Dökülsün Tüyler Ölsün Afrikalılar

“Hep siyaset hep bir tarih yeter kardeşim” diyenlerden misiniz? Bu akşam size Afrika topraklarında yaşanan büyük zulümlerden bir tanesini anlatacağım. Uzun zaman olmuştu bunları okuyalı ama işte laf lafı açıyor efendim. Hele ki benim ile konuşuyor iseniz baya açar laf lafı. Afrika’daki elmas dolandırıcılığı ve zulümleriyle ilgili Ceylan hanımın bloğunda tartışırken geldi aklıma. Oraya yazmak istemedim yani (Yani biraz uzun olacak hemde işgal etmemek için). Aslında bu tip yazıları bolca yazabilirim ama ne bileyim işte. Yazım yine uzun ama korkmayın bir şeyler öğrenirsiniz hayatta önemli bir mesele çünkü.

Konumuza dönelim. Belkide çoğunuzun hayatında ilk defa duyacağı bir hastalık Afrika tripanozomiazisinde isminde kısaca “Uyku Hastalığı” olarak geçer. Orta ve batı Afrika’da görüldüğü içinde “Afrika Uyku Hastalığı” ismini vermişlerdir.

Çeçe sineği denen bir sinek tarafından ısırılmayla paraziti bulaşıyor. Çıban benzeri bir şey oluşup oradan kana bulaşan bu asalaklar sonradan da beyne kadar yayılıyor. Beyin zarına ve dolaylarına yerleşen bu parazitler kişiyi zamanla halsizleştirip uyku haline sonrada komaya sokuyor.

2vifdz7

Afrika yıllardır bu parazite binlerce kurban vermekte. Yılda ortalama 50 bin kişinin öldüğünü düşünürsek oldukça etkili olduğu söylenebilir. Elbette daha öldürücü hastalıklar olmak ile beraber bu parazitin tedavisi yıllarca bulunmadı. Sonradan bir şirket ki bilirsiniz Aventis firması bu paraziti araştırdı. Artık neden araştırdı onu ayrıca tartışırız ama paraziti iyi araştırdı! Yani şöyle ki aslında hastalıkların tedavisinde daha çok “parazitlerin insanlara etkisi” araştırılır. Bunlar farklı konulardır. Neyse yıllar sonra “Eflornitin” isimli ilaç firma tarafından bulundu. Bu ilaç bir serum şeklinde ve iki haftalık tedavide sanırım 3-4 seans ile verilen bir ilaçtı.

Şimdi tam hatırlayamıyorum tarihlerini ama 1990’larda bulunan bu serum hastalarda ve bölgedeki insanlarda denendi. Çok iyi sonuçlar alındı. Tıp “Afrika Uyku Hastalığı” isimli paraziti yenmişti. Ama kapitalizmi yenemedi…

İlacın başarılı kullanımından sonra Aventis firması haliyle ilaç için para istedi. Yardım fonlarından ve dünya sağlık örgütü desteklerinden istenen ücretler karşılanamıyordu. Tabi ilaca ihtiyacı olan ülkeler Orta Afrika, Gana, Kongo vb. fakir ülkeler olduğu için istenilen fiyatları ödeyemediler. Aventis ne yaptı? İlk önce uyarılarda bulundu, ilacın gönderimini azalttı ve sonunda istediğini alamayınca 1995 yılında üretimini durdurdu!

1995 yılında stoklarından bir çok “Eflornitin” olan Aventis firması fakir Afrika ülkelerinden para alamayınca ilaç sevkıyatını keserek adeta insanların ölümlerini seyretti. Ülkeler mücadele için bunları talep etse bile ilacın sahibi olan şirket buna yanaşmadı. Gazetelerde yayınladı ama kimse Afrika’da her yıl ölen 50 bin insanı umursamadı. Ölsün canım orası nasıl olsa Afrika’ydı hacı. Diğer ilaç şirketleri bırakın araştırma yapmayı, açık bir şekilde para kazanamayacakları bu işe girmedi.  Bir daha fakir ülke hastalıklarına girmenin manası var mıydı yani efendim.

