğru değişiklik olacağı yolundaki duygulardan beslenmiştir. İşsizlik, geçim sıkıntısı ve enflasyon insanları şaşkınlık ve umutsuzluk içende bırakmıştı. Durum o kadar kötüydü ki bir grup insan kendilerini kurtaracak bir “mesih” arayışı içindeydi. I.Dünya Savaşındaki yenilgi yine milliyetçilik duygularını da körüklemektedeydi.

Alman halkı karakter olarak otorite taraftarıydı. Theodore Abel kitabında Almanların “yönetime katılmak, bir parti seçmek ve siyasal konularda hüküm vermek” zorunda kaldıkları zaman şaşırdıklarını ve şoke olduklarını söylemiştir. Vasat bir almanın temel kişisel özellikleri sabit fikirli olarak tanımlanabilecek eğilime girmektir. Bu sabit fikirli karakter itaat, temiz olma, dakiklik, yeterlilik ve sıkı çalışma gibi varsayılmış faziletlerle yakından ilgilidir.

Osmanlı devleti nasıl savaşı kaybedip Sevr’i imzaladıysa, Almanlarda 28 Haziran 1919’da Versailles anlaşmasını imzalamıştır. Oldukça ağır olan bu anlaşma sonucunda topraklarının 1/8’ini, deniz aşırı sömürgelerinin tamamını kaybetmiş, ordusu büyük ölçüde dağıtılmış ve kısıtlamalar getirilmiş ve çok ağır savaş tazminatına mahkum edilmiştir. Onurları kırılan ve bizim gibi bir kurtuluş savaşıyla bu hayal kırığı anlaşmadan kurtulamayan Almanlar zamanla alınan dış borçlar ile ekonomisini tekrar canlandırdı. Lakin, 1927 yılından itibaren ağır borç yükü ile dengeler bozulmaya başlayınca işsizlik ve iflaslar artmaya başladı. Müttefik devletlerin Osmanlı ve Almanya’ya imzalattığı bu anlaşmalar aslında gelecekte dağıtılacak ülke anlaşmaları olduğunu herkes biliyordu. Türkler silkelenip erkenden bunun için savaşmış ve mücadele etmiştir. Almanya ise belkide bu fırsatı bulamadıklarından borç alıp büyümeye yönelmiştir. Neyse, borçla bir yere kadar arkadaşım.. 1929’da büyük buhran ile beraber durum iyice bka sarınca borçları bile ödeyememe noktasına gelindi. İşte bu noktada Nasyonal Sosyalist partisi sivrilmeye başladı.

Versailles Anlaşmasında Ülke Temsilcileri

Hitler Alman halkının karakteristik bütün özelliklerinden faydalanmaya başladı. Anti kapitalist ve anti sosyalist politikaları ile bu sınıflara seslendi. Bu alt sınıftaki düşük maaşlı, fazla eğitimi olmayan, sabit fikirli diyebileceğimiz kızgın kalabalığa karşı amerikanlaşmayı, kültürde yozlaşmayı, faiz köleliğini, yahudi ve bolşevizmi suçlu olarak öne sürdü. Halk yeniden “Büyük Cermen Ülkesi”ni geri istiyordu.

Hitler sürekli yahudi ve komünistler tarafından arkadan bıçaklandıklarını ve bu yüzden kaybettiklerini söylüyor, herkesin Alman halkına haksızlık ettiklerini dile getirerek güvenlerini yeniden sağlamalarına yardımcı oluyordu. Versailles anlaşmasını imzalayanları eleştiriyor, bunun onursuzluğundan bahsediyor, tarihte sadece alman halkı tarafından başarılabilecek şeylerin olduğunu sürekli dile getirerek, küçük esnafın ve tüccarın dostu olduğunu dile getiriyordu.

1923 yılında başarısız Birahane Darbesi sonrasında Hitler kendisine destek olmayan ordunun en büyük engelleri olacağını çok iyi anlamıştı. Bu sebeple ilk fırsatta kendisine muhalif olan generalleri tasfiye etmeyi düşünüyordu.

