Beyazıd ve Cem Sultan

Önceki yazıya buradan

Beyazıd Ve Cem Sultan Mücadelesi

1) Fatih ölünce iki oğlu kaldı; Beyazıd (34) ve Cem (23). Fatih, daha sevimli ve sanatçı ruhlu olan Cem’i daha çok seviyordu. Beyazıd daha sefahete düşkün olduğundan uyarıda almıştı. Veziri azam ve devlet erkanı Cem’i, yeniçeriler ise Beyazıd’ı istiyordu.

2) Vezir Mehmet paşa Beyazıd’a haber verdiğinde gizlice Cem’e de elçi gönderdi. Lakin elçi yakalandı. Yeniçeriler ayaklanıp veziri öldürdükleri gibi şehirde de terör yarattılar. Şehre gelen Beyazıd’a, “eğer yapılanların hesabı sorulmazsa seni tanırız” denildi. Beyazıd gelip hükümdarlığını ilan etti (1481) Cem de Bursay’a gidip kendi imparatorluğunu ilan etti. {yine taht kavgasını görüyoruz, ayrıntıları merak ederseniz okuyabilirsiniz. Fakat Beyazıd çok öncelerden yeniçerilere rüşvetler verdiği biliniyor. Daha uyanık olan Beyazıd tahtı kapıyor tabi İstanbul’da. Yeniçerilerde ne ibneymiş kardeşim, isyan çıkarıp kendi şehrini yağmalar mı insan, halkına saldırır mı?}

3) II.Beyazıd, Bursay’a yürüyüp Cem’i mağlup etti. Kritik nokta Cem’in lalası, akıl hocası Yakup beyin önceden satın alınmasıydı. Cem Suriye’ye kaçtı {ve o eski türk filmlerinde olur ya kız kaçar, bir kamyoncu tecavüz eder, bir otelci, bir bakkal o hesaba gidiyor Cem de heh heh}. {tabii yine görüyoruz ki yeniçeriler kuvvetli ve onları rüşvetle bağlayan avantajlı, ayak oyunları ve entrikalar artık tam anlamıyla başlıyor}

4) Cem, Karaman soyundan gelen Kasım beyden yardım istiyor. Eğer padişah olursa Karaman’ı vermeyi taahhüt ediyor. Yine Beyazıd’a devleti ikiye bölelim teklifi reddedildi.

5) Kasım beyle bazı yerler alınmaya çalışılsa da başarılı olunamayınca başka yollar arandı. Kasım bey “rumelide çalışma yapalım amcoğlu” teklifini yaptı. Aslında amacı onu oraya gönderip ortalığı karıştırmak, II.Beyazıd ile anlaşıp toprak almaktı. {Cem’in türk filmi tadındaki hikayesi devam ediyor}

6) Gemiye binip Rodos’a giden Cem, buradan Fransa yoluyla rumeliye gönderileceğini düşünerek gemiye biniyor {evet Cem evet amcoğlu gideceksin:)} Amaç tabi Beyazıd’dan fidye almaktı. Kutsanmış Rodos şovalyeleri, yine fidye istediler {geçmişte de hatırlayın istemişlerdi} 1482

7) Rodos şövalyeleri padişah olması kaydıyla Cem ile anlaştı {tabi II.Beyazıd’la da anlaşıp para alıyorlardı, temiz altın iki yolda da kardasın}

8) Şehzade Cem Fransa’ya giderken, Frenk Süleyman onu “şovalyelere güvenme amcoğlu” diye uyardı. Cem dinlemeyip, Rodos şovalyelerinin dini ve onurlarına güvendi 1482. {peheeey ne yemini, aslında Cem kalede şiir yazarken, II.Beyazıd Rodos şovalyeleriyle anlaşmış ilk taksidi de bonus karda 12 taksit yaparak 45 bin altınla ödemişti}

9) Şovalyeliklerine tanrının yemini ve onuruyla bağlı olan Rodos şovalyeleri, tanrılarından aldıkları güçle olsa gerek Cem’i o kaleden bu kaleye kaçırıp durdular. Onun kaçırılıp gelen altınların kesilmesinden korkuyorlardı tabiî ki. Bu sırada avrupada veba yaygınlaşmıştı ve herkes kırılıyordu. Papa, “yıkanmak tanrıya ihanettir, kir bizdendir amcoğlu” açıklamasından beri zaten bokun içindeki Avrupa birde vebayla tanışmıştı. Tabii Papa sonradan bir bomba daha patlatıp “halk içindeki cadılar yüzünden” diyerek kızıl saçlı kadın, çocuk kıyımının da önünü açacaktı ilerde. “Ne oluyor ulan” diyenler “dinsiz” ilan edilerek işkenceyle öldürüldü. 2010 yılında bile, bundan 600 yıl sonra bile bazılarının birilerini dinsiz ilan etmesine şaşırmamak gerekiyor yani. Geçmişten gelen bir şey bu. {Böyle ph kağıdı falan var galiba dokunduruyorsun koyulaşma dinsizliğe gidiyor}. Papa yaşadığı katedralinde “ne yapalım ulan bu Türklere, hmmm ehe haçlı yapalım” deyip bunu da kullanmak için Cem’e yöneldi. Tabi kutsal Rodos şovalyeleri burada hem Beyzıd’dan, hem Cem’in karısından, hem papadan iyi para kopardı.{buradan ne anlıyoruz hem dindar, hem onurlu, hem şovalye ise adam korkacaksın dayı}1489

10) Papa VIII.Inosan, Cem’e rumelide Macar kralıyla takılmasını, birde küçük dilekle hristiyanlığa geçmesini istemiştir. “Yüzünü yıkarız, iki çan çalarız alışırsın” dese de Cem nuh demiş, kutsal ruh dememiştir. {papada nasıl küfretmiştir var ya eheheh}

11) 1492’de, Papa ölünce yerine IV.Aleksandır Borjiya geçmiştir {heriflerde ne isim var arkadaş}. Cem’e daha rahat yaşam sağlayan Papa, II.Beyazıd’a elçi gönderip “her yıl para verilmeye devam edilmesini” veyahutta “300 bin altına dört ay ötelemeli taksit ödemeyle zehirletilmesini” teklif etti {tabi o sırada kilisenin eli çok sıkıştı galiba para lazım}

12) Bu sırada Fransa kralı VIII.Şarl, Napoli krallığına saldırmak için yola koyuldu. Amacı Cem’i alıp Kudüs’e getirmekti. Bu sırada elçi geri gelmiş, eğer Cem zehirletilirse paranın verileceğini Papaya bildirmişti. Fransa kralı da {ki kendisi adabazar kökenlidir delikanlı adamdır} bunu öğrendi ve Cem’i istedi. Papa istemese de karşı gelemeyip Cem’i verdi. Fransa kralı aslında dediğim gibi Cem’i Kudüs’e götürmek ve kullanmak istiyordu. Fakat hayatını öğrenince ona acıdı ve özgür olduğunu, karısına dönebileceğini söyledi. Onurlu bir şovalye gibi davranıp, isterse kendisiyle gelebileceğini söyledi. Lakin, iki gün sonra ağzı boynu şişti {çünkü papa zehirletip teslim etmişti}. Yolda 36 yaşındayken öldü. Cesedini Napoli’ye götürdüler 4 yıl orada kaldı. Daha sonra Bursa’ya götürüldü ve gömüldü 1495

