Osmanlıda Bir Papaz

Kitap yayınları oldukça iyi bir indirime girince 5-6 adet kitaplarından satınaldım. Tarihi anıları veya seyehatnameleri okumak dönem için oldukça keyifli ve bilgi vericidir. Elbette yazarın yazı dili ve gerçek gözlemlerinin hurafelerden arındırılmış bir halde olması eserin değerini daha da artırır.

Gerçekte bu objektifliği tam olarak yakalayamasa da Papaz Sofroni’nin eğlenceli hayat hikayesi yine de oldukça değerli. Eser Bulgar edebiyatının ilk modern yazım eserlerinden bir tanesi olup klasik olarak adlandırılıyor. Aslında çevrilmiş olan eserin altında küçük notlar ile bilgiler verilirken, sonda genel kitap değerlendirmesi ile anlatılanlardan yanlış olanlar objektif bir dille tekrar ele alınmış.

Sonradan kilise tarafından aziz ilan edilen Sofroni muhtemelen eserini de ileride aziz olmak için yazmış gibi görünüyor. Yinede anlattığı hikayesinde başına gelenleri kendi yaptığı kahramanlıklarla süslemektense, güçsüz ve kendi halinde bir ihtiyar olarak anlatarak insanda hoşgörü oluşturuyor.

1800’lü yıllarda yaşlılığını geçiren papazımız dönem çöküş ve karmaşa içerisindeki Osmanlı topraklarında yaşadıkları yağma, zulüm, eziyet vs. konularını güzel anlatmış. Öyle ki ele geçirilen köyünün eşkıyalar tarafından yağmalandığını sonra burayı kurtarmaya gelen Osmanlı Paşa ve askerleri tarafından tekrar yağmalandığını ve sonra tekrar eşkıyalar tarafından yağmalandığını vs. kaleme almış. Dönem içindeki karışıklık, savaş ve kıtlık gözler önüne sergilenirken diğer yanda rüşvet ile alınan piskoposlukları da yazmayı ihmal etmemiş.

Papaz Sofroni tarihi anıları sevenler için okunula bilecek bir eser. Tavsiye ediyorum.

Hoşçakalın.

Reklamlar

Beni Hor Görme Gardaşım

Beni hor görme kardaşım
Sen altınsın ben tunç muyum
Aynı vardan varolmuşuz
Sen gümüşsün ben sac mıyım

Ne varise sende bende
Aynı varlık her bedende
Yarın mezara girende
Sen toksun da ben aç mıyım

Kimi molla kimi derviş
Allah bize neler vermiş
Kimi arı çiçek dermiş
Sen balsın da ben çeç miyim

Topraktandır cümle beden
Nefsini öldür ölmeden
Böyle emretmiş yaradan
Sen kalemsin ben uç muyum

Tabiata Veysel aşık
Topraktan olduk kardaşık
Aynı yolcuyuz yoldaşık
Sen yolcusun ben baç mıyım

Aşık Veysel

Benim Adım Kırmızı

Uzak kaldığım Türk edebiyatının çok beğenilen ve bir o kadar da çok tartışılan yazarı Orhan Pamuk’un büyük eseri Benim Adım Kırmızı kitabını geçenlerde bitirdim.

Baştan söyleyeyim ön yargılardan uzak bir okuma sağlayabilirseniz gerçekten kaliteli bir roman ile karşı karşıya olduğunuzu söyleyebilirim. Hatta benim ilk beş romanımdan bir tanesi oldu desem yeridir.

Kitap 17.y.y. başlarında Osmanlı İstanbul’una bizi misafir ediyor. Frenk usulü (portre tarzı yani) bir eserin oluşturulması için emir veren padişahımız daha sonra büyük bir karmaşanın içine düşüyor. Frenk usulü ile resim yapmanın günah kabul edilmesinin yanında bunu ve diğer kötü giden şeyleri halkın günah işlemesinde bulan, elbette bu günah seviyelerini de kendi din anlayışında gören vaizin müritleri ile padişahın emrini gizlice yerine getirmeye uğraşan usta nakkaşların bazen durağan ama çoğunluk doyurucu bir bilgelik sunan hareketliliği göz kamaştırıcı.