Uzatmayalım yapıyı falan anladınız işte. Hitler 1933 yılındaki Reichstag Yangını’nı kullanarak işte bu ezilen, hor görülen, az para kazanan ve aynı zamanda az eğitimli, sabit fikirli, çok çalışan kızgın almanların desteğiyle sonunda iktidara geldi. Yangının sonraki günü kişisel hak ve özgürlükleri kısıtlayan bir kararname çıkartmakla beraber meclisteki bütün komünist parti üyelerinide tutuklattırdı. Yangının komünistler tarafından çıkartıldığına halk o kadar inandırıldı ki seslerini çıkartamadılar. İstediklerini tam olarak yapamayan (çünkü kendisi gibi düşünmeyen ve halkın sevdiği isimler de vardı) Hitler, cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg’un 2 Ağustos 1934 yılındaki ölümünden sonra ortalıkta at koşturmaya başladı. Zaten sadece bir ay sonra ölen cumhurbaşkanının bütün yetki ve görevlerini üzerine aldı.

Ortadaki İri Yarı Kişi Paul von Hindenburg

Özetlersek; Hitler I.Dünya Savaşını kaybettikten sonra ağır bir anlaşmaya imza atan Almanya’nın bu durumunu çok iyi analiz etmiş ve kullanmış görünüyor. Ekonomik bunalımlar, işsizlik ve yoksulluğa karşı insanların içlerinde biriken nefreti bilerek yahudi ve komünist düşmanlığına yönlendirerek konuşmalarıyla yavaş yavaş insanları lehine çekmeye başlıyor. Askere yanında olmadıktan sonra güvenemeyeceğini anlıyor (ilerde bir çok generali kendisine ihanet ve darbe yapmaya girişimden tutuklatıp görevden alarak kendi generallerini göreve geçirecek). Ve son olarak meclise yapılan (muhtemelen kendisini organize ettiği) komünist saldırıyı kullanarak yasaları çıkartıp bütün yetkileri kısa sürede ele geçiriveriyor.

Gelelim proganda kısmına artık. Hitler meclis bombalandıktan sonra hükümeti kurmayı başardıktan sadece 13 gün sonra 13 Mart 1933 yılında basın, sinema, radyo ve tiyatroları kontrol etmek için Ministry for Popular Enlightenment and Propaganda (Propaganda ve Halkı Aydınlatma Bakanlığı) yı kurup başına da Dr.Josep Goebbels’i getiriyor. Daha önce hiçbir ülkede böyle bir bakanlık kurulmadığını söyleyelim. Peki kuruluyor da ne oluyor? Bundan öncede ülkeler propaganda yapmıyor muydu?

Elbette yapıyordu. Ama burada işin içine Goebbels adında bir dahi katılıyor. 1945 yılında Berlin’de Amerikan askerleri resmi makamları tarafından ele geçirilen Nazi belgeleri arasında 6800 sayfalık bir belge buluyorlar. Bu belgeler elle yazılmış olup, propaganda bakanı Goebbels tarafından dikte ettirilmiş belgelerdir. 21 Ocak 1942 ile 9 Aralık 1943’e kadar ki belgelerde propagandanın planları, gelişimi, etki alanları, strateji ve taktiklerini içeriyordu. Belgelerde yine Hitler’e ve Nazizm’e bağlılık, sadakat ve bağlılık gibi konulara değinilmiştir. Neyse efendim, belgeler bulunup tercümesinden sonra Amerikalı uzmanlar şoke olmuş, propagandanın yapılış tarzı, uygulaması, planlama metotları vs. gördükleri zaman Goebbels’in çağın çok ilerisinde bir dahi olduğunu anlamışlardır. Uyguladığı ve planladığı bu metotlar hala temel olarak kullanılmaktadır. Zaten bu metotlardan bahsederek nasıl devam edildiğini anlatmaya çalışacağım.

Bakanlık Binası

Propaganda İlkeleri

Bu belgelere göre propaganda yapılacağı zaman belli ilkelere mutlaka sadık kalınmalıdır. Yine özetle fazla kafa karıştırmadan bahsedersek

1) Propagandacı olaylar ve kamuoyu hakkında iyi bir istihbarat ağına sahip olmalıdır. Yani olayın gerçeği nedir, nasıldır vs. iyi bilinmelidir. Bu sbeeple iletişim ağı, casus ve ajanlar kullanılır ve haberleşme hızla yapılır.