13) Cem’in üç oğlu vardı. Bunlardan Ali’ye ne olduğu bilinmiyor, Murat Rodos’a gidip {paranın tadını aldı galiba} Katolik olmuştur. Oğuz ise ne olur ne olmaz diyerek II.Beyazıd tarafından öldürülmüştür 1483 {yazmıyacaktım da yazayım hadi. Daha önceki vezir Mahmud paşa, hani Fatih’in oğlu Mustafa karısına tecavüz etmişti ya hatırlayın. Sonradan Mustafa ölünce, diğer iki vezir Gedik Ahmet paşa ve İshak paşa yükselmek için “yoksa Mahmud paşamı öldürtü” diyerek onu Fatih’e öldürttürmüşlerdi gaza getirerek. Sonradan veziri azam olan Gedik Ahmet, Fatih’in ölümünden sonra Cem tarafını tutmuştu ve oğlu Oğuz’u severdi. Fakat II.Beyazıd kontrolü alınca, Gedik Ahmet paşayı rumeliye sefere gönderiyorum ayağı yaparak, Oğuz ile beraber öldürttü. Bunu da beraber Mahmud paşayı devirdikleri adam yaptı; yani İshak paşa. Yeniçeriler bu oyunu öğrenip ayaklansa da altınları görünce yatışıvermişlerdir. İshak paşada vezir oldu. Bu kadar pislik karşısında da benim midem bulandı dayı, saray entrikaları tam anlamıyla başlıyor artık.}

Son olarak hazır Cem Sultan demişken bir şiirini de paylaşmamak olmayacak sanırım. Büyük bir şair olan Cam Sultan, uzun gurbet yıllarında oldukça fazla vatan hasreti çekiş bir insan. Şiirlerini bulursanız okumanızı tavsiye ederim;

Bu gurbet câna gâyet kâr kıldı
Ki âlemden beni bî-zâr kıldı

Ne kılam gerdiğ-i eyyâm beni
Belâ vü derd ile bîmâr kıldı

Ne nahs olur aceb bu tâli’im kim
Beni âlem içinde zâr kıldı

Gülistân yerine ni’me’l-bedeldir
Felek yerimi ğimdi hâr kıldı

Görün gerdûn-ı dûnun himmetini
Bu gurbetde Cem’i bîmâr kıldı

 

Sonraki yazıya buradan

Reklamlar

Aydın Dediğin (II)

İlkinin devamındaki yazımız hedefi aydınlar, eğitimciler, okumuş insanlar ve en önemlisi sıradan vatandaşa hitaben dökülüyor sayfamıza. Uğur MUMCU’dan efsanevi bir yazı daha belki bu günleri görerek yazmıştır.

Hazır Murat KARAYILAN basın toplantısıyla halkımıza seslenmişken şunu bir okuyalım bari. Belki olayları birbiriyle tamamlamak lazım. Çünkü dün yaşananlar ciddi anlamda toplumumuza yapılan bir haksızlıktı. Utanç tablosuydu bu konuşmalar, açıklamalar. Ve tek kelime sesini çıkartmıyorsa bu halk ne denilebilir? Adını barış mı zannediyorlar her anlaşmanın? Ne diye savaşıldı o zaman? Neyse moralim bozuk bu sıralar kalemi bırakalım sahibine;

Sorumlu Olmak

Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan haksızlık bütün topluma karşı yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleştirilmedikçe, haksızlıkların ve adaletsizliklerin önüne geçmeye olanak bulunamaz.

– Bana dokunmayan yılan bin yaşasın… felsefesi, toplumun bütün bireylerini sarar ve birçok insan:

– Adam sen de… bencilliği ve bireyciliği ile yetişir. Herkes kendi küçük dünyasının kabuklarında, sessiz sedasız yaşamayı hüner sayar.

– Sen mi kurtaracaksın? gibi sorularla kavgadan gürültüden uzak tutulmak, günlük yaşantının mutluluk zırhlarıyla sarılıp sarmalanmak hiçbir yasanın suç saymadığı ve bir çok insanın da küçük görmediği bir yaşam biçimi olarak belirir.

– Beni düşünmüyorsan, çocuklarını da mı düşünmüyorsun? gibi duygusal tepkilerin göz dağlarıyla sıkıştırılmış sorumluluk duygularının sınırladığı insanlar, yaşamlarında bir başka mutsuzluğun gölgeleri ile boğuşup dururlar öylece.

Düşündüklerini bir kez bile yüksek sesle söyleyememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne hiç haykırmamış bir insanın bilinç ve duygu dünyasında doğan girdaplar belki de sabah akşam boğmuştur kişiliğini.

Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir basbayağı. Susmak.. susmak… hep susmak. Konuşmamak, konuşmamak… Üstlenilen görev budur bütün yaşam boyunca. İnsanları saran küçük çemberler büyüye büyüye demokrasinin boynuna bir halka gibi geçer. Suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur bir süre sonra.

Bir kişiye yapılan haksızlığı her insan yüreğinde ve bilincinde duymalıdır bütün ağırlığınca. Bu sorumluluk bilinci kurulmamışsa her yeni haksızlık bir “kader” gibi benimsenir bütün toplumda. Oysa ne yoksulluk ne de haksızlık “kader” değildir. Yoksulluğun ve haksızlığın nedenleri vardır. Bunları birer birer saptayıp toplumun önünde haykırmak gerekiyor.

Toplumdaki her insandan beklenen bu da değildir aslına bakarsınız. Herkes, kendi görevinin sınırları içinde dirençli olabilse bir ölçüde kolaylaşır işler.

Yargıçsınız; önünüzdeki sanığın suçsuz olduğunu biliyorsunuz. Fakat emir almışsınız. Mahkum edersiniz bile bile.

Doktorsunuz; önünüze işkence evlerinden getirilen bir hasta çıkardılar. Verilen emirlere uyar, sahte raporlar düzenlersiniz.

Memursunuz, amirsiniz; bir altınızdaki memurun sicilini bozmak için verilen emirleri körü körüne yerine getirirsiniz. Belki sivilsiniz. Terfi bekliyorsunuzdur. Belki de albaysınız, generallik sırasındasınız. Hemen bozarsınız sicilleri. Başkalarının mutsuzluğu üzerine kendi mutluluğunuzu kurmak istersiniz.

Kimler gelir, kimler geçer böylece…

Aynı çark insanları öğütür. Dönme dolap gibidir yaşam. Bakarsınız yüksektesiniz, bir bakmışsınız inmişsinizdir o yüksek yerlerden. Geriye sadece insanın kişiliği ve onuru kalmıştır. Bu onuru, daha yükseklere sıçrayabilmek için bir “pey akçesi” olarak sürenler, önünde sonunda bir insanlık yıkıntısı, bir “enkaz” olarak kalırlar belleklerde.

Yirminci yüzyılda uygarca direnişin adıdır “medeni cesaret.” Bu konuda çok zengin değil toplumumuz. Bir kaplumbağa gibi yaşamayı, bir “sürüngen” gibi beslenmeyi, bir yılan gibi beslenmeyi, bir “yılan” gibi yükseklere tırmanmayı hüner saymışız yıllarca. Sorumluluk pınarlarından, bilinç çeşmelerinden gürül gürül akan kişilikleri, köhneleşmiş yasaların kıskacı altında yaşatmayı tek çıkar yol bilmişiz yıllarca.

Karanlıklarla beslenen korkuları, bir tel örgü, bir dikenli tel gibi sarmışız dört bir yanımıza. Yüreksizliğin özrünü bir parça da kendi küçücük dünyalarımızın mutluluğuna sığınarak gidermek istemişiz.

Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız. Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci, özgürlüğün de, demokrasinin de tek güvencesidir. Bu güvence sağlanmadıkça, demokrasinin temeline bir tek taş bile konmuş olamaz.

Unutmayalım ki “cesur bir kez, korkak bin kez ölür.” Önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir “mezar taşı” gibi suskunluk simgesi olmamasıdır.

Yeni Ortam, 9 Aralık 1974″

Mutluluğu Resmi

Hep tarih, hep siyaset midenizin bulanmasına sebep olacağında arada bir iki şiir koysak, bir iki karikatürle ortamı şenlendirsek hoş olmaz mı?

Ünlü şairimiz Nazım HİKMET, yakın dostu yine tarihimizin en ünlü ressamı diyebileceğimiz Abidin DİNO’ya sormuş “sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin? diye. Aslında sormamış tabi 🙂 bir şiiridir bu Nazım HİKMET’in. Buyurun okuyalım;

Saman Sarısı

Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?  İşin kolayına kaçmadan ama  Gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil  Ne de ak örtüde elmaların  Ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini  Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?  1961 yazı ortalarındaki Küba’nın resmini yapabilir misin?  Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm  Ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstad? Nazım HİKMET

Ünlü ressam Abidin DİNO’da yakın dostunun bu yazdığı şiire cevabını sanıldığının aksine “Mutluluğun Resmi” isimli tablosunu yaparak değil yine çok güzel bir şiirle vermiştir. Yukarıda gördüğünüz resim Dianne Dengel isimli bir ressama aittir. İşte DİNO’nun şiiri;

Mutlulugun Resmi  Kokusu buram buram tüten  Limanda simit satan çocuklar  Martıların telaşı bambaşka  İşçiler gözler yolunu.  İnebilseydin o vapurdan  Ayağında Varna’nın tozu  Yüreğinde ince bir sızı.  Mavi gözlerinde yanıp tutuşan  Hasretle kucaklayabilseydim  Seninle, bir daha.  Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi  Bağrımıza bassaydık seni Nazım,  Yapardım mutluluğun resmini  Başında delikanlı şapkan,  Kolların sıvalı, kavgaya hazır  Bahriyeli adımlarla düşüp yola  Gidebilseydik meserret kahvesine,  İlk karşılaştığımız yere  Ve bir acı kahvemi içseydin.  Anlatsaydık  O günlerden, geçmişten, gelecekten,  Ne günler biterdi,  Ne geceler…  Dinerdi tüm acılar seninle  Bir düş olurdu ayrılığımız,  Anılarda kalan.  Ve dolaşsaydık Türkiye’yi  Bir baştan bir başa.  Yattığımız yerler müze olmuş,  Sürgün şehirler cennet.  İşte o zaman Nazım,  Yapardım mutluluğun resmini  Buna da ne tual yeterdi;  Ne boya…  Abidin DİNO

Aydın Dediğin

Etrafımızda duyarız aydın derler adına hani “entellektüel bilgi birikimi” ile gelir bu adamlar, bilgi birikimi var denir bu insanlara. Şehrinize gelir belki bu adamlardan bir tanesi. Konferans verir size, hikayeler anlatır şiirler okur. İyi insanı anlatır, doğru yolu anlatır, nasıl yaşanılması gerektiğini anlatır. Güzel şeylerden bahseder, geçmişe ikide laf atarak birilerini över de över alttan alta. İsmi lazım olmayan bir kişi yine bu argümanlar ile yaşadığım şehre geldi de oradan bahsi açıldı konunun.

Elbette şu günlerde bir “akil insanlar” polemiğidir gidiyor bildiğiniz gibi. Medya tarafından yaratılan bu aydın grubunun ne kadar aydın olduğu, ne kadar dürüst ve düzgün insanlar olduğu konusunda şüpheler var haliyle. Bir kere, toplumumuz bir çok şeyde olduğu gibi aydının, entellektüelliğin, düşünce akımının ve sanatın ne olduğundan habersiz ne yazık ki.

Bu yaratılan sahte aydınların düşüncelerini eleştirmek veya karşı çıkmak ise benzer düşünce tepkileriyle değil, güç kullanarak bastırılmaya çalışılıyor ülkemizde. Ve düşünce olarak eleştiri bile yöneltilmiyor aslında. Çoğu aydın ise sesini çıkartmıyor olanlara, yaşananlara karşı. Olaylara sessiz kalıp, ülkenin sanatçı veya aydın kesiminde hala yer almak mümkün müdür? Düşüncesini dile getirmekten korkmak ve ortalığı namus kavramından yoksun olan bu kişilere bırakmak doğru mudur?

Ve halkın sesi olması gereken bu insanlardan sesini çıkaranlar susturuluyor ise bir şekilde, bunda halkımızın da suçu elbette vardır. “Herkes işini yapacak, davulcu davulunu çalar, üniversite hocası dersini verir araştırmasını yapar, çoban ineğini güder ise karışıklık çıkmaz. Ortalığı karıştırmaz isek gerçek demokrasiye ulaşırız. Demokrasi işte budur” diyen adam aydın olur mu? Gelip bana ne katabilir? Yöremize ziyarete gelip konuşma yapan bir şahıs mesela sözü “yetim hakkının önemi” ile başlatıp “afrikadaki insanlara da yardım edelim” “açsak sadaka verelim” ile bitiren güzel abimiz, kendi gazetesinde 13 yaşındaki kıza tecavüz eden adam hakkında neden bir iki kelime bile eleştiri getirememiştir? Ben şimdi o akşam oraya çıkıp “siz bu tecavüz olayı ile ilgili “aslında o gün kendisine ilaçlı gazoz içirmişler, olayları hatırlamıyormuş komplo bunlar” demiştiniz, gelip burada yetim hakkı falan neyi anlatıyorsunuz?” desem yanlış mı yapmış olurum? Ne yazık ki bu kişiler her yerde, toplumun mevki sahibi insanları bu adamları dinliyor. Belediye başkanları, müdürler, öğretmenler, gençler, kaymakamlar…

Yetimlerin hakkını bize anlatacağına, şak şakçılık yaptığı hükümete ve çalışanlara anlatsa daha iyi olacak sanırım. Bunlar ile ilgili iki yazı koyacağım peş peşe Mumcu’nun kaleminden. Namus ve Toplum üzerine yazılan iki yazının iyi okunması ve anlaşılması dileğiyle. İsmini yazmaya gerek görediğim kişide belki denk gelir okur buraları bir gün. Tabi namusu, her fırsatta bacak arasına getiren bu adamların işlerine gelince nasıl gazozları üçyüzmilyonbaloncuk şeklinde açıp içtikleri insanın midesini bulandırsa da okusun yine de;

Namus

Namus, toplumdan topluma, insandan insana değişen göreceli bir kavramdır. Genellikle birisi hakkında;

Nasıl adamdır?… diye sorulunca;

Çok namusludur… diye cevap verilir. Yani,

Evinde barkında, işinde gücünde, içkisi kumarı yok… gibi ortalama tanılar verilir hep.

Namus konusu Türkiye’de hep cinsellikle bağlantılı olarak kullanılır. Namuslu olmak, cinsel konularda düzen dışı yaşamın içine girmemek demektir bir bakıma. Kadının namuslusu erkeğine bağlı olanı, erkeğin namuslusu da karısından başka gül koklamayanıdır. Kapalı toplumlarda bir mahallenin sakini kendini çevredeki olaylardan sorumlu tutar. Mahalleden birinin kızı gece delikanlı ile görülmüş ise;

Mahallenin namusu… diye mırıltılar başlar. Bunlar aslında, çevrenin tutucu koşullarıyla bastırılan cinsel içgüdülerin bir çeşit tepkisidir…

Mahallenin namusu bizden sorulur… gibi kabadayılıkla karışık namus bekçiliğinin de temelinde çok kez doyurulmamış cinsel içgüdüler yatmaktadır.

