Bayram!!

Ya aslında bir Mumcu yazısı daha ekleyip biraz daha güzel bir analize girmek istiyordum ama dün yaşananlardan sonra onu sonraya atmaya karar verdim. Herkesin bildiği gibi, gerçi herkesin bildiği de yok ama dün cumhuriyet bayramının 89. yıl dönümü kutlandı daha doğrusu kutlanmaya çalışıldı belki de.

Açıkçası çok sinirliyim şu anda. Olayların bitiminden itibaren yorumları, açıklamaları dinledim ve okudum. Olayın siyasetine hani çok girmek istemesekte giriyoruz yani ucundan. Muhalefet; olaylarda çoğu bu tip laikti, cumhuriyetti tarzı kutlamalardaki fırsatı değerlendirip tam kadro yerini alırken, iktidar; her zaman ki gibi kutlamaların ne anlama geldiğini sanırım bilmediklerinden bunlara katılmayıp “efendim bayram hepimizin bayramı, cumhuriyet hepimizin cumhuriyeti ama işte provekatif helölö” tarzı açıklamalar ile bizi daha doğrusu hem bizi hem kendilerini kandırdıklarını zannediyorlar.

İlk önce çuvaldızın iğnesini cumhuriyet ve bu tarz bayramları kendi tekeline almaya çalışan muhalefete batıralım. Yapmayın beyler, etmeyin böyle. Geçmiş yakın tarihimize bu tip tekelleştirme hareketleri hep tekelleştirilen şeylere zarar verdi. Dönüp bakalım isterseniz; milliyetçilik, dindarlık, laiklik, cumhuriyetçilik, müslümanlık, dinsizlik, mezhepcilik vb soyut veya herkesin birden fazla sahip olacağı değerler tekelleşti siyaseten. Bu manalar emeller doğrultusunda kullanıldığı için ilk önce yıprandı, sonra zarar büyüdü ve anlamları kaybolmaya başladı. İnsnalar anlamsız bir bilinçaltıyla bu değerlerden çevresi, partisi, görüşleri yüzünden uzak durdu ve sanki doğal birşeymiş gibi değiştirilemez doğru olarak kabul etti.

Mesela muhalefet partisi laikçiliği esir etti son yıllarda kendine, cumhuriyeti de benzer şekilde. Birileri milliyetçiliği esir etti, birileri müslümanlığı esir etti. Bırakın bu ayakları artık, bırakalım bu tip eylemsel şeyleri. Belki bu bayramda çok olmadı ama çoğunda oluyor. Ve bayraklarıyla sokaklara çıkamıyor hükümet yandaşları mesela. Kafalarında farklı bir düzen olabilir ama bu başka bir şey be kardeşim. Bayramını kutlayamıyor adam partisinden dolayı iyimi! Çünkü provakatörler aşağıda, çünkü anarşistler sokakta efendim olmaz. Muhalefet bayramı yıpratıyor, laikliği sakız ediyor ve değerini düşürüyor. Atatürkü ise sağolsunlar bütün siyasi partiler tarafından defnedeleli çok oldu.

Bunlara ilerde değineceğim için derinleştirmiyorum. Ne anlatmak istediğimi belki yazılarımı okudukça anlayacaktır arkadaşlarımız.

Gelelim iktidar komedisine. Her kutlamayı “efendim bizimde bilmem neyimiz ama işte provakatörler” diyerek geçiştirmek artık inandırıcı gelimiyor bize. Gerçi iktidarın inandırıcılığını yitireli çok oldu ama olsun yani gelmiyor. Gerçekten de garip bir şekilde hala geçmişle alıp verme sorunu var. Muhalefetin bu çıkışlarını da bahane edip garip saçma olaylara sebebiyet veriyorlar. Yönetim beceriksizlikleri ise son yaşanan bu bayram ile had safhaya ulaştı.

 

Yukarıdaki resimde gördüğünüz ve anladığınız bir şey var. Büyük bir provakasyonun direğinden dönüldüğüdür. Bu kadar insanın karşında polis çıkartılmaz. Yani çıkartılır tabii ki ama bu olay ülkenin cumhuriyet bayramıysa, ellerinde Atatürk ve türk bayrağı var ise insanların yaptığınız geri teper. Ve televizyondan pişmiş kelle gibi “provakatörler/teröristler” laflarıyla zaten dolmuş insanlara birde su sıkarsanız, olmadı bunlar saldırmıyorlar dur bir de biber gazı atalım derseniz eeeee….

Açık söyleyeyim ben orada olsaydım kesin elimde ne var ise atardım polise, saldırırdım yani. Bunun eğitimi, bunun efendiliği olmaz. “ama hani sağduyu” olmaz. Kalem sallanacaksa yazarız, tartışılacaksa buyrun fikirlerimiz burada gelin konuşalım. Ama sen bana biber gazı su sıkacaksan ve sonra “ben devletin polisiyim” diyeceksen orada duracaksın arkadaşım. Hiç kimse veya kurum; yollarda bayramı kutlamaya giden otobüsleri bu sebeple durduramaz, arayamaz, kimlik soramaz. Atatürk ve türk bayraklı arabalar durdurulup “nereye gidiyorsunuz” denmez. Siz kimden emir alıyorsunuz a benim polis arkadaşlarım askerlerim? O üstünüze giydiğiniz üniformaları yırtıp atın lütfen. Adaleti sağlamak ile görevlendirilen siz topu “emirler böyle” diyerek sağa sola da atmamalı. Hadi diyelim geçtik sizde zurnanın son deliğisiniz size bu emri kim verir? Nasıl bir organizasyondur bu?

Hemen iktidar tarzı suçu “ankara valisinin işgüzarlığına” atsada olayın boyutu bunun ile açıklanamaz. Amasyadan kalkan otobüsü “sağlık sigortanız yok, yola çıkamazsınız” diyerek durduran polisi, Samsundan yola çıkan atatürk ve türk bayrağı olan taksiyi “kar lastiğiniz yok” diyerek durduran jandarmayı Ankara valisi mi organize etti?