Artık yüzyıllar süren nakkaş geleneğinin eskidiği ve değer görmemeye başladığı yıllarda hem imrenilen Frenk tarzındaki günahkarlık ile eski geleneğin yok olduğunu gören usta nakkaşların hayatlarını anlatan güzel bir hikaye. Roman içerisinde adı geçen nakkaşların dönem içinde gerçekten yaşadığını, Orhan Pamuk’un roman yazımı için seçtiği dönemi anlamak için saatlerce kütüphanelerde kitapları kurcaladığını ek olarak belirtelim. Yani konu (elbette kurgu gerçek değil) temelde gerçek bir olayı yansıtıyor; Geleneksel nakkaşın ölümü..

orhan-pamuk-egoistokur-gulenay-borekci-yky-1.jpg

Ne dersek diyelim neresinden tutarsak tutalım hem sanat tarihi açısından hem hikaye ve kurgu açısından mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

Bırakın “Ama Ermeni soykırımı var” dedi cümlelerini. Bende katılmıyorum bunlara lakin edebi eserin kalitesine ve kaleminin gücüne hayran olmamak elde değil.

Herkese tavsiye edebileceğimiz muazzam bir kitap yaratılmış. İyi okumalar diliyorum.

Toplayacaksın Tası Tarağı, Ver Elini Yeni Zelanda

Yeni tanıştığım bir hocamızın paylaşımıyla haberdar olduğum ilginç bir hadiseyi sizlerle paylaşmak istedim. Malum etrafımızda bazen duyduğumuz bazen de kendi kendimize söylediğimiz “terki diyar etmek” hevesinin dile gelmesi sıkça rastladığınız bir durumdur.

Başka memleketlere göçme isteği yaşanılan zor hayat şartlarından kaçıştan veyahutta ülke durumundan memnun olmayan bazı bireylerin arzularını temsil eder. İlginçtir ki bu “başka diyarlara göç” isteği genel olarak modern devlet yapısına sahip olamamış ülkelere ek olarak kendini ileri demokratik merkezler olarak gören şehir insanlarında da görülebilmektedir.

Emeklilik tadının Ege kıyılarındaki bir yazlıkta domates yetiştiriciliğe indirgendiği ülkemizde bu isteğin uzun zaman önce dile getirildiğini öğrenmiş bulunmaktayım. Kimler tarafından mı? Servet-i Fünun sanatçıları tarafından..

Servet-i Fünun

İsmiyle aynı yayınlanan dergi sanatçılarının oluşturduğu edebi akıma Servet-i Fünun denmektedir. II.Abdülhamid döneminde genel itibari ile batıda yaşanan halk hareketinden etkilenen ve özgür bir cumhuriyet taraftarı olan dergi sanatçıların oluşmaktalar.

Sevet-i Fünun dergisi ilk olarak 1891 yılında Ahmet İhsan Tokgöz tarafından çıkartılmaya başlanır. Recaizade Mahmut Ekrem tarafından desteklenen dergiye ünlü şair Tevfik Fikret’in gelmesiyle zamanla kadrosunu zenginleştirip ünlenir ve 1896-1901 yıllarına damga vurur.

bahattinsakir2.jpg
Hüseyin Cahit Yalçın

Özellikle giriştikleri eleştirel muhalefet kimlikleri nedeniyle sürekli baskı altında olan dergide yazan şair ve yazarlar özgürce düşüncelerini dile getirmekte zorlanmaktadırlar. Keza Hüseyin Cahit Yalçın’ın çevirdiği “Edebiyat ve Hukuk” adlı eserinin yayınlanması sonrasında II.Abdülhamid tarafından dergi kapatılır.

