Fausto Zonaro

Açıkçası bu yazıyı yayınlamayı unutmuşum kusura bakmayın. Gerçi bir çok yazıyı yayınlamak için bekletiyorum bazen. Sakarya’da yayınlanan bir edebiyat dergisi için yazdığım küçük yazıyı yine kendi bloğuma koymak istedim;

19.yy. başlarının ünlü İtalyan ressamlarından, II.Abdülhamid’in saray ressamı ve değerli bir sanatçı olan Fausto Zonaro yazımızın ana konusu olacak.

Zonaro 19.yy. başlarında aslında oldukça sıkıntılı geçen hayat mücadelesinden bunalıp İstanbul’a geliyor. Öyle ki İtalya’da yoğun bir sanatçı patlaması var efendim. Kısmet bir şekilde II.Abdülhamid ile tanışan ve ona bahsedeceğimiz ünlü “Hücum” adlı eseri yapan ressamımız bu sayede saray ressamı oluveriyor.

Peşi sıra ara ara verilen siparişler ile eserlerini sergileyen ve oldukça iyi bir geçim aylığı alan sanatçı ilerleyen dönemde ittihatçıların II.Abdülhamid’i devirmesiyle zor durumda kalıyor. Zaten kısa bir süre sonra işinden kovulup İtalya’ya ünlü bir ressam olarak geri dönüyor.

Zonaro dönem İstanbul’unda yaşamış ve gördüklerini hatıratına yazmıştır. Bu yazıları kitap olarak YKY tarafından basılmış bulunmakta. Merak edenler okuyabilirler.

fausto_zonaro_-_the_daughter_of_the_english_ambassador_riding_in_a_palanquin

Güzel birçok resmi olan Zonaro’nun yaptığı Hücum tablosu 1897 Osmanlı-Yunan savaşına aittir. Resimde atağa kalmış olan Osmanlı askerleri görülmekte olup önlerinde ölmüş olan Yunan askerleri yerde kanlar içinde yatmaktadır.

Cumhuriyet kurulduktan sonra Mustafa Kemal resmi 1927 yılında görme fırsatı bulmuş. Zaten eserlerini beğendiği bu resimdeki ölü Yunan askerlerinden üzüntü duyuyor.

Mustafa Kemal “Zonaro iyi bir ressam, fakat resme zarar vermeden şu yerde yatan yunan askerlerinin üstünü örtün” diyor. “Efendim isteseniz kaldıralım” denilince dönüp “Ben burada Yunan halkının ölü çocuklarıyla mı bir arada yaşayacağım?” diyor.

İşte Zonaro’nun bu eserinde ölen Yunan askerlerinin üzeri böylece örtülüyor…

Zonaro.jpg

Elbette savaş ve kan sanatı tekrar ele geçiriyor. 1975 yılında Kıbrıs savaşında Yunanistan ile tekrar savaşa tutuşmamız neticesinde üzeri örtülen bu Yunan askerlerindeki örtü tekrar alınıyor ve askerler yine kanlar içerisinde tablodaki yerlerini alıyorlar.

Hayatında okuduğum kadarıyla dünya vizyonu ve görüşü olarak bu denli öngörülü ve sanattan anlayan bir lider tarihte pek nadir bulunmaktadır arkadaşlar. Kimi liderler yaşadığı savaşlardan ders alıp yıllarca kendi vatanına saldıran tablodaki ölü Yunan askerlerinin bile üzerini örtmek isterken kimi liderlerde hayatlarında hiç görmedikleri savaş ortamının çığırtkanlığını yaparak henüz yaşamının baharında binlerce genci gözünü kırpmadan ölüme gönderebilmekte.

Barışta dostça kalalım arkadaşlar. Size kim savaştan, kandan ve öldürmekten bahsediyor ise ya temiz milliyetçilik duyguları ile oynanmış kandırılmış bir arkadaşımız yada bu savaştan maddi/siyasi çıkarı olan onursuz bir vatan hainidir.

Herkese sanatın ve bilimin takipçiliğinde barış dolu bir ömür yaşamasını diliyorum. Hoşçakalın.

Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek – III

YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK – III

İşte tarih
işte şiddetin iğrenç yüzü
biz başlatmamışız hiç bir savaşı
bizimle başlatılmış bütün savaşlar
bizimle bitirilmiş yine
kölelik çoğaltan zaferler adına
vurulup düşmüşüz dünyanın her yerinde
gidenimiz bir daha dönmemiş geri
yemen olmuşuz
balkan olmuşuz
seferberlik olmuşuz
ve her büyük savaşın sonunda
ölümlere karşı türkülerle durmuşuz
hangi inancın sesidir bu
hangi körlüğün koyun kurbanlığı
ki uğrunda can verdiğimiz topraklarda
canı alınan kurbanlara dönmüşüz

Doğan günü kardeş bilirdik oysa
akan suyu yoldaş bilirdik
mutluluğa koştururduk atlarımızı
sınırsız özlemler içinde ve suskun
yine yollarda sessiz kalırdık
biz bizsiz delen ferhad’ı alkışlar
bizi bizsiz seven kerem kerem’i tanırdık
kül olurduk aynı yangınlarda
yine birbaşımıza kimsesiz ağlardık
öylesine yaşardık ki günleri yüzyıl gibi
cehennem bile imdat dilerdi bizden
cehennemi cennete yine biz bağlardık

Ne yaptıysak yetmedi sesimize
ne söylediysek yetmedi
karlarla silelendi nice dağlar
kalburlarla elendi
ey bağrımıza bastığımız deli sevda
işte yine doğayı doldurup yüreğimize
yağmuru çağırıyoruz yanan ellerimize

Bir ilkbahar gecesinin ortasında
şimşeklerle gelen o kıştan sonra
herşey yeniden başlıyordu yine
sanki kimliğimi
yaralı bir kuş değilmiş gibi
ve bakmıyormuşuz gibi
bulutların taa üstünden
yerin taa derinliklerine
yeniden yükseliyordu aynı sesler
süngerler çekilmiş gibi üstümüze

Nice yıllar geçmişti aradan
her anı bir başka deprem
bir başka kırım içinde
dört bir yana haberler salınarak
öldü denildiği halde inanılmayarak
ve gittikçe silahlaşan türkülerde
dağlara güneş doğdurulmayarak
nice yıllar
her anı kutsal bir çığlık içinde

Barış dedik bunca yıl
kardeşlik dedik-sevgi dedik
yepyeni umutlar doğurduk umut tacirlerinden
düştük peşlerine korkusuz
aç-susuz
ve en dikenli yollarda yalınayak
gelecekleri kapkara
dilleri yumuşak
yalanları güzel ve ak
girdiler dünyamıza alkışlanarak

Onlarda barış dediler bizim gibi
kardeşlik dediler- sevgi dediler
hatta kurşun yağmuru akşamlara karşı
yalnızca gül ve güvercin dediler
sonra sığındıkları gizli beyler
defne dallarıyla tutuşturup ateşleri
güvercinleri pişirmeden yediler

Toprağı çıldırtan güller söylemişti
onurla şahlanan kitaplar
ve kararmayan yürekler söylemişti
gözyaşına karışırken ter
biliyordukki güle hançer
barışa hançer
sapalayan eller
kırılmak zorunda birer birer

Hangi ışıktı o karanlık gecede
hangi sevgi, hangi gül
hangi barıştı onca ölümler içinde

Sevgiyse çocuk yüzlü diyorduk
barışsa sabah sözlü
patlayıp fışkıran
leylak yüreği bir şafakla parlayan
ne açlık, ne zulüm, ne de kan
ancak biz kazandığımız zaman.

Adnan Yücel

Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek – II

YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK – II

Bir bir çekilirken teslim bayrakları
Ve kaçmalarla uzarken
Göçmelerle tozarken Avrupa yolları
Durdu bir avuç yiğit
Bir tutam kır çiçeği
Ölüm dediğiniz de ne ki
Gözümüzde hainler kadar küçük
Ve zafere inancımız
Ölümsüzleşen ölümler kadar büyük
Onlar ki bir ayrıkotu tarlasında
Bir tutam çiçektiler
Binlerce ihanet çirkinliğinde
Bir avuç direnci güzellediler
Hiç bir şey bitmemişti daha
Gülerek girdiler zulüm tufanına
Ölerek girdiler
Ve en dayanılmazında tufanların
Adlarını bile söylemediler

Yüreklerin karartılıp satıldığı
Ve aşkların
Buruşturulup atıldığı akşamlarda
İnanç ki yenilmez kılar insanı
O sudan ve demirden sevda
Resimlerde renklere sorar yaşamı
Günleri şiirlere böler ufuklarda

İşte bizimle güzelleşen her şey
Yine bir dostluk
Bir aşk sıcaklığında
Bitmedi daha sürüyor o kavga
Ve sürecek
Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek.