İktidarın dikkat etmediği şey, resimde 20 bin kişinin içendeki polislerin linç edilebileceğidir. Bu ihtimali nasıl düşünmezler. Halkın gözü dönüp saldırsa orada polis kalır mı acaba? Böyle bir olayın sorumlusu olarak muhalefet ve iktidar oturup karşılıklı çay mı içecekler?

Gerçekten inanılmaz bir ülkeyiz. Bir yandan demokrasi olarak, insan hakları olarak alacağımız çok yol varken, diğer yandan ise gerçekten bir iç çatışma ortamlarına karşı hoşgörülüyüz. Nereye kadar devam eder bu bilemiyorum ama ilerisi hiç iyi ışıklar vermiyor. “Cumhuriyetin bekçisi” kalabalığı kaba kuvvetle bastırılmadan yok olamayacakmış gibi. Dönüşümler ve devrimler yavaş yavaş yok edilir belki ama bir yerden kırılır ve işte o zaman neler olur bilemiyorum ben.

Bir hopa olayı yaşandı zaten, ikincisi bence budur. Ve yine görünen bir şey var ise, iktidarı kaybedeceği gün vay iktidarın yandaşına… Çünkü muhalefet hiçte demokratik bir çözüm reçetesiyle geleceğe ışık tutmuyor bu açık. Buda farklı bir tartışma konusu olacaktır bizim için..

Reklamlar

I.Murad

Önceki yazıya buradan

I.Murad Ankara Savaşı Sonuna Kadar

1) Hamidlerden parayla alınan şehirler ve Germiyanın hem kızını hem toprağının alınmasıyla, Osmanlı devleti Karamanlılara iyice komşu oluyor.

2) Karamanlılara I.Murad kızı Melek hatunu veriyor. Karamanlılarsa Osmanlının rumelide yayılmasını ve Hamidlerin parayla toprak satmasını çekememiş. İleride sürekli sınırı aşıp Osmanlıya saldırıyorlar. “Karamanın koyunu, sonra çıkar oyunu” da buradan gelmiş hadi vereyim yine bilgiyi. Karamanlılar birçok yoldan yıpratıyorlar Osmanlı devletini. Sırpları kışkırtmaktan, haçlılarla işbirliğine kadar gidiyor. {tabi ne yazıkki yine bazı tarihçiler karamanlıların bu hareketlerini şerefsizlik, hainlik, gayri müslimlik, sebepsiz yere saldırganlık olarak özetliyorlar tarihte. İyide adamlar zevkine saldırmıyorlar ya kardeşim, o zamanların en büyük beyliğiyken bunun eriyip gittiğini görüyor Karamanlılar. Osmanlı gittikçe büyürken Karamanlılar doğuyla uğraşıyorlar. Ki en önemli etken, Osmanlının yeterince kuvvetlendiği zaman kendi işlerini bitireceğinin bilinmesi. Osmanlı tarihte çoğunlukla kendisine saldırmayana saldırmasa da, bu ilerde arap topraklarını almak için Karamanlılara saldırmayacağı anlamını taşımıyor. Karamanlılar her fırsatta saldırıyor, fakat birçok kez politika/müslümanlık/rumeli saldırıları bu beyliği kurtarıyor}

3) Karamanlılar kıpırdanınca, I.Murad bunların üstüne yürüyor. Tarihin akışını değiştiren savaşta iki tarafta da 70 bin askerin olduğu görülüyor. Fakat savaşlarda tecrübeli osmanlı komutanları ve yanlarındaki sırp, bizans, rum, bulgar kuvvetleri savaşın kazanılmasını sağlamış 1387. Karamanlılar asker vermeyi ve vergiyi kabul ediyor

I.Murad

4) İşte bu savaşla Anadolunun en kuvvetli beyliğini yenen Osmanlının sesi iyice duyulmuş

5) Bosna kralı, Karamanlılarla savaşan Osmanlıya karşı hemen harekete geçip macar, sırp, bulgar krallarıyla konuşuyor. Casuslarıyla bunu haber alan I.Murad hemen rumeline hareket ediyor. Bulgarlara uç beyleri birleşmemesi için saldırılar yapılıyor. Anadolu beyliklerinden askerler alınıp Kosovaya gidiliyor. Düşmanın daha fazla olduğu savaş kazanılıyor 1389

6) I.Murad galibiyetten sonra gezerken Miloş tarafından hançerleniyor. İşte hikayeleri var, kesinliği olmamakla beraber bırakın ben müslüman olucam deyip padişahın eteğini öperken hançerliyor deniyor vs. Tabi orda parçalara ayrılan Miloşunda Kosovada daha sonra türbesini yapıyorlar bizim türbenin karşısına sanırım. Ağır yaralanan padişah hemen çadıra götürülüyor. Devlet erkanınında kararıyla çadıra oğlu Yıldırım Beyazıd çağırılıyor ve padişahlık ona bırakılıyor.

7) Savaşta yine kahramanca savaşan büyük bir asker olan diğer oğlu Yakup düşmanı kovalıyor tabi o sırada. Dönüşünde çadıra çağırılıyor. Zafer sevinciyle çadıra giren Yakup Bey boğduruluyor.

8) 29 yıl hükümdarlık yapan I.Murad, 37 savaş yapmış ve hepsini kazanmıştır. Mükemmel bir komutan olup, avrupadaki karışıklıklardan fevkalade faydalanmıştır {söyledik karışıklıkları}. Osmanlı onun zamanında imparatorluk olmuştur.

9) Daha sonra imparator Yıldırım Beyazıd yenilenlerle vergi ve asker verme karşılığı anlaşmıştır. Ayrıca kızı Marya yıda almıştır.