Başta Tevfik Fikret olmak üzere, Halid Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, Cenap Şahabettin, Ahmet Rasim, Hüseyin Cahit Yalçın ve birçok ünlü yazarın desteklediği dergi dönem baskısına ve zulmüne karşı nefes alınması için mücadele etmişlerdir.

Hedef Yeni Zelanda

II.Abdülhamid’in her alanda çalışan casusları, baskısı ve sansürü ile mücadelede artık ümitsizliğe düşen bazı Servet-i Fünun’cular artık siyasi istibdattan bunalıp ülkeden kaçmayı ciddi anlamda düşünmeye başlamışlardır. Ülkenin içinde bulunduğu durumdan ve gelecekten ümidi kalmayan bu sanatçılar İngiliz sömürgesinde güzel bir yer olarak tasvir edilen Yeni Zelanda adalarına gitmeye karar vermişler. Yeni Zelanda’nın güzel iklimi, oraya giden kişilere toprak ve para verilmesi, daha özgür bir ortamın olması vb. konuları masaya yatırsalar da buna cesaret edememişlerdir.

tevfik-dikret1.jpg
Tevfik Fikret

Baktılar ki Yeni Zelanda uzak ve belirsizlikler içerisinde. Onlarda yurdun başka bir yerine odaklanmışlar; Manisa’nın Sarıçam ilçesi..

Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Yeşil Yurt” diye belirttiği bu yer ile ilgili Hayat-ı Muhayyel isimli eserini de bu dönemde yazmıştır. Tevfik Fikret ile tartışıp oraya bir de zor şartlarda keşif ekibi gönderen yazar ise çok beğenmesine rağmen yarattığı hayali dünyanın yaşanmayacağını anlar.

“Fikret, bu köyün yanında çam ağaçlarıyla muhat bir tepecik olduğunu gördü ve bir an için ‘Yeşil Yurd’u burada kurabileceğini düşündü. Üstada karşı müşkül bir mevkide idik: Onun hayâlâtına vücut vermek ve buna taraftar görünmek kabil değildi; çünkü tahayyül ettiği tarz-ı hayata biz mani olacaktık. Bir hayli günler düşündü ve neticede bu hülyadan da vaz geçti!”

Ütopya

Ünlü yazar Thomas More’un “Utopia” isimli eserinde insanlar paranın ve özel mülkiyetin olmadığı, herkesin devlet için üretip kendine yeteri kadar aldığı bir sistemden bahsetmektedir.

Yaşayan insanlar sıkı bir eğitimden geçirilerek yaşanılan topluma kazandırılır ve 6 saatten fazla çalışmazlardı. Artan boş vakitlerinde kitap okuyup sanat ile meşgul olunan bir dünya dönem içinde terki diyar etmek isteyen Servet-i Fünun’cular için de bir ütopya olarak eserlerinden bazılarına yansıyacaktır.

Adsız2.jpg
Hayat-ı Muhayyel – Hüseyin Cahit Yalçın

Bahsettiğimiz Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Hayat-ı Muhayyel” isimli eserinde özetle benzer bir dünya özlemi ile yerli bir “Ütopya” konusu anlatılmaktadır. Özetle bu eserden bahsederek yazımızı sonlandıralım;

