Toplumcunun Toplumcuya Toplumculuğu

Devrimcilik ve demokrasi savaşında gerçekçilik ilk temel koşuldur. Yaptıklarımız, yapamadıklarımız, başarı ve başarısızlıklarımız, öncelikle gerçekçi gözle değerlendirilmelidir. Çünkü devrimciliğin en büyük düşmanlarından biri, devrimcilerin kendi kendilerini kandırmaları, hayal alemlerine kapılmalarıdır. Bizler kendi kendimize, gerektiğinde en sert uyarıları yapamazsak, davamız kolaylıkla yozlaşır ve amacından sapar. Yolun neresindeyiz; gücümüz, etkimiz nedir; sesimizi kimler duyuyor? Sorunlarını savunduğumuz yoksul halk yığınları ile bağlantı kurabilmiş miyiz? Yoksa, sesimizin yankılarını sadece biz duyup, bunun ile avunuyor muyuz?

Bana biraz böyleymiş gibi geliyor. Bizler kendi aramızda evcilik oynar gibi devrimcilik, ilericilik, toplumculuk oyunları ile avunuyoruz. Şöyle bir düşünelim… Türkiye’de yayımlanan gazetelerin kaçı halkın öz sorunlarını yazmaktadır? Halkçı ve devrimci gazetelerin kaçta kaçı yoksul halkça okunmaktadır? Kurtarmak, sorunlarını çözmek için çabaladığımız halk bizlerin ne için savaştığını bilir mi? Duyar mı, duyabilir mi? Öyleyse, biz kime anlatıyoruz toprak reformunu, vergi adaletini, hele hele proleterya önderliğini?

Büyük kentlerdeki işçi mitingleri biraz da düşündürücüdür. Toplantıyı izleyenler öğrenci, öğretmen, aydın yani ara tabakalar… Konuşmacılar hep işçi sınıfı önderliğinden söz açar ve alkışlanırlar. Alkışlayanlar kim? İşçi olmayanlar. Sağcı sermayeci partilerin toplantılarını ise hep kasketliler doldurur. Ve kendi ekonomik yaşantılarına karşı sözleri, kendi öz sorunlarıymış gibi dinlerler. Binlerce emekçi, bir halk düşmanını, bir demagogu alkışlarlar. Aynı soruyu soralım. Konuşanlar kim? Kapitalistler. Alkışlayanlar kim? Emekçiler! Kapitalist olmayanlar.

Bir kısır döngüdür bu. Emekçi sömürüldüğü için, sorunlarına ve emeğinin bilincine sahip çıkamaz. Aydın, emekçi ile ilişki kurma olanaklarına sahip çıkmadığı için kendi kendine toplumculuk yapar.

Ankara’da şu bulvar kahvelerini dolaşın. Her masada yurt sorunlarının tartışıldığını duyarsınız. Meyhanelerde akşam yorgunluğunda ne düzenler yıkılır, ne düzenler kurulur. Kaloriferli konforlu evlerde de hep bu konular.

Bu davaların sahibi ise, hep bunlardan uzak kendi yaşantısını sürdürme çabasında. Ne kendi önderliğinden, ne ara tabakalardan ne de revizyonizmden bir haberi var. Gerçek halkçılık ile halk dolandırıcılığını birbirine karıştırdığı için demagogu kendinden yana sanır. ona inanır, ona oy verir.

Bizim gözde yazarlarımız ise, halkın sorunlarını inceleyen piyesler yazarlar. Büyük kentlerde, arabalarını otoparka bırakan ve gerçekten iyi niyetli aydınlar bu halkçı piyesleri kendilerinden geçerek alkışlarlar. Kimi anlatıyor bu halkçı piyesler? Ezilen hor görülen yoksul türk halkını. İçlerinden bir teki bu oyunları seyretmiş midir acaba? En ilerici, en halkçı görünenimiz bile bundan sonra tiyatro ile halka inmenin gerekçelerini savunurlar. Evet, gerçekçi olmak, halka inmek… Ama hangi halka? Haftalık dergileri almak için bir lirayı bulamayan bir yurttaşa on liralık piyeslerin halkçılığını anlatacak yürekli aydın çıkabilir mi?

İnsafla düşünelim böyle değil mi bu işler? Derginin köşesinde, Türkiyede işçi sınıfı önderliğinden söz açıp, önder tayin eden hırçın solcu yazardan, önder tayin edilenlerin bir haberi, bir bilgisi var mı?

Kendimizi kandırmayalım. Anadolu köyünde halkçılık savaşı yapan bir öğretmene bizim halkçılık öğretmemizden, belki gülünç belki acı ne olabilir ki?