Turkish_Single_Line.png

Fakat Aventis bir anda yaptığı büyük bir hata ile ayağına kurşun sıktı. Stoklarda bekleyen kolilerce “Eflornitin” insanlara dağıtılmayıp onların ölümüne sebep olurken şans eseri bir şey keşfedilmişti. Bu “Eflornitin” biraz yapısı değiştirilerek bildiğimiz tüy dökücü krem olarak kullanılabiliyordu be kardeşim. Hemen çalışmalara başlandı. Aventis stokları eritti ve kadınlara özel tüy dökücü kremleri üreterek dünya kadınlarının hizmetine sundu. Yani elini ve yüzünü pamuk ile temizleyen güzel hanım ablam, gençlik kremlerinden birbirine övgüyle bahseden güzel bayan iyi oku buraları. Kadınlara yönelik sunulan bu hizmet ile şirket zararını kapattığı gibi iyi de kara geçti. DÖKÜLSÜN TÜYLER ÖLSÜN AFRİKALILAR!

Tabi bu olay “Médecins Sans Frontières” yani Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütünün büyük tepkisini çekti. Olayı basına taşıyarak ses getirilmesini sağladı. Fransa kadınları bu duruma büyük tepki gösterip insan hayatının “krem” haline gelmesine sinirlendi. Fransa’da yaşanan bu tepkilerden ve baskılardan bunalan Aventis yıllık 5 Milyon dolar bağışlayarak ilacın yeterince üretileceğini kamu oyuna duyurdu. Elbette bu işin şov tarafıydı. Çünkü ilaç serum olarak verilmekte ve seans olarak uygulaması yapılmakta olduğundan zor bir tedavi şekliydi.

151220122148335538015_2.jpg

Bir ilaç şirketi de çıkıp “şunun hapını yapayım herkes rahat etsin” demedi arkadaşlar. Veya çeçe sineğinin kurutulması tarzı girişimler yine parasal sebeplerden yapılmadı. Ne yazık ki 2006’da anlaşması biten Aventis yeniden çalışma yapmadı. İsteyene teknik destek olacağını söyledi ve kadınlarımıza güzel temizleyici losyonlar ve kremler yapmaya devam etti.

Peki biz ne yaptık? Bizim insanlarımıza getireyim konuyu. 2 yıl önce tanıdık bu hastalığı aslında. THY’da kabin memuru olarak çalışan Ece Taşan bu hastalığa Afrika uçuşu sırasında yakalandı. Haberlerde görmüştüm o zamanda anlatmıştım bu ilacın hikayesini arkadaşlarıma. İşte yardım isteyen memure hanıma THY ve devletimiz kahramanca müdahale etmiş ilacın bulunması için seferber olmuş. Dikkat ederseniz imkanları olan bu kadın bile ilacı ne yazık ki bulmakta sıkıntı çekiyor. Gana olmayınca Fransa’dan ilaç bulunup tedavisi yapılarak taburcu ediliyor Ece hanım. Allah şifa versin.

IHA_20130216_274138

Versin de işte ben burada yine sinirleniyorum (Ben böyle sinirlenirim bazen). Arkadaş bir gazeteci, bir spiker, bir yetkili bile çıkıp şu hastalığın çıkışını ve sebebini anlatmıyor. Hastalığın tedavisi olan ilacın “Neden bulunamadığını?” araştırmak konuşmak zahmetine bile girmiyor. “Aman THY’nın memuru ölmesin hemen ilaç bulunsun da efendim” düşünce tarzı insanlığa sığar mı? Medeni ülkelerin devlet görevlileri bunları dile getirir, getirmiyor ise gazetecileri araştırmacıları dile getirir olmadı Ece hanım bir zahmet siz dile getirseydiniz. Diyorsunuz ya “Dünya sesini çıkartmıyor bizim ölümlerimize iki yüzlü” diye. İki yüzlü evet de sende o iki yüzlülüğü kendine bir şey olunca sergiliyorsun zaten.

Ne yazık ki bu satırları yazdığımız ve eğlenerek geçirdiğimiz bu günümüzde belki 100 kişi sırf ilaç şirketleri kadınlara tüy dökücü krem üretsin diye Afrika’da ölüyor. Ne yapabiliriz peki? Ben duyduğumda ve araştırdıktan sonra Aventis firmasından nefret ettim. Bir daha ilacını almayacağım dedim. Bir araştırdım ki ne göreyim; Senofi isimli şirket Aventis’i almış. Genzyme’yi, Merial’i başta olmak üzere önüne gelen şirketi satın almış adamlar. Türkiye’de ise Eczacıbaşı ortaklığı Çek Zentiva şirketinin. Onuda yine Senofi satın aldı.