“Bir adada doğal ve yeşillikler içinde bulunan köy bulunmaktadır. Köy, “sahilin en şirin, en sevimli bir noktasında” ormanın içindedir. Köyün önünde büyük bir ağacın altında akşamları toplanılıp oturulur ve bu yeri geliştirmek için hayaller kurulur. Köy, tartışmalardan sonra imar edilir. Köşkler büyük ve süslü değil; yetecek kadar küçük, kışın fırtınalarına dayanacak kadar kuvvetli, fakat zarif, sevimli ve sadedir. Hepsinde birer büyük iş odası, birer küçük salon, çocuklar için birer küçük oda, birer yatak odası vardır. Köyün ortasında ortak bir bina vardır. Burası, herkesi alacak kadar geniş bir yemek salonundan, yine büyük bir salonla bir kütüphaneden oluşmaktadır. Sabah, akşam bütün aileler bu sofranın etrafında birleşir, samimiyet içinde neşeli yemekler yenir. Hizmetçi bulunmaz, herkes birbirine nöbetle hizmet eder. Yemekten sonra balkonda kahveler içilir, sohbete devam edilir, sonra biraz piyano çalınır, biraz şiir okunur. Burada herkes iş bölümüne katılır. Bilinmeyen işler öğrenilir. Çiftçilik, hayvancılık en sevilen işler olur. Para kazanma, ziynet ve gösteriş meraklılığı olmaz, çocuklar parayı bilmezler. Mecbur olunduğu kadar bir miktarda para bulundurulur, onu da köyde bu işe memur kişi harcar. Bunun için insanlar, kendilerini harap edecek kadar çalışmaya gerek duymazlar. Tarlada çift sürerken bile öküzler bir ağacın gölgesinde dinlendirerek otların üzerine uzanır, felsefi bir tartışma, bir şiir mecmuası ya da bir roman okunur ya da bir çoban hayvanlarını otlatırken yağlı boya resim yapar. Böyle bir yaşam sürdürülürken kendi dışlarındaki hayatı da hepten ihmal etmezler, süreli yayınlarla dış dünyadaki haberleri takip ederler. Posta geceleri bir tatil gecesidir. O gece piyano çalınmaz, türkü söylenmez, oyun oynanmaz, hep kütüphane salonunda toplanılır. Kadınlar, iş sepetlerini yanlarına alarak çocukların çoraplarını, fanilalarını ördükleri, çamaşırlarını diktikleri, çocuklar resimli kitapların başında gürültüsüz oynaştıkları sırada kütüphaneyi dolduran o huzur içinde derin bir tartışma başlar; sessizlik ya gazetelerin, yeni kitapların hışırtısıyla ya da bir sözcükle biter; sonra yine tartışma devam ederdi. Haftada bir gün tatil kararlaştırılmıştı. Tatil zamanları genelde kır gezintilerine ayrılmıştı. Adanın her noktası çok güzeldir. Buraların hepsine birer isim konulmuştur. Sırayla her hafta bir yere gidilir, üç dört saat süren uzak mesire yerleri de vardı. O gün akşama kadar orada oyunlar oynanır, sürekli yeşil duran çimenler üzerinde sohbetler edilir. Köy, gittikçe güzelleşir, arazide yollar gittikçe açılır, her taraf düzeltilir. Köşklerin etrafında güzel birer çiçek bahçesi oluşturulur. Çocuklara küçükken birer ağaç verilmiştir. Onlar, bu ağaçlarla büyür.
Bu sevdalı hayatın son ödülü de güneşli bir sonbahar günü sevgililerin beraberce, güzel gençlik zamanlardaki gibi kucak kucağa ölümüdür. Sevgililer, yan yana aynı taşın altına genelde birlikte oturdukları yalnız kestanenin dibine gömülürler. Etraflarına mor menekşeler dikilir. Makber, köyün bütün âşıkları için uğurlu bir yerdir. Akşamları genç âşıklar bu mezarı ziyarete gelirler buradaki menekşelerden birbirlerine demetler hediye ederler…

Hayalini kurdukları yaşam ne kadar ilgi çekici ve güzel görünüyor..

Aradan 100 yıl geçse bile memleketimizde yaşanan baskı ve zulümlere karşı sanatçıların yeni bir mekan fikri belki de hep canlı kalacak. Belki de insan yaşamın iki yüzlülüğü ve cehaletin utanmazlığından sıkıldığı için terki diyar etmek istiyor.