2) Propaganda tek merkezden planlanmalıdır. Yani birisi bir şeyi, diğer birisi başka bir şeyi propaganda babında kullanmamalıdır. Tek merkezden ve tek elden bu propaganda yapılmalıdır. Alt kademelere propagandanın ne olduğu mümkün mertebe anlatılmamalıdır. Önemli kademelerdeki asker/memurlara olayların anlamsızlığı ile ilgili moral bozukluğu yaşayacakları için (yani bilerek yalan söylemek, olayın aslının öyle olmadığını bilmek ama ses çıkartamamak) onların moralini düzeltmek için yardımlar yapmak, geceler düzenlemek, yemekler vermek, hediyeler almak vs. önemlidir.

3) Yapılan propagandanın olumlu olumuz sonuçları tahmin edilmelidir. Yani “ortaya attığınız bir yalan ters teper ise ne yapacağız?” düşüncesini yakalamak.

4) Propaganda düşmanın eylemini ve politikasını etkilemelidir. Yani düşmana yönelik yapılmalıdır veya muhalefete. Düşmanın, düşmanları ile ilişkilerini kamçılama, muhalefetin eline geçer ise kendilerine zarar verecek malzemeleri ortada bırakmama vs.

5) Düşman ile dost görünmek için küçük girişimlerde bulunmalıdır. Mesela Finlandiyalı çocuklar Almanya’da gezdirilmiş, ölen aslında düşman olan ülkelerin liderleri bayramları gazetelerde bastırılmış.

6) Kitle İletişim Araçlarının ele geçirilmesi çok önemlidir. Tarafsız gazeteler ya satın alınmalı yada baskı uygulanarak yayın yapmaması sağlanmalıdır. Yani işte söyledik gazeteler, yazarlar, sanatçılar, sinemalar, tiyatrolar ve radyolar en büyük tehlike kaynağı. Eleştirel bir kelime kesinlikle istenmiyor. Bu sebeple buna uygun kendi amaçlarına yani belgeseller, sinema filmleri vs. kuruluyor. Radyolarda sürekli benzer yayın yapılıyor. Ha Goebbels analizlerinde insanlara sürekli propaganda yapmanın bir süre sonra ters etki yaptığını fark etmiş ve bu sebeple radyoda aralara eğlence programları, yarışmalar, müzikler vs. koydurmuştur. Böylece beyinler propagandaya daha açık oluyorlarmış (çok yaşa emi Acun)

Yine en önemli şey haberleri verirken direkt yalan haber değil, doğru gibi gözüken aslında yorum yapılmış çarptırılmış haberin verilmesi sağlanmalıydı.

Joseph Goebbels

7) Kendisinin hep doğru, düşman/muhalefetin hep yalan söylediği dile getirilmelidir. Burada Goebbels yapılanları ahlaksızlık olarak değil, belli bir hedef doğrultusunda atılması gereken adımlar olarak görüyor. Yine yalanlar ortaya çıkana kadar kullanılmalıydı. Hitap edilen kesim eğer yalan söylendiğini fark etmeye başlar ise hızla yalan bırakılıp başka bir şey söyleniyordu.

8) Düşman propagandasına verilecek tepkiye dikkat edilmelidir. Goebbels düşmanın yaptığı propagandaya genel olarak hiç cevap vermemenin daha iyi olacağını düşünmüştür. Çünkü cevap vermek, yapılacak propagandanın zamanından çalmak ile beraber eğer doğru ise zarar verici olabilmektedir. Bu sebeple bariz bir yalan ortada yok ise görmezden gelinmelidir. Mesela karşı taraftan “Almanların vatikanı bombaladığı” propagandasına karşı vatikanın yerinde durduğu resimler ile karşı çıkılmış ve dalga geçilmiştir. Dini yapıların bombalandığı/bombalanacağı sık sık kullanılmaktaydı.

Eğer çok sıkışılır ise Hitler adına çok büyük bir miting düzenlenir, Hitler halka çok sert bir şekilde hitap ederek bunlara cevap verirdi. Bu cevap, bir çok propaganda aracından çok daha etkili bir etki yaratırdı. Mitingler bu amaç için çok önemli olup sık sık kullanılırdı. Bu mitingler mümkün oldukça kalabalık ve geniş mekanlarda yapılır, mümkün olduğunca kalabalık gözükülmeye çalışılırdı.

Yine çok sıkışılır ise konuyu değiştirmek için ortaya sahte gündem maddeleri atılmalıdır.