Devlet dairelerinde bazı müdürler içinde,

Namuslu adam… denir. Bu da, müdürün rüşvet yemediği, kimseye haksızlık yapmadığı anlamında kullanılır. Çünkü artık toplum öylesine bir çöküntü içine girmiştir ki, rüşvet yememek bile en büyük erdemlerden birisi sayılmaktadır.

Namus sözcüğü siyasal yaşamda da geçerlidir. Yazılarda konuşmalarda sık sık…

Namuslu politikacı, namussuz politikacı… sözcüklerine de rastlarsınız. Namussuz politikacı, ülkenin bağımsızlığına, halkın insanca yaşama hakkına karşı, egemen sınıfların sözcülüğünü yapan adamdır bize göre. Namuslu politikacı ise, ülkenin bağımsızlığını ve halkın kurtuluşu için çalışan politikacıların adıdır. Namus, siyaset alanında sınıfsal bir içerik kazanmaktadır kendiliğinden. Namuslu aydın ise, bilgisini emekçi sınıfların emrine veren okumuş insandır. Şimdi, özellikle olağanüstü dönemlerde çevresindeki insaların ezilmesi için savcılıkta koşan profesörleri düşünün. Bunlar, yıllarca kitaplar okumuş, kitaplar yazmış, dersler vermişlerdir. Dışarıdan bakan, bu profesörlere,

Aydın adam… diyebilir. Ama, bunlar hem karanlığın hem de namussuzluğun simgesi olmuşlardır. Ne aydın, ne de namusludur bunlar.

Namus, çağımızda ve toplumumuzda, adaletsiz düzene karşı takınılan tavırla belirlenmektedir. Bir adamın iyi aile babası olması, çocuklarına karşı çok müşfik davranması , komşusunun karısına kızına bakmaması namuslu olması için belki gereklidir ama yeterli değildir. Çünkü namuslu olmanın gerek ve yeter koşulları vardır çağımızda.

Bir hukuk profesörü düşünün. Toplumdaki bütün haksızlıkları görür, ancak hiç sesini çıkartmaz. Sadece avukatlık gelirini,  sadece yayımlayacağı kitabın ya da teksirin kaça satılacağını düşünür. Bu bir namuslu aydın ya da bilim adamı mıdır?

Bir doktor düşünün. Toplumun sağlık koşullarını bile bile, sadece katlar, arabalar almayı tasarlar. Kazanmayı, daha çok kazanmayı amaçlamıştır hayatta… Bu bir hekim yada namuslu aydın mıdır?

Örnekler çoğaltılabilir da da. Uzar gider namussuzlar kervanı.

İsmet İnönü

Bir memlekette namus erbabı en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette gerçek kurtuluş olmaz… derdi. Bu söz çok geçerlidir günümüzde. Namuslu insanın, çevresinde ki haksızlıklara karşı cesur olması, kendisine düşen bir namus borcudur.

Namuslu aydın hep acı çeker. Daha da çekecektir. Fakat bir devrimcinin de dediği gibi

İnsan şu veya bu biçimde ölebilir. Önemli olan insanın sırtını düşmana dönük ölmemesidir…

Her ülkede emperyalizme ve kapitalizme karşı başkaldıran namuslu aydınlar yirmi birinci yüzyılda dikilecek meçhul asker anıtlarının bronz taşlarıdırlar.

Yeni Ortam 

18 Ağustos 1974″

Üs mü tesis mi?

Amerikan üsleri ile ilgili zamanla ekleyerek yazacağımız yazılarımızın ilk dokunuşlarını yapalım artık isterseniz. Bildiğiniz gibi ülkemizde Amerika ve Nato’ya ait birçok yer bulunmakta. Bunların en ünlüsü Adana/İncirlik olmakla beraber, İzmir’de ki yerleşkeyi de duymuşsunuzdur. Bunların dışında ülkenin dört bir köşesinde stratejik noktalarda depolar, silahlar, yakıt ikmal noktaları vs. bilinen şekliyle bulunmaktadır.

Yine devletimiz resmi olarak kabul etmese de görgü tanıklarının verdiği bilgiler doğrultusunda Tekirdağ, Kars, Urfa, Ankara, İzmir, Balıkesir dolaylarında da üslerin bulunduğu söylenmekte. Veya vardır kesin olarak bilemiyorum. Bildiğimiz kesin bir şey var ise oda ülkemizin NATO tesisi adı altında ikili antlaşmalarla başka ülkelere bölgesel silahlı/silahsız yerler tahsis ettiğidir.

İlginçtir devlet içerisindeki “bir takım cuntacıları, şantajcıları, gladiocuları yakalayacağız” diyerek tespit edilen kişiler tutuklanıp yakalanırken. Bunların haricinde, bu bahsettiğimiz üsler ve tesisler konusuyla alakalı yapılan antlaşmalarda ise hükümetimiz hiç sesini çıkarmamaktadır. Gerçi şimdiki hükümet değil, geçmiş hükümetler de benzer tepkisizliği sergilemediler mi?

“Özgür ülke” naraları atarak sağımızı solumuzu gaza getirmekten ziyade kendi silahlı kuvvetleri olan bir devletin, başka bir devlet askerinin koruduğu ve içini kontrol edemediği yere izin verebilir mi? Vermeli mi? Bu sağlıklı bir bakış açısı mıdır? Halkımızın bunu nasıl yadırgamadığını görebiliyor muyuz peki?

Mesela bir Hindistan üssü olsa Hatay’da garip olmaz mıydı? Bizim Çin’de üssümüzün olması keza…

Çok önemsiz gibi gösterilen bu üsler aslında tampon bölge açısından o kadar önemlidir ki bu ülkeler adına hükümet devirir darbe bile yaptırır diyebiliriz. Geçmiş siyasi hayatımızda bu üslere kafa tutan Ecevit-Erbakan ikilisinden sonra Süleyman Demirel’in bile!!! evet yanlış duymadınız Demirel’lin bile ipi kısa sürede çekilmiştir. Bunları yavaş yavaş belirteceğiz ilerde.

1954 yılında Menderes zamanında konuşlandırılmaya başlanan bu üslerin bizim için en tehlikeli yanının üzülerek söylemeliyiz ki içinde neler döndüğünü bilemememiz olduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği gibi ülkemizin meclis dışından anayasaya aykırı biçimde yaptığı anlaşmaların bir bölümü bunlar ile ilgili. Üslerde hangi silahlar var? Tahrip güçleri nedir? Herhangi bir silahlı çatışma durumunda hangi durumlarda bulunabiliriz? Bunlar ile ilgili bilgimiz kısıtlı veya hiç yok denecek kadar az ne yazık ki.

Düştüğümüz bu durum ile ilgili geçmişte birçok benzer tartışma yapılıyor. Zaten günümüz siyasi tartışmaların yarısı geçmişte dillendirilmiş şeyler. Lafı fazla uzatmadan Mumcu’nun bir başka yazısına kalemi bırakalım isterseniz. Daha devamını da zamanı gelince yazacağız.