10) Anadoluda I.Murad ın ölümüyle isyanlar çıkmıştır. Karamanoğlu başta, Hamid, Aydın ve Germiyanlarda katılıyorlar. Yıldırım hepsine ayarı verip vergiye bağlıyor. Bu seferlere sırp askerleri ve bizans askerleride katılıyor.

11) Macar kralı bulgarlarla işbirliği yapıp ayaklanıyor. Bunların üstüne giden Yıldırım bulgarların başkentini alıp ortadan kaldırıyor.

12) V.Yuannisin ölümüyle, oğlu Manuel topuk yaparak İstanbula gidiyor. Yıldırım kendisinden izin alınmadığı için istanbulu bahaneyle muhasara ediyor 1391

13) Anadoluda yine karışıklık çıkıyor. Kadı Burhaneddin ile mücadele oluyor. Yıldırım, oğlu Çelebi Çehmeti oraya gönderiyor. Amasya, Tokat, Merzifon, Osmancık dolayları alınıyor, Çelebide orada kalıyor 1393

Sonraki yazıya buradan

İlericilik

Yukarıdaki sözün üzerine belkide bu yazı oturacak. Faceden küçük bir iki konuşmaya da cevap olacaktır. Aslında konu belli. İlerde de birçok kez değineceğimiz “demokrasinin” anlamının iyi anlaşılması. Özgür bir toplumun, kendi istediği gibi yaşaması ve istediği gibi yönetilmesi en doğal hakkıdır elbette. Lakin olay farklı, durum farklı. Bu cümleyi söyleyip “saygı” beklemekte, bazı şeyleri görmezden gelmek demek. Çünkü, demokrasi ancak özgür bireyselliğe erişmiş toplumların yaşadığı sistemlerde işler.

Kapitalizm dediğimiz, dünyada yeni sömürge sistemini bu “özgür demokrasi” maskesi altında piyasaya sunmaktadır. Olayı fazla genişletmeden, tartışılması gereken konuya odaklanmak gerek diye düşünüyorum.

Cehalet ve cahil toplumun gidişatı, kimlere göre cahil, neye göre bilgili vs. konuları netleştirmemiz gerekiyor ilk önce.

Cehalet, kişinin ya kendini geliştirmesiyle yada eğitim almasıyla mümkün azaltılabilir. Bunun temeli kitap okumak, araştırmaktır. Cahillik dediğiniz olgunun içine birçok şey katılabilir. Aslında burada söylenilmek istenen, kendi partilerine oy atmayanların cahil olduğu değildir. Cahillik, zeka seviyesi, adalet vb. soyut kavramlar kişiden kişiye değişmez. Bu tip kavramların evrensel doğruları vardır. Demokrasi bilincine sahip özgür ülkelerde insanlar haksızlıkları dile getirir, yanlışa yanlış der, sesini duyurmaya çalışır, ırk, dil, din ayrımı, mezhep ayrımı yapmaz, hiçbir kurumun güdümünde, hiçbir sivil toplum örgütünün peşinde düşünce ve fikirlerini değiştirmez. Eğer bunlar sağlanamaz ise; yani kişi ailesinden, çevresinden, eğitiminden ırk, dil, din ve mezhep ayrımı yapmayacağını öğrenmemiş ise, haksızlığa sesini çıkartmaktansa “başıma bir şey gelir” diyerek susuyor ise, ekonomik özgürlüğüne sahip olamaz ve bazı yasal/yasal olmayan örgütlerin peşinde mecburen de olsa gidiyorsa bu toplum ilk önce “özgür halk” tanımına uymaz zaten. İşte, ülke aydınları dediğimiz kişilerin, bu toplumsal bilince erişmemiş halk temeline bunları anlatması, kimin doğru kimin yanlış söylediğini bu insanlara söylemesi gerekir.

Peki ne yapacağız? Toplumda ki aydın diye nitelendirdiğimiz kesimin görevi bu. Belki çok geç kalındı, ama anlatmaya devam etmek lazım. Fakat bunu üstten bakarak değil, “siz salaksınız ulan” diyerek değil yanlarına giderek yapmak lazım. Karşıda duran sosyalist partilerin en büyük yanlışı bu geçmişte, hala da devam ediyor. Tabii ki bu yanlış tek taraflı değil. Halk temelli eşit bir sistemi istemeyenler, sistemi kendi istedikleri gibi kurarak işletiyorlar. Kavramları tersine çeviriyor, neyin doğru neyin yanlış olduğunun anlaşılamamasını sağlıyorlar. Bunlar bilerek yapılıyor ve ellerinde bir koz olarak insanların akıllarına bunları kazımışlar. Laiklik dinsizlik olmuş insanların gözünde mesela, dindarlık yobazlık olmuş, milliyetçilik ırkçılık olmuş. Demokrasi gibi özgürlük gibi kavramların anlamları unutturulmuş. “Özgür ve hür bir birey” dediğiniz zaman ne anlama geldiğini bilmiyor insanlar. Veyahutta tersi yapılmış dikkat edin buna. Tekelleştirilmiş bu kavramlar. Laiklik sanki bir guruba has bir şeymiş gibi davranıyor bazıları. Keza milliyetçilik, dindarlık farklı mı? Demokrasi laçkalaşmış, bunu yapanların sebepleri belli. Ve bu kavramları bilerek birbirlerine uzaklaştırmışlar. Sanki laik bir insan dindar olamayacak gibi, veya milliyetçi solcu olmazmış gibi.