9) Sonucu kesinleşemeyecek olaylar/konular sansürlenir. Bazı konuların tartışmaları tam olarak netlik kazanamadığından bu olaylar tartışılmaz. Çekinilen konular;

Din, düşmanın samimi övgüleri, hükümet görevlilerine yapılan suikastler (eğer çıkar yok ise), Savunmada yapılan zaaflar başarısızlıklar vs.

10) Rakip liderler her zaman beceriksiz bir insan gibi gösterilmelidir. Muhalif/düşman liderlerin geçmişte düzgün yapamadığı yada yaptığı şeyleri çarptırarak beceriksizlik atfetmek, sürekli geçmişte yaşanılan ızdırapları acıları örnek göstererek “eğer onlar kazanırsa işte yine böyle olur” diyerek toplumda sürekli korku oluşturmak. (sanırım bu çok benziyor bizim ülkeye)(ha bu arada benzer şeyleri yazayım mı diye düşündüm sonra vazgeçtim. benzeyen liderler zaten belli ülkemiz için. yazdıklarımın isimlerini değiştirirseniz anlarsınız dediğimi. Kim medyayı ele geçirmek ve yazarların eleştirilerine tahammül edemiyor ise, kim orduyu kendine kumpas kurmayla itham edip hapsettirdiyse vs. o benzer olan liderdir zaten. Örnekler ile açıklamaya gerek yok bence)

Hitler Konuşmaya Giderken

11) Kara propaganda (yalan) çok ender kullanılmalıdır. Gerekirse halkın içine söylentiler yayarak yapılmalıdır (liderimizin soyu dini bir peygambere dayanıyor diyerek mesela)

12) Prestij sahibi bir lider seçilmeli. Sürekli muhalefet liderinin karizmatik ve liderlik özellikleri zayıf bir karakterde olduğu dile getirilmeli. (elbette beceriksizliği ile beraber)

13) Zamanlaması iyi ayarlanmalıdır. Düşmandan evvel yapılmalı (eğer aleyhinde bir olay ise “bize böyle böyle diyecekler bakın göreceksiniz” diyerek mesela), sürekli mutlaka tekrarlanmalıdır. 

14) İfade ve slogan seçilmelidir. Slogan kolay algılanır ve sade olmalıdır. Çünkü hedef kitle ülkenin entellektüel kesimi değildir. Defalarca gazetelerde, radyolarda tekrarlanmalıdır (amaç Pavlov’un köpeği deneyidir)

15) Endişe düzeyi kontrol edilmelidir. Gerekir ise baskı ve korku ile güç gösterilmelidir. Halka sürekli olumsuzluklara karşı direnmeleri gerektiği, çalışmaları, çocuk yapmaları, düşmanı dinlememeleri, geçmişte olanları sürekli söylemek ve insanlarda “eğer onlar başınızda olursa ne olacağını iyi biliyorsun!” düşüncesini yerleştirerek kıskaca almalıdır.

16) Kaçınılmaz hayal kırıklıkları hissettirilmelidir. Eğer bilgi ortaya çıkmış ve zarara uğranacağı kesin ise bunu hafiften dile getirilmesi gerekir (şoke olmamak için)

17) Halka sıkıntı, üzüntü, dertlerine karşı hedefler gösterilerek onlara sinirlenmeleri ve hırslanmalarını sağlamalıdır. Bu sayede içinde bulundukları durumu anlamayacaklardır.

18) Propagandanın zayıf noktaları belirlenmeli ve bunlara karşı çok dikkatli olunmalıdır. Bunlar;

Seks, Açlık ve Dini Duygulardır. Eğer böyle bir durum var ise gerçekler saptırılmalı, yalan söylenmeli ve sorunların üstünü örtmelidir. Mümkün değil ise baskı, şiddet ve eylem ile saldırganlık uygulanmalıdır.

Temel Kurallar

Bu ilkeler doğrultusunda propagandaya başlanır ise başarı peşi sıra gelecektir. Peki bunlar dışında propaganda da uyulması gereken kurallar nedir? Bunlarda kısaca aşağıda umarım karmaşık değildir ama hepsi önemli kısaca;

1) Sempatik olmalı. Yani halkın ne istediği, nasıl bir tabana sahip olduğu iyi bilinmeli. Ne yüzünden acı çekiliyor, neye kızgınlar vs. Sömürü kaynağı iyi bilinmelidir

2) Kabul ettirilmek istenen şey bir iki cümlede anlatılabilmelidir. Sonuçta hedef kitleniz profesörler değildir.