Amerikan Üsleri

1963 yılında 3.Ordu Komutanı olan Org. Refik TULGA, Trabzon’daki Amerikan üssüne gider. Üs komutanı Amerikalı albay orgeneralimizi üsse sokmaz. Olayı 1969 yılında şu sözlerle açıklamıştır;

Üs komutanı albay, bizi büyük bir merasimle karşıladı. Albay, kantin, kulüp, yemekhane, mutfak gibi tesisleri gezdirdi. Biraz ötede etrafı demir kafesle çevrili gerçek üsse doğru ilerledim. Amerikalı albay yolumu kesti:

– Giremezsiniz, buraya ancak ameikan uyruklu yetkililer girebilir…

– Ben ordu komutanıyım. Bulunduğumuz bölgede giremeyeceğimiz yer olamaz..

– Emir böyle

– Bu hükümranlık haklarımıza tecavüz değil mi?

– Ama ikili antlaşmalar var..Bir viski almaz mısınız paşam?

– Hayır…

– Kıtayı denetleyecek misiniz?

– Hayır…”

Sayın Tulga’nın bu anıları bizlere şunları düşündürdü; Türkiye’de Amerikan üslerinin ulusal bağımsızlığımızı kısıtlayıp kısıtlamadığı yukarıda yazdığımız olayla anlaşılmaktadır. Türkiye’de Amerikan üslerinin yaratacağı sakıncalar üzerinde bu günlerde bir kaç satır yazmayı da gerekli görmekteyiz. Sanırız Kıbrıs bunalımı hareketi, bazı gerçeklerin de iyiden iyiye anlaşılmasını sağlayacaktır.

İkinci dünya savaşından bu yana “klasik savaş” öğretilerinde büyük değişiklikler ortaya çıkmıştır. 1960’lardan sonra Pentagon generalleri, roket stratejisine göre savaş planlarını saptamaktadır. İki büyük dünya devi arasında çıkacak bir savaş artık nükleer silahlarla yapılacaktır.

Sovyet bloğu bu nükleer savaş için gerekli askeri hazırlıkları yapmaktadır. Amerika ve Rusya arasında şimdi bir nükleer denge kurulmuştur. Her ülkede de herhangi bir savaş anında birbirlerinin üslerini dakikalara sığacak bir süre içerisinde yok etme olanağına sahiptir.

Nükleer savaşın bu özellikleri ortadayken, Amerika’nın denizaşırı ülkelerde bulunan üslerinin varlığı sadece askeri amaçlara bağlanmaz. Bu üsler, Amerika’nın denizaşırı ülkelerdeki askeri ve siyasal etkinliğini sürdürmek amacı ile korunmaktadır. Amerikan üsleri, sadece bir sıcak savaşın stratejik bölgeleri değil, daha çok soğuk savaşın psikolojik ve siyasal kuruluşları olarak kullanılmaktadır.

Üslerin Türkiye’ye ne zararı olabilir? Askeri tehlike olarak şunlar söylenebilir;

Sovyetler ile Amerika arasında bir savaş çıktığında, Sovyet roketlerinin ilk hücum edeceği bölgeler Türkiye’deki amerikan üsleridir. Amerikan savaş planına göre, savaşın ilk anında Türkiye bir hedef tahtası olacak ve Amerika, saldırı darbelerinden bir süre korunmuş olacaktır.

Öyleyse?…

Türkiye ulusal savunmasını ancak kendi ulusuna güvenerek yapabilir. Askeri güvenliğimiz, tek yanlı bir saldırı olasılığına ve NATO stratejilerine göre sağlanamaz. Bunu en yakın örneği kıbrıs çıkartması dolayısıyla görmüş bulunuyoruz. Kıbrıs sorunu, yeniden ulusal kaynaklarımıza dönüşü gerektirmiştir. Türkiye’deki amerikan üsleri sorunu zaman geçirmeden ele alınmalıdır. Türk generalini Türkiye’deki amerikan üssüne sokmayan gerçek, başımızı gömdüğümüz kumlardan çıkarmanızı gerektirecek kadar acıdır ve ciddidir herhalde…

Yeni Ortam 9 Ağustos 1974″

Son olarak yıllar sonra soğuk savaş yıllarında ülkemizdeki ABD üslerinde nükleer bombaların bulunduğu ortaya çıkıştır. Yani 30-40 yıl evvel gerçekten sıcak bir savaş olsayış ülkemizin atış tahtası kıvamında işlem görmesi kaçınılmazmış bunu anlıyoruz. Peki bundan hükümetlerimizin haberleri var mıydı? Var ise ülkeye hesap vermek zorundadır bana göre. Yok ise durum daha da vahimdir sanırım.

Şuna da değinmekte fayda var. Hükümetlerin her şeyi halka açıklamasından taraf değilim. Çünkü ülkeler arası ilişkiler ve çıkarlarımız bunu gerektiriyor olabilir. Sorun şu; bizim çıkarlarımız mı bunu gerektiriyor, yoksa başka ülkelerin çıkarları bizim çıkarlarımız gibi mi gösteriliyor? Bunları iyi analiz etmeli ve değerlendirmeliyiz. Hep dediğimiz gibi bu üslerin ülkenin değil, birilerinin çıkarlarına daha çok katkı sağladığı gerçeği kabak gibi meydanda duruyor sanki. Peki neden konuşulmuyor? Neden bu kadar normalleştirilmiştir bu olay onuda okuyanın takdirine bırakıyoruz.

İlerki dönemlerde tekrar değineceğimiz bu üs meselesine Demirel’in sözleri damga vuracak. Ve bu üslerin bizi nasıl dolaylı yoldan 12 eylül darbesine götürdüğünü öğreneceğiz.

Fatihin Son Fetihleri Ve Ölümü

Önceki yazıya buradan

Eflakın Vilayet Olması

1) Eflak hatırlarsanız Osmanlı hakimiyetini tanısa da haçlılara katılıp arkadan vurmuştur. 1456’da meşhur kazıklı Voyvoda oranın prensi olmuştur. Kazıklı, Osmanlı sarayında yetişmişti. Malum, kralların kardeşleri daha doğrusu varisleri ihtimale karşı alınırdı.

2) Fatih, karadeniz seferinden dönmüştü. Vlad ise Macarlarla beraber Bulgar taraflarına saldırıp milleti kazığa vurdurmuş, türlü işkenceler yaptırmıştır. Tarihe oldukça cani olarak geçen bu manyak prense Osmanlılar Kazıklı Voyvoda, hristiyanlar Vlad Çepeş (cellad Vlad), günümüzde de kont drakula denilirdi. Yaptığı işkenceler dönemin engizisyon mahkemelerine bile ilham verecek cinsten olan Vladın kazıklattığı adamların içinde yemek yeme, yemeğe çağırdığı fakirleri masayla beraber yaktırma, kadınların göğüslerini kesip çocukların kafalarını çaktırma, boğazlarını kesip ters çevrilen insanların kanıyla efendim ne anlatıyorum lan ben. Merak edenler araştırsın. Yine Osmanlılarda da çeşitli işkenceler vardır, lakin Kazıklı ve engizisyonun özgünlüğüne yaklaşamaz tabi ki. Onun ile ilgili bir kitap vardı eskiden okumuştum adı aklımda değil ona bakıverin. Fatih bu manyağın faaliyetlerine dayanamayıp kardeşi Radulu prens yaptı. Radul da Osmanlıda yetişmiş, Fatih tarafından sevilen bir kişiydi.