Bilgiçliği bir kenara bırakalım. Sol sadece, halkın sorunlarını halka anlatmak, çözüm yollarını birlikte bulmak ve yeni adaletli düzeni birlikte bulma savaşıdır. Entellektüel dedikoduculuk, bireysel bunalım, bilgiçlik gösterisi, meyhane gevezeliği değildir.

Kusura bakmasınlar bizde solcu aydınlar halka sorunlarını anlatmak yerine, birbirlerine karşı bilgi ve kültür gösterilerine kalkışmışlar, bunun içindir ki bütün enerjilerini birbirleriyle uğraşarak harcamışlardır.

Kim, 6 Ekim 1967

Reklamlar

Olayınız Ne Arkadaşım Sizin?

Yaşadığımız şehir veya ülke insanlarının eskiden beri şaşırtıcı, ilginç, garip veyahutta işte tam bize ait tarzı hep bir farklı hep bir kendine özgü olduğunu düşünmüşümdür. Tabii zaman geçiyor, öğreniyoruz okuyoruz analiz ediyoruz ki başka ülkelerde sanki bizden çok farklı değil. Temel mesele sürekli boğuştuğumuz ırksal dinsel evrenden çok, nasıl bir hayat yaşadığınıza indirgeniyor aslında.

Yani bir Avrupa veya Kanada vatandaşının eğitim ve sistem temeli sayesinde bir yerlere gelmesinin yanında, kendi insanlarının çoğununda ne bileyim Afrikadaki bilmem ne iç savaşından, Çin’de köpek gibi yaşayan bir maden işçisinden, 10 dolara öldürülüp böbreği sökülen orta amerika kunta kintesinden haberi yok. Tamam her şeye duyarlılık falan beklemiyor insan ama kimsenin umurunda değil değil hacı yani.

“ağaçları kesmeyelim, onları sulayalım” deyip isviçre ovalarına ağaç dikmenin yanında bu kişiler yine kendi götlerinin rahatını bırakıpta Afganistana kafayı yoracaklarını hiç sanmıyorum. Yani nasıl diyim millet iki yüzlü olmuş dayı. Moda akımlarını takip edip hamburger yiyelim i phone yapalım ondan sonra “vay yıkılsın dünya emperyalizmi” gelsin “dünyaya modern kölelik getirdiler” iddiaları.

Hani farklı bir şeyler yazayım diyorum yazıyı toparlayamayacağım ulan yine. Hadi İngilizdi Fransızdı onlar neyse de zaten bu sistemin temeli onlar, bizdeki duyarlı aydın kesime ne demeli? Cidden umurlarında mı gerçekten Suriyeliler ne bileyim afrikalılar falan? Bırakın kenara afrikayı uzağa gitmeyin, şehirlerinin fakir varoşlarına girmişler mi?

İşte bunların hepsi bir bütünün küçük parçaları toplum davranışımız adına sanki. Elbiseleri atıp Gandhi olalım demiyorum ama işte arkadaşım biraz daha duyarlı olalım yani. En azından fikirlerde, düşüncede, insan haklarında duyarlı olalım çok şey istemiyorum.

Bu duyarlılık ise ne yazık ki çoğu kişide bulunmamakta. Bırakılım kendi hallerinde takılmayı, fırsat bulduklarında karşı tarafa nasıl kafa göz dalacakları belli değil yani. Bunu her yerde görüyorsunuz, bunun izlerini takip ediyorsunuz her yerde. İnternette yazılanları fazla kaale almayacaksınız falan hikaye aslında. Haber yorumlarının altlarına bakıyorum bazen ve etrafımdaki insanların iç yüzlerini yansıtıyor sanki.

Şu resim mesela bugün gördüm. Suriyedeki muhalifler ele geçirdikleri şehirde Esad yanlılarını aramışlar falan, onlardan olanı bulup vurmuşlar sokak ortasında. Komutanları yapmayın falan demiş de bilmem ne. Alttaki yorumları okuyorum yine işte aynı şeyleri söylüyoruz “kanım dondu, ilginç, cahillik” ama bu başka bir şey. Farklı siyasi yapıları destekleyebilirsiniz, dünya görüşleriniz dinleriniz farklı olabilir. Bu olayı Ağaoğlu’nun şehir planı gibi yorumlayamazsınız ki kardeşim. Birisi evinden çıkartılıp öldürülüyor, adamlar aşağıya “efendim Esad’da 30 bin kişiyi katletti ama..” tarzı artık söyleyelim aptalca yazılar yazıyorlar.