3) Sürekli yinelenmelidir.

4) Tek kurum tarafından yapılmalı

5) Zamanlaması doğru olmalı

6) Gerçekler çarptırılmalı veya abartılmalı

7) Basit ve hedefe yönelik olmalı

8) Hedef kitlenin genel eğilimine ters düşen şeylere karşı “hoşgörüsüzlük” yaratarak kitle imajı verilmeli (müslümanlarda oluşturulan yahudi düşmanlığı, alevilerin kötülenmesi, dinsizlerin ölmeyi hak etmesi vs.)

9) Mümkünse geçmiş bir efsaneye (bizde Türklük, Osmanlıcılık veya Peygamber Ümmeti Arapçılıktır) dayandırılarak mitler yaratmak, lidere dini/efsanevi veya geçmişe haiz ithamlar yapıştırmak (mesih, peygamber, padişah, kral vb.) yararlıdır.

Hitler Din Adamlarıyla

İşte bu yazdığımız ilkelerin ışığında yaratılan kurallar ile propaganda istenilen seviyeye ulaştırılarak halkı kandırmak mümkün olacaktır. Hitler yaptıklarını Kavgam kitabında “büyük yalan” ve “kitlelerin aldanırlığı” olarak lanse etmiştir. Hitler “eğer yalan söylerseniz ve hiç kimse kasıtlı olduğundan kuşkulanmaz ise küçük bir yalan söylemeyin. Çünkü yalan olduğu anlaşılır. En büyük ve düşünebildiğiniz en olanaksız şeyi söyleyin. İnsanlar gerçek olabileceğini düşünüp ona inanırlar. Yalanın büyüğü bir silahtan daha etkilidir.” demiştir. Ne diyelim doğru söylüyor. Açıkça amacının halkta zihni karışıklık, tutarsızlık, kararsızlık ve panik tohumları ekmek olduğunu da ekliyor. Çünkü bu yaptıkları sonucunda halka “işte durum bu benim anlattığım gibi, gazeteler, radyolar, sinemalar, yazarlar benim söylediklerimiz tasdik ediyor. Siz şimdi seçiminizi yapacaksınız. Ya beni seçeceksiniz (karizmatik, duygusal lideri) veyahutta eskiden yaşadığınız sıkıntılara geri döneceksiniz!” diyor.

Bu süreçte simgesel semboller (selam, gamalı haç) oluşturuluyor. Bütün basın yayın organları ele geçirilip yazarlar baskı altına alınıyor veya tutuklanıyor. Bütün ajanslara sansür uygulanıp, istenmeyen haberler yayınlanmıyor ve kaldırılıyor. Kendi yaptıkları hataları düşmana yükleyip bundan çıkar sağlamaya çalışılıyor. Hedef kitle olarak yahudiler, komünist düzen, Versailles anlaşması, ticari birlikler ve demokrasi seçiliyor. Saldırı yapılacak ülke ile ilk olarak dost görülüyor (yemekler, anlaşmalar basitçe). Bu sayede yakın temasta ajanlar vasıtasıyla rüşvete yatkın olanlar, skandallar vs. sonradan kullanılmak üzere ele geçiriliyor.

İşte böyle böyle Alman halkının beyni iyice yıkanmış ve ne verilirse alınacak düzeye getirilmişti. 1939 yıllarında bir çok insan Hitler’in mesih olduğunu düşünmeye başlamıştı. Gazetelerde ve radyolarda dini olarak seçilmiş bir kişi olduğu söyleniyordu.

Artık hedef kitle haline getirilen yerlere çok daha sert saldırılar düzenleniyordu. Mesela;

1) Katolikliğin aslında bir yahudi kuruluşu olduğu,

2) Medeni ne kadar şey var ise beyazlar tarafından yapıldığı,

3) Özürlü, zayıf kişilerin aslında alman olmadığı, (150 bine yakın Alman özürlü, sakat, deli vs. kişi hastanelerde öldürülmüştür)

4) Bildiğimiz komünist saldırıları söylenmeye başlanmıştı.