3) Fatih kazıklıyı İstanbul’a çağırttı. Silistre beyi Yunus bey ile Niğbolu beyi Hamza beye alıp getirmelerini istedi. Fakat kazıklı, bunu haber alıp bütün herkesi baskınla öldürttü. Askerlerin kol ve bacaklarını kestirip kazığa oturttu. Hamza beyide daha yüksek bir kazığa vurdurduktan sonra kellesini kesip Macar beyine yolladı yardım istedi. Niğbolu,Vidin dolaylarını yakıp kesti. 25 bin esirle eflaka döndü. Fatih padişah olduğu için bir şey söyleyemese de galiba onun ne dediğini hepimiz tahmin ediyoruz.

4) Fatih seferini Eflak’ı çekemeyen Bogdan prensi de teşvik etti. Fatih 150 bin kişiyle Eflak’a girdi. Geceleyin on bin kişiyle padişah çadırına saldıran Vlad sonuç alamayıp kaçtı. Kumandanları dağılan Vlad’ın askerleri de bin iki bin demeden öldürüldü. Macarlara kaçan Vlad “yardım et amcoğlu” dese de, Macar kralı “ama 150 bin kişi dayı” deyip üstüme gelirler diyerek Vlad’ı hapsettirdi. Radul bey yapılarak Eflak sorunu halloldu. 1462

5) Bogdan beyi muahedeyi bozup Eflak’a saldırınca sefere çıkıldı oralar alındı 1475

6) Macarlar fırsatı değerlendirip buraları alsa da Fatih kışın beklemedi devam edip geri aldı, yapılan kaleleri yıktı 1476

7) Bosna kralı vergisini ödemeyince sefer yapılıp orası da alındı 1463. Bosna kralı validesi ve üç oğluyla teslim olsa da Fatih bunlara kızmış, fetva isteyip aldıktan sonra onları öldürtmüştür.

8) Macarlar buralara yine saldırsa da tekrar gelip buraları aldı. Fatih, hayatı boyunca sefer yaptığından garipte bir adamdı. Hristiyanlığın Bogomil mezhebine ait olan Bosnalılar sonradan topluca müslüman oldular. Bu mezhep Hz. İsa’yı Allah’ın kulu olarak görüyordu. Bosnalılara sonradan Devşirmelerde öncelik tanınmıştır.

Osmanlı Akkoyunlu Mücadelesi

1) Karamanlıların durumu Fatihten evvel zaten belidir. Osmanlı devletini habire arkadan vuran bu devlet, haçlılardan papaya kadar her devlet ve dinden çıkarlar çerçevesinde ilişki kurmuş, ayaklandırmalara vesile olmuş veya kışkırtma yağma yapmıştır. Uzun uzadıya Karaman tarihini yazmaya gerek yoktur. Karaman beyinin ölümüyle her zamanki gibi taht kavgası çıkmıştır. Birisi Osmanlılardan, diğeri de o zaman artık çok kuvvetli bir doğu devleti olan Akkoyunlulara sığınmıştır. Karşılıklı saldırılar vs. den sonra Fatih artık “bir doğu seferine çıkalum” diyerek yola koyulmuştur.

2) Fatih Trabzon’u aldığında Akkoyunlu Uzun Hasan’ın kızdığını fakat bir şey yapmadığını anlatmıştık. Fakat artık 12 yıl geçmiş, Akkoyunlular almış yürümüştür. Artık Karamanlar ortadan kalkmış sayılır, en büyük rakipleri Karakoyunlar yenilip yok edilmiş (1467), Van, Azerbaycan, İran ve etrafı alınmış, Tirmuridlerde yenilmiş {yani Fatih batıda inanılmaz bir ilerleme kaydederken, doğuda da Akkoyunlular kimi gelse yenip ki Uzun Hasan zaten büyük bir imparatorluk kuruyor. Tabi geçmişte nasıl Timur, batıda Osmanlının büyüdüğünü ve ilerde kendisine tehlike oluşturduğunu görüp Yavuz’a savaş ilan etmişse, benzer bir şekilde Fatih’te, doğuda artık çok büyüyen ve ilerde kendisine çok büyük tehlike yaratacak olan Akkoyunlulara savaş ilan etmiştir. Sorun nedir? Habire etrafta bazen duyduğum “Efendim Timur’un hiçbir amacı yoktu, halbuki müslümandı Osmanlıya saldırdı buralarda da kalmayarak yağma yaparak çekip gitti”. Kardeşim, arkadaşım Timur batıda büyümeden bir tehlikeyi bertaraf etti bir kere. İkincisi, bu toprakları vergiye bağladı ve Anadolu beyliklerini yeniden kurdurdu ki tek birisi yine sivrilip tehlike yaratmasın. Ha ne oldu Fetret devriyle toparlandı Osmanlı vs. ama Timur’un ölümü olmasaydı görürdüm ben o toparlanmayı neyse, “amaçsız sefer” ne demektir? Amaçsız sefere gidilir mi kardeşim?}

3) Osmanlıdan kaçan Karaman ve Candar oğulları Uzun Hasan’ı tahrik etmiş ve bu savaşa vesile olmuşlardır. Tokat’a girip şehri yağmalamışlardır. Yine Venediklilerle anlaşıp denizden top, silah istemişlerdir. Fatih’te zaten sefere niyetli harekete geçmiştir.

4) Rumeli beylerbeyi emrindeki seçkin 10 bin asker savaş öncesi bir tuzağa düşmüş ve öldürülmüştür. İki ordu savaşa girişmiştir. (11 Ağustos 1473 Otlukbeli savaşı)

5) Savaşı kazanan Osmanlı kuvvetleri dağıtılmıştır. Kaçan Uzun Hasan’ın bir çok uleması yakalanıp İstanbul’a gönderildi. Doğu seferindeyken haçlılarda İzmir’i, Antalya’yı yağmalamıştır. Uzun Hasan’ın takip edilmemesini söyleyen baş vezir Mahmud Paşa {adam haklı nereye gideceksin mnkym çöle mi gireceksin} hakkında söylentiler çıktı. {işte rüşvet aldı, korktu, beceriksiz, hain vs} Dönüşte görevden alındı.

6) Bir yıl sonra yerine geçen vezir ölünce ve hemen ardından Fatih’in oğlu şehzade Mustafa’da ölünce şüpheleri üzerine çekti. Neden çekti peki kardeşim? Çünkü bir sefer sırasında şehzade Mustafa, Mahmud paşanın karısına tecavüz etti. Karısını bu yüzden vezir Mahmud boşadı, fakat Fatih baskı yapınca yeniden evlenmek zorunda kaldı. Neyse sonuçta şehzadenin şüpheli ölümüyle beraber Mahmud paşada tutuklandı ve öldürüldü (1474)

7) Savaş sonrası Uzun Hasan oğlu Uğurlu Mehmet babasıyla taht kavgasına girişti {aman ne sürpriz oldu hepimize}. Memlüklülere sığınmıştır. Memlüklüler bir birlikle ona gazı verseler de yenildi oda Fatih’e sığındı. Bunu kullanayım diyen Fatih onu kızıyla evlendirdi ve Sivas’a vali yaptı. Lakin, akkoyunlularca kandırılan Uğurlu öldürüldü (1477).

8) Uzun Hasan ölünce yerine hükümdar olan Halil ile barış yapıldı.