Bunların nasıl işlendiğini yakın tarihi güzelce okuduğunuz zaman anlıyorsunuz. Bize düşen, hadi haddimize değil biz yazarız konuşuruz sağda solda aydın kesime düşen bunların nasıl geliştiğini anlatmak. Ama bir sorunumuz da bu. Aydın kesimimiz yok. Geçmişte yaşayan bazıları kesinlikle tek tek tespit edilip öldürüldüler. Nokta atışlarla öldürüldüler. Tekrar üzülüyorum ama işte küçük bir konuşmaya, iki karşı taraf içinde yazılan bir yazı. Yazının 1967 de yazılması ne kadar vahim, ne kadar üzücü bizim için.

Ve diğer bir üzücü konuda bir arkadaşımın ve yine bazı yerlerde konuşurken söylenen “siz çok zekisiniz, tepedesiniz ya, her şeyi biliyorsunuz ya size soracağız” cümlesi oluyor benim için. Hiç kimse her şeyi bilemez. Öğrendiğimiz şeyler paylaşılır, yanlışa yanlış denir. Genelde geçmişten ders alınmadığından çöker ülkeler. Bunun için konuşuruz tartışırız. “Bizim geçmişimiz belli bize bir şey olmaz” diye kendimizi avutuyoruz. Tarihte birçok devlet çöktü, köle oldu veya yok oldu. Nerede Roma İmparatorluğu, Macarlar nerede, Moğollar, Selçuklular, Osmanlılar, Aztekler, Mayalar… Hepsi ya tarihten silindi, ya da yok olma eşiğinden dönmüş ülkeler, toplumlar. Yaptıkları yanlış adımlar yüzünden çöktüler. Bu yanlış adımları neden fark etmediler peki? Ne oldu da kültürleri, dinleriyle beraber kayboldular?

İşte bu sebeple anlatılanlar bir toplumsal bilinç içindir. Yazılanların amacı budur, söylenenlerin hedefi budur. Bir kişi için saatlerce konuşulmalı. Geçmiş saplantıları bir kenara bırakıp, tarihten ders alarak ama hesap sorarak değil rotamızı çizmeliyiz. Sözü yine Uğur beye bırakıyorum saygılarımla;

Her siyasal düşünce, kaynağını halktan ve onun yaşama savaşından almalıdır. Kendi kültürüne sırt çevirmiş, kendi halkının duygu ve yaşantı özellikleri ile bağını koparmış düşünceler, bir aydın bilmişliğinden öteye bir anlam taşıyamaz. İlericiliğin, devrimciliğin, solculuğun ilkesi ancak ulusal yapı içerisinde, eylemde, tutumda, düşünüşte saptanabilir.

Tükiye’de oldum olası, siyasal ve toplumsal kavramlar hep ters anlaşılmıştır. Sanılmaktadır ki, batılı gibi yaşayan, güzel dans eden, son moda elbiseler giyen, görgü kurallarını çok iyi bilen ilericidir. Tanzimatlarda Fransızca konuşan, Fransız edebiyatını bilen, meşrutiyetlerde alman subayları gibi bıyık bırakanlar “ilerici” olurlardı! Büyük Atatürkün devrinde kısa bir dönem kendimize dönme yollarını aradık. Çok partili cici demokrasi devrinde ise, Tanzimatların Fransız, Meşrutiyetlerin alman hayranlığı yerine Amerikan hayranlığını benimsedik. Şık hanımefendilerimiz Amerikan pazarlarından külotlar almayı yaşamlarının gerekleri saydılar. Kızlarını Amerikan gavurlarına veren anneler “şirin” damatları ile övündüler. Toplumun her kesiminde Amerikanlaşma bir marifet sayıldı. Konuşmalarımızda, şarkılarımızda, davranışlarımızda hep amerikan toplumunun özelliklerini belirtmekten özel zevkler aldık.

Halkın “gavurluk” saydığı, “ilericilik, devrimcilik, solculuk” diye bildiği, bu ilkel burjuva özentisiydi. Bugün sosyalistlere “viskili sosyalistler” denmesinin izlerini burada aramak gerekir. Yoksul halka göre ilericilik, mutlu bir azınlığın kendi aralarında sürdürdükleri lüks bir yaşamın adı idi. Halk bu yaşama, kendi yaşantısıyla çeliştiği için karşıydı. Komprador burjuvazi ise halkın yaşama düzeyi değişmesin diye bu yaşamı, “ilericilik” olarak sunardı. Bu gerçekten, Türk basınında güçlü kalemler tarafından işlendiği gibi, yörüngesine oturmamış bir sınıf bilinciydi. Ama güçlük buradaydı; Halk komprador burjuvazinin yaşama düzenine karşıydı; ama halka göre bu suçun failleri “ilericiler” idi. Halka kimin kimden yana olduğu nasıl anlatılacak, halkın bu doğru, haklı duygu ve düşünceleri nasıl örgütlenecekti?

Özenti, sadece komprador burjuvazinin yaşantı düzeyine duyulan özentilerde değil, kendini ilerici sayan aydınların düşünüş kurallarında yatıyordu. Batı eğitimi görmüş, bu uygarlığın kültürü ile kafasını doldurmuş nice diplomalı, aydın geçinen kişiler; halkını hor görmekte bir müstemleke subayı gibi rahattılar. Bütün bunlar egemen sınıflar içerisinden çıkmış, egemen batı kültürünün koşullarına göre yetişmiş, kişiliklerini böyle bir ortamda biçimlendirmiş olanlara için belki doğaldı. Toplumsal kök, kendi sınıfsal niteliğini kendi bilinciyle koruyordu.