Garip işte yine böyle diyelim belki de söylenecek söz kalmadı. Her şeye cevabınız olamaz arkadaşım, birisinin öldürülmesine bir canlının ölümüne bu kadar nefretle bu kadar kinle destek olmak kim olursa olsun sizi insanlığın en diplerine yerleştirir. Sonra çıkıp “ama benim özgür düşüncem” lafınızı kıçınıza sokabilirsiniz.

Öğretilmesi gereken bir şey var insanlara. Din değil, türklük değil, Atatürkçülük, devrimcilik değil. İnsanlık öğretilmeli ilk önce. Aslında bu gerçekten önemli değerleri doğru yakalayabilirseniz zaten insanlığı da az çok yakalıyorsunuz. Ama işte sahte olduğu için bu duygular, insanlık gibi gerçeklerde tökezliyor ve utandırıyor yani en azından bizi.

Mumcuyu özledim bir yazısıyla devam edilim bundan sonra saygılarımla..

Yıldırım Beyazıd

Önceki yazıya buradan

Haçlı Seferi Ve Niğbolu Muhaberesi

1) Macar kralı Sigismund’un teşvikiyle 1396’da haçlı ordusu toplanıyor. 100-120 bin kişilik ordu Niğbolu’ya geliyor.

2) Yıldırım, bunu haber alır almaz İstanbul kuşatmasını kaldırıp, bütün kuvvetleriyle oraya yönelliyor. 70-80 bin kişilik ordu ve sırp birlikleriyle oda Niğboluna geliyor.

3) Çok iyi komutanlara sahip olan Osmanlı ordusu düzensiz haçlı ordusunu dağıtıyor. Esir edilen fransız şövalyeleri parayla satılıyor. Haçlıların buraya gelene kadar geçtikleri yerleri yakması ve esir almayıp öldürmesi Yıldırımı çok sinirlendirmiştir. Esirlerin çoğunu bu sebeple öldürtüyor. 20 yaş altındakileri öldürmüyorlar tabi ki küçük oldukları için. Neyse Macar taraflarından birkaç yer alınsa da büyüme uygun görülmeyerek buralarda durulmamıştır.1396

4) Yıldırım tekrar İstanbul’u kuşattı. Bütün yemek kaynaklarını engelledi. O zamanlar sur yıkacak toplar olmadığı için, şehrin açlıktan teslimi beklendi. İstanbul’da halk açlıktan kıvranıyordu ve şehir düşmek üzereydi.

Yıldırım Beyazid

5) Manuel’e, imparatorluktan çekilmesi ve Yuannis’in başa geçmesini Yıldırım teklif ediyor. Manuel, mecburen imparatorluğu bırakıp avrupaya yardım için gidiyor. Daha önceden Yuannis ile şehrin teslimi için anlaşan, karşılığında da Moray’ı vermeyi kabul eden Yıldırım, tongaya düşerek anlaşmadan vazgeçildiğini öğrendi. Şehir kuşatılması devam etti.

6) Fransız hakimiyetine giren Ceneviz ve Venedikliler deniz yoluyla İstanbula bir miktar yardım ediyordu, donanması olmayan Yıldırımda ne yapsın içiyordu heralde eheheh

7) Tam “alıyoruz ulan” dendiğinde Timur tehlikesi ortaya çıktı. Neden çıktı anlattık. Yıldırım hızla doğuya gidip Yuannisle ağır şartlar ile anlaştı. Anlaşma şartlarını da Bizans bölümünde anlattık

8) Mora beyi, ortadoks olan şehri katolik rodos şövalyelerine satmış. Fakat halk katolik şovalyeleri görünce onlara saldırmış, isyan etmiş. Yıldırım araya girerek isyanı bastırırmış. Beyde parayı geri vermiş mecburen.

9) Haçlıları fırsat bilen Karaman beyi etrafa saldırmış. Yıldırım bu sefer kesin Karamanlıların işini bitirmek üzere üstlerine gidiyor. Karaman beyi Alaüddini ele geçirip öldürüyor (1397). Alaüddin beyine Yıldırım “neden ayaklanırsın” diye sormuş oda “bende senin gibi beyim, neden ayaklanmayayım” demiş. Tabi kellesi gitmiş.

10) Müslüman Samsun alınıyor. Öbür Samsuna dokunulmuyor.

11) Kadı Burhaneddin’den Sivas ve Malatya alınıyor (1399)

12) Yıldırım, Timur tehlikesi olunca oraya yöneldi. Timur 1398 de İran’ı aldı. Bağdat’ı 1393 ve Hindistan’ı aldı 1399. Beyler Sultan Ahmed ve Kara Yusuf kaçıp Yıldırıma sığındılar. Timur ikisininde verilmesini istiyor ve tabi ki hakimiyetinin tanınmasını, yıldırım red cevabını veriyor.