Ya işte onu almış bunu almış adamlar ilaç şirketi kalmamış dünyanın en büyük ilaç satıcısı olmuşlar. Ne diyelim iyi yönetmişler şirketi. Belki kapitalist dünyada bu denli büyüyüp şirketleri satın alacaksınız, yaptıklarınız belki bu tarz küçük bloglarda duyulacak okuyan olmayacak ama ahirette yandınız benden söylemesi.

Hadi kaçtım..

Batılı Olmak

Tanzimattan bugüne dek, üzerlerinde en çok tartışılan kavramlar batı ve batıcılıktır. Ancak iki kavram, sadece üzerlerinde tartışılan basit kavramlar olmaktan çıkmış, devletin temel niteliklerine bağlı genel yönelişlerin ve siyasal seçimlerin gerçekler olmuşlardır. Buna karşın, bu kavramlar toplumsal ve ekonomik nedenleri ile gereğince incelenmemiş, türk kamuoyu günlük olayların gündelik izlenimlerine göre etkilenmiştir. Türkiye cumhuriyetinin bağımsızlığı ve ekonomik gelişmemiz büyük ölçüde bu kavramların ve ilişkilerin gerçek anlamları ile gün ışığına çıkarılmasına bağlıdır. Sanırız türk milliyetçiliğinin gerçek anlam ve bilinci bundan böyle bilimsel gözlemlere dayanarak, gerçekçi doğrultusuna oturacaktır. Çeşitli siyasal endişeler ile siyasal kavgada yerlerini yanlış seçmiş olanlar, bu kavramları kendi aralarında yorumlayarak Milliyetçi Cepheyi güçlendireceklerdir. Önce batıyı uygarlığın tek temsilcisi, özgürlük ülkeleri ve küfür diyarı saymadan, batının uygarlık sürecini kısaca tanımak gerekecektir.

Dün-Bugün

Bugün dünya küresi, bir yanda gelişmiş uluslar, öte yanda yoksul ülkeler olmak üzere iki büyük parçaya ayrılmıştır. Gelişmiş ülkeler, kendi yapıları içerisinde sanayi devrimini tamamlamış, temel sanayilerini kurmuş olan ülkeler topluluğudur. Önce İngiltere’de başlayıp sırayla öteki batı ülkelerinde de tamamlanan sanayi devrimi sonucu, batılı ülkeler hammadde deposu olarak kullanacakları, mamul maddeleri satacakları ve insanları çalıştıracakları Asya ve Afrika ülkelerini bir bir ele geçirmişlerdir. Avrupa kıtasında, toprak büyüklükleriyle sömürdükleri ülkelerin en küçük illeri büyüklüğünde olan batılı devletler, tarih içerisinde Asya ve Afrika kıtalarında yüzyıllarca egemenliklerini sürdürmüşler ve sürdürmektedirler. Bu ekonomik ve siyasal ilişki sonucu, yoksul Asya ve Afrika’ya karşı, zengin ve uygar Avrupa gerçeği doğmuştur. Bugünkü kıtalar arası sömürme ve çelişme, kökleri tarih içerisinde doğu-batı ilişkilerinde yatan sürekli ilişkilerin sonucudur. Gerçekten, güneşin topraklarında batmadığı imparatorluklar, güçlerini bu sömürme olayından almışlardır. Bu yüzden batı uygarlığı sürekli bir sömürmenin tarihidir.

Bu sömürme ilişkileri sadece bugünkü uygarlığın utanacağı sömürme sabıkaları olarak kalmamış, iki büyük dünya savaşından sonra, uluslar arası antlaşmalar ve dev şirketler eliyle, bugün yeni sömürgecilik olarak tanımlanan en son aşamasına erişmiştir.