Ama bunun dışında, egemen sınıflarla çatışan, bunu açıkça söyleyenler; her türlü kusurdan uzak mıydılar? Onlarda da, eksik ulusal eğitimin, ulusal kök ile ilgilerini yitirişlerinin sonucu, devrimcilikle, ilericilikle, toplumculukla bağdaşmayan özellikleri yok muydu?…

Gerçekten halk için savaşanların halka her yönden yakın olmaları gerekir. Bu ise, eninde sonunda bir “entelektüel tercih sonucu” saptana strateji olarak değil, duygusal içtenliklerin bilgilerle güçlenerek oluşumu ile kazanılmalıydı. Sen Mişel’de sakal koyuveren, Sartre ile Albert Camus’un çalışmalarından birkaç sözcük aktaran, bir parça yozlaştırdığı varoluşçuluğu halka ilericilik, solculuk olarak sunanların, fildişi kulelerine çekilmiş Osmanlı şairlerinden ne üstünlükleri vardı? Batıyı en fazla taklit edenin en ilerici sayıldığı bir toplumda, sosyalist aydın da kendini bu saplantılardan kurtarmazsa halk büsbütün haksız mıdır direnmelerine?

Toprak sorunumuz, uygarlık sorunumuz, kültür sorunumuz nedir, hiçbiri araştırılmadan ileri sürülen bir söz, kendi kendini tatmin eden bir aydın budalalığından başka ne olabilir ki? Kasaba kahvelerinde ahkam kesen taşra avukatına kızdığımız kadar, hiçbir araştırma yapmadan basmakalıp saplantılar, hele sadece ben ilericiyim mantığı ile sıralayanlara da karşı olmak gerekir.  Solculuk, sadece ben bilirim aldatması ile kendi kendilerini kandıran bireyci eğitimi ile yetişmiş aydınların, kendi çevrelerinde ne kadar ilerici olduklarını ispatlamaya yarayan bir konu değildir. Ve bunun içindir ki, yoksul halk, Osmanlı ilericisini kendinden ne kadar uzak görmüş ise, bugünkü “sol geveze de” halkın duygu ve düşüncesine o kadar uzaktır.

Önce, kendi ulusal yapımızın özelliklerini bilmek zorundayız. “Bu düzen değişmelidir” derken, değiştirmek istediğimiz düzenin ne olduğunu ya da ne olmadığını tanımamız gerekir. Türkiyede adı etrafında kıyametler koparılan Köy Enstitüleri konusunda bizim ilerici geçinen aydınlarımızdan kaçı bu işin bilincine varmıştır. Sadece, bütün ilericiler köy enstitülerini tutuyor diyerek, bir futbol takımı tutarcasına ilericilik yapmadığımız cesaretle söylenebilir mi? Toplumun altyapısını kansız, ihtilalsiz değiştirecek olan Köy Enstitüleri için, binlerce türk öğretmeni dururken bir Kanadalı doçentin eser vermesini, davaları adına utanç verici bulmayan bir ilerici çıktı mı aramızdan?

Sol kültüre bir şeyler vermenin, sadece yabancı dillerden kitap çevirmek değil, temeli türk toplum yapısı içerisinde bulunan gerçekleri araştıracak uzmanlar yetiştirmek olduğunu artık kesinlikle anlamalıyız.

Hukukçusu, iktisatçısı, sosyoloğu, düşünürü, milli özellik ve kültürümüzü araştıran çabalar içerisinde topluma katkıda bulunmalıdır. Siyaset eğer bizler için, bir iktidar kavgasının hırsı ve bir “entelektüel tatmin” değilse…

Düşünceler, gelecek düzenlerin tohumlarıdır. Gelecek kuşaklar bu tohumların başakları ile büyüyecekler. Öyle ise, tohumların düşeceği, başakların boy atacağı toprağı iyi tanımak gerekir. Milli mücadelenin kanları ile yoğrulmuş topraklar, şimdi aydının alın terini bekliyor. Çünkü, milli kültürü, kültür emperyalizminin pençesinden kurtarıp milli temellere oturtmak ilericilerin bir görevidir. Özentilerden kurtulmanın ve gerçekten halka yakın olmanın tek yolu budur.

Kim 22 Eylül 1967

Gerçek Uygarlık

Uğur Mumcu’nun bir çok yazısını, fikirlerini ve görüşlerini buradan paylaşacağımızı söylemiştim. Bazı yazılarından seçmeler yapacağım, bazı yazılarının bir bölümünü, bazı yazılarının ise bir cümlesini alıp buradan paylaşacağım. Mumcu’nun dünya görüşü ve felsefesi gerçekten çok iyi diyebilirim. Birçok yazısı var, geçmişten günümüze doğru bunları ara ara paylaşacağım. Malum, bu yazıların yazılması zor arkadaşlar. Bu sebeple bazen yazmam, bazende üç dört yazı yazarım. Eskiden yeniye okumaya çalışın yazıları. Ve başlıyoruz, ilk yazısı şahane gerçekten dokunmadan aktarıyorum. Yazının girişini bazı yerlerde sık sık kullanmıştır, aslı buradadır ve yazı efsanedir bana göre;

Ankara Hukuk Fakültesinde her yıl “Ceride-i Kantar” adında bir güldürü dergisi çıkar. Orada okudum. Öğrenciler Türk vatandaşını şöyle tanımlıyor;

“Türk vatandaşı, İsviçre hukukuna göre evlenen, İtalyan ceza kanunu ile cezalandırılan, Alman ceza usulüne göre yargılanan ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir”

Bu tanımın temelinde, Türk hukuk sisteminin olduğu kadar, toplumların uygarlık sorunları da yatmaktadır. Bir yandan orta çağ ümmetçiliğinin, öte yandan batı burjuvazisi özentisinin ortasında, toplumlarına çıkar yolu arayanlar bu sorunları iyice tartışmak zorundadırlar. Artık, toplumların basmakalıp sistemlerden kurtulup kendi özlerini bulmalarının gerektiği bir çağda yaşıyoruz. Bu çağ, ezilen ulusların kutsal isyanları ile bilinçlenen milliyetçiliğin gerçek milli niteliğini bulma çağıdır. Uygarlığın, savaşın, barışın, insancıllığın anlamı bu akımla belirlenmektedir. Bu nedenle bu koşulları yakından izlemek ve tanımak gerekir.