Herkesin yaşamayı istediği “Yeşil Yurt”‘larında ömrünü geçirmesi dileğiyle hoşçakalın..

Kaynak; Türk, Hatem (2014), “BİR SERVET-İ FÜNÛN MASALI: YENİ ZELANDA FİKRİ VE ANADOLU’YA AVDET”, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/3 Winter 2014, p. 1499-1510, ANKARA-TURKEY

Not: Yazı benim de içinde bulunduğum ve yayın hayatına yeni başlayan Peron Fikir Sanat dergisinde yazdığım yazıdır. Tüm arkadaşlara da hayırlı olsun.

Lockheed Skandalı

Hazır gündem konuşuluyorken aynı şeyleri tekrar yazmaktansa eski yazımı koymak istedim. Zaten tarih tekerrürden ibaret yoluna devam eder. Ders alan hayatta başarılı olur güzel günlere yol alır. Yazık diyorum sadece bu ülkeye ama acımıyorum. Çünkü bilinçli bir seçimin sonuçlarına insanın katlanması gerektiğini de bilmek zorundayız. Hoşçakalın.

Şeker'in Yeri

Bizim bakanların “cari açığı kapatıyor birde adama iftira atıyorlar yahu” veya “gerekirse önüne yatarım kurban olurum” deyip plaketler verdiği, A Haberlerde ulusa seslendirilen ünlü 17 Aralık rüşvet operasyonlarında bakanlara gönderdiği ayakkabı kutularıyla gündeme gelen Rıza Zarrab 21 Mart 2016 tarihinde ABD topraklarında tutuklandı.

Rıza Zarrab hakkında ABD savcılığına göre ABD’yi dolandırmaktan beş yıl, ABD’nin İran yaptırımlarını ihlal etmekten 20 yıl, bankacılık sahtekarlığından 30 yıl ve kara para aklamaktan 20 yıl olmak üzere toplam 75’er yıl hapis cezası istenmiş durumdadır. Haliyle vatana ihanetten yargılanan Zarrab tutuklanmıştır.

Zarrab olayı vereceği ifadeler ile çok daha farklı noktalara uzanacak olup şimdilik onu bırakıp biraz yakın tarihimize doğru yol alalım. Hani “balık hafızalı” diyoruz ya yada “tarihinden ders çıkartmayan devletler yok olur” diye. Kısaca size Lockheed yolsuzluk davasından bahsedelim.

s-l1000.jpg

Nedir bu Lockheed skandalı diyorsunuz. Lockheed uçak üreten ve satan büyük bir şirket. ABD dahil yurt dışına uçak satışları yapıyor. 1976 yılında Lockheed şirketi yolsuzluk…

View original post 457 kelime daha

Savaş Sanatı

M.Ö.500’lü yıllarda Wu Devleti’nde yaşamış tarihi ünlü komutan ve filozof olan Sun Tzu’nin (Sun Zi) ölümsüz eseri Savaş Sanatı isimli kitabını sıcak pide almak için girdiğim fırın kuyruğuna yumurtamı bıraktıktan sonra bitirdim. Elbette bunun nasıl olduğunu soranlar olabilir. Bunun cevabı için kısa süre evvel yaşadığım anımı anlatmak zorundayım.

Bundan 3 yıl evvel malum ramazan pidemizi almak için iftara doğru fırına gittim. Baya yoğun bir kalabalık olmak ile beraber bizim insanımız pek sıra ve hak/hukuk bilmediği için 3-4 lü sıralar halinde öbekleşerek fırın önünde toplanmışlardı. Kenardan yılda bir yolda görüp selam verdiği adamı bile o kuyrukta gören Sapanca’lı “ooooo nasılsın amcoğlu bana da üç sıcak pide alsana iiii” deyip parayı vererek kaçar böyle böyle kuyruktaki Sapanca’lılar kendine 2 etrafında ki amcoğlularına (ki burada herkes birbirinin amcoğludur) 7-8 pide daha alıp öyle ayrılırdı kuyruktan.