Fatihin Ölümü

1) Kefe limanı alındı (1475)

2) İtalya’nın güneyine saldırılar düzenlendi paşalarla. Rodos üç kez kuşatılmış fakat alınamamıştır. Aslında üçüncü kuşatmada kale içine girilmiş ve sancak dikilmiştir. Fakat paşa o sırada yağmaya izin vermeyeceğini açıklayınca askerle kaleyi almamıştır (1480)

3) Dulkadirlerle üçkez su sebebiyle savaşılmış sefer düzenlenmiştir. Fatih hasta olmuş, Gebzede veya dolaylarında ölmüştür (4 mayıs 1481)

4) Fatih İstanbulu almıştır. Balkanları dize getirmiş, Anadoludan hristiyanları atmış, karadenize sefer yapmıştır. Güçlü donanmalar kurdurmuş, adalara hakim olmuştur. Ki İtalya’ya ölümü sırasında seferde düzenlemiştir.

5) Fatihin bu ilerlemesi Avrupayı çok korkutmuştur. “Romayıda alır bu mnkym” diyen Papa, sürekli haçlılara gazı vermeye çalışsa da, kendi iç çatışmalar ve ekonomik sebepler yüzünden bunu gerçekleştirememiştir. Ölümüyle beraber Roma’da sanırım davullar zurnalar çalınmış, dinsiz ilan edilenler beklide bir iki gün ateşte yakılmamıştır kim bilir.

6) Sabırsız merhametsiz bir hükümdar olup, büyük bir diplomat ve askerdi. Bilime, sanata ve ilim adamına önem verir, dünyadaki sanatçıları, bilim adamlarını İstanbul’a getirtmiştir. Kanunname yazdırmış, devletin sistemini toptan değiştirmiştir. Bu sayede Osmanlı 400 yıl daha ayakta kalmıştır. Fakat bunların yanında padişah devlet işlerinden uzaklaşmış, vezirler yönetimde daha fazla söz sahibi olmuştur. Devlet zayıfladıkça bu büyük bir sorun teşkil etmiştir ilerde.

7) Ölümüyle beraber iki oğlu taht kavgasına girmiştir. Mustafa ölmüştü zaten iki şehzade Beyazıd ve Cem Sultan mücadeleye girmiştir.

8) Fatih, kitapları değişik dillere çevirmiş ve araştırmalar yaptırmıştır. Birçok dil bilir, özelikle İtalyan tarihine ve o bölgeye ilgi göstermiştir. İstanbul ortadokslarını desteklemiş, patriği kullanmıştır

9) İncili arapçaya çevirtip okumuş ve ilgi göstermiştir. Bu ilgisini Katolik kilisesi ve tabii Papa “tanrım Fatih hristiyan oldu yüce yarabbim” propagandasıyla karşılamışlardır. {günümüzde de hala bu şekilde seviyesiz siyasi atışmaları görmek ne kadar üzücü, ve sinir bozucu be kardeşim}. Bunu nereye bağlamışlardır. İstanbul aslında ele geçirilmemiştir. Çünkü “oda bizden, içimizden biri, halkın adamı” diye ne yapsınlar avunmaya çalışmışlardır. Hatta Fatihe bununla ilgili olarak mektup yazılmış, nasıl vaftiz edileceğini anlatmıştır.

10) Fatih camii yapılmış, Ayasofya alındıktan sonra camiye çevrilmiştir, kapalı çarşıyı bedesten yaptırmış. Çevreden birçok müslümanı İstanbul’a getirtmiş ve yine balkanlara göç ettirmiştir. Balkanlardaki güçlü hristiyan aileleri de İstanbul’a getirtmiştir. {isyan ve karışım için}

yoruldum devam edeceğiz….

sonraki yazıya buradan

Fetih Sonrası ve Genel Bir Değerlendirme

Önceki yazıya buradan

En son İstanbul’un alınmasını yazmıştık. Buradan uzun bir aradan sonra devam edelim yine. Fetih sonrası dünya çalkalanıyor ve yeni bir döneme gerçekten giriliyor bir nevi. Bu sadece Osmanlı devletinde yasalar ve kanunlar ile değil, Avrupa’nın dönüşümü ve gerçek tehdit olarak Türklerin görülmesi vs. olaylarla açıklanabilir.

1) Fetihle beraber Papa ve Napoli karallığı dehşete düşmüştür. Buna karşılık Papa 1453’te bir haçlı münasebeti düzenlemek istese de başarılı olamaz. Ortadoks ülkeler, Rumlar, cenevizliler fethi tebrik edip vergiye devam etmişlerdir.

2) Papa, etrafa gazı verip Cenevizlileri, Napolileri ve Venediklileri kullanarak Jan Hunyad komutasında haçlı düzenlemeye çalışsa da Napoli/Venedik düşmanlığı bunu engellemiştir. {Burada bir yorum yapmak istiyorum. Avrupa’nın durumu nasıldı? Avrupa’nın durumu anlattığımız gibiydi. Yani bir iç savaş halinde, sefalet, din yobazlığı, kralların kilisenin baskısı, haksızlıklar, kıtlık ve hastalıklar. Doğuda Türklerden nefret ediliyor, zaferler ilerledikçe papayıda telaş alıyordu. Durum o kadar kötüydü ki, sırf mezhep ayrımcılığından İstanbul’a yardım gönderilmemişti. Ülkeler arasındaki anlaşmazlık ve düşmanlık sebebiyle Haçlı seferi bile düzenlenemiyordu. Tabi bu 1700’lerden sonra yavaş yavaş değişiyor.}

3) Vezir Halil paşa fetihten hemen sonra tutuklanıp hapse atılmıştı. Fakat nüfuzu o kadar büyüktü ki öldürülmesi bir iç karışıklığa sebep olabilirdi. Bu sebeple hapsedilip, halk arasında rüşvet aldığı iddiaları ortaya atıldı. Yine fetihi engellediği, vatan haini olduğu vs. iftiralar atılıp söylentiler yayarak 40 gün sonra öldürüldü. Çandarlı ailesinden başka oğlu İbrahim paşa, II.Beyazidin vezir olmuştur. {daha öncede yazdım, olaya tek taraflı bakan genelde muhafazakar tarihçiler Halilin vatan hainliğinden bahsederler.}

4) Halil paşanın ölümüyle  sarayda ve nüfuzda iyice güçlenen devşirmeler her yere sızıp kadrolaşmıştır. Daha sonra gelen vezirlerin hepsi (34 tane) devşirmelerden oluşur.

Sırbistan seferi ve Mora Fethi

1) Fetihten sonra Sırplar tebrik ve vergi gönderse de, Papa teşvikiyle Macarlarla da haçlı için konuştuğu ajanlar tarafından anlaşılmıştı. Bu sebeple sefer düzenlendi. Bazı kaleler alındı ve gözdağı verildi. 1454

2) İki yıl sonra orta avrupanın kapısı Belgrad’ı almak için tekrar sırp seferi yapıldı. Belgrad’ın alınması için toplar döküldü ve çok hazırlık yapıldı. Fakat bunu engellemek isteyen Papa, Jan Hunyad aracılığıyla yardıma yetişti. Jan, oldukça başarılı oldu ve Osmanlı askerlerini püskürttü. Fatih kaçmayıp savaşarak olası bir bozgun önlendi. Fatih savaşta kalçasından yaralanırken, Jan ağır yaralanmış 11 gün sonrada ölmüştür. 1456

3) Peşinden Sırp kalı ölünce seferle alınmıştır 1458

4) Mora alınıyor 1460

5) Mora despotu, kızını Fatih’e nikahlayıp emekliliğini açıklıyor.