Her uygarlık, öne ekonomik ve siyasal olayların oluşumudur. Uygarlık tarihinde, belli dönem ve koşulları yaşamamış toplumlar, uygarlık özentilerini çok pahalıya öderler. Avrupa, bugünkü aşamasına ve düzenine feodaliteden, burjuva devrimlerinden, sosyal ihtilallerden geçerek ulaştı. Asyayı, Afrikayı sömürerek, geri ülkelerin servetlerine el koyarak gelişti. Asyanın sarı, Afrikanın kara derili insanları, hep bugünkü batı uygarlığı için çalıştılar. Belleri kılıçlı ispanyol denizcilerinden, başları hasır şapkalı kolonicilere kadar tüm sömürücüler için doğunun yoksul halkının alın teri ve kanı; Avrupa bankalarında banknot oldu, büyük kentlerde gökdelen, hastane, okul, konser salonu…

Bu bir bakıma “homo homini lopus” tu. İnsanın insana kurt olduğu o düzensiz devrin en ilkel kuralı, bugün gelişmiş uluslar denen eski uygarlık eşkiyalarının, emek hırsızlarının tek sömürge yöntemi oldu, batı ilerledikçe doğu geriledi. Batı, doğuya önce kılıçları kalkanları mızraklarıyla, sonra kültürüyle gelerek önce doğunun servetlerini sonrada kültürünü yozlaştırdı.

Nerede bir batı uygarlığı yapıtı varsa, orada doğu insanının emeği, hakkı, alın teri vardır. Füzelerinden konser salonlarına, viskilerinden dokuma tezgahlarına kadar…

İşte bu batı, bu uygarlık, kendi hukuk sistemini ve kültürünü egemen hukuk ve kültür olarak doğu halklarının üzerine bir çelik çember gibi geçirdi. Çünkü doğu, toplumunun altyapısını değiştirememiş, kendi içerisinde ayrı canlı bir sınıf, sömüren ülke ile işbirliği yapmış, üstyapı-altyapı ilişkisini, kendi yöresel ve hukuksal ve ulusal yapısının içerisinde sağlam çizgiler ile kuramamıştır. O hep sömürülen, emeği çalınan, kültürü önemsenmeyen geri toplum olmaya zorlanmıştı…

Eninde sonunda kültür emperyalizmine dönüşmek, emperyalizmin kuralıdır. Doğunun kültür hayatı, Asya istepleri gibi çorak kaldı. Ne ekonomik teorisi, ne de hukuk sistemi yaşadı. Onun içindir ki, doğu kültürü denince, çember sakallı molla, cami minberi akla geldi. Batı, viskisiyle, dansıyla, smokiniyle, doğu ise tesbih, gülsuyu ve şalvarıyla anıldı. Birinin geriliği barbarlık, diğerinin yaşamı ilericilik sanıldı.

Bu muydu uyarlık? Eğer bu ise, demek yeryüzü bu çağın olgunluğuna adımını bile atmamış…

Hemcinslerini öldürmek için akıl almaz silahlar icat edenler, uygarlıklarını bu silahları kullanmak için gösterdikleri hünerle mi ispatlayacaklar?

Yoksul halkın yaşama savaşına gözlerini kapayıp, cami minberinden cennet öyküleri sayıklayanlar mı uygarlık temsilcisi olacaklar?

Hayır! Ne biri, ne de öteki…

Tarih, eğer sadece olayların kronolojik dedikodusu değilse, Türk toplumunun geri kalışının da birtakım toplumsal nedenleri vardır. Gerçek devrimci, bu nedenlerin bilincini halkına anlatan, bu gerçeklerin savaşını yapan kişidir. Gerçek demokrasi ve gerçek “izm” burada aranmalıdır.

Batı, bugünkü düzeyine gelirken biz ne yaptık? Avrupa sanayi devrimini yaparken biz valide sultanların emrinde, deli padişahların yönetiminde yüzyıllar süren derin uykulara dalıyorduk. Batıda sosyal ihtilaller oluyor, sosyal sınıflar ekonomik ilişkilerin denetimini ele alıyor; bu savaş, sanatçısını, düşünürünü, devlet adamını veriyordu.

Batıda felsefi akımlar, toplumsal öğretiler yazılırken biz, bir ulusu imparatorluktan alıp uygarlık dilencisi yapan padişahlara, methiyeler yazan bol bahşişli mürai şairler yetiştiriyorduk.

Batıda işçiler sosyal haklarını elde etmek için kan dökerken, biz ilmiye sınıfını peşine takan yeniçerilerle her yeniliğe baş kaldırıyor, kelle istiyorduk.

Tanzimatları, meşrutiyetleri de böyle yaşadık. Arada Alman hayranı olup ordularımızın başına Alman subaylar getirdik. Ve cuma selamlarında İstanbul halkı “padişahım çok yaşa” diye bağırırken, ingiliz emperyalizminin pençesine teslim olduk. Kimse bu işlerin nedenini anlamadı. Ne aydın kafalı hukukçu, ne çağın ekonomik ilişkilerini anlamış iktisatçı yetiştirdik. Yarin dudağından söz açan, fildişi kuleli, duygulu şairler verdik sadece topluma. Cumhuriyet edebiyatının en büyük sayılan sanatçısı bile, Endülüs’teki raksın gürültüsünden başını kaldırıp Türk halkı için tek bir satır bile bırakmadan çekip gitti.

Edebiyatı özenti, meşrutiyeti özenti bir toplum olarak her rüzgara göre sallanıp durduk. Hiç bir devrimin, sosyal hakkın bilincine varamadık. Arap hayranı, Alman hayranı, Fransız hayranı olduk. Ne ulusal niteliklerimizi, nede ulusal yönümüzü anlayabildik. Doğu uygarlığı deyince yabancı taklitçiliğini anladık. Batıya açılmış penceremizle doğuya açılmış kapı arasında kararsız kaldık. İmparatorluk, Düyun-u Umumiye senetleri ile ipotekli imiş anlamadık. Yabancı kumpanyalar devleti ele geçirmişti bilmiyorduk. Varsa yoksa ittihatçılık, itilafçılık… Bugünlere kadar dayanan bir siyasi kan davası. Böyle yıkıldı bir imparatorluk.