Böyle bir iki gün ben kuyruğa girip bu durumu gözlemledim ama feci rahatsız oldum. Çünkü bildiğiniz 10 dakikada eriyecek kuyruk neredeyse bu uyanıklar yüzünden 1 saatte zor eriyordu. Bu “amcoğlu” ekipleri yarın kendi tanıdığına da rastlayacağı için almakta her hangi bir sakınca görmüyorlardı. Hala da görmezler zaten.

Neyse bir gün yine bekliyorum ama artık canıma tak etmiş halde kuyruğun erimemesini seyrediyorum. Yine kuyruğa bakmayıp sığır gibi önden pideyi alan amcalar falan da var hadi diyoruz yaşlı boş verelim. Yan binadan çıkan 4-5 kişilik bir “Aki” gençliği (ki buradaki gençlerin çoğu Aki’dir) sırada rastladıkları “Aki” arkadaşlarına “Naber Aki?” diyerek yanaştılar. Baktım bunlar kuyruğa girip bekliyorlar da. Bende dayanamayıp kuyrukta bekleyenlerin olduğunu yaptıklarının ayıp olduğunu söyledim. Çünkü kuyrukta 65 yaşında teyzeler bile bekliyordu. Bu “Aki” tayfası bana “nasıl yani?” der gibi sanki sıkıntı ve sorun bendeymiş gibi bakmaya başladılar. Bir tanesi sonuçta konuşabildiğini hatırlayıp “biz pide alacağız” dedi. Bende “Bizde portakal almayacağız iftarda pide alacağız ama kuyruğa girdik” deyince iyice şaşırdılar. Doğru ya! Bildiğin fırın önündeydik ve ekmek veyahutta pide alınması gerekiyordu. Aslında bunlardan ziyade etraftakilerin hiç ses çıkartamadığına da biraz sinirlenip kuyruğu bırakıp gittim.

O akşam eve sinirimden yoldan giderken aldığım ekmek ile dönerken baya bir küfür savurmuştum. Uzatmayalım bir iki gün sonra yeniden sıcak pide ihtiyacı dolayısıyla sıraya girince baktım birileri “Benim yumurtalı pide çıktı mı Ahmet yazıyor” şeklinde hiç kuyruğa girmeden pidelerini alıp gidiyorlar. Hep kendilerine özel pide yaptıklarını düşünürdüm ama gözlemledim ki özel falan değildi pideler. Sadece gidip bir adet yumurta veriyorlar ve isimlerini yazdırıyorlardı. Bende ertesi gün yumurtamı verip “Şeker” diye yazdırdım. Bastım gittim parka kitap okumaya. 15-20 dakika sonra hiç kuyruğa girmeden çıkan sıcak pidemi aldım ve evime döndüm. Yani yumurtayı kuyruğa sokarak hem insanlar ile uğraşmadım hem zamanım bana kaldı.

İşte kitabımızın konusu da bu arkadaşlar. Ben ne yaptım? Olayın gelişimi-ilerleyişini analiz edip kalabalık guruba saldırmaya cesaret edemesem de yaptığım saha gözlemleri ile farklı bir strateji belirledim ve başarılı oldum.

Sun Tzu bunu M.Ö.500 yıllarında savaş alanına uyarlamış. Oldukça kısa bir kitap olup genel itibari ile devletin komutan, asker, ikmal ve coğrafyayı mutlaka iyi tanıması gerektiğini anlatırken ek olarak savaş sırasında askerlerin kontrolü, verilecek tepkilerin önemi ek olarak casusluk girişimlerinin değerini çok güzel bir dille anlatmış.

Bu büyük Çin’li üstada eserinden dolayı teşekkür ediyor ve hoşçakalın diyorum Aki’ler..