6) Papa 1463’te Macarları gaza getirip Bosna taraflarına, Venediklileri de Mora tarafına saldırtmıştır. Venedikliler def edilmiş, Mora ve Atina dolayları kontrol altına alınmış 1463

Osmanlıların Denizciliği Ve Doğu Akdeniz Faliyetleri

1) Osmanlılar ilk büyüme dönemlerinde denizciliğe hiç önem vermezlerdi. Bunun yerine belirttik Venedik/Ceneviz çekişmesini kullanırlardı. Lakin dönem dönem özellikle Venedikliler ihanet etmiş ve devlet zor durumda kalmıştır.

2) Yıldırım, Geliboluda liman ve deniz üstü yaptırdı

3) Fatih devrinde İstanbul’un alınmasıyla donanmaya daha çok önem verildi. Çünkü Venedik ve Papa gemileri arada bir Çanakkale’yi geçip Gelibolu limanını harap ediyorlardı. Yine ege ve marmarada küçük liman ve gemiler korsanlar tarafından tahrip ediliyorlardı. Ele geçirilen yerlere limanlar yapıldı, Turgud, Kemal Reis, barbaros vs. türk gemicilerlede donanmaya ağırlık verildi.

4) Ege ve adaları için Napoli, Venedik ve Papa ile mücadele edilmiş sonunda adaları Osmanlılar almıştır.

Karadeniz Kıyılarının Fethi

1) Bir yanda adalarda mücadele devam ederken diğer yanda Fatih karadeniz kıyılarına gözünü dikmiştir. Ceneviz elindeki Amasra’ya gitti, şehir valisi şehri teslim etti (1460)

2) Candarlardan İsmail bey tırstı birazcık. Kardeşi Ahmet bey osmanlıya kaçtı. Fatih Trabzon’u alacağım ayağına Sinop’a demir attı. Şehri isteyip vergide talep etti. Kabul edilmeyince kardeşi salarak Kastamonu’ya girdi. Oradaki halk Kızıl Ahmet beyi kabul edip bey ilan etti. Sinop’taki İsmail beyle konuşuldu, ikna edildi. Kendisi şehri verip, Bursa’da sancağa yerleşti. Kastamonu sancağı olan Kızıl Ahmet, daha sonra Akkoyunlara kaçtı (1461)

3) 1203 senesindeki IV.haçlı seferinde İstanbul’dan kaçan rumlardan bir aile İznik’e, diğeride Trabzon’a gitti biliyorsunuz 1206. Orada mücadele veren Trabzon rumları, venedik/ceneviz hakimiyetine girmişlerdi. Sol taraftaki candarların dağılmasıyla işi sıkıya bağlayan rum beyi, kızını güçlenen Akkoyunlu hükümdarına nişanladı. Akkoyunlular rumların vergilerini alıp, Fatihe’de akıllı ol diye elçi gönderdiler. Papadan da yardım isteyen Trabzon rumlarına iyice ayar olan Fatih sefere çıkmıştır.

4) Fatih kıyıları denizden çevirip karadan da yöneldi. Geçitleri, dar yolları açtıra açtıra ilerleyen Fatih’i gören rumlar şaşırdı. Kale çok iyi korunsa da, karadan ve denizden kuşatılması, dönemin en iyi toplarının olması ve “Fatih” faktörü teslim olmaya zorladı. Kendisi Serez’e yerleştirildi. (1461)

5) Trabzon’un alınmasına sinirlenen Akkoyun hükümdarı çekinmiş bir şey yapamamıştır. Sonradan Trabzon imparatoru yeğenini Akkoyunlardan getirtmek için mektup yazında Fatih işkillenmiş, hükümdarı, biri müslüman olan dört oğlunu ve yeğenini hapsettirmiştir. 7 ay sonra da öldürtmüştür 1463

Arnavutluk Eflak Boğdan Bosna Seferi

1) Arnavutluk dolaylarına ilk sefer II.Murat devrinde yapılmıştır 1443. Birçok boydan oluşan bu topraklarda en önemli kişi İskender bey idi. Kazanılan yerlere sürekli saldırmış ve başarılar elde etmiştir. Osmanlı buralarla fazla ilgilenememiştir. Çünkü o dönemlerde Haçlı ve :Jan Hunyad belası vardı. İskender bey buradaki beylerle toplantı düzenleyip . Arnavut beyi oldu 1 Mart 1444

2) İskender bey 1447’de Venediklilere de akınlar düzenliyordu. Yine Milan dukası da Venediklilere saldırdığından, Venedikliler dertliydi. Yine Venediklilere düşman olan Napoli krallığı alttan alta Arnavutluğu destekliyordu {Yani karmakarışıktı oralar hala, herkes düşmandı birbiriyle dalaşıyordu ve doğudan gelecek Osmanlıya karşı güçsüz düşüyorlardı}

3) Haçlılara katılmak için İskender bey söz verdi. Venediklilerle sulh yapıldı lakin Kosova savaşına yetişemediler. Zafer ile II.Murat İskenderin üzerine 1449’da yürüdü. Ertesi sene de gelerek Sigetrov ve Kroya’yı almış

4) Napoli, İskender’i kullanıp kışkırtırken Venedikliler artık gıcık olmuşlardı heh heh. Osmanlıyı buraya sefer için kışkırttılar. İstanbul’un alınması, Venediklileri korkuttuğundan bu siyasetten sonra vazgeçtiler, çünkü arnavut ötesi Venedik’ti.

5) İskender bey, Napoli kralının ölümüyle yalnız kaldı ve Osmanlı himayesini tanıdı 1460

6) Papanın gazıyla tekrar Osmanlıya saldıran İskender, sonuç alamasa da çatışmalara devam etti. Fatih o sıralar karadenizle ilgilenmekteydi. İskender daha fazla çatışmaya gerek görmeyip barış yaptı 1463

7) Osmanlıların Bosnayı almasıyla iyice tırsan Venedikliler, Napoli ve Arnavutluğu desteklemeye başladı. Barıştan bir yıl sonra yine azan İskender bey başarılar elde etti ve üstüne gönderilen iki Osmanlı vezirini yendi. Buna sinirlenen Fatih sefere geliyorum deyince Yusuflayan İskender bey artık kim varsa Napoli, Venedik, Macar, Papa yardım istedi haçlı talep etti.1464

8) 1465’in ilkbaharında sefere çıkıldı. İskender bey karşısına çıkmamıştı. Bu yerler alındı geçitler tutuldu, ilerlenmedi. İskender bey Papaya gitti fakat para sıkıntısı olan Papa bol dua verebildi. Napoli’den biraz daha para alıp döndü. 1467’de Osmanlı birliklerine saldırıp başarılı oldu.

9) Fatih, aynı sene yeniden sefere çıktı. Birçok yeri alıp kaleler inşa etti. Asker yığdı. İskender bey taarruz için beyleri toplasa da hummaya yakalandı. 17 Ocak 1468 de öldü.

10) İskender bey, geçitler ve dağlara sahip Arnavutlukta kahramanca savunma yapmıştır. Birçok ajan ve adamların hiyanetine rağmen 25 yıl mücadele vermiştir. Ölümüne Fatih sevinmiş “hristiyanlar kılıç ve kalkanını kaybetti” demiştir.

11) İskenderin oğlu Venedik ve Napoli altında ülkeyi yönetti. Fatih, uzun süre buralara gelmedi Boğdan’a gitti. 1478’de buralara tekrar gelip alamadığı yerleri aldı. Venedik daha fazla savaş tehlikesini görüp barış imzaladı.

Sonraki yazıya buradan