Anadolunun ezilmiş insanlarının başına, bugün bir çok sol özentinin “Burjuva Paşası” dediği Mustafa Kemal geçti. Halkı örgütledi. İngiliz emperyalizmine ve onun ayrıcalıklarını türk halkına karşı savunan İstanbul hükümetine karşı isyan etti. Onları yurdun topraklarından bir bir söküp attı. Ona bolşevik diyorlardı. Bolşevik miydi? Ona gavur diyorlardı. Gavur muydu? Hayır. O ezilen bir ulusun ezenlere karşı isyan etmiş bilinciydi. Halkına çağının olanaklarını kazandırmak istiyordu. Bunun için halkçıydı, bunun için devrimciydi, bunun için milliyetçiydi. Mustafa Kemalin yerine en uç solcu lideri getirselerdi, onun içinde bulunduğu koşullar karşısında ondan üstün ve aynı ne yapabilirdi?

Doğu ezilmişti. Evrensel hukuku, uygar kuralları yoktu. Sömürücü batı tarafından geri bırakılmıştı. Mustafa Kemal batı hukukuna yöneldi. Ama bunu batı kopyacılığı olarak değil, uygarlığın ortak evrensel kurallarıdır diye benimsedi.

Avrupa burjuvasının geçirdiği aşamaların dışında, sanayi devriminden en uzakta ve bu devrimin olumsuz etkisi ile sanayii çökmüş bir toplumun yapısını başka bir yolla değiştirmenin olanağı yoktu. Devrimleriyle toplumun üretim ilişkilerini, ekonomik kurallarını yıkıp yeni bir düzenin temellerini atacaktı; toplumun altyapısını değiştirecekti. Ama devrimler durdu. Ve biz batı egemen kültürünün hukuksal kurallarına demokrasi dedik. Kemalizmin yerine gardırop Atatürkçülüğünü koyduk.

Şimdi uygarlık, vahşi temelleri ile batının, mistik inançlı doğunun tekelinde değildir. Çağdaş, insancıl, barışçı uygarlık, ancak ezilen ulusların kutsal isyanlarında saklıdır. Ezilen uluslar, haklarını ezen ulusların ellerinden almadıkça barış yeryüzünde kurulamayacak; bunlar bir gün birer birer ayağa kalkıp, Rusyası ile, Amerikası ile dünya devlerini emperyalizmin tahtından indirip kendi uygarlıklarını, kendi ulusal kültürlerini yaratacaklardır.

Bu uygarlığın öncülüğünü kırk yıl önce Mustafa Kemal Türkiye’si yaptı. Bunun öncülüğünü yapmak yine türk halkının hakkıdır. Uygarlık sahibini bekliyor…

Kim, 1 Eylül 1967

Enerji 2 – Denize Düşen, Doğal Gaz Borusuna Sarılırmış

Geçen ki yazıda enerjiye şöyle bir bakış atıp, dünyada ki enerji gereksinimine ve çözüm yollarını kısa bir analiz ettikten sonra ülkemizde ki enerji sorunu değerlendirmiştik. Bazı arkadaşlarımız için konuda ki bazı şeyleri açığa çıkartmamız lazım.

Bir kere, nükleer enerjiye haliyle karşı değilim. Enerji piyasasını geçmişten beri bildiğim için, bazı kimseler istemediği için ülkemizde enerji konusunda bir dışa bağımlılık yaratıldığı konusunda kesin görüşlerim var. Bu olayın, hükümetler ile bir ilgisi yok. Burada, hiçbir siyasi tarafı gereksiz eleştirmemiz doğru olmayacak yapmam da zaten. Genelde hükümete yardırsam da yapacak birşey yok, sebebi yine kendileridir olayın.

Nükleer enerjiyi iyi araştırmak lazım, enerji verimliliği oldukça yüksek ve bize kısa yoldan enerji lazım. Ha, hükümetin yalan politikalarını da yazacağız ilerde zaten. Nükleere yaklaşıp HES lere hızla yönelmek bunlardan bir tanesi mesela. Halkta gereksiz bir nükleer korkusu yaratılıyor yıllardır. Bunun sonucunda gelecek olan tehlike daha fazla. Geçsinler patlamayı falan birşey olmaz korkmayın bu kadar işletilir her şeyi yaparız biz.

Evet, olmasa daha iyi olur lakin başka bir alternatif yoksa ve gelişmiş ülkeler de bu var ise boşa konuşuyoruz gibi bazı şeyleri.

Neyse, bu kısmı bırakıp ülkemizin getirildiği noktaya gelelim. 2000 lerde Ecevit artık büyük deprem ve ekonomik buhrandan sonraki seçimi kaybedince başa AKP geçti. Enerji politikası, tahmin ettiğimiz gibi “borulardan” yana olan bu hükümetimiz gelecek için 2002 den buyana hangi adımları attı? Attığı bu adımların gelecekte ki sonuçları neydi?

Bunları, bizim kadar elbetteki enerji bakanı da düşünmüştür. Belki hızla artan enerji ihtiyacına yönelik olarak doğal gaza  yönelmek kısa vadede bir çözüm gibi görülse de, uzun vadede enerjide dışa bağımlılık ve daha da artan masrafları beraberinde getirir. Ülkenin tek merkezden doğal gaz almamasıyla övünmesi bunu değiştirmez. Birincisi, enerji ihtiyacının tek tip bir kaynakla karşılanması ve bu karşılanmanın yıldan yıla daha da artırılmasının seyredilmesi ne yazık ki hükümetimizi yine beceriksizlik sandalyesine oturtuyor.