Lider Dediğin Böyle Olmalı Kanka

Elbette artık bu dönemde yaratılan lider vasıfları da propagandaya uygun olmalıydı. Lider (daha doğrusu diktatör);

1) Halktan olan fakat (onların çektiği acılarını yaşamış) çok kaliteli bir insan (kültürlü yani şair, ressam veya yazar olmalı),

2) İnsanlar ile kaynaşmaya hazır (halkın sorunlarını dinler görünen ve gözü yaşlı olmalı),

3) Mantıklı,

4) Ulaşılamaz,

5) Yalnız bir lider olduğu izlenimi verilmelidir.

Evet bu yazıyı da burada noktalayalım arkadaşlar uzun oldu yine ama. Birde yazıyı uzun olduğu için zahmete girdiğini ve okuyamadığını söyleyen arkadaşları da kınıyorum. Hadi bari kitap okumuyorsunuz ulan özetlerini ve yorumlamalarını yazıyorum buraya ona bile üşeniyorsunuz… Birde yazdıklarımın başbakana (şimdiki cumhurbaşkanına) karşı yazılmış saldırılar olarak gören arkadaşlarım oldu. Kaynaklarımın en yakını henüz AKP hükümetinin kurulmadığı veya yeni iktidara geçtiği zamanlardan alınmıştır. Onları da sonda yazıcam zaten gidip okuyun diye ayrıntılarını. Burada anlatmak istediğim işte tam da bu. Geçmişte yapılan hareketlerin benzerlerinin yapıldığını söylediğinizde ilk önce “olamaz aynısı sanki” deniliyor ama propagandaya maruz kalan arkadaşımız savunma olarak “yazılanların yalan” olduğuna kendi kendini inandırmaya çalışıyor. Ne diyelim belki bu yazdıklarımı tekrar okurlar ve yazı dizisini takip ederlerse sadece Hitler’in değil, Mussolini, Lenin, Churchill vs. diğer liderlerinde benzer taktikleri kullandığını göreceklerdir. Tekrar ediyorum burada amaç toplumu tanımak, bunun üzerinden propagandayı uygulayarak kendini iktidarda tutarak istediklerini yapmaktır. Bu sebeple meselenin özünde ülkemizde 800 liraya asgari ücretle tek göz evde yaşayan çöpçüye “ülkemizin büyümesi çok iyi dünyada ilk üçteyiz” denildiğinde sevinmekte, adamı alıp “abi bak haftalık çalışma saati aslında 35 saattir iş hukukuna göre ama seni 65 saat çalıştırıyorlar bir dinle” dediğinizde kafası karışınca mitingte “ah o eskiden neler yapmışlar camileri ahır yapmışlaaarr” cümlelerine inanarak (belki doğrudur belki yanlıştır mesele bu değildir dikkat) ona sinirlenmesi ve kendisinin 65 sat çalıştığını unutmasıdır. Bu yazılar ile propagandayı öğreneceğiz arkadaşlar. “bu yazıyı işte koyun sürüleri okusun” demek bizi bir şeye ulaştırmaz. Ne yazık ki bazı arkadaşlarınızın bu yazıyı okuduktan sonra bunlara hakkında değerlendirme yapmak yerine, size kendilerine öğretilen başka şeylerden bahsettiklerini göreceksiniz. (örneğin II.Abdülhamit’e kızıl sultan dediler buda mı yalan şeklinde). Sadece çöpçünün kazandığı para değil zaten mesele, zihinlerde yönlendirilen şeyler bunlara. Burayı yorumlamalarını çok isterim. İnsanların nasıl bu propagandaya kapıldığını ve kendinize yapılan propagandayı da bu sayede nasıl analiz etmeniz gerektiğini anlamınızı sağlamak istiyorum. Çünkü ilerde AKP hükümeti gider ise benzerini CHP veya MHP yapacaktır bundan eminim. Amaç bilinçli vatandaş yaratmak olmalı.

Üçüncü bölümde artık Almanya’nın nasıl propaganda araçlarını kullandığını anlatacağız. Sadece onların değil diğer savaşa dahil olan büyük uluslarında kısaca nasıl propagandaya sarıldıklarını göreceğiz. Bir Goebbels değiller ama olsun onlarda bu ilke ve prensipleri kendilerince yarım yamalak yapmışlar sonuçta yani. Hızla devam edeceğiz..

Yazının devamı için buradan