Adnan Yücel

Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek – I

YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK – I

Aşksız ve paramparçaydı yaşam
bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
aşk ile sevmek bir güzelliği
ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
işte yüzünde badem çiçekleri
saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
sen misin seni sevdiğim o kavga,
sen o kavganın güzelliği misin yoksa…

Bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
bin kez budadılar körpe dallarımızı
bin kez kırdılar.
yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz
bin kez korkuya boğdular zamanı
bin kez ölümlediler
yine doğumdayız işte, yine sevinçteyiz.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri
suyun ayakları olmuştur ayaklarımız
ellerimiz, taşın ve toprağın elleri.
yağmura susamış sabahlarda çoğalırdık
törenlerle dikilirdik burçlarınıza.
türküler söylerdik hep aynı telden
aynı sesten, aynı yürekten
dağlara biz verirdik morluğunu,
henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz…

Ne gün batışı ölümlerin üzüncüne
ne tan atışı doğumların sevincine
ey bir elinde mezarcılar yaratan,
bir elinde ebeler koşturan doğa
bu seslenişimiz yalnızca sana
yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Saraylar saltanatlar çöker
kan susar birgün
zulüm biter.
menekşelerde açılır üstümüzde
leylaklarda güler.
bugünlerden geriye,
bir yarına gidenler kalır
bir de yarınlar için direnenler…

Şiirler doğacak kıvamda yine
duygular yeniden yağacak kıvamda.
ve yürek,
imgelerin en ulaşılmaz doruğunda.
ey herşey bitti diyenler
korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler.
ne kırlarda direnen çiçekler
ne kentlerde devleşen öfkeler
henüz elveda demediler.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Adnan Yücel

Elbette Yapma Diyoruz

Osmanlı son dönemlerinde olsun, cumhuriyetin ilk yıllarında olsun özgür bir anayasa isteyen Mehmet Emin Yurdakul ilk anayasa sonrası şöyle diyor;

“Artık padişah yok millet var, saray yok vatan var, keyif yok kanun var, zulüm/esaret yok hak/hürriyet var..”

Nereden nereye gelmişiz..

Elbette Mehmet Emin Yurdakul’un bahsettiği gibi bu değerler öyle hızla hayata geçirelemedi. Eksik kaldı, uygulanamadı, tatbik edilmesinde sıkıntılarla karşılaşıldı.

Lakin devlet yönünü otokratik tek adam rejiminden özgür demokratik cumhuriyete çevirdi..

“Ahhh neler neler yaşandı” diyen kardeşim yaşanmıştır belki evet belki haklısın yanlıştır kabul etmek gerekir. Ama bu “özgür demokratik cumhuriyet” in suçu değil tatbik etmeye çalışanların kişisel beceriksizliğinden veya hırsındandır.

Yumurta yuvarlanıp tekrar kurmak istediğin otokratik tek adam rejimi bu ülkede yürümez. Zaten dünyada yürüyen 3.sınıf diktatörya ülkelerinin durumu ortadadır.

“Sen diktatorya diyorsun ama nereden biliyorsun hebele..” diyorsan dünyada yayınlanan bağımsız yargı, insan hakları, hukuk kriterleri veya basın özgürlüğü raporlarını inceleyeceksin.

Elbette bu da diğer bir seçeneği doğuruyor. “Bütün dünya bize düşman iken bu raporlara mı güveneceğiz?” diyebilirsiniz.

Güvenmeye bilirsiniz. O zaman bilim adamlarını dinleyeceğiz. Uluslararası alanda değer gören profesörlerimize soracağız durumu.

Elbette buna da “O adamlar okuyor ama görmüyor hem uluslararası camiada boşuna mı değer görüyor demek ki oda yalancı” diyebilirsiniz.

O zaman kendiniz etrafınıza bakacaksınız. Özgür bir düşünce ortamı, haksızlıklar, gereksiz tutuklamalar, birbirini ispiyon etmeler, diktatöre yaranmak için suç duyurusunda bulunmalar vs. yaşanıyor mu diye.

Elbette buna da “Birlik ve beraberliğimizi bozmaya çalışan hainler..” de diyebilirsiniz.