13) Timur Erzincan, Malatya, Suriyeyi ele geçiriyor 1401. Karşılıklı yazışmalar, restleşmeler Ankara savaşını yaptırıyor.

14) Timur çekindiği için en seçkin birliklerini getirtmiştir. (160 bin) Yıldırım 80 bin kişiydi. Savaşta Timur’da 32 de fil vardı. Tabi bilindiğinin aksine savaşı filler değil, savaş sırasında daha önceden satı alınan kara tatarların Timur’a geçmesi belirliyor.

15) Savaşın kaybedileceğini anlayan şehzadeler birer birer yanlarındaki lala larıyla beraber babalarını bırakıp toz olmuşlardır. Çelebi Mehmet daha küçükolduğunda veziriyle Amasyaya kaçarken onu Süleyman çelebi takip etmiştir. İlginç bir not savaşta osmanlı tarafında bulunan sırp birliklerininde kahramanca savaşığı kayıt edilmiştir (20 bin kişi). Yıldırımla beraber iki oğlu Musa ve Mustafa çelebide esir düşmüştür

16) Süleyman Çelebi Bursaya gitmiş oradanda hızla rumeliye kaçmıştır. Timur, Yıldırımın kızlarından birisini torununa nikahlamıştır. Ayrıca ele geçirilen beylikler geri iade edilmiştir. Daha sonra İzmire gidip rodos şovalyeleriyle savaşıp orasını da almıştır (1402). Yaklaşık 15 günde alınan İzmirin ele geçirilme süresinin Yıldırmı şoke ettiği yazılır. Aydınıoğullarına burası verilmiştir.

17) Süleyman çelebiye tanıması için elçi göndermiş, oda kabul etmiştir. İsa çelebi, çelebi mehmet kardeşlerde hakimiyetini kabul emişlerdir. Bizans impartoru osmanlıya verdiği verginin aynısını vermeyi kabul etmiştir. Mısır ve memlük sultanları da hakimiyetini tanımıştır. {anlayacağınız Timur anadoluya mısıra falan ayarı vermiştir. Kendi merkezlerine çok uzak olan bu yerleri vergiye bağlayıp, işgal etmemiştir. Tabi en büyük amaç Osmanlıyı parçalamak, çünkü çok büyüdüklerini görüp birazda çekinmiştir ilerisi için. Sonuçta onları dağıtmış, kendisi adına tehlike kalmamış, anadoluyu bölmüş ve gitmiştir}

18) Heryeri dağıtan Timur memleketine Yıldırımla dönmek istemektedir. Tabi canlı olması çok önemlidir. Çünkü o dönemde Yıldırım dünyada adını duyurmuş çok büyük bir komutan, devlet adamıdır. Tebasına “işte ben bunun gibi bir cengaveri yendim, esir ettim” diyerek gösteriş yapmak istemektedir. Yıldırım da kendisini zehirleyerek öldürmüştür. Timur cenazeyi Musa çelebiye vererek onunla göndermiştir (1403) {tabi bazı tarihçiler “kendini öldürmemiştir” dese de ki osmanlı tarihi böyle yazar, diğer tarihçilerin hemen hemen hepsi kendisini zehirlediğini söylemektedir. Yıldırımın zaten ölmeden önceki konuşmaları, beni oraya canlı götüremeyeceksin tarzı cümleleri olayın açıklayıcısıdır. Yıldırım kendini zehirlediğinde onu kurtarmak için en iyi doktorlarını görevlendirse de ölmüştür. Bir kısım tarihçilerde “müslüman adam intihar etmez” diyerek tarihe inanılmaz bir bakış atarak, alen delona taş çıkartmışlardır}

19) Yıldırım, hırçın, inatçı ve hiddetli bir hükümdar olarak tanınır. Kendisine baş kaldıran ne halka ne asilere göz açtırmamıştı.  Aleme, kadına, içkiye düşkün olduğu, son zamanlarında çok fazla içki içtiği buda asabiyetini artırdığı görülmektedir. Bunların dışında mükemmel bir komutan, asker ve devlet adamıydı. Korkusuz ve ordu önlerinde savaşan yapısı askere büyük cesaret verirdi. Tek hatasını Ankara savaşında yapmış, onun neticesinde de ölmüştür.

20) Osmanlı artık fetret devrine girmiş, şehzadeler arasında taht kavgaları başlamıştır. Artık entrikalardan, ayak oyunlarına hangisi daha iyi oynarsa oyunu o kazanacaktır.

Sonraki yazıya buradan