Batı Ve Biz

Batı, sanayi devriminden sonra, ekonomik gelişme kuralları gereğince, büyük toprak zenginliklerine sahip Osmanlı İmparatorluğu ile de ekonomik ve siyasal ilişkiler kurdu. Bu ilişki kaçınılmazdı. Osmanlı İmparatorluğu, ya kendi bünyesi içerisinde sanayi devrimini yapacak yada batı ekonomisine teslim olacaktı. Daha önce kapitülasyon ayrıcalıklarını ele geçirmiş olan batı, kısa zamanda türk el sanatlarını da çökerterek, Galata’daki gayri müslim bankerler ve sırmalı Osmanlı paşaları aracılığıyla, Osmanlı ekonomisini denetimi altına aldı. Kırım savaşı ile yoğunlaşan, batı ilişkileri sonucu, denetimsiz ve koşulsuz batı ekonomisine teslim oldu. Tanzimat ve meşrutiyet dönemleri bu sömürü ağları örülürken yaşandı. Yirminci yüzyıl başlarında ise, Osmanlı imparatorluğu padişahlar eliyle batıya karşı teslim bayrağını çekiyordu. Düyun-u Umumiye, Osmanlı İmparatorluğunu teslim almıştı.

Büyük Atatürk’ün önderliğindeki kurtuluş savaşı emperyalizm ve kapitalizme karşı ulusal başkaldırıştı. Üç yıl kan ve ateşle savaşılarak, Tanzimat ve Mütareke dostları süngü ucu ile vatan topraklarından kovuldu. Ancak kapitalist gelişmenin kaçınılmaz sonucu olarak, ikinci dünya savaşından sonra bir kez daha batı ekonomisi ile ilgi kuruldu. Ve yirmi yıl, bu ilişkilerle bugüne kadar gelindi. Bugünkü ahval ve şerait ise, her türlü yorumun dışında gözler önündedir.

Tarih boyunca tüm yoksul ülkeleri sömürmüş ve sömürmekte olan batı, bugün uygarlık tanımı olarak benimsenmektedir. Eğer bu tanım, belli servet ve refah düzeyinin tanımı ise, gerçekten bugün batı televizyonlarında köpek maması yapacak kadar zengindir. İnsanların ekmek dertleri yoktur. Her türlü siyasal akım açık açık tartışılmaktadır.

Ancak, bir yaşam düzeyinin uygarlık adı verilen özelliği, geçmişinde ve temelinde yoksul halkların kanlarıyla kirlenmişse  bunun adı uygarlık olabilir mi? Bugün batı tüm uygarlık gösterilerine karşın sömürgelerde yaptığı sömürünün suçunu ve ayıbını omuzlarında taşımaktadır. Bunun dışında batı, sadece ve sadece kendi insanına karşı uygar ve demokrattır. Özgürlükleri sadece kendi insanına hak görmekte, bunu yoksul ülkeler için gereksiz bir süs saymaktadır. Doğu, batı için sadece emeği çalınacak, yeraltı zenginliklerine el konulacak sömürü kaynağıdır. Batı kültürünün beşiği sayılan Fransa’da en ileri akımlar tartışılırken, Fransız askeri, Cezayir milliyetçilerini kurşuna diziyor. Sartre’lar, Camus’ler, Russel’lar uygarlık üzerine kitap yazarken, müstemleke albayları Asya’da ve Afrika’da kırbaç sallıyorlardı. Eğer uygarlık büyük binaların, geniş yolların ve makinelerin adı değilse, yoksul ülke topraklarından müstemleke askerlerinin çizme izleri silinmeden batı bir uygarlık öncüsü sayılamaz.

Sonuç

Toplumsal yapılar içerisinde sadece sınıflar arası sömürü değil, dünya küresi içerisinde kıtalar arası sömürü çağını yaşıyoruz. Bu savaş enternasyonal kapitalizm ile milliyetçiliğin kavgasıdır. Türkiye yerini bu temel çelişmeye göre bulmak zorundadır. Gerçek uygarlık, insancıl ülküler, tüm yoksul ülkelerin bağımsızlık savaşlarına bağlıdır. Ve de, Türkiye tarihsel koşulları ile, kapitalist ve komünist dünya devletlerine karşı, üçüncü dünyanın liderliğini yapacak tek ülkedir. Türk aydınına düşen görev, sanırız ki bu ülküyü devletimizin temel yönelişi olarak benimsetmektir. Unutulmasın ki, iki yüzyıllık doğu-batı ilişkilerinde, bağımsızlığımıza sahip olduğumuz tek devre, batıya karşı kurtuluş savaşı verdiğimiz Atatürk Türkiye’si dönemidir. Bu dönemin dışındaki batı dostluğunu, türk halkı çok pahalı ödemiş ve ödemektedir.

Akşam, 25 Şubat 1968