Demek ki yapacak bir şey yok arkadaşlar. İnanın hiçbirinizin geleceği benim pek umurumda değil. Sıkıntı bu geleceğin bizim ile beraber kurulacak olması. Tıpkı bir çocuğa sürekli “yapma yaparsan böyle olacak yapma etme..” deyip çocuğun çakmakla halıyı tutuşturması sonra evin yanması gibi dışarıdan evimize bakacağız ki büyük bir yangın sonucu kül oluyor.

Sonra sen çakmağa bakıp “demek ki halıyı yakmaya çalışırsan yanıyormuş..” diyeceksin.

Eminim ki yeniden kuracağımız derme çatma evimizde (ki kurabilirsek) yakacağımız sobanın küllerini yine sen çocuk gibi karıştıracaksın. Közleri sağa sola sıçratacaksın. “la yapma bak köz sıçrıyor yine yanacak kulübe” dedikçe “benim oyun oynamama izin verilmiyor” diyeceksin.

Vallahi ne diyeyim insan dövmemek lazım ama ağaç yaşken eğilir diyerek hakettiğin sopayı o zaman yiyeceksin belkide.

Kabile Devleti Derken Bu İşte

Ünlü yazar Victor Hugo ölümsüz eseri “Bir İdam Mahkumunun Son Günü” isimli kitabında hırsızlık yapan, tecavüz eden, kişileri öldüren, kısaca suç işleyen insanlara verilecek ceza ile ilgili konuşurken insanları öldürmeye hakkımız olmadığını uzun bir dille anlatır ve şöyle söyler;

“İntikam almak bireyseldir, cezalandırmaksa tanrının işidir. Devlet cezalandırmaz adaleti sağlamalıdır..”

Ülkemiz devlet nezdinde hukuk anlayışını yitirdiği ve bunu kendi intikam/kişisel çıkarları için kullandığından dolayı adalet kavramını yitirdi. Zaten adalete ve evrensel hukuk normlarına pamuk ipliği ile bağlı olan halkta kendi bireysel intikam duygularını ortaya koyarak “kendi adalet” anlayışlarını dile getirmeye başladı.

Artık buralara benzer konular ile ilgili fazla paylaşım yapmıyorum. Çünkü yapmanın anlamsız olacağını düşünüyorum. Çünkü kültürel zenginlikten ve medeniyet adımları atmaktansa orta çağın adetlerine özenmek hoşumuza gidiyor.

Bakın sosyal medyada ki arkadaşlarınıza. Muhafazakar anlayışa sahip arkadaşlarınızın “islami hoşgörü” ve “en saygılı din” maskelerinin düştüğünü, milliyetçi arkadaşlarınızın ırksal bir suçlama noktası aradığını ve faşizmi dile getirdiğini, sosyal demokrat arkadaşınızın “sosyal hukuk devleti” anlayışını nasıl anlayamayıp adamı kazığa oturttuğunu farkedeceksiniz.

Üzerinde sürekli bahsettiğimiz “Demokratik Hukuk Devleti” tanımı bu sebeple her daim korunmalı ve cahil halk kitlelerinin ellerine bırakılmamalıdır. Çünkü insan ne kadar eğitim alırsa alsın, ne kadar dindar olursa olsun veya ne kadar vatanını severse sevsin belli değerlerine saldırılarda içgüdüleri gereği karşı tarafı yoketmek ve öldürmek isteyecektir.

Biz bunun adına “Orta Çağ” kültürü diyoruz. Dünyada geri kalmış ve halkı sömürge haline gelmiş bütün topluluklarda bu kültür devam etmektedir. Toplumda biriken nefret ve hukuk tanımamazlık sanıldığı aksine sadece suçlulara yönelmeyecektir. Zamanla bu kültür genişlemeye, kendi kültür/din/gelenek ve örflerine uygun olmayan şeyleri yine kendi değerlerine göre adalet mekanizmasına oturtmaya peşi sıra hesap sormaya başlayacaktır.

Toplum olarak son 35 yılda geçilen ahlaksızlık, tarihi itibarsızlaştırma, intikam ve kişisel hesap sorma mücadeleleri neticesinde yaratılan eserin sorumlusu yöneticilerdir. Geldiğimiz bu noktanın, cehaletin, ikiyüzlü siyasetin, islami, tarihi geleneklerimizin içinin boşaltılmasının bütün sorumlusu yine onlardır.

Ben bunun basit bir beceriksizlikten ziyade bilerek yapıldığını düşünüyorum. Dizayn edilen bu topluma dahil olmayı kabul etmiyor, insanları bilime ve demokratik hukuk devletine sahip çıkmaya davet ediyorum.

Saygılarımlar..