“Efendim yapacaktık, yaptırmadılar yaa” açıklamalarını hadi Ecevit söyler, Demirel ve Özalda söylerde bu hükümet tarihin en güçlü döneminde bile bu politikayı iyi kullanamayıp, kılla yünle uğraşıyorsa eleştirilir kimse kusura bakmasın.

İlk önce  “temiz ve ucuz enerji” sloganlarıyla boruları sağa sola döşeyerek ilerleyip, sonradan arzın karşılanamaması sonucu doğal gazın verilememesi ise ayrı bir komedi.

Karıştırmadan, baştan alalım. Enerji için boru antlaşmaları yapıldı biliyorsunuz. Rusya’yla, türk devletleriyle ve İran’la. Böylece ülkenin kısa vadede enerji ihtiyacı karşılanacaktı. Eee ulan uzun vade de ne olacaktı? Millete doğal gazın, artan dünya talebini zaten sınırda karşıladığı söylenmedi. Yani, çıkarılan doğal gazdan fazla boru döşenmeye başlamıştı bize ve diğer ülkelere. Ek olarak doğal gazın tükenen enerji kaynaklarından olması da cabası tabii ki. (tahmini bitişi 2040’lar sanırım)

Birinci mesele arz-talep meselesi. 2008’de doğal gaz arzı, talebi karşılayamamıştı hatırlarsanız. Ülkemize gelen doğal gazı da malum aldığımız ülkeler kesince  ulu orta kalmıştık meydanda. Sonradan millet yeni yeni uyandı ama tabi bizim ülkemizin uyanması, uyuyan güzel masallarına benziyor. Neyse, geçmişe mazi diyerek günümüze gelirsek bu arz ve talep olayında da sıkıntıların artık yaşanacağını görmekteyiz. 100 birim çıkarılan doğal gazın 140 birimlerde arzının olmasının sonuçları var. Kesintiye ilk uğrayacak ülke Fransa olmayacaktır haliyle, olmadı da zaten. Sorulması gereken soru, arz talebi karşılayamadığında ne yapacağız?

http://www.eud.org.tr/TR/Genel/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFA79D6F5E6C1B43FF592DC0A84F0F0B22

Görünen o ki zam yapılacak biraz daha, kısa vadede çözümü bu görünüyor. Tüketimi azaltmak yani.

Diğer konu, bir önceki yazımıza ilham kaynağı olan konu. Botaş’ın zararına satış yapması!!

http://enerjienstitusu.com/2012/08/02/botas-13-milyar-lira-zarar-etti-rekor/

Bu 2011 yılının zararı, şu anda yaklaşık 700 milyon lira zararı olduğu söylenmekte. Peki nasıl oluyor da bu çark dönüyor? Bakanımız, 100 birimden aldığımız doğal gazı 80-85 birime sattıklarını söylüyor bir de üstelik. %30 zam yapılır ise eşitlenecekmiş hesaplara göre. Yani buda aylık 300 liralık faturanın 400 olduğunda, Botaşın bize karsız doğal sattığını gösteriyor!  Peki nasıl dengeleniyor bu iş. Bilmeyenler için anlatalım bari.

Botaş, halka yani bize doğal gazı 100 birimden alıp, 80-85 birime satıyor ama elektrik üreten şirketlere yaklaşık 150 birim fiyata satıyor (yap-işlet-devret). Tabii bu şirketlere belli bir süreye kadar satabilecek olması, enerjideki koca girdinin tehlikesini de gözler önüne seriyor. Allahtan, elektrik üretiminin yaklaşık %50’si doğal gazdan sağlanıyor 🙂 Tabii bununda sonucu olarak, doğal gaza yapılan her zam parelelinde elektriğe de zam olarak yansıyor. Bu ne lan dediğinizi duyar gibiyim.

Özetlersek, ülkeye borular döşendi de döşendi ilk önce. Bir yandan da yakın gelecekteki elektrik ihtiyacını karşılamak için doğal gaz kullanıldı. Artan talep ile beraber sen boruyu da döşersen bizi bekleyen tehlikeler katlanarak artar aslanım.

1) Doğal gaz tekeline geçildi, insanlar doğal gaza muhtaç hale getirildi. Slogan olan “ucuz ve temiz enerji” yalanı, ilerde “pahalı ve bulunamayana” doğru kayacaktır. Peki, doğal gazı şu an bile “zararına satıyoruz, olsa dükkan sizin” diye açıklamalar yapan enerji bakanı kara geçtiğinde nasıl bir fiyattan satış yapacak? Bu fiyatı toplum kaldırabilecek mi?

2) Doğal gazı ucuza satmayı şu an (YİD) ler ile sağlayan devlet, bu iş sözleşmeler bitince ne yapacak? Kaçtan, kime satacak doğal gazı abi? “Karışım yapıp ucuza satıyoruz” açıklaması nedir ahçımısınız olm siz?

3) Dünyada doğal gazın arz/talep dengesinin açıldığını gördüğünüz halde, neden habire sağa sola boru döşediniz? Neden kentsel ve sanayisel enerjinin ikisini de burada kullandınız? Doğal kesintisinde ne yapacağız? İran ile bugün bozuk işlerimiz, yarın rusyaya ters gitsek ne yakacağız evdeki tuğlaları mı ateşe vereceğiz ey bakan bey?

http://ekonomi.haberturk.com/makro-ekonomi/haber/774119-abnin-en-ucuz-2-gazi-bizde

Daha bakanımızı buraya çoook misafir ederiz gibime geliyor. Bomba açıklamaları insanı ister istemez geçmişe götürüyor beah. Onları da yazacağız zamanı gelince gülün diye. Şimdilik bu kadar boru meselesi.